<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Exlibrary &#187; kadın</title>
	<atom:link href="http://www.exlibrary.com/tag/kadin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.exlibrary.com</link>
	<description>Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Oct 2009 12:56:23 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Heykel Adam</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2009 21:34:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Tan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[granit]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[heykel]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[oturmak]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklar]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2766</guid>
		<description><![CDATA[Sustu hep heykel adam&#8230;
Granit bir kadın
ya da
Mermer bir aşk
Bekleyerek hayattan.
Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;
Taş taşla toplanır her zaman.
Bir an olsun düşünmedi ki
Nesne bile bazen sıkılır.
Karışır ateşe kum taneleri
Billur olur, değişir.
Durdu hep heykel adam&#8230;
Taş gözlerde mavi-sarı renkler&#8230;
Sustuğu sözcüklerde gizli kıvılcımlar&#8230;
Saklayarak hayattan.
Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;
Kalkıp gidemedi oturduğu yerden.
Bir an olsun düşünmedi ki
Nesne bile bazen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sustu hep heykel adam&#8230;<br />
Granit bir kadın<br />
ya da<br />
Mermer bir aşk<br />
Bekleyerek hayattan.</p>
<p>Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;<br />
Taş taşla toplanır her zaman.<br />
Bir an olsun düşünmedi ki<br />
Nesne bile bazen sıkılır.<br />
Karışır ateşe kum taneleri<br />
Billur olur, değişir.</p>
<p>Durdu hep heykel adam&#8230;<br />
Taş gözlerde mavi-sarı renkler&#8230;<br />
Sustuğu sözcüklerde gizli kıvılcımlar&#8230;<br />
Saklayarak hayattan.</p>
<p>Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;<br />
Kalkıp gidemedi oturduğu yerden.<br />
Bir an olsun düşünmedi ki<br />
Nesne bile bazen sıkılır.<br />
Karışır çakıl taşları denize<br />
Erir, gider uzaklara.</p>
<p>Heykel adam durduğu yollara baktı.<br />
Kaya kadınlara<br />
Çakıltaşı çocuklara<br />
Ve dikilitaş hayatlara<br />
Sıradan bir heyecanla sarıldı.<br />
Sonra kafasını çevirdi,<br />
Gitmediği yola son bir kez baktı.<br />
Tarçınlı tebessümlere<br />
Enflasyonlu aşklara<br />
Ve ayçiçeği bakışlara<br />
El salladı uzaktan.</p>
<p>Durduğu yolları seçti heykel adam.<br />
Hep gittiği yollara gitti.<br />
Gitmediği yollarda çatallar vardı.<br />
Dönüp bakmadı bir daha&#8230;<br />
Durduğu yolları seçti heykel adam&#8230;<br />
Hep bildiği yollarda kaldı.<br />
Hep gittiği yollara gitti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitapçı</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2009 14:45:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot]]></category>
		<category><![CDATA[Don Quijote]]></category>
		<category><![CDATA[Dostoyevski]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceler]]></category>
		<category><![CDATA[Ece Ayhan]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Sina]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kapı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kitapçı]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[nefes]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Pablo Neruda]]></category>
		<category><![CDATA[Sirkeci]]></category>
		<category><![CDATA[süs]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2756</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…&#8221;

Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım.
Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne güzeldir; tazedir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><small><em>&#8220;Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye<br /> ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…&#8221;</em></small></p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/07/kitaplar_kitaplar.jpg" alt="Kitapçı" title="Kitapçı" width="565" height="424" class="alignnone size-full wp-image-2761" /></p>
<p>Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım.<span id="more-2756"></span></p>
<p>Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne güzeldir; tazedir, temizdir. Köpür bakalım fırça… Köpür! Şurayı da köpürtelim bakalım. Oh oh, burayı da! Seni seni, bu köşecik kalmış demek! Seni arsız fırça! Huysuzlanma! Şuraya da, biraz buraya… Tıraş bıçağını en son ne zaman değiştirmiştim? Bayâ oldu herhalde! Hey Yarabbi, bu yaştan sonra akıl mı kaldı bende…</p>
<p>Ama her sabah kalkınca üstümde bir neşe… Neyin neşesidir bu, yıllardır çözemedim. Hayatla eğleniyor muyum yoksa hayat mı benle eğleniyor belli değil! Neyse, şu yaşa geldik, sıkılmak şöyle dursun, her sabah heyecanla uyanıyoruz yeni güne. Ben hala… Şimdi bile… Ben, benim.</p>
<p>Çay da mis gibi…  Gerçi az şekerli. Ne yapalım alışmak lazım bu yaştan sonra. Ama baldan yerim bir parça. O da zarar verecek değil ya!</p>
<p>Ne zamandır yeşil zeytin yemiyorum, akşam mandıra kapanmadan uğramak lazım. Hem bitti bitecek zeytin, yarına yetişmez kesin. Zeytin… Tabakları da suya koymayı unutmayım, akşama çalkalar yerine yerleştiririm. Ulan halimize bak! Evcilik oynuyoruz sanki. Hiç de sevmezdim çocukken evciliği… Neyse artık! Ömrümüz böyle geçeceğinden herhâlde, hissetmişim de sevmemişimdir evciliği. He he!</p>
<p>Ne giysem ki? Bugün iyi giyinmek geldi içimden. Hem belki o hoş hanım gelip bir kitap sorar yine. Geçen gün de gelmişti. Ben yine pespaye; kadına yakalanmıştım. Aman canım! Bu yaştan sonra, beni beğenen böyle beğensin. Alımına çalımına kurban olduğum, nasıl da güzel gözleri vardı öyle!</p>
<p>Bu pantolonun altına siyah ruganları mı çeksem? Yok yok, ne öyle bayram ziyaretine gider gibi. Dur yeni boyattığım ayakkabıyı giyeyim. Ama o ruganları da çok seviyorum. Neyse, bugün de bayramlıklarını giymiş çocuk gibi gezelim bakalım… Altına mutlak siyah çorap lazım. Ahhh, dişler dişler!!! Bak yine fırçalamadan çıkıyordum. Zaten ağrıyor meretler… Of, su da buz gibi. Dişi fırçalasak da fırçalamasak da buz gibi su dökecek onları sanki… Gelecek kış yaptıracağım bu musluğun bağlantısını. Sıcak aksın artık. Nedir yav bunca senedir çektiğim! Hep gelecek sene demekten nerdeyse yirmi sene geçti. Yok mu şu unutkanlığım… Ama ben de kabahat, böyle şeyleri hep ertelerim. Neyse biraz parladık bugün. Tastamam olduk. Gerçi ayna yine yamuk. Şöyle bir günde düzgün karşıla be ayna beni! Gerçi sen de diyeceksin &#8220;Be adam, her yerin yamulmuş neyini düzgün göstereyim ki!&#8221; E sen de haklısın tabii…</p>
<p>Saat kaç olmuş ki? İyi, daha sekize on var. Yavaş yavaş giderim ağaçlık yoldan.</p>
<p>Kapıyı kilitlemeyi unutma Merter bey. Aman sakın unutma. Anahtar, hayret! Bugün takılmadı. İyi, demek ki bugün huysuzluğu üstünde değil…</p>
<p>Ağaçlar da kocaman olmuş, benle büyüdüler serpildiler tabii. Arkasındaki mezarlık sağ olsun, yoksa bunları da keserlerdi. Şu dar sokaklara azıcık temiz hava getiriyorlar hiç değilse… Oh, mis gibi çam kokuyor. Temiz hava… Dolsun içim.</p>
<p>Pist! Arsız kedi, az daha üstüne basıyordum. Burayı mesken belledin galiba kendine. Hadi, hadi dükkânın önünü kapama! Kilit de sıkışmış yine. Hmmkkkh! Aa, Açılmadı. Hmmmkkhh!!! He he, sen kilitsen ben de bugüne bugün Merter Bey’im, seni mi yenemeyeceğim? Hah! İyice tangırdayın ve bir de zangırdayın ki; kırılsın kapı, pencere. Ne gürültülü kepenk, namussuz… Seneye bunu otomatik yaptırmalı. Yan komşununki gibi… Basıyorsun açılıyor, basıyorsun kapanıyor. Hem güvenlikli de. Ancak seneye. Biraz daha belimi doğrultayım da öyle.</p>
<p>Of of şuraya bak… Hangi ara tozlanıyor bu raflar. Annem derdi; &#8220;At şu kitapları, toz yapıyor!&#8221; İnadına daha çok alırdım. Tozmuş&#8230; Kitabın değerini tozla mı ölçeceğiz yani? Şaşkın kadındı rahmetlik. Varsa yoksa temizlik. Başka işi de yoktu hani. Huzur içinde yatsın, ne de güzel gülerdi. Canı sıkılınca börek yapar, komşulara ikram eder… Komşular da onu çaya davet ederdi. Sonra birlikte oturup beni çekiştirirlerdi. &#8220;Bu çocuk kafasını kitaptan kaldırmıyor, ne olacak böyle bilmem ki!&#8221; Nurdan teyze de derdi &#8220;Büyük adam olacak o!&#8221; Peeh! Büyük kim, ben kim Nurdan teyze… Geldik altmış yaşına. Kitaplarla kaldık baş başa. Hafta içi her gün, sabah dokuzdan akşam dokuza, bakar dururuz birbirimize. Gelirsen beklerim ya Nurdan teyze, öldün mü kaldın mı onu da bilmem. Neyse. Rahmet istediler demek ki. Dur, okuyayım üç kulhü bir elham bari.</p>
<p>Şiir kitaplarının rafını en son temizlemek lazım… Hep gözüm takılıyor, kalıyorum orada. Sonra müşteriler giriyorlar tozlu dükkâna. Diyorlardır içlerinden &#8220;ne pis esnaf bu&#8221; diye. Aman yok, öyle değil ya; hep şiir sevdamdan oluyor bunlar. Dükkânın önünü temizliyorum ya, yarısına gelince şiir kitaplarını temizlerken kendimden geçiyorum… Bir de bakmışım kasanın oradan tabureyi hiç fark etmeden almışım. Sonra şiirlerin arasında kaybolmuşum. Ancak müşteri gelince ayılıyorum ya… Müşterilerde bir telaş, aman bu adam ne yapıyor böyle diye.</p>
<p>Al işte, yine geldik karanlık köşeye. İçli içli ağlayan, bıyık altından gülen, çaktırmadan beni kesen bir sürü şiir kitabı… E ben size ne deyim çocuklar şimdi? Her birinizin vardır ayrı bir işvesi. Milyon kere sevdim sizleri. Siz de sevdiniz mi beni?</p>
<p>“Deniz Kızı ile Sarhoşların Masalı</p>
<p>Bütün herifler içerdeydi<br />
Girdiğinde o çırılçıplak<br />
Herifler içiyordu, ona tükürmeye başladılar<br />
Daha yeni çıkmıştı nehirden, bir şey anlamıyordu<br />
Yolunu yitirmiş bir denizkızıydı<br />
Küfürler aktı parıldayan teninde<br />
Açık saçık sözler yağdırdılar altın memelerine<br />
Ağlamadı çünkü bilmiyordu ağlamayı<br />
Çıplaktı çünkü bilmiyordu giysileri<br />
Dağladılar gövdesini sigaralar, yanık mantarlarla<br />
Yuvaladılar meyhanede kahkahalar atarak<br />
Konuşmadı çünkü bilmiyordu konuşmayı<br />
Uzak bir aşkın rengindeydi gözleri<br />
Kolları ikiz safirlerdi<br />
Dudakları titriyordu mercan ışığında<br />
Sonunda çıkıp gitti kapıdan<br />
Güç bela girdiği nehirde tertemiz oldu<br />
Yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıl yine<br />
Yüzdü bakmadan arkasına<br />
Yüzdü hiçliğe, yüzdü ölümüne.</p>
<p>Pablo Neruda”</p>
<p>Deniz kızlarını hep sevmişimdir, ölümleri hüzünlendirse de… Ne demeye daldın yine Merter Bey! Neyse ki tabure yok bu sefer altımda. Ayacıklarım çektiler; şiirin ağırlığını bu kez de. Kızmayın yav, işim bitince oturacağım. Ağrıyıp isyan etseniz de, tozları almadan oturamayacağım. Müşterilerimi mutsuz etmek düşmez haddime…</p>
<p>Dur, leğendeki suyu değiştireyim… Nedense bu merdivenleri bir türlü yavaş yavaş çıkamıyorum. Yine nefes nefese kaldım işte. Kaç yaşına geldik, akıllanamadık… &#8220;Elli yaşlarında bir cadının çekmecesinde yaşıyorum, çivilenmiş.&#8221;  demişti ya Ece Ayhan. Ben de altmış yaşında bir adamın bedeninde yaşıyorum, gencecik ruhum çengelli iğneyle iliştirilmiş&#8230; Şimdi apar topar ineceğim merdiveni. Son hızla çıktığıma göre; içimde koşuşturan bir delikanlı var hala…</p>
<p>Işıkları açmayı unuttum. Hıh! Aydınlansın tüm yüzleri kitapların. Şöyle bir de yerleri sildik mi, mis gibi olur her yer. Huzur gelir onlara da, bana da. Ödevlerini bitirmiş bir çocuğun yaşadığı rahatlık gibi; ödevin sıkıştırdığı ruhumuz özgür kalsın şimdi!</p>
<p>Yerimizi aldık yine. Ayağımı uzatayım kasanın altına… Müşteri çok olursa oturamayabilirim rahatça…</p>
<p>Sağ kanattan Felsefe Sözlüğü göz kırpar, yanında Sosyoloji ve Ekonomi sözlükleriyle fısıldaşır. Sol kanatta, hem de yakın markajda Rusların külliyatı. Tam önümde de memleketim yazarları. İlerisinde de haylaz felsefe kitapları! Hepsi iyi hoş da, Rusların taraftan güneş vuruyor… Oradan aslında soğuk rüzgârlar esmeli!</p>
<p>Güneş bile üşütüyor bedenimi. Yaşlanmak ne zor şeymiş. Yok başın ağrır, yok öksürük tutar… Hayır, tek tek gelseler üstüme, belki zamanla alışacağım her bir arızaya. Ama biri bitince öbürü başlıyor, başlayanın yanına beriki ekleniyor. Aman! Tek derdin bunlar olsun Merter Bey! Gerisi hikâye…</p>
<p>Pratik Aklın Eleştirisi. Hep de gözüm takılır buna. Aklımıza çok önem verdik Sayın Kant. Bilmem sen de mi öyle yaptın? Gerçi öyle yapmasan hayatını takıntılarla geçirmezdin. Duygularını serbest bıraksan belki rahatlar, takıntılarından kurtulurdun… Hadi sen takıntılarına tutundun. Ben neye tutunacağım? Kitapların tozunu almaktan, onları kataloglamaktan, okumak ve yazmak için sürekli heves etmekten başka ne yaptım? Kitaplara tutundum ama nasıl? Hangi elimle? Hangi aklımla?</p>
<p>Ya sen ne yaptın Kafka? Eğdin büktün sevgimi, o garip suratınla. Kant’ın verdiği akılla, senin eğrilttiğin duygularıma değer vermedim. Sonra onun verdiği akılla kalakaldım. Buz gibi. Öyle bardağın içindeki buz değil! Kar fırtınasının ortasındaki buz dağı gibi; ıssız ama sessiz değil asla! Her sabah şu arsız kedi gelmese, nefesimin sıcaklığını hissedemeyeceğim. Sen ölürken ne hissettin Kafka? İçin benim kadar düzensiz miydi? Algıların eğilmiş miydi? Kesin eğilmiştir… O romanlarından sonra, senden doğru düzgün bir şey beklenmez!</p>
<p>Gelecek. O kadın gelecek bugün. Güzel gözlerine bakıp hislerimi samimice anlatacak bir ortam bulmalıyım. Bir zaman… Yavaşça demeliyim ki, “Kalbim anlamsızca atarken, ona amaç verdiniz. Kocaman bir sevgi. Gözlerinize bakıp ısınıyorum!” Kadın da diyecek içinden, “Manyak mıdır nedir?”; ben de diyeceğim, “Yalnızım, pişmanım yaptıklarımdan… İçim şişti düşünmekten!”; kadın yine diyecek ama dışından, “Bir psikologa gidin!” Sanki psikolog omzunu uzatacak bana; başımı yaslamam için…</p>
<p>Dostoyevski, Budala: “Rus romancı Dostoyevski, 1821’de Moskova’da doğdu, 1881’de Petrograd’da öldü. Babası doktordu. Çocukluk yıllarını Moskova’da, zorba bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Bir süre sonra annesi öldü, babası kendini içkiye verdi. Petrograd Askeri Mühendislik Okulu’nu bitirdi. (1843). Petrograd’daki yaşamı, bilimsel ve askeri bir sıkı düzen altında geçti. Geçimini sağlayabilmek için çeviriler yaptı. Memurlukta tutunamayacağını anladı ve yazar olmaya karar verdi.”</p>
<p>Ahh ben de karar verip de olabilseydim yazar. Bunca şeyi düşünüp havada uçuşsunlar diye dağıtmazdım etrafa, böylece… Belki… Olabilirdi… Bir iki fikir çıkar, gelişir; bana bir ışık tutardı… Belki.  </p>
<p>I. Bölüm<br />
“Karların ve buzların çözüldüğü bir kasım sonunda, Varşova treni, sabah saat dokuz civarında Petersburg’a yaklaşıyordu. Sisin ve nemin yoğunluğundan hava açık değildi. Vagonun pencerelerinden, hattın yaklaşık on adım sağında ve solunda olanlar zar zor görülüyordu. Yolcular arasında yabancı ülkelerden gelenler de vardı; fakat en kalabalık vagonlar üçüncü mevkilerdi. Çoğu, çok uzaklardan gelmeyen dar gelirli insanlar ve iş adamlarıydı. Hepsi yorgundu, yüzleri solgun ve sis rengindeydi, uykusuz geçen bir geceden sonra, gözleri ağırlaşmıştı ve soğuktan do…” </p>
<p>Bari paragrafı bitirseydim. Hoş geldin müşteri! Gel bakalım şöyle, bak; şu tozunu yeni aldığım raflara… </p>
<p>Dur bakalım neredeymiş, Thomas Bernhard, Bitik Adam. Romanların orada; duruyor sakince. Adamın yüzüne bakılırsa, bizim Thomas’la tanışıklıkları var önceden. Ağır entelektüel ağbi… </p>
<p>Oh neyse, bugün de yaptık siftahı. Üçtür beştir girsin bir şeyler kasaya; öğlen olmadan. Ha… Ne diyordu Dostoyevski, adamlar donuyordu soğuktan. Zaten Rusya’da başka bir şey olası değil ki! </p>
<p>“…soğuktan donuyorlardı. </p>
<p>Üçüncü mevki vagonların birinde, pencere önüne oturmuş iki genç yolcu, hava aydınlanınca seçilmeye başladı. Eşyaları neredeyse yok denecek kadar azdı, yüzleri çok dikkat çekiciydi ve aynı zamanda konuşmaya can atıyordu. Tam o anda…”</p>
<p>Müşteri! Bu da felsefeci midir nedir? Sabah sabah kim arar Spinoza’yı. Hem de Etika. Maşallah, maşallah! Al bakalım ya, gözlerin yorgunluktan görebilecek mi Spinoza’nın geometrisini… Yok almayacak galiba. Yav almayacaksan neden bölüyorsun kitabımı? Tam trendeki gençlerle yakınlaşacaktı Dostoyevski… </p>
<p>Almadı… Belliydi zaten. Belki parası yoktu, belki canı istemedi. Bu insanlar da türlü türlü şeyler düşünür her zaman, ne olacağı bilinmez ki! Kitabımı bölmeseydi, sakince kendi arayıp bulsaydı… Dostoyevski’yle ısınma turları atarken, müşteri yüzünden aramıza buzdağları girdi.</p>
<p>Bir kitapçıda çalışmanın en kötü tarafı… Kitaba yoğunlaşamamak. Vakit bölünür. Biri girer, öbürü bakar. Kitapları sürekli görüp bir türlü eline alamamak… Alsan da en fazla arka kapak sayfasını okumak… Önsöz yetişmez hiçbir zaman. İlk bölümdekiler, sadece kâğıt üzerindeki karaltı olarak kalır. Buna okumak mı denir arkadaş? Zaten bölünen zamana dahası eklenir ya. Bunun devamı daha da acıklı. Arka kapaktan ağzına bal çalınmıştır bir kere. Devamını istersin. Kitaptaki farklı lezzetleri tatmak… Bazen tatmış olduklarını bir kez daha hatırlamak. Ama iş güç sana asla izin vermez…</p>
<p>Kasada otur dur! Ağzına bal çalınmış bir bakkal gibi. Bir bakkal, deterjanı satmaktan dolayı hayal kırıklığı da yaşamaz ya…</p>
<p>İncilerimi bir bir tanımadığım insanlara satıyorum. Bu da son ders olsun bana… Kitap satacağına, kitap al!</p>
<p>Demesi kolay… Bu yaştan sonra hayatımı silip atamam ki. Silip atsam, geriye benden ne kalır?</p>
<p>Nedenini kaybedince yaşamak için, insandan geriye ne kalır?</p>
<p>Olmak ya da olmamak; değil mi Shakespeare? Bence de bütün mesele bu! Ya olmak ya ölmek… Olmak ama ölümüne olmak. Bir olmak ki, ölüme kadar gitmek! Gitmek ve ölmek…</p>
<p>Aman be Shakespeare, yine getirdin bizi ölüm tepesine…</p>
<p>Yavaş be adam! Kapı camdan! Zil mil bırakmadın kapıda, parçaladın her şeyi. Acelesi var belli ki…</p>
<p>Var var da bu gözlerle, siyah kitap sırtlarının arasından seçemedim Jack London’ı. Uçurum İnsanları… Hah! Zola’nın yanındaymış.</p>
<p>Romanlar hep satar zaten. Düşünmek isteyen de istemeyen de roman alır mutlaka. Azıcık yalnız başına kalmayı biliyorsa; birinin elinde roman görmek işten bile değil!</p>
<p>İyi, siftahın üzerine bu iyi geldi! Doldu… Kâğıt paralar. Dolsun.</p>
<p>“Tam o anda, birbirleri konusunda ilgi çekici şeyler bildiklerini fark etmiş olsaydılar, onları Petersburg Varşova yolundaki üçünü mevki vagonda, arkalı önlü garip bir şekilde oturtan rastlantıya şaşarlardı.” </p>
<p>Kader de rastlantılar ağı değil mi? Benim kendimi tam burada, bu dükkânda; 20 sene önce bulmam gibi… Her şeyi kaybedip, hayata yeniden başlamak kolay değildi! Bir anda baba gitti, anne gitti. Ardından mal mülk. Dımdızlak kaldık ortada… Geçmişi düşünmeyeli çok olmuş. Yüzleşmek kolay değil ki…</p>
<p>Kendime acımayı bırakmışım. Ondan dönüp bakabiliyorum geriye artık. Evet… Öyle olmasa saklardım hüznümü içime. Neşeyle boyardım kendimi… Kandırmak için. Herkesi…</p>
<p>Tutunamamak! Tutunamayanlardan olmak! Kırk yaşına gelince fark etmiştim; Oğuz Atay’ın tutunamayan derken ne kastettiğini… E dünya malı dünyada kalır ya, acısı da içimde! Boşanınca eski karıya kaptırmıştık her şeyi! Lanet karı! Ama iyi de oldu baksana, bir kitapçıda sanki bir kitap alıp çıkacak, sonra yoluma devam edecekmişim gibi… Turgut gibi… Yok! Turgut’tan biraz daha özgürce… Basıp gidecekmiş gibi, geçirdim yirmi senemi…</p>
<p>Uff karnım da gur gur… Ohoo, öğlen olmuş. Yemek vakti!</p>
<p>&#8220;Aman ye! Karnını doyur, akşama kadar yemek yok!&#8221; Ulen anne, senin yüzünden duba gibi olduk. Aman acıkmasın karnımız, sakın! Acıkmasın; anneye de iş çıkmasın diye diye…</p>
<p>Bir çorba, bir de yoğurtlu biber dolması. Yeter, yeter. Bu yaşına çok bile. Sonra ilacı da içerim.</p>
<p>Oh, dumanı tütüyor çorbanın. Limon da sıkalım! Ne zaman limonu görsem ağzım sulanır zaten. Nedir bu limonun etkisi böyle. Görünce Pavlov’un köpeğine döndürüyor insanı. Şapır şupur yalanmaktan, yutkunmaktan… Yok, bugünkü dolmada iş yok. Herhâlde malzemeyi yeterince kullanmamışlar. Neyse ekmekle yiyeyim de doyayım… Zira akşama kadar yemek yok!</p>
<p>İlaç da kafam kadar… Ulan azıcık küçüğünü yapamadınız mı! Boğazdan geçmiyor… Tee! Öksürükten boğulacağım bir gün bunu içerken…</p>
<p>Oh neyse sakinleşmiş sokak. Bizim kapının önü dışında da bütün dükkânların önü tozlu! Bir su döküp yıkasanıza… Hem de yaz günü… Ne demeye bunlara esnaf derler bilmem ki! Pasaklılar… Ben döneyim köşeme, açayım güzel, sakin bir şarkı… Sinirim yatışsın… Bu yaşta sinir iyi değil. Hem de yazayım biraz… Az az… Belki, içimden. Belki gelir… Az ama çok az.  </p>
<p>Benden geriye bir şey kalmayacak değil mi? Kimseye… Kimse yok ki. Kim kaldı geride? Varsa yoksa kitaplar ve kitapların çürümüş yazarları. Yaşayanlardan hayır olmadığı gibi, ölüsünden de hayır yok…</p>
<p>Bakkal olmadığım defterimden de belli. Sayfa kenarları kıvrık değil! Annem olsa &#8220;aferin&#8221; derdi. Temiz, titiz kadın. Defter bile devlet malı mübarek. İlla düzgün ve temiz kullanılacak. Ama sağ olsun onun sayesinde öğrenmişim tertip düzeni. Bak! Dükkânın hem önü temiz hem de içi…</p>
<p>Offf…</p>
<p>Bu defter de dolmuş… Yenisini almak gerekecek. Şimdilik yeter. Ne zaman başlamışız buna? Taa 25 Şubat 2007’den bu yana. Bugüne kadar…</p>
<blockquote><p>&#8220;25 Şubat 2007</p>
<p>Gecelerim çoğunlukla okuyarak ya da yazarak geçiyor. Bunları yapamadığım geceler ise bir daha okuyamamak ve yazamamaktan korkarak geçiyor. Ne zaman araya bir durgunluk girse, aynı korkular ruhuma saldırıyorlar. Ben daha ne olduğunu anlamadan, duygularımın suratsızlığıyla karşılaşıyorum. Tepkisiz, değişmez bir korku… Okuyamamak veya yazamamak… Ne yazamamak? Neyi okuyamamak? Ya yine eskisi gibi okuyamazsam… Zaten eskisi gibi okuyamıyorum; On yedi senedir… Bir daha gelmeyecek olan seneler. Onca geceye kaç kitap sığardı; kim bilir. Ya içimde bir tembellik oluştuysa. Bu korku donduruyor zihnimi. On yedi sene alışmamak için çok fazla. Eskisi kadar çok okumamaya alışmak için… Belki de alışmamıştır zihin. Öyle olmasını istiyorum. Eskisi kadar okuyacak vaktim olmasa da, olan vaktimi, elimden geldiğinde okumaya ayırmak istiyorum. Korkmak istemiyorum. En azından bunun için. Bütün sevdiğim kitapları hatırlasam da, buna sevinemiyorum. Hatırıma girmemiş nice kitabı tadamadan gitmenin, zamanımın tükenmesinin korkusu, tembelliğin korkusunu bastırıyor. Okuduklarım için ise bunca korkunun yanında mutlu olamıyorum bile. Daha nice şiir var, ne güzel hikâyeler var solumadığım; kim bilir. Onca emek var. Tüm yazarlar, tüm düşünürler… Dünyanın düşünerek nefes almayı adet edinmiş akılları. Hepsi birleşmiş beni çağırıyorlar. Her birine selam vermeye ömrüm yetecek mi?&#8221;</p></blockquote>
<p>Hep aynı endişe. Yumak olmuş içimde. Sürekli de artıyor meret. Azalmak yerine. Büyüdük ya, endişe de bizimle birlikte… Yeni sayfa, yeni bir düşünceyi doğurur belki. Belki… Ama yeni düşünce, endişeyi söndürmeye yetecek mi? </p>
<blockquote><p>&#8220;10 Temmuz 2009</p>
<p>Budala ya… Ben budala. Ve geri kalan herkes! Budala ya… Hepimiz. Ben ve Dostoyevski, şu adamla diğerleri. Budala! Özgürmüş… Hadi ordan be! yirmi senedir nereye kitap alıp çıkacakmış gibiyim. Oturuyorum, ahıra bağlanmış inek gibi. Bu kitaplar birer inci tanesi, bense mezbelede asla bulamayacağım bir inciyi aramaya yazgılı bahtsız bir serseri. Ne işi var inci tanesinin mezbelede?  İşi yok ya, benim yazgım böyle…</p>
<p>Kabul etmezdim yazgıyı gençken. Neden yazgıma takıldım bugün? </p>
<p>Sen kim, özgürlük kim? Merter bey; Altmış yaşına kadar kendini özgür sanmış bir talihsiz kişi; diye tanıtırdı eğer Oğuz Atay ele alsaydı beni&#8230; Disconnectus Erectus’a yakın ama bazen daha aşağıda. Bazen özgürlüğü tanımlamadan, hisleriyle gördüklerine inanan…</p>
<p>Özgürlük neydi? &#8220;Öz&#8221;ünün &#8220;Gür&#8221;lemesidir demişti biri&#8230; Benim özüm, bir Budala olarak mı gürledi?</p>
<p>Of Merter bey offf!!! Gençken, dünyayı düşüncelerinle yıkacağını sandın. Hatta tüm küfürlerinde onu yok etmeyi arzulamıştın. Ama bu… Senin için bile fazlaydı… Senin için bile fazlaydı Merter Bey… Sen ki tek yumruğunla kırardın kapıları. Şimdi oturduğun sandalye kadar kaldın…</p>
<p>Hah! Nasıl da güçlü duyardım kendimi. Bağırınca karşımdaki yok olacak sanırdım. Anlatınca anlayacak, görecek ve dediklerimi kabul edecek sanırdım.</p>
<p>Sanırdım da,<br />
Sanılarım avucumun içinde kumdan…<br />
Bir rüzgârla süzüldü boşluğa.<br />
Arkasındaki talihsiz budalaya,<br />
Bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan!</p>
<p>Ağlama Anne! Babam öldü diye ağlama artık lütfen. Sil gözyaşlarını… Al git başındaki siyah yaşmağı. Bir daha girme kafama hüznünle. Gir mezarına ve bir daha beni anma…</p>
<p>Koca insanlığa karşı BEN! Yalnız mıydım? Ama güçlüydüm. Gençtim. Her şey mümkündü. Her şey ulaşılabilir, hepsi sorgulanabilir, mana ele geçirilebilirdi. Koca insanlığa karşı BEN! Tek başıma, tek tüfek, tek el… Dengesiz. Ama yine de kavgacı. BEN! Koca insanlığa karşı… Ama BEN! İnsanlık kocaman ama karşımda… Karşıyım koca insanlığa! BEN mi? Koca insanlık, ama karşımda… Ve BEN! Karşıyım, inatla, koca insanlığa… </p>
<p>Koca insanlığa karşı BEN! Bir yumruk! Değişmemeye yemin etmiş, kendi olmak için hayatını yakmış… Ve BEN, karşı değilim! O insanlığın, o kocaman insanlığın karşısında değilim! Duramam. Aynı güçte duramam… İnsanlık kocaman. Gözün alabildiğine ufku dolduruyor; hem düşünceleri hem de bedenleriyle… Duramam. BENİM için bile kocaman!&#8221;</p></blockquote>
<p>Ohoo… Saat bir olmuş. Ne zaman geçti vakit? Ne biçim soru bu be… Vakit zaten zaman içinde geçer. Tey tey tey! Merter Bey, koca insanlıkla ne de güzel konuştun SEN!</p>
<p>Gel müşteri gel… Zili çıngırdat da neşemiz yerine gelsin. Bir nefes girsin şuraya. Tozların topakların arasındaki incilerin başına, bir bakış gelsin. Aa! Defteri alayım aşağıya. Müşterinin meraklı gözleri değmesin… </p>
<p>Olmaz mı ya… Don Kişot her daim bulunur bizde. Bizim inci gibi dizilmiş çocuklar da severler Don Kişot amcayı… Huysuz yaşlı bunak. Elinde mızrağı… Kahramanların sonuncusu…</p>
<p>Al işte! Dünya edebiyatında duruyor sevimli sevimli. Gerçi kağıdı biraz ağır, okurken insanın elini yoruyor. Bunu da masa başında okumak lazım. Öyle uzanırken okumamak, kitabın tüm ağırlığını tek ele vermemek gerek. Bu kitabı isteyen müşteri zaten işini bilir. Ona ayrıntılardan bahsedip de bunaltmamak ve onu kaçırmamak gerekir.</p>
<p>Kim bilir yirmi senede kaç tane Don Kişot satmışımdır. Kaça satmışımdır… Zaman içinde de pahalanmıştır iyice. İyi, daha saat iki olmadan üçüncü kitabı da sattık. Akşama dolar taşar burası. İşten gelenler, gezmeye gidenler, okuldan çıkanlar, eve dönmeden bir de buraya uğrarlar nasılsa…</p>
<p>Mert adammış vesselam… Kapıyı kırdı da çıktı maşallah! Gerçi sertliğinde bile bir güzellik vardı.</p>
<p>Ben nasıl çıkarım kapıdan? Sakince… Usulca…  Şiddetle… Öfkeyle… Mertçe? Allah allah, ben nasıl çıkarım acaba? Merdivenleri yavaş çıkamadığım kesin. Kapıyı da aynı şiddetle geçiyor olabilirim.</p>
<p>İçimde bir sıkıntı var yine. Belki sürekli oturmaktandır… Dur bir elimi yüzümü yıkayayım zira suda ferahlık vardır. </p>
<p>Bu daracık merdivenleri kaç milyon kere çıktım… Öncesinde bu dükkânı sırf bu merdivenler yüzünden beğenmemiştim. Ne öyle eğri büğrü, her basamağı başka ölçü… Demiştim, demiştim de yine de tutmak zorundaydım; para yoktu, zaman hiç yoktu… Ne zaman oldu ki zaten? Önümüz sıra koşar anca kovalarız onu… Bitimli. Sonlu. Zamanı… Biten zamanı. Zaman…</p>
<p>Oh be! Su ferahlattı hakikaten. Şu sıcak yaz gününde sudan fazla uzaklaşmayacaksın arkadaş! Aman bu merdivenlerde… a… aa… aaa…</p>
<p>* * *</p>
<p>Nerdey-immm…</p>
<p>N’ol-uyor…</p>
<p>Bu ki-im…</p>
<p>Ouuvvv, başım… Sanki ayılar zıplıyor tep-emde… Ahh, bu ses ne?</p>
<p>Uğultu? Gibi… Ne-e…. Sus birazzz… Lütfen… Lütfen, uğuldama… Her neysen…</p>
<p>Sus! Başım. Başıımmmhh&#8230;</p>
<p>Ayılar neden tepemde?</p>
<p>Gözlerimi açamıyorum. Yoksa açtım mı? Neden göremiyorum…</p>
<p>Yeşilsi bir siyah var etrafta demek ki. Günün hangi vakti?</p>
<p>Bu ses ne… Dıt bıt? Dıt Bıt? Dııııt bıt bıt?</p>
<p>Elim uyuşmuş. Kıpırdamıyor…</p>
<p>Ihh! Hiç gücüm kalmamış.</p>
<p>Hala uyuşuk elim. Ellerim…</p>
<p>Gözlerimi bir açabilsem… Her şey çözülecek. Açılacak sebepler önümde.</p>
<p>N’oldu gözlerime? Hadiiii! Ihh, aahhh! Hadiii! Sinir göz! Hadi…</p>
<p>Kimse yok mu? Etrafım… Boş mu? Ahh başım… Yalnız mıyım?</p>
<p>A-ha! Birisi var. Birisi bakıyor. Bakıyor oradan. Bakıyor… Ne bakıyorsun? Siyah. Saçları… Kadın. Gözleri… Endişeli… Gözlerim açıldı mı? Vızıltı?</p>
<p>Yok yok. Dıt bıt, dıt bıt…</p>
<p>Gülümsüyorsun? Neden gülümsüyorsun kadın? Elimi bırak! Sen de kimsin? Ne diyorsun? Anladık… Bir şeyler oldu, anladık. Meraklanmamalıyım.</p>
<p>Yandan anneme benziyorsun…</p>
<p>Soğuk soğuk terliyorum. Terimi silsen keşke!</p>
<p>Kalbim gümbürdüyor sanki! Bu üstümdeki şeyler ne böyle…</p>
<p>Ihhh! Uhhh!! Nefes al-ahh-mıy-oorrumm… Huhhh!!</p>
<p>Darlanıyorum… Ne bağladığınız böyle ağzıma yüzüme? Bunlara gerek var mıydı?</p>
<p>Gitmiş kadın. Hemşire? Herhâlde… Doktor olamaz gibi. Şefkatle gülümsedi.</p>
<p>Gelecek mi yeniden? </p>
<p>Terim… Terledim.</p>
<p>Ne zaman gelecek geri? Neden buradayım acaba? Hmm, sanki… Sanki, merdivenler… Düştüm yani?</p>
<p>Ihhh! Nefes… Nef-fesss… Ihhh…</p>
<p>Hemşire! Daha erken gelmeliydin…</p>
<p>Ohh, bu taktıkları şey iyi gibi. İyi geldi. Yenisi mi? Yenisi yenisi…</p>
<p>Ohh, açıldı nefesim… Oh, oh, derince nefes alayım… Ciğerlerim bayram etti.</p>
<p>Sesimi çıkarabilseydim… Çıkarabilseydim… Teşekkür ederdim.</p>
<p>Yine terlemiştim. Sonra merdivenler… Evet, uçtum sanki. Ama korkuyla, değil mi? Korkuyla. Uçtum. Kim buldu beni?</p>
<p>Aşağıdaydım belki. Uzanırken yerde, birden biri girdi. Girdi mi? Girmese nasıl görecek beni?</p>
<p>Kimdi? Nerelerim yaralandı? Nerelerim sağlam?</p>
<p>Terim… Terimi silin.</p>
<p>Ne garip! Kabloların içinde, yüzümdeki maskeyle soluyarak yaşama bağlanmaya çalışıyorum…</p>
<p>Çabalıyorum. Hep çabalıyoruz… Yalnız veya birlikte.</p>
<p>Bizi yaşama bu kadar büyük kuvvetle bağlayan şey ne?</p>
<p>Aslında çok az bir bağım kalmış gibi… Kendimi pek iyi hissetmiyorum çünkü.</p>
<p>Ohh! Derin derin, ohh… Dolsun içim.</p>
<p>Karşımdaki hemşirenin hareketleri yavaşladığına göre, algılarım zayıf…</p>
<p>Şuna bak, şu halimde bile… Düşünmeye devam ediyorum. Sanki yaşama her zamanki şekliyle devam edecekmişim gibi.</p>
<p>İçimde az da olsa dükkâna ne olduğuna dair… Anahtarın kimde olduğuna dair merak var…. Hatta yarın sabah. Dükkânı açtığımda… Açabilirsem. Arsız ama sevimli kediyi yine… Paspasın üstünde bulacak mıyım diye soruyorum geleceğe.</p>
<p>Yaşamla bağımın çok zayıfladığını hissettiğim halde… Sıradan günlük endişelerle. Kurbanlık koyun gibi bağlanmışım bu sedyeye.</p>
<p>Daralıyorum… Terimi sil. Terimi… Nef-fesssim. Nefes… Ahhh!!</p>
<p>Geldin mi? Ne zaman geldin? İyi geldi. Dıtlar artmıştı. Sonrası karanlık. Bir ara yeşilsi siyahlık vardı. Koştun geldin ya aferin. Oh derin derin, nefes almak… Tamam rahatladım, merak etme artık.</p>
<p>Bir gidip bir geliyor… Bir ağırlaşıp bir hafifliyorum. Verdikleri ilaç her neyse, halden hale giriyorum. Tek ayağım aksarken… Aksarken ince bahçe duvarının üstünde yürümeye çalışmak gibi…</p>
<p>En sonumun… Zamanın sonunun. Benim ve düşüncelerimin son halinin bana hızla yaklaşmakta olduklarının bilinci ile… Hayata dair bildiklerimi sıralıyorum. Değil mi? Söylediklerim, sadece bildiklerimden ibaret değil mi?</p>
<p>Sıralıyorum aslında her şeyi… Anlamı kaybettikten sonra, düşündüğüm her şey sadece sıradan birer dizilim. Ya bilmediklerim?</p>
<p>Birazdan olabilecek olan şeyin korkusuyla ve acısıyla… Duygularımın yangını bir yerde, düşünceleriminki başka yerde. İçimi kurcalıyorlar…</p>
<p>Son bağlamımı da bu kablolar koparacaklar.</p>
<p>Ihhh!! Nefessiimm… Darlanıyorum yine. Hey, kimse, kimse yok mu… Hemşireee!</p>
<p>Sağol. Ellerimdeki kan kurumuştu. Elimle birlikte yüzümü de sil… Yine tekledim değil mi? Nefes incecik bir bağ…</p>
<p>Üzerimde durmuyor. Nefes tutulmuyor. Geçip gidiyor. Geçmese, gitmese… Gidip gelmese; fırlatır, atar köşeye; kimsesizliğe.</p>
<p>“Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! Aslında başlayan askerler tabiatta hala tramvaydan Sirkeci’de mi inerler? Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.” Evet ya, Ece Ayhan. Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için. Kimsesizliğe giden… Kurşun kalemle yazılmış bir şiire dönüşmek için…</p>
<p>Gelmedi. Gelmeyeceğini biliyordum sanki.</p>
<p>O kadın gelmedi. Sirkeci’de inmedi…</p>
<p>Sarı saçları, soğuk gözleriyle altın gibiydi…</p>
<p>Belki ben bu hale düştükten sonra geldi. Beni bulamadı ve gitti&#8230; Mutlaka öyle olmalı. Gelmez mi yoksa? İşten çıkınca mutlaka gelir, güzel bir şiir kitabı alır; evine dönerdi… Ama gelmedi. Beni göremedi. Gelemedi. Benim yüzümden…</p>
<p>Bu yaşlı adamın ayağı tekledi!</p>
<p>Gelmedi. Benim kanlı düğünüme. Düğünden cenazeye kanla gelen bir rüzgarda. Hilafına duyduğu benzersiz bir merhametten doğan birleşmeyle. Düğünün kanla cenazeye bitişmesinde… Benim kutlanması veya yas tutulması kararlaştırılmamış merasimime… Kanlı düğünüme; gelinim, dünyadaki tek kanım olmak için… Gelmedi.</p>
<p>Süsüne kaçılmamış cenaze törenime gitmek için… Sirkeci’de inmeliydi. Yağmur… Orada olmalıydım. Teklemeden. Kansız ve cansız da olsa. Orada… Süssüz bir günün yağmuruyla. Beklemeliydim. Damlalar tenimde. Ruhumsa koca bir dağın binlerce metre yukarıdaki zirvesinde…</p>
<p>Hufff, çeksem de… Gelmiyor. Çöküyor. Karanlık yine.</p>
<p>Nerede? Hemşire…</p>
<p>Dengeyi neyle sağlayacaksınız? Gücünüz nefesi tutmaya yetecek mi? Tüm insanlar birleşse… Bilgileri eklense birbirine. Gelecek ama gidecek olan nefesi istediğiniz yerde… İçimde tutabilecek misiniz?</p>
<p>İnsanlar ve kitaplar. Kitapsız insanlar. Aklımın görmek istemediği. Yukarıdan bakınca küçülen. Süslü. Görünen. Görünce çözülen. Damladan akana susamış. Aslında damlaya değil… Çıkana. İçindekine. Ama nerede? İçinde, ama nerede? Görebileceklerini sandılar.</p>
<p>Defterimi kapatıp… Belki bir kurdele bağlayıp. Ama süs olmaz… Kurdelesiz. Eline bıraksaydım. Uzaklara bakan gözlerini yakalayamasam da minik defterim dile gelirdi. Benim yerime. Benim için. Bir söz. Ama süssüz bir sözle. Derdi; “yaşlı adam, böyle yaşadı…” İstemeden veya isteyerek. Farkerder mi artık?</p>
<p>Soğuk gözlerinde… Sarı saçları parlak tenine yapışmış. İkiz safirdendi kolları, altındandı teni…  İnmedi. Sirkeci’de inmedi. Girmedi. Kapıdan içeri girmedi. Gelinim kanlı düğününe gelmedi. Defter masada… Bıraktığım yerinde şimdi. Gelmedi. Gitti. Git-ti… Arkasındaki talihsiz budalaya, bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan! Gitti hiçliğe, gitti ölümüne…</p>
<p>Çöküyor… Ağır ve karanlık bir canavar gibi. Nefesimi çalıp kaçacaksın değil mi? Nefese susamış deli seni… Al artık, uğraştırma. Hemşire gelmeden usulca! Sessiz sedasız al… Ve kimseleri ağlatma.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köy</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 19:55:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burcu Nehir Halaçoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[acı]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[arayüz]]></category>
		<category><![CDATA[aygıt]]></category>
		<category><![CDATA[bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[böcekler]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[eşek]]></category>
		<category><![CDATA[ev]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[gökyüzü]]></category>
		<category><![CDATA[görüntü]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[hareketsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[his]]></category>
		<category><![CDATA[hissetmek]]></category>
		<category><![CDATA[içgüdü]]></category>
		<category><![CDATA[insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[ışıltı]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kahvehane]]></category>
		<category><![CDATA[karınca]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[sanal]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[tavuk]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toprak]]></category>
		<category><![CDATA[yuva]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2719</guid>
		<description><![CDATA[Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük&#8230; Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek&#8230; Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/06/ryyee.jpg" alt="Ryye" title="Ryye" width="285" height="390" class="alignleft size-full wp-image-2726" />Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük&#8230; Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek&#8230;<span id="more-2719"></span> Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de öyle ısınmak, ışımak istiyorum; ışığı özlüyorum. Lambaların, neon ışınlarının, manyetik ekranların tüketen yapay ışık dalgalarını değil, gerçek, doyuran, dolduran ışığı&#8230;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Pedalları çevirirken, dinlediğim müziğin ritmine uyumluydum; sağ, sol, solda biraz bekle, yine sağ, sol, sağ, solda biraz bekle.. Başımı açık gökyüzüne kaldırdım bir anlığına ve tam tepemden uçup giden alıcı kuşu gördüm. Onun, rüzgâra kapılan kanatlarının hareketlerini taklit ederek, pedalların üzerinde dikildim ve yokuşu böyle indim. Alıcı bir kuşun avına odaklanıp dalması gibi.. Bu inişin ardından, ufku kapatan uzun bir yokuş geliyordu. Yorgunum ama zorlanmadım, ağır ağır tırmandım, sağ, sol, sağ.. Ne tarif edeyim size, eğer kayda değer bir manzara yoksa gözlerimin önünde? Çalılar? Ağaçlar? Küçük otlar? Bir milyon renk var çevremde dönen ancak hiçbiri parlamıyor, ısıtmıyor; yeşil, mavi, sarı, kırmızı tonları, hepsi kısır.. Gökyüzünde dolaştığını gördüğüm şu küçük bulutu, daha önce defalarca görmüştüm, vakti gelecek, yine göreceğim. Ötede, az önce gözüme takılan alıcı kuş dolaşıyor, arada dalış yapıp birşeyler avlıyormuş gibi beni kandırıyor. Kanmak istiyorum, kandığımı hayal ediyorum. Yoksa anlamı kalmaz.</p>
<p>Yokuşu aşınca, önüme bir tavuk çıktı. Yanına yaklaşana kadar da kaçmadı. Yakında bir köy olmalı, çünkü ileride de dört tane koyun otluyor. Daha hızlı çevirdim pedalları. Sağ, sol, sağ, sol! Köyün topraklanmış taş yollarına vardığımda bisikletim takırtılı seslerle ilerlemeye devam etti, ancak takırtı hissi mevcut değildi. Neden sonra durdum. Tavuklar hareket halinde, ötede bir eşek var, düzenli aralıklarla başını sallayıp, otlanıyor. Dünya kokusuz, ısısız ve ruhsuz. Hüzünlü gözlerle etrafıma baktım biraz. Buranın da tek hakimi hayvanlar, diğer her yerde olduğu gibi; farkındalık ve duygudan yoksun, uygar bilimimizin ideal, “içgüdülü” hayvanları. Tam onların arzuladığı ve buyurduğu gibiler, bu yüzden onlarla da paylaşabileceğim hiçbir şey yok; birini yakalasam, ılıklığını, tüylerinin duygularımı arıtan, yatıştıran yumuşaklığını, yüreğinin ürkek ve masum atışlarını hissedemem. Beni avutacak bir ruhları, göz göze geldiğimde kirli, çarpık aklımdan ötürü beni mahçup hissettirecek bakışları yok hiçbirinin. Ayrıntıda gizli eşsiz güzellikleri es geçilmiş, aynı kalıpta, şöyle bir bakmalık hepsi; yere düşen gölgeleri bile tekdüze bir grilikte, özensiz. İşin aslı kendi gölgem de, tavukların gölgesinden pek farklı değil. Çevrede tozlar uçuşuyor, ama toz gibi bir his vermiyorlar; hapşırtacak, kaşındıracak ya da gözü yaşartacak gibi değiller. Köyün topraklı yollarında karıncalar geziyor, yakından bakılmaya değmedikleri için, kimse onlara yakından bakmaya tenezzül etmediği için, basit bir beden yapıları var. Dünyada binlerce böcek türü varmış, neden özellikle karıncalar? İnsanlar yürürken en çok onlar mı dikkat çeker? Hayır, bu yalan, insan, yürürken, sadece düşmemek ya da pis bir şeye basmamak için önüne bakar; ayaklarının yakınlarındaki bir karıncanın yaşama, yürüme, durma hakkını düşündüğünden, ona yol vereceğinden ya da ayaklar o minik bedenin üzerinden geçerken onun hissettiği korkuyu, endişeyi, ya da o anda ne kadar keyifli olduğunu umursadığı, yuvasına götürmeye değer bir yiyecek bulma gururuna saygı duyduğu için değil. Zaten tüm bunları bilmiyor, bilmek de istemiyor insan yürürken; önemli olan tek şey, bencil bir cehaletle, kendi hayatı, kendi ayakları&#8230; İşte bu yüzden, gerçekte olduğu gibi, bu dünyanın kalıplarında da bir yeri yok karıncaların; tavuklar gibi hareketi temsil ediyorlar sadece; kıpırtılara ve seslere indirgenmiş doğanın basit taklitleri. Yüzbinlerce böceğin saygısızca bir kaç türe indirgenmesi&#8230;</p>
<p>Bisikletimden indim, onu öylece bir yere dayadım ve yürüdüm. Yürümeyeli uzun zaman oldu sanki. Öyle oldu, evet. Köy evlerinin kapıları aralık, rüzgâr esiyor lâkin herhangi bir his vermiyor; ne ferahlık, ne de üşüme. Rüzgâr eser, hayvanlar kıpırdar, tozlar uçuşur, güneş doğar ve batar; bu basit gerçekler sanki biraz fazla basitleştirilmiş gibi. Köyün kahvehanesine gittim, masalarda birileri oturuyor. Kıpırdamıyorlar. Hayvanlar kıpırdar, insanlar vakit geçirir. Çaylar dolu, çaydanlıktan buhar çıkıyor ancak çayların tadı, buharın nemi yok. Masa başındaki insanlar aynı benim gibi, bakışlar derinliksiz, isteksiz fakat düşünceli. Belki çoğu düşünmüyor bile. Kimse konuşmuyor, kimse bakışmıyor; tavuklara bir bakımdan benziyoruz, birimizi diğerimizden ayırt edecek bir özellikten yoksunuz. İçim yanıyor. Önce birbirimizle konuşmaktan vazgeçtik, sonra evimizden çıkmaz olduk, çünkü dışarıda görecek hiçbir şey yoktu; güneş yoktu, hayvanlar yoktu, bitkiler yoktu, kahkaha, anlaşmazlık, paylaşma, kıskançlık yoktu; teknolojinin soğuk ama baştan çıkaran bedenleri arasında sıkışıp kalmıştık. Gerçekten, işgal ederek yayılabileceğimiz, yakıp yıkabileceğimiz, kötüleyip ötekileştirebileceğimiz, sömürebileceğimiz ya da putlaştırıp tapınabileceğimiz hiçbir şey kalmadıktan sonra mı kendi içimize doğru çökerek büzüşmeye başlamıştık? Yoksa, kibir kokan acımayı, özünde şefkat bulunan merhametle karıştırmaya başladığımızda mı?</p>
<p>Evlerimize çekildiğimizde ne değişti? Evimizin mekanik sıkıcılığından sanal dünyaya kaçtık ve şimdi, bu sanallıkta da yapacak bir işimiz yok. Herşey çok yorucu; bu dünyanın yapay ışığı canımızla besleniyor, can vermiyor. Zaman kayboldu, mekân kayboldu, hayaller de onlarla birlikte. Ne zamandır bu dünyadayız? Ne zaman buradan çıkacağız? Hepsi bekliyor. Benim gibi. Benim tek farkım, beklerken, hayvanlar gibi kıpırdamaya çalışmak. Belki birisi, bir tek kişi, bu dünyaya yeni birşey eklemek için geri döner diye. Belki birisi bir gün sıkılır, gözlerine takılı aygıtı kapatır ve ekranı açar. Programlamak uzun vakit alır ama, sonunda belki yeni birşey tasarlar; yeni bir böcek türü, yeni bir tepe, yeni bir koruluk. O zaman, vakit geçirilebilecek yeni bir mekân, oyalanacak yeni bir nesne olur da, insanlar yeniden hareketlenir. Ya da, birisi gözlerindeki aygıtı kapatır ve evinin penceresinden dışarı, o boğucu karanlığa bakar ve gerçek bir ışık görür; mesela, hâlâ parlayan bir yıldızı, kayıp güneşin son parıltılarını. Belki de yeni bir şey öğrenir ve geri döner aramıza; böylece bu yeni bilgi hepimizce paylaşılır. İçten içe de ümitsizim; bir bilgi herkesçe, aynı anda öğrenildiğinde, yeni bir mekân dünyaya eklendiğinde ve bu mekân herkesçe keşfedilip sıradanlaşıverdiğinde, aykırı olan kendisini tekrar ettiğinde ne yapacağım? Bu sanal hayvanlar gibi olmak istiyorum; sürekli kıpırdamak. Onlar gibi kendimi bilinçsizce yineliyorum sürekli; lâkin kıpırdayamıyorum. Dileğim öylesine basit; kollarımı, başımı gerçekten oynatabilmek istiyorum. Belki bunu başarsam, vakit de geçecek. Kıpırdayabilsem, gözlerime kendi ellerimle takmış olduğum arayüzün düğmesine uzanıp, sistemi kapatacağım. O zaman ne hissederim bilmiyorum; ama en azından, ışıktan yoksun kalmış olsa da, dünyayı görebileceğim. Yürümeyi unutmuşsam, havalandırma borularıyla ve kablolarla örtülü tabakaların arasından, yeryüzüne doğru tırmanacağım emekleyerek; sesimi kaybetmişsem, inleyeceğim; su içeceğim, tad alamasam da birşeyler yiyeceğim. Acı hissedeceğim, yanlızlığımı farkedeceğim ve ağlayacağım. Evet, gözyaşlarımın tuzlu ıslaklığını hissetmek istiyorum.</p>
<p>Kahvehanedeki bir sandalyeye çöktüm bitkin ama az da olsa ümitli; karşımda oturan kadın, önündeki çay tabağına dikmiş gözlerini, ben de diktim. Birisi çıkar mutlaka; birisi kıpırdamayı başarabilir, bu sanal dünyada bir değişiklik yapar ve ben, diğer herkes gibi bunu aynı anda farkederim. Sonra ona özenir ve kıpırdayabilirim. Gözlerimde köklenmiş aygıta uzanabilirim. Evet, birisi çıkacak ve ben o vakte kadar, burada, bu masada, benim gibi, tasvir edilecek hiçbir özelliği olmayan bu kadının karşısında, o anı bekleyeceğim sabırla. Sıkılırsam, bisikletim dışarıda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Adam &#8211; 2</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-2/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 May 2009 20:06:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[davranış]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik]]></category>
		<category><![CDATA[farkındalık]]></category>
		<category><![CDATA[farklılık]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[iddia]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlık]]></category>
		<category><![CDATA[kahvaltı]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[kızmak]]></category>
		<category><![CDATA[rol]]></category>
		<category><![CDATA[sabah]]></category>
		<category><![CDATA[samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[yaklaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[yalan]]></category>
		<category><![CDATA[yemek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2684</guid>
		<description><![CDATA[Bunları yazıyorum, çünkü içimde ona dair herhangi bir kırıntının kalmış olmasından korkuyorum. Onu unutmak, çoğunlukla da tamamen içimden silip atmak istedim. Yine de aklıma geldikçe beni sinirlendirdiğine göre bu silip temizleme işini tamamen bitirememişim. E bu iş, bitene ve sinirim geçene kadar buradayım. Yeter ki öfkem dinsin ve o adamın varlığı benim için sıradanlaşsın.
Barış&#8217;ın karışık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/kaat.gif" alt="Kağıt" title="Kağıt" width="260" height="295" class="alignleft size-full wp-image-2694" />Bunları yazıyorum, çünkü içimde ona dair herhangi bir kırıntının kalmış olmasından korkuyorum. Onu unutmak, çoğunlukla da tamamen içimden silip atmak istedim. Yine de aklıma geldikçe beni sinirlendirdiğine göre bu silip temizleme işini tamamen bitirememişim. E bu iş, bitene ve sinirim geçene kadar buradayım. Yeter ki öfkem dinsin ve o adamın varlığı benim için sıradanlaşsın.<span id="more-2684"></span></p>
<p>Barış&#8217;ın karışık düşünceleri sabah uyandığımızda yüzünde geziniyordu. O bir şeyleri hatırlamakla hatırlayamamak arasındayken kapıda göz göze geldik. <em>&#8220;Günaydın!&#8221;</em> dedi, <em>&#8220;günaydın&#8221;</em> dedim. Hafif gülümsedi. E ben de biraz yamuk bir gülüş atarak cevap vermeyi kendime borç bildim. Gülüşümün çarpıklığı onu biraz bozdu. Çok da umurumdaydı sanki. <em>&#8220;İyi uyudun mu?&#8221;</em> dedi, bana kapıda yol verirken. <em>&#8220;Uyudum sen?&#8221;</em> <em>&#8220;Deliksiz hem de&#8221;</em> dedi arkamdan, başımı çevirip gülümsedim. Sonra geri dönüp mutfağa su içmeye girdim. Bu sırada Barış da yüzünü yıkayıp salona geçmişti. Döndüğümde onu az önce baktığım kitabı karıştırırken buldum. Kitapla pek bir ilgiliydi. Girdiğimi bile görmedi. Çantamı sehpanın yanından aldım. Başını kaldırıp <em>&#8220;Şu anda okuyor musun bu kitabı&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Benim değil o kitap, Özlem&#8217;in. Benimki evde&#8221;</em> dedim. Gözleri soldu, başını kitaba eğdi. Belli ki iletişim kurmaya çalışıyordu. Ne yalan söyleyeyim öyle dudağını eğip çocuk gibi mahzunlaştığını görünce haline acıdım ve konuşmaya başladım: <em>&#8220;Aklıma bir şey gelmişti o kitaptan, kontrol etmek için baktım&#8221;</em> dedim. Başını kaldırıp gülümsedi. Ona hafif de olsa acımışken çarpık bir gülümseme daha atamazdım yüzüne karşı. Elimden geldiğince samimi bir gülüş attım. İçi ısınmıştı. <em>&#8220;Demek sosyoloji ile ilgileniyorsun&#8221;</em> <em>&#8220;Fazla değil aslında, biraz ondan biraz bundan&#8221;</em> <em>&#8220;Olsun hepimiz öyleyiz&#8221;</em> dedi. Bana cesaret verdiğine göre gülümsemem ona güç vermişti.</p>
<p>Sehpanın üstünde duran ısırılmış kurşun kalemlerden birini aldı. Yarısı yırtılmış bir kâğıt buldu kitaplıktan. Oturdu eski yerine ve bir şeyler çizmeye başladı. O sırada üstümü değiştirmeye içeri gittim. Geri döndüğümde Barış&#8217;ı, karalamasını şiddetle yaparken buldum. Üst dişleriyle alt dudağını ısırıp, elindeki yırtık kâğıda tuval gibi davranarak bir şeyler çiziyordu. Sehpanın önüne yaklaşıp başımı uzattım. Gözlerim gördüğü şeye pek inanmamıştı. Kocaman bir bina! İnanamadığım şey bunun bir bina oluşu değildi tabi ki. Yamuk mimarisiyle edebiyatçı kafamın almadığı bir estetikle karşı karşıya kalmıştım. Gerçekten ilginç bir binaydı. Her şeyden önce asimetrikti. Ve ben asimetrik şeylere bayılırdım. Hoşuma gitmişti çizdiği şey. <em>&#8220;Güzel olmuş&#8221;</em> dedim. <em>&#8220;Aman işte öylesine&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Boşver her şeyi ciddiye almaya gelmez zaten&#8221;</em> dedim. Cesaret verdiğime göre bu sefer güç bana geçmişti anlaşılan. <em>&#8220;Beğendiysen alabilirsin&#8221;</em> dedi yüzündeki aydınlıkla. Benimle gerçek bir iletişim kurmuş olmanın verdiği heyecandan anlaşılıyordu ki, bu adam çok yalnızdı. İçi uzun zamandır çorak kalmıştı.</p>
<p>Elinden aldım kağıdı. Bir de yakından baktım. Hiç fena değildi. Aslında biraz daha uğraşsa hayalimdeki acayip yapıyı kâğıda aktarabilirdi. Ama bazı eklemeler gerekirdi. Bir iki kanat ve bir kaç kule. Kafamdaki yamuk gotik bir mimari görüntüsü böylelikle tamamlanabilirdi. Tam gotik de değil aslında, hafif modern esintiler de taşıyor üstünde. Ama bunu şimdi ona anlatmamın bir alemi yok. Bu muhabbeti uzatmak da can sıkıcı. Tamam işte adam çizmiş, güzel de çizmiş. Eline sağlık deyip, yüreğini bir kez daha ısıttık mı tamamdır. <em>&#8220;Eline sağlık, gerçekten ilginç olmuş&#8221;</em> <em>&#8220;Sağ ol, büyük bir şey değil ama olsun&#8221;</em>. Tamam, işte bu kadar. Uzatmaları hiç sevmem, övgülere de gelemem. Kâğıdı katlayıp çantama düzgünce yerleştirdim. Eve dönmenin vakti çoktan gelmiş geçiyordu. Zaten tembellikten dersi de kaçırmıştım ama pek sevmediğim bir ders olduğundan önemsemedim.</p>
<p><em>&#8220;Gidiyor musun?&#8221; &#8220;Evet, Sen gitmiyor musun?&#8221; &#8220;Özlem&#8217;in kalkmasını beklesek?&#8221; &#8220;E senin işe gitmen gerekmiyor mu?&#8221; &#8220;Bugün izinliyim. Öğleden sonra evle ilgili halletmem gereken işler var.&#8221; &#8220;İyi kolay gelsin o zaman&#8221;</em> dediğimde, yüzü karıştı. Kalmamı istemişti aslında. Belki kalıp birlikte kahvaltı hazırlamamızı. O nedenle sevimli ve anlayışlı bir konuşma yapmaya çalışmıştı benimle. Ama köpek gözleriyle yakalamaya çalıştığı masumiyet beni o an kandıramamıştı. Zaten artık yalnız başıma kalmak istiyordum. Bu adamın dertleri ya da mahsunluğuyla ilgilenmek istemiyordum ki içerden Özlem seslendi. <em>&#8220;Hey hemen gidiyor musun?&#8221;</em> Tabi işler değişmişti o zaman. Özlem&#8217;in bana nazı geçerdi. En azından biraz olsun geçerdi. <em>&#8220;Evet, evde yapmam gerekenler var.&#8221; &#8220;Yemek yiyip de gitseydin bari. Evde güzel şeyler var. Annemin yeni yolladığı kahvaltılık salça, Ezine peyniri ve yufka vesaire. Ev yapımı. Güzel kahvaltı edelim&#8221;</em> dedi. Aslında yüzümde yumuşak bir ifade belirmemişti. Ama karnım aç olduğundan sanırım, sayılan liste karşısında güçsüz kalmıştım. Ev yapımı güzel yemekler. İştahla yapılacak ve sonu mutlulukla bitecek bir kahvaltı. Her aç insanın hayallerini süslerdi böyle şeyler. Ben de biraz inat vardır ama mantığımın inadımı aştığı zamanlar da çoktur. İşte bu an öylesine bir andı. İnadım mantığım tarafından yere serilmiş, iştahım mantığımın üzerinde bir anda yükselen yeni güç olmuştu. <em>&#8220;Peki&#8221;</em> dedim sevinerek. Bir anda baktım Barış&#8217;ın yüzünde hüzünle karışık sevimli bir ifade belirdi. Umut kokuyordu bu ifade. Ama neyin umudu? Ben gayet açık bir şekilde görüyordum, neyin umudu olduğunu. Ama bunu anladığımı göstererek işlerin gidişatını bozmak istemedim.</p>
<p>Özlem ve ben kahvaltılıkları çıkarırken Barış sofrayı kuruyordu. Şu anda pek hatırlamadığım gereksiz bir konudan konuşuyorduk. Zaten böylesi ayrıntılar sadece dolgudur hayatta. Ya da her ayrıntı aynı öneme sahip değildir insan aklında. Barış da sevinçle bizim o an için gerekli ama hatırlayamadığımdan gereksiz olan konuşmalarımıza &#8220;hı hı, ah evet bence şöyle olmalı&#8221; türünden olumlayıcı mutlu insan tavrıyla dahil oluyordu. Belki maydanoz oluyordu, çünkü biz mutfakta gayet dişil bir şeylerden bahsediyorduk ama Barış bir erkek olarak, tüm hem cinslerinden farklı olan ve bizi anlayan &#8220;farklı erkeklik&#8221;ini kanıtlamaya çalışıyordu. Bizi anlamasına anlıyordu da, ancak diğerleri kadar anlıyordu. Ama şimdi bunu onun yüzüne söyleyip de kahvaltı sofrasını gerginleştirmenin gereği yoktu.</p>
<p>Neşeyle kahvaltımızı ettik. Özlem&#8217;in dünkü garip ve karamsar ruh halinden eser kalmamıştı. Birileriyle vakit geçirmek ona iyi gelmişti. Ben kahvaltının keyfini sürüyordum açıkçası. Kimin ne dediği ya da ne yediği pek umurumda değildi. Güzelce ekmeğe ev yapımı salçadan sürüp, üzerine pul biber ve nane ekip ardından bir güzel mideye indiriyordum. İnsanların neyi hesapladıklarını anlamaya çalışmakla kafa yormuyordum kısacası. Gerçi o anda bile gözüme bir şeyler ilişmiyor değildi. Yine de önemsemiyordum. Benim kafamda olmak pek kolay bir şey değildir zaten. Her an her şeyi anlamaya çalışarak yaşamak bazen yorucudur. Hatta çoğunlukla yorucudur ama normaldir. Çünkü ben her an böyleyimdir. Bundan bir kaçışım ve kurtuluşum yoktur. Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimden beri, bu düşünme ve fark etme işini de pek umursamamaya başladım açıkçası.</p>
<p>Yemeğimizi bitirdikten sonra Özlem bir sigara yaktı. Ben içeri gidip çaylarımızı tazeledim. Güzel kahvaltı üzerine güzel demlenmiş bir çay iyi giderdi doğrusu. Sükunet içinde çaylarımızı içtik. Barış bana ilginç bir bakış attı. Özlem bu bakışı anlamlandırmaya çalışan bakışlarla baktı bana. Aman dedim ne oluyor? Bu sessizlik ortamında düşünceler ağır bastı. Hemen konuya gireyim dedim: <em>&#8220;Ben birazdan eve gidip, yarım kalan ödevi bitirmeliyim.&#8221;</em> Sanırım bunun üzerine söylenecek bir ilk söz bulamamışlardı. Az önce ağzımdan çıkan sözler bir karşılığını bulamadan havada asılı kaldı. Özlem sessizce <em>&#8220;Evet benim de bugün halletmem gereken işler var&#8221;</em> dedi bayâ bir süre sonra. Barış, <em>&#8220;Çay ve kahvaltı için teşekkürler, benim birazdan çıkmam gerekecek. Sofrayı toplamanıza yardım edeyim mi?&#8221;</em> dedi, Özlem sofrayı kaldırma işini ona bırakmamızı istedi. Bu kibarlığı karşısında minnettar bakışlar fırlattık ona. Herkese gülümseyip ayağa kalktım, karnı doymuş bir insan olarak, bir sonraki işim az önce aldığım kalorileri harcamak olmalıydı. Bunun için de paltomu giyip, botlarımı bağladıktan sonra Özlem&#8217;i öptüm. Barış da benimle çıktığından hemen kapıda vedalaşmadık. Lanet okudum o âna. Ben kaçmak ve kurtulmak istedikçe adam yanımda bitiveriyordu. Durağa kadar bile olsa, sessiz ve gergince yürümek istemiyordum. Ama o da aynı tarafa gittiğinden ne yazık ki bir süre birlikte yürüdük.</p>
<p>Karşıdan karşıya geçerken göz göze geldik. Gülmekle gülmemek arasında bakıştık ama ikimizde ilk adımı karşı taraftan beklediğimizden eylemsiz kalakaldık. Gökyüzüne baktım başımı kaldırıp. Büyük bir ihtimalle yağmur yağacaktı. Gök yüzünün rengi dönmüştü iyice. Sarıya çalan bir turuncu. Bazı yerlerinde kızıllıklar. Aman ne güzel dedim, bir de yağmurda mahsur kalmayalım bu adamla bir yerlerde. Neyse ki korktuğum başıma gelmeyecek gibiydi. Durağa kadar eften püften bir şeyler konuştuk. Aslında garip bir sevimlilik vardı üstümüzde. Sanırım kahvaltıdandı. Karnı doymuş, hayata umutla bakan insanlardık. Yarım yamalak da olsa uykumuzu almış gibiydik. En azından günlük işleri kotaracak dinçlikteydik. Bu insana güven verir. Gücü içinde hissetmek.</p>
<p>Durağa geldiğimizde şöyle bir baktı bana. Gözlerinden bir sevinç okunuyordu. Ama bir taraftan gizlemeye çalışıyordu sevincini. Aslında ben de mutluydum sanırım. Ama mutluluğun sebebini başka şeylere yoruyordum. Haklıydım da bunu yapmakta. O bana baktığında, ben de anlamaya çalışan gözlerle <em>&#8220;ne oldu?&#8221;</em> diye sordum. <em>&#8220;Yok bir şey&#8221;</em> dedi gülümseyerek. Zaten böyle anlarda asla &#8220;bir şey&#8221; olmaz. Ne olacak ki? Bakışların ardında duygular gizli değildir. Düşünceler de cirit atmaz. İnsan &#8220;yok&#8221; demişse yoktur ötesi. Orasıdır, o kadarcıktır! Aman ne güzel! Lanet olası yalancı insanlık! Yokmuş bir şey. Külahıma anlat sen onu! <em>&#8220;Peki&#8221;</em> dedim histerikçe. Kızdığımı hissetmiş olacak ki, <em>&#8220;önemli bir şey değildi&#8221;</em> dedi ince bir sesle. Sesindeki incelme üzgün olduğuna işaretti. Ben de üstelemedim. Zaten düşündükleri ayan beyan ortadaydı. Bunu bir de dile getirse benim için ne değişecekti? Sinirlenmemin sebebi neler olduğunu merak etmem değildi zaten. &#8220;Yok bir şey&#8221; diyen mantığa karşıydı öfkem.</p>
<p><em>&#8220;Ona değer vermene sevindim&#8221;</em> dedi, çantamdaki kâğıdı gözleriyle işaret ederek. Aaa! Tamamen unutmuştum. <em>&#8220;Evet, güzel olduğundan değer verilmeyi hak etti&#8221;</em> dedim. <em>&#8220;Güzel olmasa hak etmeyecekti öyle mi?&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Açık uçlu sözlerimi istediğin yerlere çekiştirme&#8221;</em> dedim. <em>&#8220;Yani çekiştirebilirsin aslında ama şu anda espri kaldıracak durumda değilim&#8221;</em> diye de ekledim. <em>&#8220;Çok mantıklısın ve kendine her zaman hâkimsin&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Kötü bir şey mi?&#8221; &#8220;Bilmem sen daha iyi bilirsin, ben hiçbir zaman senin kadar kendime hâkim olmadım&#8221;</em> dedi. Kafası karışmıştı bunu söylerken. Demek istediğiyle, dediği şeyin aynı olup olmadığını ölçüyordu. Bunu yaparken dudağını komik bir şekle sokuyor, beni eğlendiriyordu. O an bu düşünceye yenilip güldüm. Ne oldu diyen gözlerle bana baktığında, <em>&#8220;Kafan karışınca komik oluyorsun&#8221;</em> diye hemen açıklayıverdim. Ne halt etmeye hemen atladıysam. O anda onunla flört ediyormuş gibi göründüm. Aslında demek istediğim sadece &#8220;Kafan karışınca komik oluyorsun&#8221;du! Ne eksiği ne fazlası. İçimdeki flört etme isteğinin varlığını kontrol etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kendimin farkındaydım bence. Şu anda hödük olduğunu düşündüğüm, ancak bu anlattığım sıralarda yalnız bir salak olduğunu gördüğüm bu adamla flört falan edecek değildim.</p>
<p>Ancak kadının sesinde bir şey vardır. Benim için değil tabii. Erkek için! Kadın bir şeyi düz haliyle ifade etmiş olsa da, erkeğin anlamak istediği diğer anlam olasılıkları da bir hediye paketiyle birlikte gelir ve erkeğin duymak istedikleriyle kulağını doldurur. Böyle durumlar yüzünden kadın genelde erkekler tarafından &#8220;salak ya da öküz&#8221; olmakla değil de &#8220;orospu&#8221; olmakla suçlanır. Böylesine genel bir yargı yüzünden, biz kadınların en zayıf noktası namussuzluk gibi görülür. Birçok genel yargı gibi bu da yanlıştır. Biz kadınların en zayıf noktası tıpkı erkekler gibi düşüncesizliğimizdir. Öngörememek, hesap edememek ve anlayamamaktır. Bu saydıklarımın hepsi de akılla ilgilidir. Hiç birinin namusla ya da orospulukla yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ama bunu şimdi kalkıp da Barış&#8217;a açıklayacak gücüm yoktu. Eğer açıklasaydım daha çok flört ediyormuş gibi görünecektim. Allah&#8217;ım!!! Düşüncelerimi istediğim açıklıkta anlatabileceğim bir tek insan evladı yok mudur yeryüzünde?</p>
<p>Güldü. Evet güldü! Komiksin dediğim adam beni komik bulup güldü. Koşturan düşüncelerimin üstüne hafif bir kıkırdamayı bırakıverdim ben de. Kendimi de bazen ciddiye almayan bir insan olarak durumun komedisine kapılmamın benim için daha iyi olacağı açıktı. Bu bana çok daha uygundu. İyi dedim ben de, gülelim, güldürelim bakalım. Böylece bu karanlık hava dağılır da günlük hayata döneriz belki. Güzelce gülüştükten sonra gerçekten eğlendiğimizi hissettik. Hem de bunu aynı anda hissettiğimizi birbirimize hissettirdik. Güzel bir andı. Ne yalan söyleyeyim, mutlu olduğumuz bir andı. <em>&#8220;Ne tarafa gideceksin?&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Yıldız&#8221;</em> dedim <em>&#8220;Aa, ben de orada oturuyorum&#8221; &#8220;Hmm neresinde?&#8221;</em> Bilmemne bloklarındaymış evi, benim evin yanındaki site yani. Oh pek âlâ, pek âlâ! Dibimden ayrılma zaten Barış efendi! <em>&#8220;Güzel sitedir&#8221;</em> dedim. Nasıl da yalan! Yani site güzel de, benim dibimde olması değil tabii… <em>&#8220;Demek komşuymuşuz&#8221;</em> Ah! Allah&#8217;ım bu oyunu neden oynuyoruz? <em>&#8220;Evet komşuyuz&#8221;</em> dedim. Utanmasa evine davet edecek akşam yemeğine, diye düşündüm. Bir anda bir cesaret geldi adamın üstüne ama anlatamam. Adam &#8220;erkek&#8221; kesildi başıma! <em>&#8220;İstersen daha sonra görüşelim.&#8221;</em> Ve evet, dünyanın en lanetli sözleri bu şekilde kulağıma ulaştı. İstersen görüşelim, ama istemiyorum dostum! Hey sen, kafanı ayağımın altında ezmek istiyorum!! Elimdeki bıçakla karnını deşmek de! Tamam, çabuk sinirleniyorum ama ne yapayım böyle doğmuşum işte…</p>
<p>Mecburen devamını getirdim. Hınzırlığa vurarak sinirimi gizlemeye çalıştım. Piç gülüşümün altında da utancımı gizledim. Ama o gülüş öyle bir yayılmıştı ki yüzüme, hınzırlığa vurarak sinirimi gizlemekten duyduğum utanç, sakladığım karanlık yerinden kesinlikle görülmüyordu. <em>&#8220;Tamam da nasıl görüşeceğiz?&#8221;</em> Eyvah! Ona iş attığımı düşünecek. Evet, bu orospuluğa atılan ilk adım, erkekler için yani. Hadi bakalım hayırlısı. Telefonunu çıkardı, <em>&#8220;kaçtı numaran Candan?&#8221;</em> dedi. Allah! Adımı da hatırlıyor. Numaramı hızlıca söyledikten sonra hızlıca yazışını izledim. <em>&#8220;Genelde hangi günlerde müsait oluyorsun?&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Hafta sonu&#8221;</em> dedim. <em>&#8220;İyi ben de. Hem belki sana diğer çizimlerimi de gösteririm&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Tamam&#8221;</em> dedim, gülümseyerek. Tamam! Tamam! Baş belası!</p>
<p>Yola doğru başımı uzattığımda otobüsümün durağa doğru hızla geldiğini gördüm. Barış&#8217;a otobüsün geldiğini söyledim. Vedalaştık. Otobüse bindim ve oturduğum koltuktan ona el salladım. Normalde ne kadar kibar insan, ne kadar sıcak ve sevecen birisi diye düşünmeliydim. Yani, en azından herhangi bir kadın böyle düşünebilirdi. Ama ben herhangi bir kadın değildim. Adamın şirinliği sinirlerimi bozmuş ve sevimli tavırları beni gıcık etmişti. Yapmacık olduklarından değil, her şey yerli yerindeydi. Temiz ve saftı. Ya da yalnız bir adamın samimiyeti vardı üstünde. Bilemiyorum. Psikolojinin halen çözemediğim gizleri oldukları gibi duruyorlar. İşte böyle anlarda da bana var olduklarını hatırlatıyorlar. Çözemiyorum, bir kişinin bir şeyi neden söylediğini. Göremiyorum. Psikolojiye küfürü basıyorum, insan aklını yüceltiyorum. Sonra bakıyorum insan aklı da bu kadar övgüyü hak etmiyor, ona da bir güzel sövdükten sonra kendimi altında un ufak olduğum bir nefretin dibinde buluyorum. Bu hep böyle sürüp gitmiştir zaten. Hem de uzun zamandır. Tabi bunları size canımın istediği şekilde anlatıyorum diye beni deli zannetmenize gerek yok. Ben deli değilim. Öyle olabilecek birisi bile değilim. Delirmek güç ister. Ben açıkça, öylesi bir gücü mantıklı bir şekilde kullanmayı tercih ederim.</p>
<p>Barış&#8217;ın ardından kendi içimdeki karmaşayla boğuşurken, kendime daha çok kızmıştım. Bana kendime hâkim olduğumu söylerken aslında yeterince haklı değildi. Eğer kendime onun ifade ettiği şekliyle hâkim olsaydım, ona karşı dik kafalı bir suratsızın önde gideni olmalıydım. Ama ben neyi seçtim? Herkes gibi olmayı! Kibar olmayı, insanileşmeyi, yabanîliği birkaç saniyeliğine olsun kenara bırakmayı. Seçtim evet, itiraf ediyorum seçtim ama ne oldu? Sıradan insanlar gibi hazzını sürebiliyor muyum? Neden yaptığımı düşünmeden bir saniye geçirebiliyor muyum? Hayır! O zaman ara sıra herkes gibi olmanın ne anlamı var? Bana acı verdikten ve beni sinir ettikten sonra…</p>
<p>Elimi çantama attım. Mp3 çalardan güzel bir parça seçtim. Oh be! Kulaklarımdan yayılan haz bütün vücudumu kapladı. Bu muhteşem keman sesi, bu trompetler… ardından gelen Crescendo… Zihnim bir anda dağıldı. Ne Barış kaldı, ne de koca insanlık. Sonra sakinliğin verdiği açıklıkla gördüm ki, benim sinirlendiğim şey, kendim gibi davranmamış olmak değildi. Kendim gibi davranmadığım halde, görülen şeyin benden bir parça olarak etiketlenmesiydi. Beni sinirlendiren, yanlış tanımlanmaktı. Ama burada yine de kendime suç biçiyordum. Ben flörtçü ve dangalak bir hatun değildim. Ben flörtçü değildim. Ona acımıştım. Merhamet göstermiştim. Bir iki yakınlık üzerine gelen bir tesadüfle kapana kısılmıştım. Bunu görmek bu kadar zor muydu? Çığlık atmak istiyordum. Beni, ben olmaktan alıkoyan her türlü sebepten ve sonuçtan, duygudan ya da düşünceden, kuramdan ya da uygulamadan! Hepsinden nefret ediyordum!</p>
<p>Şimdi Barış&#8217;ın ellerinde telefon numaram ve telefonun ucunda da ben. Telefonu görmezden gelsem, sesini kapasam bile, telefon çaldığı anda, kabloların ucundaki yerine ulaşılacak, mahremiyeti delinecek olan ve her şeyden önemlisi bütün bunların sonrasını tahmin eden bir kurbandım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Adam &#8211; 1</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-1/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 18:40:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[askerlik]]></category>
		<category><![CDATA[cafe]]></category>
		<category><![CDATA[davranış]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik]]></category>
		<category><![CDATA[farklılık]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[içki]]></category>
		<category><![CDATA[iddia]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlık]]></category>
		<category><![CDATA[kafe]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[kızmak]]></category>
		<category><![CDATA[masa]]></category>
		<category><![CDATA[rol]]></category>
		<category><![CDATA[samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sandalye]]></category>
		<category><![CDATA[sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[tuvalet]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[yaklaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[yalan]]></category>
		<category><![CDATA[yemek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2676</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerini kapattığında üşüyen birinin hikâyesi bu. Açmaya da çoğunlukla cesaret bulamayan. Açtığında bulduklarını beğenmeyen biri. Belki kendini anlama çabasında fazla boğulmuştur bu kişi. Kim bilir belki kendinden başka bir şey görmediğinden, düşüneceği başka şeyi de olmamıştır. Hem canı sıkılınca yanında mısır gevreği. Gerisini de ağzında çiğner ve yutar. Ayrıntıları böylece midesinde saklar. Azimlidir bu konuda. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerini kapattığında üşüyen birinin hikâyesi bu. Açmaya da çoğunlukla cesaret bulamayan. Açtığında bulduklarını beğenmeyen biri. Belki kendini anlama çabasında fazla boğulmuştur bu kişi. Kim bilir belki kendinden başka bir şey görmediğinden, düşüneceği başka şeyi de olmamıştır. Hem canı sıkılınca yanında mısır gevreği. Gerisini de ağzında çiğner ve yutar. Ayrıntıları böylece midesinde saklar.<span id="more-2676"></span> Azimlidir bu konuda. Defalarca düşüncelerini ağzında geveleyip midesine indirir. Zaten serbest çağrışımları oldu olası sevmemiştir ya. Neden kurcalayacaktır ve dile getirecektir ki ayrıntıları!</p>
<div id="attachment_2678" class="wp-caption alignleft" style="width: 261px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/van_gogh-cafe_terrace.jpg" rel="lightbox[2676]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/van_gogh-cafe_terrace-251x320.jpg" alt="Vincent Van Gogh - Café Terrace" title="Vincent Van Gogh - Café Terrace" width="251" height="320" class="size-medium wp-image-2678" /></a><p class="wp-caption-text">Vincent Van Gogh - Café Terrace</p></div>
<p>Gözlerini tekrar kapadığında, dünyanın hâlâ orada olup olmadığını merak eder. Bazen başkalarını da düşündüğünü, onlara önem verdiğini iddia eder. Hem bunda çok ciddi ve samimi olduğu üzerine saatlerce nutuklar atar. Samimi midir bu nutukları? Bilmem ona sormak lazım bence. Ben kendisiyle bir tesadüf sonucunda tanıştım. Kendisiyle pek içli dışlı olmamayı yeğledim. Fakat o üstüme geldikçe geldi. Ne vardı anlamadım. Aslında anladım. Bir kadın olarak en başından en sonuna, ne yapmaya çalıştığının fazlasıyla farkındaydım. Ancak o göz süzmelerinden, aktarmak istediğinden fazla bir anlam çıkarmamam konusunda ısrarcıydı. Pek de ciddiye almadım onu. Aslında diğer birçok erkek gibi, onun da saygı duyulacak fazla bir tarafını görmedim. İki eşeleyince içi dışına çıktı, tıpkı diğerleri gibi. Göreceklerimi tahmin etmem zor değildi, aslında eşelemeye ihtiyaç da duymamıştım. Ama o yanıma geldi, benimle uğraştı ve karşılığında onunla uğraşmam için yalvardı. Pardon, onun deyimiyle düzeltelim hemen &#8220;bana karşı hislerini göstermeye çalıştı&#8221;. Bence, bana yalvarmıştı ya, hadi neyse diyelim.</p>
<p>Bir gün evde oturuyorum. Telefon çaldı. <em>&#8220;Aman da en sevdiğim arkadaşım nerdeymiş bakalım&#8221;</em> diyen bir ses. Aa, ne bu münasebet, nereden senin en sevdiğin arkadaşın oluyor muşum diyecektim, sonra &#8220;yine tersinden mi kalktın sen?&#8221; diye bir cevapla karşılaşacaktım. Vazgeçtim düşündüğümü söylemekten. <em>&#8220;Evet, benim en sevilen arkadaş, evdeyim, sen nerdesin bakalım&#8221;</em> deyiverdim. Aslında ağzımdan çıkanları kulağım duydu duymasına ama kalbim inanmadı, inanamadı. Neyse dedim ikisine de. Ne var, ne oldu, ne bu telaş? diye hızlı soruları sıralayarak, durumu gizlemeye çalıştım. <em>&#8220;Ya, biz dışarıdayız da, gelmek ister misin?&#8221; &#8220;Siz kimsiniz?&#8221; &#8220;Benle Barış.&#8221; &#8220;Barış kim?&#8221; &#8220;Tanımıyorsun, okuldan arkadaşım.&#8221; &#8220;Hangi okuldan?&#8221; &#8220;Uff ne çok soru sordun, müsait misin onu söyle bana?&#8221; &#8220;Bilmem aslında pek değilim.&#8221; &#8220;Neden ne işin var?&#8221; &#8220;Bir şeyler okuyordum. Yarına yetişmesi gerekiyor da.&#8221; &#8220;Boş ver onları şimdi, bir iki saatliğine ertele olmaz mı?&#8221; &#8220;İyi bir sebebin vardır umarım.&#8221; &#8220;Var var&#8230;&#8221;</em> dedi karşımdaki neşeli bir tavırla. Hayır, Özlem&#8217;i tanımasam inanacaktım, ama az çok tanıyorum. Aslında senelerdir tanıyorum ama çoğunlukla daha az tanımış olmayı diliyorum.</p>
<p>Dışarı çıktım ve kafeye, Barış&#8217;la Özlem&#8217;in yanına gittim. İşte bu bencil ve kendini beğenmiş herifle orada tanıştım. Tanışmak yetmiyormuş gibi bir de üç haftamı verdim. Aslında verdiğim pek söylenemez. O burnumun dibine girerek zorla aldı. Beni uğraştırdı ve kızdırdı. Ama ben şimdi onun hikâyesini anlatıyorum. Kendimin hikâyesine şimdilik yer yok burada.</p>
<p>Ben girer girmez içeri, kendine güvenmeye çalışan bir adamın bakışlarıyla karşılaştım. Güvenmeye çalışan diyorum çünkü o kendine güvendiğini iddia etse de, gözlerinin içinde bu güvenin samimiyetsiz olduğu açıkça görünüyordu. Ama siz benim yerimde olsanız ne yapardınız? İnsanların gizlemek için yıllarını verdiği küçük ayrıntıları net bir şekilde daha ilk saniye de görebilseydiniz, nasıl davranırdınız? Girdim ve normal bir şekilde selam verdim. Belki de benden beklenenden daha normal olduğu için arkadaşım Özlem tarafından tuhaf karşılandı bu durum. Çünkü benim onu terslememi bekliyordu. Plansız ve ani bir şekilde işimden ve gücümden koparılmış olmak beni sinirlendirirdi, bunu o bilirdi ama yanındaki için aynı şeyi söyleyemem. Daha yeni tanışmıştık, adam bana dair ne düşünebilirdi ki?</p>
<p>Canımı sıkan türden birkaç soğuk sırıtma yaşandı karşılıklı. Ardından konuya ilk girenin ben olması gerektiğini düşündüm. Sonra sırf gıcıklığına bunu yapmaktan vazgeçtim. Karşılarında bekledim, birkaç dakika daha kasılmalarını. Aslında oldukça eğlendim ama yüzlerine bunu da belli edemezdim değil mi? Ah bu toplumsallık! Ah bu &#8220;başkalık&#8221;. Yine de dayanamadım, insanlık ben de kalsın deyip konuya girdim.</p>
<p><em>&#8220;Evde sıkılmışım doğrusu.&#8221;</em> Özlem sevinerek atladı <em>&#8220;Doğru zamanda aradığımı hissetmiştim.&#8221;</em> Neyi hissetmiştin ki? Ben öyle olduğunu söyleyene kadar korkudan resmen titriyordun, tepkim ne olacak diye. Neyse asıl meseleye gelelim. Özlem&#8217;in beni neden çağırdığı gayet belliydi. Bu kendini bilmez ama çok bildiğini iddia eden adam, Özlem&#8217;e yakınlaşmaya çalışıyordu. Özlem o sıralar eski sevgilisini unutamadığından, her hangi yakın bir temastan kaçınıyordu. Beni koruyucu poşet olmam için çağırmıştı. Ama ben aradaki karbon kâğıdı olmayı diliyordum. Tabii bunu da söyleyemezdim en yakın arkadaşımın yüzüne. Ahh, her şey şu yakınlıktan ileri gelmiyor muydu? Ne zaman birisi yakınlaşsa, hemen sınırlarını aşıp beni rahatsız etmiyor muydu? Sinirlerimi dişlerimi sıkarak içime boşalttım ama karşımdaki dangalak bunu hissetti. Aslında bir şey hissetmedi. Sadece benim derin nefes alışımı duydu. Yoksa his namına onun içinde kurumuş bir dal parçasından başka bir şey olduğunu zannetmiyorum.</p>
<p><em>&#8220;Canınızı sıktıysak kusura bakmayın. Özlem çok ısrar edince, ben de sizi aramasına müsaade ettim.&#8221;</em> Şuna bak hele, kim oluyor da bu, arkadaşımın beni aramasına müsaade ediyor. N&#8217;oluyordu burada? Adam ters bakışlarımdan işkillenince lafı çevirmeye çalıştı. <em>&#8220;Yani ben doğru olmadığını düşünmüştüm, akşamın bu saatinde, sizi rahatsız etmemek için&#8221;</em> diye açıkladı. Bu şaşkın bakışlarla tamamlanmış konuşma, beni çok eğlendirince, yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti. Adam bundan cesaret aldı. <em>&#8220;Neyse ki sizi çok da fazla zahmete sokmamışız&#8221;</em> dedi. Adam çabuk karar veriyor ve kararları kesinlikle kendisi almaktan hoşlanıyor. Tamam, bunları ben anlıyorum da, Bu Barış mıdır nedir, o anlıyor mu? Sanırım çok da önemli değil.</p>
<p>Ellerini çırptı ve garsonu erkekçe çağırdı. Sanki erkekliğini vurgulamasa biz onun erkek olacağını unutacak gibiydik. Garson yanı başımda bitince Barış sordu, <em>&#8220;Ne içersiniz?&#8221;</em> Bir anda garsonu çağıran kaba adam kendisi değilmiş gibi değişti yüzündeki ifade; dünyanın en sevimli, en kibar insanı kesildi başıma. Dayanamadım kendim oldum yine! Ters bakışlarla Barış&#8217;ı ezdikten sonra, <em>&#8220;Açık bir çay alayım&#8221;</em> dedim sadece garsonun yüzüne bakarak. Barış muhatap olarak alınmadığı için oldukça sinirlendi. Aman, dedim kendi içimden, nasılsa bir daha görmeyeceğim birisi. Beni sevse ne olur, sevmese ne olur?</p>
<p>Üstümden kedi tüylerini temizledim. O sırada Özlem, <em>&#8220;pisicik nasıl?&#8221;</em> dedi. <em>&#8220;Nasıl olsun, yiyip içip mobilyaları parçalıyor&#8221;</em> dedim. Özlem güldü, Barış gülümsedi. Bu kesinlikle önemli bir ayırımdı. Tabi bence! Barış gülümseyerek diğer tarafa çevirdi kafasını, yan masayı süzdü. Gözlerini sıkça kırpıştırıp dudaklarını yaladı, boğazını temizledi. Kendini beklemeye almıştı. Biz iki kadın arka fonda, kediler ve kediliğe dair Barış&#8217;ın çok da ilgisini çekmeyen kısa bir muhabbete koyulmuştuk. Barış bunun kısa süreceğine emindi. O yüzden hafif bir sessizlik sırasında başını bana çevirdi. Tam bir şey diyecek oldu, ben de görmemiş gibi yapıp, Timmy geçen gün dolabın üstüne bıraktığım yumağı bulmuş, onu ortalığa dağıtmış ben evde yokken, dedim. Barış&#8217;ın söyleyecekleri ağzında tükendi gitti, tıpkı dikkati gibi. Biraz akıllıydı aslında. Özlem&#8217;in ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Ama benim ne kadar ince düşünebileceğimin farkında değildi sanırım. En azından o gün için bu durum geçerli gibi görünüyordu.</p>
<p><em>&#8220;Neyse işte Timmy&#8217;ye ben de yapay mama vermemeye karar verdim. Hayvancağızın genç yaşında kanser olmasını istemiyorum. Bu nedenle de kasaptan ona bir şeyler alıp evde kendim pişiriyorum.&#8221;</em> dedim. Özlem&#8217;in <em>&#8220;hı hı, ahaha, hııı&#8221;</em>larının ardından izin isteyip tuvalete kaçtım. Daha fazla kedimle ilgili bir şeyler anlatsaydım; Barış kalkmaya yeltenecekti. Kalkmasını amaçlamıyordum. Sonuçta benim arkadaşım değildi. Ne yapacağı çok da umurumda değildi ama Özlem&#8217;i zor bir durumda da bırakamazdım. Tuvalete gitmemin sebebini zaten anlamışsınızdır. Ben gidince, Barış unuttuğu ya da hatırladığı her hangi bir konuya dair kendisinden daha korkak olan Özlem&#8217;e yeni bir sohbet açabilecekti. Ben varken dengeler değişiyordu. Çünkü ben Özlem&#8217;in arkadaşıydım. Barış ise, yeni bir &#8220;hiç kimse&#8221;!</p>
<p>Geldiğimde onları oldukça eğlenirken buldum. Aman ne kadar komikti kim bilir. Barış askerdeyken komutanı ona tokat atmış, buna gülen arkadaşlarına da kendisi özel anları kollayıp bir bir tokat atmıştı. Bu erkekler askerlik anılarını hem de daha erkek olduklarını kanıtlamak için anlatmaktan bıkmıyorlar mıydı? Erkeklerin sıkıcı olduklarına dair düşüncem bir kez daha aklımdan geçmeye başladı ki, Barış akıllıca bir laf etti. <em>&#8220;Karnınız aç mı?&#8221; &#8220;Aslında oldukça açım&#8221;</em> dedim. Karnım gurulduyordu. Erken bir saatte kahvaltı ettikten sonra azıcık meyve yiyerek günü geçiştirmiştim. Akşamın sekizinde acıkmış olmam çok normaldi. <em>&#8220;Haydi yemeğe gidelim&#8221;</em> dedi. Özlem de, ben de gülücükler saçmaya başladık hemen. Özlem de benim kadar acıkmıştı belli ki.</p>
<p>Neyse ki yemek gibi doğal ihtiyaçlar herkese olumlu hisler veriyordu. En azından çoğu insana veriyordu değil mi? Olumsuz düşünen varsa, bunu kendine saklasın canım. Şimdi Barış&#8217;ın hödüklükleriyle alakası yok toplumdaki zıp çıktıların. Her neyse. Barış bizi bildiği bir lokantaya götürdü. Evet, o lokanta adamıydı, restoran değil. Halktan biriydi. Herkese yakın olmayı isterdi. Kendinin herkesi anladığını iddia ederdi. Aslında bütün bunları kendisiyle konuşmadım. Ama birinin ne olduğunu anlamak için kendisinden harfi harfine düşüncelerimi kanıtlayan itiraflar duymama gerek yoktur. O neşeli ve babacan tavırlarıyla karşımızda, biz kadınları bütünleyen &#8220;erkek&#8221; olmaya çalışıyordu. Özlem de bunu gayet güzel kabul edip anın tadını çıkarıyordu. Oradaki sivri kafa bendim. Bana ne gerek vardı zaten hiçbir zaman anlamadım. Ama hayat işte, böyle gereksizlikler ve saçmalıklar yüzünden başımıza çorap örmüyor mu?</p>
<p>Barış yemekleri bize &#8220;ısmarlayacağının&#8221; işaretini Özlem&#8217;in sandalyesine kolunu atarak verdi. Tabi bunu anladığımızı belli eden bir rahatlama gelmişti yüzümüze. Yani parayı vermeyecek olmamızın rahatlaması değil; bir erkeğin tıpkı bir erkek gibi davranması sonucunda kendiliğini kanıtlamasından dolayı ortaya çıkan bir rahatlamaydı bu. Evet, Barış bilindik erkeklik kalıplarından bir kaçına uyuyordu. Bu anlamda, bize &#8220;bilindik&#8221; görünüyordu. Daha doğrusu Özlem&#8217;e bilindik görünüyordu ama bana sıkıcı geliyordu. Bunu da kendisine kesinlikle gösteremezdim!</p>
<p>Yemeğimizi yedik. Yemeğimizi yerken Özlem Barış&#8217;a biraz yaklaşmak istedi. Sözleriyle biraz yaklaşır gibi oldu, sonra kalbi sancıdı. Sıcak sözlerinin arkasından soğuk bir sessizlik geldi. Ben de Özlem&#8217;i odak noktasından kurtarmak için, Barış&#8217;a okuluyla ilgili sorular sordum. Hmm, inşaat mühendisliği okumuş, okulu vaktinde bitirmiş, şimdi bir şirkette çalışıyormuş, fena da para kazanmıyormuş, bizim gibi daha çok kafa dengi arkadaşı olsun istiyormuş. Ne zaman bizim kafa dengi olduğumuz kanısına kapıldıysa artık; ne siz sorun ne ben söyleyeyim!</p>
<p>Yemekleri yiyip çayları da içtikten sonra, Barış içki içmek isteyip istemediğimizi sordu. Gerçi ertesi gün hafta sonu falan değildi ama yine de bir iki tek atsak fena gelmezdi değil mi? Ben pek istekli değildim ancak Özlem&#8217;in Barış gibi rahatlamaya ihtiyacı vardı. <em>&#8220;E hadi kalkalım gidelim o zaman&#8221;</em> dedim. Gürültülü ve dumanlı bir bara girdik. Masaya oturduk; ben karanlık bir köşede diğer sandalyelere uzak duran bir sandalye seçtim. Ee, birisi av birisi de avcı olmak istiyordu bu gece. En azından açıkça istemeseler bile az sonra içki içince isteyeceklerdi. Bana burada ne gerek vardı! Neden beni de küçük oyunlarınıza alet ediyorsunuz?</p>
<p>Bir soda içtim. Hızlı içtiğimden tam tadına varamadım. Aslında tadına varmayı istemedim. Karşımdakilerin ilk içkileri neredeyse yarılanmıştı. Barış özellikle hızlı gidiyordu. Kendisi hızlı içerek bizi sarhoş edeceğini sanıyordu. Gerçi ben biraz karanlıkta ve ayık kalmıştım ama onun içkiyle değişen algısı, benim üzerimde gezinen bu durumları görmesine engel oluyordu. Önce beni çok umursamadı. Sonra Özlem bir süreliğine kendi içine kapanmaya karar verince, <em>&#8220;karanlıkta kaldın. Hem sen neden içmiyorsun?&#8221;</em> diyerek en can alıcı soruları sordu. Üzerimdeki sis perdesini tamamen kaldırmayı planlıyordu herhalde. Benim bu plana dahil olmaya niyetim yoktu. Bir yalan savurmayı düşündüm önce. Sonra o yalanın çok kuyruklu olacağını düşününce daha az kuyruklusunu seçtim. <em>&#8220;İlaç içtim bugün. İçki içersem zehirlenirim şimdi.&#8221; &#8220;Hmm peki bakalım&#8221;</em> dedi sakince. Bu cevap onu fazlasıyla tatmin ettiğinden neden karanlıkta kaldığım sorusunun cevabını beklemedi bile. Hasta ve karanlıkta olması doğal diye düşündü. Daha doğrusu düşünmedi, böyle hissetti ama o bunun farkında değildi elbette. Benim farkında olduğumunsa hiç farkında değildi. Ama bunların bir önemi yoktu. Özlem ve Barış ikilisinin arasında bulunan &#8220;bir fazlalık&#8221; olarak ne Özlem&#8217;in ne de Barış&#8217;ın arzularına cevap veriyordum. Özlem içine kapanmaktan sıkılmış olacak ki, <em>&#8220;Ne diye saklandın oraya ya?&#8221;</em> deyip kolumdan çekiştirdi. Sandalyemi düşmemek için düzelttim ve Özlem&#8217;e yaklaştım. Yüzüme vuran ışıktan mıdır nedir, Barış da Özlem de gülümsedi bana. İçkilerine baktığımda ikisininkinin de çoktan bittiğini gördüm. Işık falan benim uydurmamdı anlaşılan. Bu iki salak içkinin etkisine girmişti. Az ya da çok ne fark eder. Girmişlerdi işte.</p>
<p>Özlem tuvalete gitti. Korktuğum şey başıma gelmek üzereydi. Özlem&#8217;den yakınlık göremeyen Barış, içkinin verdiği cesaretle yanımdaki sandalyeye, az önce Özlem&#8217;in oturduğu yere yerleşti. Aman ne güzel! İçki kokan ağzı ve yarım bakan boş gözleriyle beni etkileyebileceğini sanıyordu. Ben içki kokusunu düşünmekten onun gözlerine bile odaklanamıyordum. Ama tabi o benim rahatsızlığımı, &#8220;kızsal bir durum&#8221; diye kafasında kodlamış olacak ki, bana <em>&#8220;korkma&#8221;</em> dedi. Neyden korkmayacaktım. Senden mi? Erkekliğinden mi? İçki kokusundan mı? Dayanamadım yüzüne aslında bir cevap olan şu soruyu yapıştırdım: <em>&#8220;Neden?&#8221;</em> Gülümsemesi yavaşça soldu. Belli ki bana bir cevap vermek için düşünceleri hızlıca yer değiştiriyordu. <em>&#8220;Korkacak bir şey yok da ondan&#8221;</em> dedi. Tabii kendisini az öncekinden daha aptal bir konuma düşürdüğünün farkında değildi. Ben de bunu ona açıklayacak değildim. <em>&#8220;Öyle diyorsan öyledir&#8221;</em> dedim pişkince. Bunu bir &#8220;evet&#8221; olarak mı aldı nedir, sandalyesini iyice yanıma yaklaştırdı. <em>&#8220;Sen ne iş yaparsın?&#8221;</em>, bok yaparım bok dememek için kendimi zor tuttum. Zaten bok falan yaptığım da yoktu. Bana göre gayet erdemli bir işle uğraşıyordum. Ben bir yazardım. Öyle bildiğin yazarlardan değil. Ama hangi yazarları biliyorsun ki? Bunu söylemek de pek anlamsızmış canım. Cevap verdim bu düşüncelerin üzerine: <em>&#8220;Öğrenciyim, 4. sınıf.&#8221;</em> Bu halk tarafından kabul edilebilir bir kimlikti. Tartışılacak ya da konuşulacak tarafı yoktu. Şimdi yazarlığımı dile getirip uzun uzadıya bir tartışmaya girmenin, sorular silsilesiyle debelenmenin ne alemi vardı?</p>
<p>Ve en can alıcı soru geldi: <em>&#8220;Hangi bölüm?&#8221;</em> Eşeğin örekesi bölümü. Ama biz ona kısaca sakatatçılık diyoruz. Özlem de nerede kaldı bilmem ki! <em>&#8220;Edebiyat&#8221; &#8220;Oo çok güzel bölümmüş. Sen de bir şeyler yazıyor musun?&#8221; &#8220;Yok daha çok okuyorum şimdilik.&#8221; &#8220;İlla yazdığın bir şeyler vardır.&#8221; &#8220;Elbette var ama kayda değer bir şey yok.&#8221; &#8220;En çok kimleri okursun?&#8221; &#8220;En çok okuduğum kimse yok. Herkesi en fazla bir kere okudum.&#8221; &#8220;Hmm dile hâkimsin ha?&#8221; &#8220;Sen de demek ki!&#8221;</em> İltifat etmeye, olumlu yönlerimi bulmaya ve ortak noktalar çıkarmaya çalışıyordu. Bu insanlar neden hep aynı şekilde iletişim kurmaya çalışıyorlardı? İletişim kurmanın başka bir yolu yok muydu?</p>
<p>Özlem sonunda gelmişti. Biraz şaşkınlıkla Barış&#8217;ın az önce oturduğu sandalyeye oturdu. Barış bir şey söyleme ihtiyacıyla, <em>&#8220;Böylece ikinize de laf yetiştirebilirim!&#8221;</em> dedi rahatça. Hafifçe gülümsedik. Erkeğin erkekliğini yıkmadan, kendisine laf sokan bu cümlesini kabul ettik. Laf yetiştiren kişi olarak sandalyesini değiştirmiş olmayı kabul etmiş ve bu hatayı kendini yererek telafi etmeye çalışmıştı. Oturduğu yeni sandalyeyi de ikimize birden yetişebileceği yeni konum olarak tanımlamıştı. Aman ne güzel! Biz de sanki yemiştik. En azından ben pek yemiş gibi bakmıyordum. Ama karşımdakilerin bu ayrıntıları fark edemediği çok açıktı.</p>
<p>Hemen birer içki daha söylediler. Bana da güzel bir meyve suyu; bol buzlu. Çünkü buzları dişlerimin arasında kırmayı severim. Ayrıca buzun eridikçe verdiği sulu tat da hoşuma gider. Sevdiğim bir şarkı çalmaya başladı. Şarkıyı dinlerken huzurum yerine gelmiş olacak ki gözlerimi kapamışım. Gözlerimi açtığımda Barış bana bakıyordu. Özlem de Barış&#8217;a. Sonra ikisine de gülümsedim. <em>&#8220;Çok severim bu şarkıyı&#8221;</em> dedim. Barış <em>&#8220;zevk almayı biliyorsun&#8221;</em> dedi. Ben de diyecektim, <em>&#8220;insanları idare etmeyi hiç bilmiyorsun&#8221;.</em> Özlem kendini dışlanmış hissetti. Hayır, dışlanan ben olsam umursamayacaktım ama Özlem böyle şeylere alınırdı. Hem beni o çağırmıştı. Kalkmak istedim o an. Kaçmak! Tüm toplumdan, tüm uygarlıktan uzağa, insanın asla ayak basmadığı bir kara parçasına uçmak istedim. Çünkü en yakın arkadaşım bir hödük yüzünden bana kızmak üzereydi.</p>
<p>Kalktım ve Özlem&#8217;in saçlarını ördüm. Barış ile değil de Özlem ile ilgilendiğimi, Barış&#8217;ı umursamadığımı göstermek için. Ne salak bir davranıştı Allah&#8217;ım! İki çocuk gibi neşelendik bir anda. <em>&#8220;Saçların uzamış iyice&#8221;</em> dedim. <em>&#8220;Karışmasın ve kırılmasın&#8221;</em>. Bu açıklamanın ardından daha az mı salak göründüm bilmiyorum. Ama en azından birkaç söz sarf ederek içimi rahatlatmıştım. Özlem&#8217;in saçını örünce, tuvalete gittim. Döndüğümde ikisini konuşurken buldum. Muhabbete pek karışmamaya ve az sonra da kalkmaya karar verdim. Ama saate bir baktım ki, oldukça geç olmuş. Eve dönebileceğim bir otobüs kalmamış. Barış da aynı problemle karşılaşınca, Özlem bizi evine davet etti. Bu gecenin en bitmemesi gereken son bu şekilde olsa gerekti. Yüreği yaralı Özlem. Ne yaptığı ve ne düşündüğü belli olmayan bir hödük. Eve gitmek ve ders çalışmak ya da yazı yazmak isteyen ben. Bir arada, aynı evde. Dünyanın en saçma nedeni yüzünden bir araya gelen, en gereksiz üçlü.</p>
<p>Özlem&#8217;in evine gitmekle hata mı ettim bilmiyorum. Belki taksi tutmalıydım ve cebimdeki bütün parayı taksiye vermeliydim. Belki Barış&#8217;ın ısrarlarını susturup daha çok içki almalarına engel olmalıydım. Ama beni pek dinleyecek gibi durmuyorlardı. Özlem Barış&#8217;la ilgilenmiyordu. Ancak Barış veya her hangi bir erkeğin onunla ilgilenmesi hoşuna gidecek gibiydi. En azından içkili kafasıyla etrafa saçtığı gülücüklerden ben bunları anlıyordum. Barış ise, ikimizden birine mümkün mertebe yakınlaşmak ve hatta sokulmak derdindeydi. Tabi Özlem için geçerli olan planının bende işlemeyeceğini pek tahmin edemezdi. Umursamaz tavırlarımı anlamadı. Bana ve Özlem&#8217;e sıcak bakışlar atmaya devam etti.</p>
<p>Eve geldiğimizde, çakır keyif iki insanın ortasında, Özlem&#8217;in öğrenci evinin salonundaki oturulacak tek yerde buldum kendimi: Eski bir tek kişilik yatak. Aman ne hoş, ne hoş! İçki kokuları buram buram burnuma gelerek midemi bulandırıyordu. Tabi ki ben onlara bir açıklama yapmadan kalkmaya yeltendiğim anda bana bulaşacaklardı. Ben de su içme gibi meşru bir bahaneyle kalkıp önce su içtim sonra içerden bir yastık alıp salonun diğer köşesine oturdum. Her ne halt yiyeceklerdiyse, buna kesinlikle alet olmak istemiyordum. Özlem beni yanına çağırdı. Gitmedim. Barış çağırdı, gitmedim. Gülümsemeye ve saçma konulardan bahsetmeye devam ettim. Sonunda Özlem yorgun düştü. Ben de yatmak istediğimi söyledim. Yataklar açıldı. Barış hala içmek istiyordu ve beni ayık gördüğünden benimle biraz daha konuşmaya çalıştı. Sarhoşların alıngan olacağını hesaba katarak yumuşak davranmaya çalıştım. Ama o bunu ters anladı. Yanıma yaklaştı ve bana sarılmaya ya da başka bir haltlar yemeye çalıştı. Ne olduğunu anlamadım ama <em>&#8220;sağol sağol, çok iyisin gerçekten ama ben artık uyumak istiyorum&#8221;</em> dedim. O ana kadar edebiyattan ve okulumdan biraz bahsettik, yazdığım bir iki şeyi de anlatınca Barış&#8217;ın bayâ bir hoşuna gittim anlaşılan. Aslında ben kaçmaya çalışıyordum. Çok yüzeysel cevaplar vermiştim. Nasıl bu şekilde anlaşıldım, nasıl beni kollarına alma isteğiyle doldu içi, anlamadım.</p>
<p>Benim için hazırlanan yatağa attım kendimi. İçimde bir tiksintiyle hem de. Bu tiksintinin kendime mi, yoksa az önce kendi benzerlerini temsil etmesi nedeniyle Barış&#8217;a ve bütün insanlığa karşı mı olduğunu pek bilemiyordum. Belki daha sert davranmalıydım diye düşünerek suçladım kendimi. Sonra da bütün bunların anlamsız bir ayrıntı, hayatın bir parçasından gereksiz bir vurgu olduğuna karar verdim. Bu düşünce beni biraz rahatlatınca, daha fazla düşünmeden kendimi uykunun kollarına bıraktım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biliyorsun değil mi?</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/biliyorsun-degil-mi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/biliyorsun-degil-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Aug 2008 21:45:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[asılmak]]></category>
		<category><![CDATA[bütün zamanların en güzel kadını]]></category>
		<category><![CDATA[gözler]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kiraz]]></category>
		<category><![CDATA[meme]]></category>
		<category><![CDATA[öpmek]]></category>
		<category><![CDATA[sevmek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=835</guid>
		<description><![CDATA[Biliyorsun değil mi,
bütün zamanların en güzel kadınısın.
Öyle ki gözlerinde asıldığımı hayal ediyorum sabah akşam.
Kiraz büyüyor
Dünya dönüyor
seni bilmem ama
ben hâlâ seni seviyorum.
Sabah oluyor,
Kepenkler açılıyor
Herkes susuyor
Aklım rehin kalıyor
Iskalanmış tüm aşkların hatırına diyorum
Öpüyorum gözlerinden.
Biliyorsun değil mi
Bütün zamanların en güzel kadınısın
Öyle ki niyeti bozuyorum çok zaman
Sonra sığınıp aşkına
Öpüyorum memelerinden.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Biliyorsun değil mi,<br />
bütün zamanların en güzel kadınısın.<br />
Öyle ki gözlerinde asıldığımı hayal ediyorum sabah akşam.<br />
Kiraz büyüyor<br />
Dünya dönüyor<br />
seni bilmem ama<br />
ben hâlâ seni seviyorum.</p>
<p>Sabah oluyor,<br />
Kepenkler açılıyor<br />
Herkes susuyor<br />
Aklım rehin kalıyor<br />
Iskalanmış tüm aşkların hatırına diyorum<br />
Öpüyorum gözlerinden.</p>
<p>Biliyorsun değil mi<br />
Bütün zamanların en güzel kadınısın<br />
Öyle ki niyeti bozuyorum çok zaman<br />
Sonra sığınıp aşkına<br />
Öpüyorum memelerinden.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/biliyorsun-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günlükler 1</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/gunlukler-1/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/gunlukler-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Apr 2008 21:08:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Barış Kahraman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[dede]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[oğul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/gunlukler-1/</guid>
		<description><![CDATA[“Biliyorsun, kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun.”
Ergenlik dönemimde –sanırım on yedi yaşlarındayken– bir öğle vakti uykuyla uyanıklık arasında yatağımdayken babam başucumda böyle demiş gibi gelmişti bana. Sonra gözlerimi açıp baktığımda kimseyi görememiştim. Ya kafamda duymuştum bu sözleri ya da gerçekten babam yatağımın başucunda söyleyip gitmişti bunları. Eğer bunlar babamın sözleriydiyse başka bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src='http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2008/04/ex_islak2.jpg' alt='Islak Lavabo' class="picleft" /><em>“Biliyorsun, kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun.”</em></p>
<p>Ergenlik dönemimde –sanırım on yedi yaşlarındayken– bir öğle vakti uykuyla uyanıklık arasında yatağımdayken babam başucumda böyle demiş gibi gelmişti bana.<span id="more-521"></span> Sonra gözlerimi açıp baktığımda kimseyi görememiştim. Ya kafamda duymuştum bu sözleri ya da gerçekten babam yatağımın başucunda söyleyip gitmişti bunları. Eğer bunlar babamın sözleriydiyse başka bir soru daha çıkıyordu ortaya: Bana mı seslenmişti yoksa kendisine mi? Bunu da hiç bir zaman bilemeyeceğim çünkü ona hayattayken sormadım veya soramadım. Belki sormak aklıma bile gelmedi. Belki şimdi önemsiyorum o anı ya da önemsediğimin farkına varıyorum. Ama şu anda kendi kendime soruyorum bunu kişisel bir tarihçi gibi&#8230;</p>
<p>Ona göre kaybeden ben miydim yoksa o muydu? Bana söylemiş olabilirdi, çünkü hayatımın hiç bir döneminde tam anlamıyla esenliğe kavuşmayacak olan ruhum hakkında ilk kez belirli bir teşhisin konulduğu ilk aylardı onlar. O zamana kadar zamanla geçeceği düşünülen ve sırasıyla çocukluk, ergenlik diye isimlendirilerek kanıksanabilen; böylece çevredeki diğer oğullarla aynı kategoride değerlendirilebilmemi sağlayan tuhaflıklarıma bir hastalık ismi verilmişti artık: Depresyon. Bu da belki artık babamın tek oğlunun hastalıklı bir tip olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine sebep olmuş; işte bundan dolayı kendini kaybetmiş bir adam olarak yorumlamış olabilirdi. Çünkü bütün babalar oğullarının kendilerini geçmesini, en azından kendi ölçütlerine göre aynı seviyeye ulaşabilmelerini umarlar. Çoğu zaman kabaca soyun devamı olarak görülen erkek çocuklar bu anlamın dışında babanın yarım kalan işlerinin, gerçekleştirilememiş arzularının yerine getirilmesi göreviyle de sorumlu tutulurlar babalar tarafından. Kısacası ölümlü ruhlarının bir türevi, bir devamı olarak düşünülürler. Sonuçta o anda –yazın en sıcak günlerinde– diğerleri gibi sokakta arkadaşlarıyla değil de ilaçlar yüzünden yatakta sersem bir vaziyette yatan bir oğul, bir baba için hayal kırıklığı olarak algılanmış olabilirdi.</p>
<p>Hastalığımdan hiç kurtulamayacağımı düşünmüş ya da sezmiş ki gerçekten hayatım boyunca mecazi anlamda yataktan bazı kısa anlar dışında kalkmamış, hiç bir zaman uzun bir dönem tam bir ruhsal bütünlük içinde olmamış olduğumu şimdi ben de hissediyorum –olduğu için bana söylemiş olabilirdi bu kutsal kitaptan alıntı gibi duran cümleyi. Bir ihtimal de cümlede bana hitap etmiş olması. Belki hiç de o anki durumuma kendi bireysel başarı ya da başarısızlığı açısından bakmamış müşfik bir baba olarak tek oğlu için üzülerek söylemişti bu cümleyi. Böyle bir cümlenin hiç söylenmemiş olması, bu duyumun beynimdeki bazı nöronların bir anlık kısa devresinin bir sonucu olması ihtimali de orta yerde duruyor tabi ki.</p>
<p>Belki bir gün bu yazdıklarımı birileri okursa gerçekte söylenip söylenmemiş olduğu bile belli olmayan bir cümleyi bu kadar çok kurcalamamı garip bulacaktır. Sonuçta din adamlarının meali üzerinde bir türlü anlaşamayıp kanlı bıçaklı olduğu hatta ayrı mezheplere bölündüğü bir ayet, &#8220;cogito ergo sum&#8221; gibi felsefe tarihinde çığır açmış bir önerme ya da “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz&#8217;dir; İleri!” gibi ülke tarihine damgasını vurmuş bir cümle değil bu. Ama bence bir oğul için –en azından bu dünyada– babasının kendisi hakkında söylediği sözler bunlarda çok daha fazla önemli ve belirleyicidir. Sanırım farkına varılmasa da baba dediğimiz kişiler bu dünyada bizi iyi ya da kötü olarak yargılayabilen tek merci. Burada Tanrı’nın, toplumun, vicdanlarımızın o da olmadı, arkadaş, eş ve dostun da bizleri yargılayabileceği söylenecektir. Bunları da sırasıyla şöyle cevaplamak istiyorum:</p>
<p>Tanrı yeryüzündeki bütün eylemlerimize sessizlikle karşılık vererek o ilahi yargısını ölümden sonrasına erteliyor sürekli. Bu arada bu sessizlik insanlarca kızgınlıktan sevgiye türlü şekillerde algılansa da hiç bir zaman bu sessizliğin gerçekte ne ifade ettiği konusunda emin olunamıyor. Beri yandan, küçük bir azınlık dışında ki buna ben de dahilim insanların çoğu kendileri cinayetten, tecavüze, rüşvetten yolsuzluğa ne yaparlarsa yapsınlar, Tanrının onları anlayışla karşılayacağı, çünkü günahlarının kendi ruhlarından ziyade koşullardan kaynaklandığı fikriyatı içinde yaşıyor. Oysa baba bize bir alaycı bakış, acı bir söz, hatta tokat kadar yakın. Bana öyle geliyor ki Hristiyanlığın kutsal üçlemesinde Tanrıya babalık vasfının verilmesi de bu yakınlığı vurgulayarak kavramsal düzeyde de nefesinin insanların ensesinde hissettirilmek istenmesinden kaynaklanmış biraz da.</p>
<p>Gelelim toplumun insanları yargılamasıyla babanın yargılaması arasındaki derin farka.</p>
<p>Toplumun yargısı asla bir babanınki kadar ikna edici değildir; çünkü son yüzyıllarda insanlık, toplumun değişimini ve bu değişimin hızını neredeyse eliyle tutabilecek kadar yoğun biçimde hissedebiliyor. Dün suç olan bugün makul karşılanıyor; dün devlet ve halk düşmanı olarak cezalandırılanlar, bugün ya devrim ya demokrasi şehidi olarak algılanabiliyor. Kaldı ki artık insanların eylemleri aynı anda daha pek çok şekillerde de algılanabiliyor toplumlarda. Yani artık hukukun cezalandırdığı bazı adi suçluların bile efsane haline geldiği bu medya çağında muğlak bir toplumun yargısını, dölü olduğunu bildiğimiz, belli bir şahsiyeti olan kanlı canlı bir adamın yargısından üstün tutamayız.</p>
<p>Kendi vicdanımızın yargısına gelirsek, tek cümleyle modern insan vicdanına hükmedebilen, ona karşı her zaman bahaneler bulabilen ve onu susturabilen insan artık. Kıçıkırık eş, dost ve arkadaşların bizim hakkımızdaki yargılarını babalarınkiyle karşılaştırmayacağım bile.</p>
<p>Kısacası bu dünyada bizim hakkımızda babalarımızınkinden daha yakın, kesin, etkileyici ve belirleyici bir yargı yok gibi görünüyor. Aslında bütün bu temellendirmelere girmeme gerek de yoktu, çünkü en azından ben babamın benim hakkımdaki fikirlerini Tanrı’nınkilerden, toplumunkinden ya da süper egomunkinden daha fazla bilmek isterdim. Bunun sebebi, babamla aramızda hiç bir zaman doğru düzgün bir iletişimin olmamış ve onun benim hakkımdaki düşüncelerinin belki sonsuza kadar benim için bir bilinmeyen olarak kalacak olması sanırım.</p>
<p>Bilmiyorum belki bu durum bir çok Türk ailesinde böyledir ama babam ve benim aramdaki iletişimi ve ilişkiyi hep annem sağlamıştı. Babamın yapmamı ve yapmamamı istediklerini hep annemden öğrendim neredeyse. Mesela eve erken gelmem, içki içmemem gerektiğini hep annem aracılığıyla bana bildirmişti. Hayatımın belli dönemlerinde babamın benim hakkımdaki duygu ve düşünceleri hakkında değişik değişik bir çok spekülasyonlarım oldu ama genel olarak beni sırf kan bağımızdan dolayı sevdiği ama asla beğenmediği izlenimine kapılmışımdır. Ama bana hiç bir zaman açık açık “seni seviyorum” ya da “istediğim gibi bir evlat olamadın” da demedi. Bu yazdıklarım &#8220;Freudyen&#8221; bir bakışla bütün başarısızlıklarını babasına yükleyen bir &#8220;Loser&#8221; daha diye yorumlanabilir. Buna tek cevabım: Hayır.</p>
<p>Kişiliğim üzerinde babamın bir etkisi mutlaka olmuştur; ama kendi kararlarının sorumluluğunu babasının sırtına yükleyerek kendisini inkar eden ve işin içinden sıyrılanlardan biri değilim ben.  Ben yalnızca artık çok geç de olsa gerçekte ses olarak havada titreşip titreşmediğini bilmediğim bir cümleyi anlamak isteyen ve neden bunu bu kadar çok anlamak istediğini de kendi kendine açıklamak isteyen bir ayrıntı düşkünüyüm. Beni ben yapan uyumsuzluğumun temelinde yatanlardan biri de bu kılı kırk yarıcılık olabilir.</p>
<p>Gerçekler ayrıntılarda gizlidir derler. Beri yandan bazen ayrıntılar insanı gerçeklerden ya da varlığın genel algılanışından koparabiliyor. Demek istediğim, bir tablonun hangi ayrıntısının daha önemli ya da simgesel bir anlam taşıdığını gerçekte kim bilebilir. Tıpkı yaşam dediğimiz bütünün hangi parçasının daha çok önemsenmesi gerektiğini bilemeyişimiz gibi. Kimse ömür denen bu kocaman zaman, mekan ve tin bütünlüğünün tamamına odaklanabilecek kadar büyük bir göze sahip değil. Herkes gerçeğin belli ayrıntılarına yönelmekte uzlaşıp ona göre yaşıyor. Tanrı, para seks, sevgi, uyuşturucu, saygınlık, aile, alkol, sosyalizm, aşk&#8230; Bunlardan daha küçük ayrıntılara takılıp kalanları kim suçlayabilir? Sonuçta her şey sonsuza kadar bölünebiliyor mu?</p>
<p>Bu noktada konuyu daha fazla dağıtmadan kendi babamdan bahsetmeliyim. Yoksa işin içinden çıkamayacağım.</p>
<p>Mesudiye’nin sevilen avukatı Mustafa Bey, kasabada herkesin sevdiği ve saydığı bir insandı. Kasabada zengin fakir herkes hukukisinden özeline kadar bütün meselelerini ona danışırdı. Babamın bu saygınlığa sahip olmasının bir çok sebebi vardı. Bir kere kesinlikle iyi bir avukattı; öyle ki doğduğu bu topraklarda kök salmayı tercih etmemiş olsa, memleketin sayılı hukuk profesörlerinden biri olabilirdi. Bunun yanı sıra bir derdi için kendine gelenlere zengin fakir demeden elden geldiğince yardıma çalışırdı. Kimi zaman bazı davalardan para almaz kimi zaman da müvekkilleri için üst düzey tanıdıklarının gücünü hiç çekinmeden kullanırdı. O tam bir halk adamı tipiydi, hemen herkesin seviyesine inip derdine ve neşesine ortak olabilirdi. Boyacıyla boyacı, mühendisle mühendis olabilirdi.</p>
<p>Görünüş olarak da insanların saygınlığını topluyordu. Uzun boylu ve sağlam yapılı yakışıklı bir adamdı babam. Bu durumunu sanki taçlandırmak istercesine zevkli giyinir, ütüsüz pantolon, bembeyaz gömlek giymeden kapıdan dışarı adımını atmazdı. Hepsi bu kadar da değildi; O aynı zamanda kasabanın en saygın ve en zengin zatlarından rahmetli Bekiroğlu Ethem Bey’in de tek oğluydu.</p>
<p>Ben dedemi hiç hatırlamıyorum; fakat onun ve babamla aralarındaki ilişkinin benimle ve babamla aramızdaki ilişkiyle yoğun bir paralelliği olduğunu babaannemin ve annemin anlattıklarından çıkarsayabiliyorum. Dedemi siyah beyaz fotoğraflarından ve hakkında yaratılmış efsaneden tanıyorum diyebilirim aslında. Fotoğraflarından görünen o ki dedem babamdan hem enine hem boyuna daha iri bir adammış. Bu durum bana hep soyumuzdaki erkeklerin giderek daha kötüye gittiğini düşündürmüştür hep, hem fiziken hem de ruhen. Sanırım ben kısa boyum ve sallantılı kişiliğimle bu çöküşün son halkası olacağım.</p>
<p>Sonuç olarak dedem cumhuriyetten önce neredeyse kasabanın ve ona bağlı köylerin topraklarının yarısından fazlasına sahip bir ağaymış ve bu ayrıcalıklı konumunu cumhuriyetten sonra da korumayı ve artırmayı becermiş. Bunu da saf menfaate dayalı mantığından kaynaklanan her siyasi görüşe anında uyum gösterebilme yeteneğiyle becerdiğini düşünüyorum. Çünkü CHP&#8217;den Adalet Partisi&#8217;ne her hükümet döneminde siyasilerle iyi ilişkiler kurmuş. Aile hayatında ise tam bir despot olduğunu babaannemin ve annemin anlattıklarından biliyorum.</p>
<p>Ethem bey yatağa düşüp elden ayaktan çekilene kadar karısına ve oğluna şiddet uygulamaktan çekinmemiş. Bazen neredeyse doksan yıl boyunca bu dingin ve sağlıklı hayatı sürdürmüş olmasının sebebinin bu boşalımlar olduğunu da düşünmüyor değilim. Başkaları karşısında kendisinde her hakkı gören geniş bir vicdan, mutlaka insanlara huzuru da beraberinde getiriyordu. Ama işin bir başka yanı da ailesine bu denli sert davranmasının yine bu baskıya maruz kalanlarca anlayışla ve hatta haklı bir tutum olarak kavranması. Örneğin ondan daha uzun yaşayan babaannemi dövme hakkına sahipti; çünkü ona kasabanın en güçlü adamının karısı olma ünvanını bahşetmişti. Babama gelince, işte o da ölümünden sonra büyük bir servete onun sayesinde kavuşmuştu.</p>
<p>Babam ve dedem arasındaki ilişki babamın çocukluktan çıkıp ilk gençlik çağına girmesiyle sürekli bir çatışmaya dönüşmüş. Fakat bu çatışmada dedem asla uzlaşma ve ödünden yana olmadığından hiç bir sonuç çıkmamış. En sonunda babam bu baskı ortamından okumak için İstanbul’a giderek kurtulabilmiş. Orada belki de sırf dedemin çıkarcı anlayışına isyan olarak pek çok solcu eyleme bulaştığını, neredeyse ahlaksızlığa varan bir sefahat hayatı yaşadığını da biliyorum. Ama dedem ölüm döşeğindeyken İstanbul’daki bütün yaşantısını bir kalemde silip sanki tahta oturma sırası gelmiş bir veliaht gibi kasabaya geri dönmüş. Annemle evlenmesi de sırf dedemin isteğiyle gerçekleşmiş. Ölüm döşeğindeki bir padişahın son isteğini yerine getirme fedakarlığı. Ve böylece annem için de babamla evlenmesini sağladığı için dedem büyük bir diktatör olarak ölmüş. Böylece ben de varlığımı babamdan çok dedeme borçlu oluyorum. Babam içinse annem, kızkardeşim ve ben, büyük bir servet için ödenmesi gereken bir bedel oluyoruz.</p>
<p>Benim babamla aramızdaki ilişki onun babasıyla arasındakinden çok farlı bir haldeydi. Babam dedem gibi zorba bir tanrı değil, sessiz, neredeyse umursamaz bir tanrı olmuştu benim için.</p>
<p>Arkadaşları ya da tanıdıklarının gözünde sevecen, iyi aile babası iken evde bizimleyken ketum ve umursamaz bir insana dönüşüyor, işlevsel olan bir takım direktifler dışında hemen hemen hiç konuşmuyordu. Sanki annemle aralarında bütün sorumluluklarını yerine getirmesi karşılığında annemin ya da biz çocukların ondan duygusal bir yaklaşım beklememeleri konusunda gizli bir antlaşma vardı.</p>
<p>“Bilişsel terapistim” Haldun Bey bunların hepsinin benim şahsi ve temelsiz fikirlerim olduğunu söylerdi. Evet, belki de babama atfettiğin bu özellikler benim kendi kuruntularımdan ibarettir. Ama sonuçta gerçek olmasalar da dünyayı hissettiğimiz gibi algılamaya yazgılı değil miyiz?</p>
<p>Babam ve benim aramızda geçen ve benim için en değerli hatıram onu bir kez olsun istemeden de olsa kızdırabildiğim bir anıdır. Bir kez olsun beni görmezden gelemediği bir an olmuştu.</p>
<p>Sanırım ilkokula yeni başladığım günlerde elimde kalem, gördüğüm her yere resimler yapıyordum; duvarlara, yerlere. Ve bir gün babamın çalışma odasının üzerindeki ajanda bana resim yapmak için inanılmaz çekici gelmişti. Kahverengi deri kapağı, sarı sayfaları ve o yoğun kâğıt kokusuyla içine bir şeyler çizmem için beni tahrik etmişti sanki. Onu aldım ve boş bulduğum yerlerine Cin Ali&#8217;ler, dağlar tepeler, evler çizmeye başladım. Belki birkaç saat içinde ajandanın tamamını doldurmuştum. Sonra ajandayı hiç bir şey olmamış gibi yine aynı yerine koydum.</p>
<p>Babam eve gelinceye kadar onu çoktan unutmuştum bile. Babam ajandasının o halini görünce annemi çağırdı. Bunu kimin yaptığını sordu. Annem de bilmediğini söyledi. Sonuçta suçlular iki kişiden biriydi ya ben ya da bir yaş küçük kız kardeşim. Babam kararını hızla verdi ve beni çağırdı. Yanına gittim; bana ajandaya benim mi resim yaptığımı sordu. O anda neden bilmiyorum hiç düşünmeden yalan söyledim. “Ben yapmadım” dedim. İşte bunun üzerine öfkeden gözleri buğulandı ve kulağımdan tuttuğu gibi beni sobanın yanına götürdü ve bir yanağımı yanan sobaya doğru yaklaştırdı. Tekrar sordu: “Ajanadayı sen mi karaladın?” diye.</p>
<p>Bu arada annem “Yapma Mustafa” diye sayıklayarak ağlıyor ama hiç bir şey de yapamıyordu. Babam onu duymuyordu bile. Bense bu durumdan garip bir biçimde zevk alıyordum, artık hiçbir şey söylemiyordum bile. Yalnızca babamın yanağımı sobaya yapıştırmasını bekleyerek susuyordum. Böyle yapması hepimiz için daha iyi olacaktı sanki.</p>
<p>Neden sonra beni bıraktı ve hırsla çıkıp gitti evden. O günden sonra ise ne yaparsam yapayım bir daha bana asla öfkelenmedi. Sanki o günden sonra yok olmuştum. O günden sonra içip içip evde kussam da, evden para çalıp kumarda kaybetsem de, arabayı kaçırıp çarpsam da beni karşısına alıp konuşmadı. Dediğim gibi büyük devlet başkanlarının yerel başkanlarla elçileriyle ilişki kurması gibi annem aracılığıyla bildirdi bana isteklerini. O babasıyla sürekli çatışmış; babasından sürekli baskı görmüş ve sonunda ölürken de olsa babasıyla uzlaşmıştı. Benimle ise çatışmaktan başka bir biçimde kurmuştu ilişkisini: “Umursamazlıkla”.</p>
<p>Sonunda üniversiteyi kazanıp kasabadan ve ondan uzaklaştım. İlk yıldan itibaren hiç bir tatilde oraya geri dönmedim. Çünkü uzaktan orada yaşadıklarımı düşündükçe nasıl katlandığımı ve tekrar bu tarz bir yaşantıya nasıl katlanabileceğimi bir türlü anlayamıyordum.</p>
<p>Okulda beşinci yılımdayken annem gelmem gerektiğini, babamın çok hasta olduğunu ve beni görmek istediğini söylediğinde de gitmedim. Gitseydim tıpkı onun babasıyla uzlaştığı gibi ben de onunla uzlaşacaktım, belki beni sevdiğini bile söyleyecekti. Ama ölürken de olsa fark etmesini istediğim şey, benim ve onun uzayda farklı yönlere giden ışınlar kadar biraraya gelemeyecek nesneler olduğumuzu ispatlamaktı. Ben onun devamı olmayacaktım &#8220;hiç bir şey&#8221; olmak pahasına. Bir ay sonra da ölüm haberi geldi. Cenazeye de gitmedim. O öldükten yıllar sonra askerlikten izin alıp kasabaya döndüğümde kasabalılar bana alnında nankör yazan biri gibi bakmışlardı. Gerçi herkes eski arkadaşlarım, babamın arkadaşları, kadınlar, erkekler benden selamını esirgememişti ama bakışlarındaki, tavırlarındaki gizli anlamları hissetmemek mümkün değildi.</p>
<p>Annem için bile bu böyleydi. Bu konuyu hiç açmasa da biliyordum. O beni annelik güdüsüyle belki anlıyordu ama kızkardeşim Esma için ben artık tam bir yabancı olmuştum. O da zaten neredeyse mirasın yarısını almış ve evlenmişti. Daha sonra bir daha kasabaya adımımı atmadım. Bu durumda kaybeden kimdi? Bilmiyorum.</p>
<p>Bütün bunları yazarken fark ediyorum ki yazı yazmak gerçekten de zor bir uğraş. Çünkü insan yazı yazarken sadece kendisine değil bütün bir insanlığa hesap veriyor ister istemez. Bugüne kadar tarihte kimsenin yalnızca kendisi için bir şeyler yazmış olabileceğini düşünemiyorum. Örneğin Kafka’nın ölmeden önce dostu Max Brod’a yazdıklarını yakmasını vasiyet ettiği söylenir. Mesele gerçekten Kafka’nın bunu isteyip istemediği değildir, mesele yazarken insanın farkında olmasa da kâğıt üzerinde insanlıkla yüzleşmek zorunda kalmasıdır. Günlüğüne kimseye söylemeye cesaret edemediği bir şeyleri yazan on yedilik bir kızın bile zihninin karanlık bir köşesi yazdıklarının okunması için yanıp tutuşmaktadır. Seri bir katilin için için yakalanmak istemesi gibi.</p>
<p>Sadece yazarken mi insanlıkla hesaplaşma halindeyiz? Yaşarken de bu böyle değil midir? Attığımız her adımda, bulunduğumuz her eylemde yine o beynimizin örümcek ağıyla kaplı yeri yaptığımızın ‘insan’a uygun olup olmadığını soruşturup durmaktadır. Bu yüzden değil midir çocukluğumuzdaki bir çok doğrudan ve samimi davranışı insanlık hakkında birikimimiz arttıkça, toplum ve tarihle haşır neşir oldukça yapamaz oluruz.</p>
<p>Felsefe bölümünde okurken üniversite hocalarımızdan biri “Bu bölümde okuyorsunuz ama okul bittiğinde şimdi yapabileceğiniz bir çok şeyi yapamaz hale geleceksiniz&#8221; demişti. Şimdi onu çok daha iyi anlıyorum. Herkes için farklı olabilir ama üniversite eğitimi alan birisi okuldan çıktığında büyük ihtimalle kapıcılık artık yapılamayacak bir iş bir haline gelmiştir. Çünkü artık bilinç dediğimiz şey yaptıklarımızın toplumla uyuşup uyuşmadığını yeni yeni bilgilerle sorgulamaya başlamıştır.</p>
<p>Çocukluğumda –henüz babamın elimden tuttuğu günlerde– bir keresinde babamla beraber 23 Nisan kutlamaları yapılan bir alana gitmiştik. İlkokul çocukları kim bilir ne azapla öğrendikleri halk oyunlarını sergiliyorlar, bizim gibi çocuklu anne babalar ve veliler de onları izliyordu.</p>
<p>Siyah elbiseler içinde Kafkas oyun ekibi oynamaya başladı. Onların o hareketleri neden bilmem çok hoşuma gitmişti, sanırım kendi aralarında bir çocuk oyunu oynadıklarını sanmıştım. (O yaşlarda bir çocuk için dünya bir oyun değil midir. Zaten oyun kavramı o kadar geniş ki hayatı bir oyun olarak gören birine ne denebilir.)</p>
<p>Babamın elini bırakıp koşarak oyun ekibinin arasına karışmış ve onlar gibi oymamaya çalışmıştım. Bu o kadar hoşuma gitmişti ki çevredekilerin ilgi odağı olduğumu fark etmemiştim bile. Önce okul öğretmenlerinden biri beni tutup oyun ekibinden uzaklaştırmış sonra da babam beni eve götürmüştü. Bundan bahsediyorum çünkü bu eylemi rahatça yapabilmemin sebebi büyük ihtimalle henüz resmi bayram kutlaması kavramına sahip olmamamdı.</p>
<p>Sonuçta yazarken de yaşarken de kendimizden öncekilerle ve çağdaşlarımızla bir hesaplaşma içindeyiz sürekli. Ama yazmayı yaşamaktan ayıran çok büyük bir fark var. O da yaşanılanların geçip gitmesi yazılanların kalıcı olabilmesi. Yaşadıklarınızın ve aykırılıklarınızın bazen kimse farkına varmayabilir ama bunları yazıya döktüğünüz zaman birilerinin belki de bütün dünyanın okuması ve bilmesi olasılığı ile karşı karşıyasınızdır.</p>
<p>Peki ben neden yazı yazıyorum şimdi. Aslında yazı yazmaktan hiç bir zaman hoşlanmamışımdır. Konuşmayı yazmaya hep daha çok tercih etmişimdir. Öğrencilik dönemlerimde yazım hep kötü, yazılı ödevlerim de hep mümkün olduğunca kısa olmuştur. Öğretmenlik yapabildiğim dönemlerde de not tutturmayı hiç sevmezdim. Günlük tutmayı da hep bir genç kızlık hastalığı olarak görmüştüm. Hatta askerdeyken pembe bir hatıra defteri olan bir çavuşla en çok alay edenlerden biri de ben olmuştum. Acemi birliğinden dağılırken ilkokulun son günüymüş gibi defterine yazı yazmamızı istemişti. Hani şu “Kalbin kadar temiz ve saf bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim ” diye başlayan yazılardan. Oysa şimdi oturmuş alnımdan ter damlayarak ve kendimi zorlayarak bunları yazıyorum yaz sıcağında. Bunu yapmamın asıl sebebi doktorumun beni terk etmesi. Evet, psikiyatristim de beni ortada bıraktı ve yaşadıklarımı anlatabileceğim kimse kalmadı artık. Bir yıllık beraberliğimizin sonunda bir hafta önce bana dedi ki:</p>
<p>“Tahir Bey, terapilerimizin artık bir işe yaramadığını ve size yardımcı olamadığımı görüyorum. Bu yüzden bundan böyle artık terapi yapmayacağız.”</p>
<p>İşte tam olarak bunları söyleyerek beni bir piç gibi bıraktı Haldun Bey. Halbuki o benim en son sığınağımdı. Belki de babamın yerine ikame ettiğim insandı ve o da tıpkı heyecanını yitirmiş bir sevgili gibi acımasızca birkaç kelimeyle bırakıvermişti ellerimi.</p>
<p>Belki biraz vicdan azabıyla  gözlerime bakıp ne diyeceğimi bekledi. Ona kalbimdeki bıçak saplanma hissini belli etmemeye çalışarak haklı olduğunu, zaten terapiler için buraya gelmenin de bana çok zor geldiğini, zamanını benden daha çok ihtiyacı olan ve faydasını görebilecek  hastalara ayırmasının daha iyi olacağını söyledim. O da içi rahatlamışcasına yine de terapiden vazgeçmemem gerektiğini, belki daha çok faydalanabileceğim bir doktor bulmamın uygun olacağını söyleyerek karşılık verdi. Durumumuz bir daha görüşmemek üzere ayrılan sevgililerin dostça ayrılmasına benziyordu. Ne yapalım yürümemişti işte. Sonra son bir vicdan borcuyla bana yeşil bir reçete yazıp tokalaşmak için elini uzattı. Bugüne kadar benim için yaptıkları için ona teşekkür edip elini sıktım ve odadan çıktım.</p>
<p>Sokağa çıktığımda kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibiydi ve gözlerim dolu doluydu. İşte bunca yalnızlığım, yabancılığım ve korkularımla tek başıma kalakalmıştım. Sonunda beni ilginç bir vaka olarak gören Haldun Bey bile kapının önüne koyuvermişti. O an beni bırakan o değildi, babamdı, ailemdi, sevgililerimdi, arkadaşlarımdı; para karşılığı konuşabildiğim birisinden hepsine bütün bir insanlıktı beni kapının önüne koyan.</p>
<p>Şimdi ne yapacağımı kime sığınacağımı bilmeden yürümeye başladım sokakta. Sokakta yürürken yanımdan geçip giden bu iki bacağı üzerinde yürüyebilen canlılar ve onların kullandığı otomobil denilen bu cihazlar tümüyle yabancıydı o an bana. Hiç birisiyle yüzeysel ya da fiziksel olmanın ötesinde bir ilişki kuramazdım artık. Onlar damarlarında kan dolaşan canlılarsa ben onların içi boş bir maketiydim.</p>
<p>Ayaklarım beni her zaman gittiğim bara götürdü. Şimdi yeraltındaki bu barın loş ışığı altında bir sandalyede oturmuş bir dikişte yarıladığım Arjantin bira bardağını tutuyordum.</p>
<p>Bu tarz  barları hep sevmişimdir. Çünkü ilk gençliğimden beri kendimi uygun hissettiğim yegâne yerlerdir buralar. Bu barlar derken, şehir insanlarının piyasa yapmak için gittikleri şık mağaza vitrinlerini anımsatan barlardan bahsetmiyorum. Yalnızca içki içmek için gidilen ve içki içmeden sigara dumanlı, havasız atmosferine tahammül edilemeyen üçüncü sınıf içkili lokantalardan bahsediyorum.</p>
<p>Buraları severim çünkü buralarda hissettiğiniz gibi olabilirsiniz rahatlıkla. Üzgünseniz üzgün, gerginseniz gergin, mutluysanız da mutlu görünebilirsiniz. Ağlamaklı bir haliniz varsa üzgün olduğunuz için gelmişsinizdir buraya, gerginseniz belki alkoliksinizdir ve birkaç bira içip rahatlayacaksınızdır. Oysa kafe, çay ocağı ya da diğer şık barlarda bu görünüşlerin bir bahanesi yoktur üzgün ya da gerginseniz neden oradasınızdır; evinizde bunu kendi başınıza başkalarına yansıtmadan yaşamanız varken. Ama işte bu barlarda kimse sizden Ayhan Işık gibi dört köşe olmanızı beklemez. Parasını verdiğiniz ve rezalet çıkarmadığınız sürece istediğiniz kadar dibe vurabilirsiniz buralarda.</p>
<p>Şimdi oturduğum Sakarya sokaktaki bar da böyle barlardan biriydi işte. Aslında burası böyle deyip geçiştiremem, son on yıldır bir çok tadilata uğrasa da, hatta ismi ve sahipleri değişse de her santiminde bir anımın olduğu bir yerdi. Hani derler ya burada yaşadıklarımı anlatsam roman olur diye; o kadar olmasa da bu şehre geldim geleli önemli kararların çoğunu aldığım yerdir burası.</p>
<p>İşte oradaydım ve kalabalıktı. Hava kararmış ve sokaktan bara inen merdivenlere güneş ışığı değil sokak lambalarının ışığı vurmaya başlamıştı. Bir Sezen Aksu şarkısı ve bardaki insanların konuşma sesleri uyumlu bir şekilde birbiriyle harman olmuş gibiydi. Gözlerim hala dolu doluydu ve kalp çarpıntımın geçmesi için biramı hızlı hızlı yudumluyordum. İki üç yudumda birayı bitirmiştim ama lanet olası kalbim bana mısın dememişti. Belki kalp krizi geçirmiyordum ama  insana ölümü özleten ölüm ve hayat arasındaki ince bir çizgi gibiydi bu çarpıntı. Bir şekilde sona ermeliydi. Boş bira bardağını top sakallı garsona göstererek bir bira daha istedim. Kalkıp tuvalete gittim ve bir Xanax alıp yüzümü yıkadım. Döndüğümde yeni biram masamdaydı.</p>
<p>Bir yandan içiyor bir yandan da beynimin karanlık dehlizlerinde dolaşıyordum. Peki ne vardı bu dehlizlerde. Doğru düzgün tutarlı akıl yürütmeler yoktu. Bir kısır döngü gibi kendi kendini yineleyen hisler vardı. Artık hiç bir zaman iflah olamayacağım; anlamsız korku ve suçluluk duygularımdan asla kurtulamayacağım hissine ait birbirinin türevi cümleler. İkinci biradan sonra panik durumundan biraz çıkmış, düşüncelerime az çok hakim olabilecek vaziyete gelmiştim.</p>
<p>Evet, Haldun Bey de beni bırakmıştı. Bu bir hastalıksa hastalığımla, yok değilse kendi berbat varoluşumla baş başa kalmıştım işte. Bundan sonra başka bir doktor veya tedavi seçeneği de yoktu benim için ya da en azında ben buna inanmıştım. Çünkü ergenliğimden bu yana götürülmediğim, gitmediğim hastane, doktor; kullanmadığım ilaç kalmamıştı nerdeyse. Haldun Beyi  kurtarıcım olarak görmüş, o da beni bırakırsa bunun sonum olacağına daha tedavi sürerken karar vermiştim ve işte her zamanki gibi kötü kehanet kendini gerçekleştirmişti. Kendimi insanlık tarafından terk edilmenin de ötesinde çemberin dışına itilmiş hissediyordum. Haldun Bey de biliyordu intihara meyilli olduğumu ve buna rağmen bana kapıyı göstermesi “Bazen ölmenin de zamanı gelir” demek değil de neydi?</p>
<p>İçimden bir ses “Eve gidip bütün bunların, bu çırpınışların hepsine bir son vermelisin” diyordu “Otuz yıllık hayatının tek bir anında olsun kesin bir karar vermeli ve bunu uygulamalısın. Kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun&#8230;”</p>
<p>Nasıl intihar edeceğimi düşünmeye başlamıştım bilmem kaçıncı biramı yudumlarken. Elimdeki bütün &#8216;ana&#8217;ları içecek ve bir daha uyanmayacaktım. Bu kararı verince garip bir rahatlama hissettim. Böyle oluyordu demek ki; insanlar böyle karar veriyordu intihar etmeye.</p>
<p>Masam duvar kenarında buradaki en sevdiğim posterin yanındaydı. Stanley Kubrick’in &#8220;Shine&#8221; filminden bir sahneydi bu afiş. Jack Nicholson bar taburesinde barmenin karşısında oturmuş kameraya bakarak ağız dolusu gülüyordu. Barmen ise çok şey bilen adam mağrurluğuyla asil bir gülümseyiş takınmıştı. Bu postere her bakışımda Jack Nicholson’a kahkahanın yakıştığını ve hayatımın hangi anında böyle bir kahkaha attığımı düşünürdüm. İnsanın kendi hayal dünyasında da olsa böyle mutlu olabilmesi özenilecek bir şeydir benim için. Filmi izleyenler bu sözümü anlayacaktır. Gülümseyerek bardağımı Jack ve garsonun şerefine kaldırdım ve Jack’in mutluluğuna içtim.</p>
<p>Bu masada otururken aklıma ismini hatırlayamadığım ve Hacettepe Resim Bölümü&#8217;nde araştırma görevlisi olan o adam geldi. Çünkü o da hep bu masada otururdu. Ankara’ya –bir süre beraber olduğum hemen hemen her şey gibi bağımlısı olduğum, hem güzel hem satranç bilir bu şehre– yeni geldiğim ve bu bara yeni takılmaya başladığım zamanlardan hatırlıyordum onu. Ne zaman bu bara gelsem o da benim şimdi oturduğum bu masada ve bu sandalyede otururdu.</p>
<p>Uzun boylu, esmer, yakışıklı, her zaman tıraşlı ve iyi giyimli biriydi. Bacak bacak üstüne atar, hafiften gülümseyerek merdivenden bara inenleri izler ve içer dururdu. Onu burada her gördüğümde hayatından memnun birisi olduğunu düşünürdüm. Çoğu zaman yalnız otururdu, bazen de başka başka kişiler olurdu yanında. Etrafında oturanlar değişse de o bu masanın demirbaşı olarak aynı sandalyede otururdu hep. Onu görürdüm ama tanımazdım; ta ki Meral bizi tanıştırana kadar. Burada Meral’le nasıl tanıştığımı da anlatmam gerek.</p>
<p>Hacettepe Felsefe Bölümü&#8217;nü kazanıp bu şehre geldiğim ilk aylardı. Kasabadan ve ailemden uzakta olmak beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Korkuyordum, çünkü o zamana kadar kasabada herkesin sevip saydığı bir adamın oğlu olarak etrafımda beni koruyan bir haleyle dolaşmıştım. Şimdiyse ilk defa kimsenin beni tanımadığı yabancı bir şehirdeydim. Heyecanlıydım, çünkü içindeyken farkına varamadığım bir karabasandan kurtulduğumu hissediyordum.</p>
<p>Yurtta kalmaya başlamıştım. O aralar ilk arkadaşım yurtta aynı odayı paylaştığım İlker diye bir çocuk olmuştu. İlker makine mühendisliğinde okuyordu. O bir senedir burada olduğu için şehri benden daha iyi biliyordu. Daha sonraları müptelası olacağım mekanlara beni ilk götüren de o olmuştu. O da, ben de sinemayla çok ilgiliydik ve saatlerce oturup sinema üzerine konuşabiliyorduk. Gündüzleri bir çay ocağına takılır tavla, satranç oynardık. Bu çay ocağı daha çok sol görüşlü ya da anarşist tabir edilen gençlerin takıldığı bir yerdi. Burası da daha sonra şehir merkezinde gidip oturduğum birkaç sığınağımdan biri olacaktı.</p>
<p>Bir gün yine oturmuş İlker’le çay içiyorduk. Tam karşımızda tek başına oturan otuz yaşlarındaki kadın çok dikkatimi çekmişti. Biz İlker’le gelip buraya oturduğumuzdan beri hiç gözünü ayırmadan bana bakıyordu sanki. Ne zaman gözüm o tarafa kaysa delici bakışlarıyla karşılaşıyordum. Öyle ki utandığımdan o tarafa bakamamaya başlamıştım. Bir süre sonra İlker’le konuşmaya dalmış o kadını unutmuştum ki dizimde birinin elini hisettim. Deminden beri bana bakan kadın yanıma oturmuştu. Çirkin bir kadın değildi ama güzel de denemezdi. Güzel olmamasının sebebi de yüzü ya da vücudu değil, mimiklerindeki gariplik, gözlerindeki tuhaf parıltıydı.</p>
<p>“Adın, burcun?” diye sordu birden.</p>
<p>Ben de şaşkın şaşkın, hızla cevapladım bu soruyu: “Tahir, Terazi.”</p>
<p>“Ben de Meral.” dedi “Boğayım&#8230;”</p>
<p>“Memnun oldum” diye karşılık verdim. El sıkıştık. İlker’le de tanışıp el sıkıştılar. Kadının bu ani taaruzu karşısında o da şaşırmıştı. Bana “Neler oluyor” der gibi bakıyordu.</p>
<p>Kadın neyle uğraştığımı sordu. “Okuyorum” dedim.</p>
<p>“Nerede?” diye sordu. “Hacettepe Felsefe” dedim.</p>
<p>Biz Meral’le konuşurken yan tarafta oturan başka bir kız da İlker’e tavla oynamayı teklif etti ve  onlar da tavla oynamaya başladılar. Böylece Meral’le baş başa kalmıştık.</p>
<p>“Ben de Hacettepe Resim mezunuyum.”dedi Meral.</p>
<p>Bana nerede kaldığımı, nereli olduğumu sordu; cevapladım.</p>
<p>O doğma büyüme Ankaralı&#8217;ydı. Resim bölümünü bitireli iki sene olmuştu ve işsizdi. Annesinin ona aldığı evde yalnız yaşıyordu; yine annesinin verdiği parayla.</p>
<p>O zamanlar Ben henüz yirmi yaşındaydım o ise otuz yaşındaydı. Çaktırmamaya çalışsam da kendimi tacize uğruyormuş gibi hissediyordum. Çünkü bir eli devamlı bacağımın üzerindeydi ve bana yiyecekmiş gibi bakıyordu.</p>
<p>Onu güzel bulmamıştım ama çirkin de bulmamıştım. O zamanlar bakir olduğumu ve bundan kaynaklanan cinsel açlığımı düşünürsek normal bir kadın vücuduna sahip olması bile yeterliydi zaten. Ereksiyon olmuştum ve keten pantalonumdan belli olacak diye korkuyordum.</p>
<p>Neden sonra “Meclis Parkı&#8217;na gidelim mi?” diye sordu.</p>
<p>“Niye?” diye sordum. “İçki içeriz,”dedi.</p>
<p>İlker’e baktım. Tavla oynadığı kızla muhabbeti iyice koyulaştırmıştı. Beni fazlaca umursadığı yoktu.</p>
<p>“Peki” dedim “gidelim&#8221;.</p>
<p>Sonra çıkıp gittik. Meclis Parkı&#8217;na ilk defa geliyordum. Meclisin arka tarafında ağaçlık bir parktı burası. Orada burada çimlerin üzerinde oturan çoğu metalci, siyahlara bürünmüş gençler içki içiyorlardı. Biz de yakındaki bir Tekel bayiinden bir şişe şarap ve iki plastik bardak alıp ağaçların arasında gözden uzak bir yerde oturduk ve içmeye başladık.</p>
<p>İçtikçe benim de kanım kaynamış ve çekingenliğimden sıyrılmaya başlamıştım. Artık sarmaş dolaş olmuş, durmadan öpüşüyorduk. Ben iyiden iyiye hoşlanmaya başlamıştım ondan. O ise benimle alay ediyor gibiydi.</p>
<p>“Genç Tahir’le yaşlı Meral’in aşkı dilden dile dolaşacak” dedi. Ben de  yaş farkının önemsizliğinden dem vurdum. Şarap bitince “Gel bana gidelim” dedi. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum.</p>
<p>O an garip bir korku sardı içimi. Yeni bir şehirde hiç tanımadığım bir kadın beni evine çağırıyordu. Yurda gitmem gerektiğini söyledim. Gerçekten şaşırdı, belki ilk defa böyle bir teklifi reddediliyordu. Birden yüzü asılmıştı.</p>
<p>Telefonunu istedim. Bir kağıda yazıp verdi. Beraber çay ocağına kadar geldik. O eve gitmesi gerektiğini söyleyip kapıdan ayrıldı. İçeri girdiğimde İlker ve o kız da yoktu. Ben de yurda gittim,İlker yurtta da yoktu.</p>
<p>O akşam İlker yurda gelmedi ve ben de uyuyana kadar  kadının evine neden gitmediğime dair bahaneler arayıp durdum. Neden korkmuştum?  Böbreklerimin çalınmasından mı? Hayır, galiba kendimden korkmuştum: beceriksiz olmaktan.</p>
<p>Ertesi gün öğlen İlker yurda geldi. Kızın evinde kalmıştı. Bana gece kızı nasıl usülüne göre düzdüğünü anlattı ballandıra ballandıra. O gün ben de Meral’i aradım. Görüşüp görüşemeyeceğimizi sordum. Bana dışarı çıkmayacağını ama istersem evine gelebileceğimi söyledi. Adresini aldım ve yola koyuldum. Oraya varana kadar heyecandan gözlerim neredeyse hiç bir şey görmedi, yalnızca renkler görüyordum çevremde sanki.</p>
<p>Apartmana girip evinin kapısına geldiğimde kalbim gümbür gümbür atıyordu. Zili çaldım. Kapıyı açıp beni içeri aldı. Oturma  odasına geçtik. Odanın her tarafı gerekli gereksiz bir sürü eşyayla doluydu. Her tarafa yayılmış kitaplar, resimler, boş bira şişeleri ve dolu kül tablaları. Beni bir koltuğa oturttu ve kendisi de beyaza boyadığı tuvalinin karşısındaki sandalyeye oturdu.</p>
<p>“Nasılsın?” diye sordu, “İyiyim.” dedim.</p>
<p>“Sen nasılsın?”</p>
<p>“Ben de iyiyim.” dedi asık bir suratla. Bana karşı son derece ilgisiz ve soğuk davranıyordu. Dünkü teklifini geri çevirmemin bedelini ödüyordum. Onun bu sertliğini nasıl kıracağımı bilemiyor susarak onun tuvali boyamasını izliyordum.</p>
<p>Neden sonra dönüp bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Kahve olup olmadığını sordum. Varmış. Beraber mutfağa gittik. Mutfak haftalardır temizlenmemişti. Tezgahın üzeri kirli bulaşıklarla doluydu. Kirli bardakların arasından iki kupa alıp yıkarken su ısıtıcıyı çalıştırdı.</p>
<p>“Heykellerimi görmek ister misin?” diye sordu. “İsterim” dedim.</p>
<p>Mutfak kapısı balkona açılıyordu. Balkonda birkaç kırık dökük heykel vardı. Birkaç büstün dışında ilgimi bir cenin heykeli çekmişti.</p>
<p>“Bu çok ilginçmiş&#8221; dedim. “Evet, benim için de özeldir.” dedi. Özel bir anlamı olup olmadığını sorduğumda öldürdüğü çocuklarına ithaf ettiği bir heykel olduğunu söyledi. Bu arada su ısınmıştı. Neskafelerimizi alıp odaya geçtik.</p>
<p>Amma da uzatıyorum. Nereden nereye vardım. Bütün yapmak istediğim bütün bunları neden yazdığımı açıklamaktı. Ama nasıl olduysa iş öyle dallanıp budaklandı ki ilk sevişme deneyimimi anlatmaya kadar vardı. Sanki bir roman yazarmış gibi; desem de, biraz düşününce sanırım bütün bunlar birbiriyle fena halde ilgili. O gün olanlar bunları yazmamdan, bugün olduğum şeye kadar beni köklü bir biçimde etkilemiş olabilir. İlk seviştiğim kadın başka biri olsaydı ben de başka bir adam olabilirdim belki. Neden olmasın. Neyse…</p>
<p>Odasında neskafelerimizi içerken umutsuzca çay ocağındaki o ilgisini bekliyordum. Oysa o ben orada değilmişim davranıyor, tuvalini beyaza boyamaya devam ediyordu. Kahvemi içerken bir şey yapmam gerektiğini düşünüyordum. Ya bir şeyler yapmalı ya da kahvem bitince hiç bir şey olmamış gibi çekip gitmeliydim. Daha ne bekliyordum, bir kadın ve bir adam aynı odada yapayalnızdı ve bir şeyler yapması gereken kişi erkekti.</p>
<p>Kahvem bittiğinde ne yapacağıma karar vermiştim ve yaptım. Ayağa kalkıp arkasına sokuldum ve boynunu öpmeye başladım. O ise umursamazca bana dönüp çok terli olduğumu bir duş almam gerektiğini söyledi.</p>
<p>Ben bir cevap veremeden o beni banyoya götürmüştü bile, “İstersen beraber duş alalım” dedi.</p>
<p>Bense küçük bir çocuk mahcubiyetiyle kendim duş alacağımı söyledim. O zaman söylediği şu sözü hiç unutmam: “Yoksa kuşunu daha önce hiç kimse görmedi mi?”</p>
<p>Evet görmemişti, cevap veremedim. Duş alıp üzerimde onu bornozuyla çıkınca bu defa beni yatak odasına götürdü.</p>
<p>&#8220;Gerçekten de çok toysun&#8230; Başkası olsa eve girer girmez beni yatağa atardı.” dedi.</p>
<p>Yine onun güdümünde sevişmeye (Buna sevişme denebilir miydi bilmiyorum. Belki sevişmek üzerine bir uygulama çabasıydı demek daha doğru olur; bir etüd&#8230;) başladık.</p>
<p>Filmlerde gördüğüm gibi gidip geliyordum ve lanet olsun neredeyse hiç zevk almıyordum. Bu sırada kulağıma şöyle fısıldadı: “Siktin attın beni!”  Gerçekten sikip atıyor muydum onu? Halbuki sikip atılan benmişim gibi hissediyordum. Epey bir uğraştıktan ve kan-ter içinde kaldıktan sonra boşalamadan bıraktım bu işi.</p>
<p>Bu ilk seks deneyimi bende öyle bir travma yaratacaktı ki ilk boşalmam başka kadınlarla yapılan birkaç seksten sonra ancak vuku bulacaktı. Öyle ki uzunca bir dönem doğanın benden cinsellikten zevk alma duygusunu esirgediğini bile düşünmüştüm. Duygusal bir yakınlık olmadan yapılan seksin bana zevk vermediğini de düşünmüştüm ama daha sonraki deneyimlerim bunun saçma bir fikir olduğunu gösterdi bana. Hatta içinde şevkat barındıran bir seks gerçek anlamda zevk bile vermiyor insanlara sanırım.</p>
<p>İş cinselliğe gelince insan sevdiği bir kadın karşısında da olsa terazinin nefret kısmına geçebilmesi gerekiyor. O günkü fiyaskonun tecrübesizliğimin ve kendime güvensizliğim dışındaki asıl sebebi sanırım yılarca içimde “kutsal” bir aşk ve kadın imgesi yaratmama karşın bu imgenin gerçek bir kadın karşısında bozguna uğramasıydı.</p>
<p>Her neyse&#8230; Daha sonra Meral’le orada burada yine rastlaştık. Zaman zaman –bunlar genelde etrafta asker bir sevgili bulamayacak kadar yalnız kaldığı ya da varolan sevgilisiyle arasının bozuk olduğu zamanlardı– yine beraber de olduk. İşte şimdi oturduğum bu sandalyede oturan o adamı da onun vasıtasıyla tanımıştım.</p>
<p>Bir gün yine bu bara geldiğimde adamın yanında Meral de vardı. Ben de selam verip yanlarına oturmuş, o adamın masasında oturanlardan biri de ben oluvermiştim. Resim Bölümü&#8217;nde araştırma görevlisi olduğunu da o gün öğrenmiştim. Hatta o gece Meral’i yatağa onun atacağını düşündüğüm için onu biraz kıskanmıştım da.</p>
<p>Daha sonra o adamla yine bu barda karşılaştık ama bir daha ne selamlaştık ne de beraber oturduk.</p>
<p>Aradan bir vakit geçtikten sonra onu burada otururken görmez oldum. Neden sonra bir gün yine Meral’le karşılaştığımızda bana onun intihar ettiğini söyledi. Hatta yanında onun anısına düzenlenmiş bir resim sergisinin kataloğu vardı. Katalogda onun da resimleri vardı. Resimlerini görünce onun derininde yatan o korkunç ve anlaşılamamış yalnızlığının ve umutsuzluğun yüzüne değil, resimlerine yansıdığını anladım. Resimlerinin pek çoğu kendi asık yüzlü otoportreleriydi. Burada otururken ne kadar da kendinden emin ve hayata bağlı görünüyordu halbuki. Onun yalnızlığını korkunç kılan da buydu herhalde; kimsenin göremeyeceği kadar derinlerde olması. Dışarıdan bakıldığında belli bir işi olan, insanlarla ilişkileri varmış gibi onlarla yan yana görülen adamın umutsuz yalnızlığı. Belki onuru yüzünden o gerideki ben’ini kimseyle paylaşamamıştı da. Bu barda otururkenki gülümseyiş maskesinin ardında eriyip bitmişti kimse farkında olmadan.</p>
<p>İşte tam da kendimi umutsuz hissettiğim ve intihara karar verdiğim bu anda onun oturduğu sandalyede otururken o gelmişti aklıma, ismini bile hatırlayamadığım biri.</p>
<p>Birkaç bira daha içip çıktım bardan. Eve varınca ilk iş banyoya gidip yüzümü yıkamak oldu.</p>
<p>Yüzüme bakınca içimi bir tiksinti kapladı. Gözaltları torba torba olmuş, gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü şişmiş, saçı başı darmadağın, yanakları bazı köpekler gibi sarkmış bir berduştu karşımdaki.</p>
<p>Nasıl olmuştu da bu noktaya gelmiştim. Hangi hatalar beni bu geceye getirmişti, ya da bu durumda olmam varoluşumda gizli makus son muydu. Köklerimden geri dönemeyecek kadar uzaklaşmıştım. Ölmüş babam beni asla affedemeyecekti artık. Ben onun yarım bıraktığı yolu, kullanmadığı bir olasılığı mı kullanmıştım? Peki nereye varmıştım? İşte buraya&#8230; Herkese karşı tek başına bir hiç olmaya.</p>
<p>Elimde kalan bir avuç hapı yutup yatağa uzandım. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, soğuk soğuk terliyordum. Her yanımı korkular sarmıştı&#8230; Ölecek miydim? Gerçekten yok mu olacaktım? Peki ya yaşasaydım, belki her şey düzelecek miydi? Ne kadar garip bir çelişkiydi bu; intihar etmek ve ettiğine pişman bile olamamak ya da intihar etmemek ve intihar etmediğine pişman olmak. Gözlerim kapandı, derin bir uykuya daldım sonunda..</p>
<p>İşte bu sabah gözlerimi açtığımda öğleden sonraydı, ölmemiştim; yalnızca başım ağrıyor, midem bulanıyordu. Bir duş aldıktan sonra işte bunları yazıyorum.</p>
<p>Ne demiştim? Doktorum beni terk ettiği için yazıyorum bütün bunları demiştim değil mi? Haldun bey seanslarımızdan birinde bana yazı yazmanın en iyi terapi yöntemlerinden biri olduğunu söylemişti. İnsan yazarak kendi gerçeğine ulaşabilirmiş. Ben de işte bunu deniyorum. Çünkü aslında gerçekten ölmeye cesaret edemiyorum. Kendimi kandırmamalıyım. Dün gece gerçekten cesaretim ve kararlılığım olsaydı bu gün sağ ve bunları yazıyor olmazdım. Belki kalkar kalkmaz kendimi pencereden aşağı atardım. Üstad Bilge Karasu &#8216;Lağımlaranası Beyoğlu&#8217; kitabında  &#8220;Ölümle oyuna başlandığı anda sözün, oyalanmanın, yeri yoktur.&#8221; demiş. Oysa ben oyalanıyorum ve yazıyorum.</p>
<p>Cengiz Dağcı’nın &#8216;Yurdunu Kaybeden Adam&#8217; diye bir kitabını okumuştum. Orada da tıpkı benim gibi doktoru tarafından terk edilen ve anılarını yazmaya koyulan bir adam vardı. Aslında tam olarak okudum diyemem o kitabı. Yalnızca biraz başını okumuş, sonra da sonunu okumuştum. Kitabın sonunda anılarını yazmayı bitirmiş ve kendi hakkında bir karara varabilmişti. Son cümlesi şöyle diyordu:</p>
<p>“Son fırtına ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru, yalpa vurup duruyoruz.”</p>
<p>Bunun gibi neredeyse bir tür oluşturacak kadar çok roman var galiba. Roman karakteri büyük bir bunalıma girer, bunalımının tutanaklarını tutmaya başlar –sanki mecburmuş gibi– sonunda bir kurtuluş, sonuç ya da kararla sonlanır roman. Artık yazacak bir şey kalmamıştır, belki de yazmaya gerek kalmamıştır. J.Paul Sartre’ın Bulantı’sındaki karakter bir trene, Knut Hamsun’un Açlık’ındaki karakter de bir gemiye biner ve giderler.</p>
<p>Olur ya belki ben de yazdıklarımı bitirdiğimde bir sona ulaşmış olurum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/gunlukler-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Entel ile Dantel</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/mizah-hiciv/entel-ile-dantel/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/mizah-hiciv/entel-ile-dantel/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 Mar 2008 13:41:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cem Çınar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mizah-Kara Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/edebiyat/mizah-hiciv/entel-ile-dantel/</guid>
		<description><![CDATA[
İntro:
e — Üç dört yıldır seninle tanışıyoruz. İnanılmaz ama iki çift laf bile etmedik. Neden böyle olduğu konusunda benim durumumu soracak olursan biraz tarihimle alakalı biraz da patolojik. Kadın ruhundan anlamadığım kesin. Sende çapkın bir kız sayılmazsın. İşin aslı ne biliyor musun; sen bana yabancısın, bana uzaksın. Beni çeken sanırım seninle yeterince uzaktan sevişebileceğimizin umudu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src='http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2008/03/enteldantel2.jpg' alt='enteldantel.jpg' /><br />
<h4>İntro:</h4>
<p><strong>e — </strong>Üç dört yıldır seninle tanışıyoruz. İnanılmaz ama iki çift laf bile etmedik. Neden böyle olduğu konusunda benim durumumu soracak olursan biraz tarihimle alakalı biraz da patolojik. Kadın ruhundan anlamadığım kesin. Sende çapkın bir kız sayılmazsın. İşin aslı ne biliyor musun; sen bana yabancısın, bana uzaksın. Beni çeken sanırım seninle yeterince uzaktan sevişebileceğimizin umudu. Sen uygun gibi görünüyorsun. Cismin bana uyuyor. Beyaz tenin, orta boyun, ince baldırların, ince belin… Anlıyorsun değil mi?</p>
<p><strong>d — </strong>Seninle bir şeyler yaşamak istediğimden pek emin değilim. Ama…</p>
<p><strong>e — </strong>Ama?</p>
<p><strong>d — </strong>Ama sana hep daha yakın olmak istedim.</p>
<p><strong>e — </strong>Ne demek oluyor şimdi bu. Ne saçmalık!</p>
<p><strong>d — </strong>Yalan olanı mı hissediyorum şimdi?</p>
<p><strong>e — </strong>Neden olmasın.</p>
<p><strong>d — </strong>Öyle bir yerden başladın ki sanki bana hep söylemek istediğin ama hiç cesaret edemediğin tuhaf tespitlerini bir anda söyleyip dürüstlük çıkarması yapmaya çalışan biri gibi geldin. Heyecanlanmana hiç gerek yok. Her şey olacağına varır. Gerçekten biraz beceriksizmişsin bu arada.</p>
<p><strong>e — </strong>Sende aynı dertten muzdaripsin. Ha?<span id="more-416"></span></p>
<p><strong>d — </strong>Hayır.</p>
<p><strong>e — </strong>Hayır ne!</p>
<p><strong>d — </strong>Bak üç dört senedir tanışıp yeni sohbet etmeye başlayan bir çift için fazla tartışıyoruz. Tarzımız yanlış. İstersen başka bir zaman konuşalım. Yarın gibi…</p>
<p><strong>e — </strong>Peki.</p>
<h4>Giriş:</h4>
<p><strong>e — </strong>Acı çeken erkekler kadınlar için her zaman daha güzel sanki. Bunun böyle olduğunu söylerken dürüstüm. Yani ‘gerçek’ bir kadın güce, entelektüeli ise bu tarz estetik görünüşe meyil veriyor, -tav oluyor. Yani tavına geliyor. Bu durumda anlayacağın gibi tavlanmış oluyor. Birileri kadınları tavlayıp duruyor. Şu güzel adamlar hiçbir zaman tam doğal bir başarıya ulaşamıyor. Olumlu anlamıyla entelektüel bir kadın mümkün müdür bilemiyorum ama bu çekişmede başarıya ulaşanlar kadınlar oluyor. Kadın ruhundan feragat edip asil doğallığına kavuşuyor, erkeğinde elinde ne idiğü belirsiz bir yalnızlık kalıyor. Güçsüz erkekten nefret ediyorum, güzel olmayan bir kadından hoşlanmadığım gibi.</p>
<p><strong>d — </strong>Güçsüz erkeği yakından tanıyormuşsun gibi konuşuyorsun. Bütün söylediklerinin bir özeleştiri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Ama samimiyetle söyleyeyim ben özeleştiriye inanmam. Yalnızlığın kıymeti harbiyesini anlamamış onu ‘güçlü erkek’in üzerinde bir yere koymamış biri böyle laflar edemez. Tabi bence! Yani hepsinden biraz alayım diyorsun gibi geliyor bana. Ama şunu da söylememe izin ver: Ben asaletin ve fedakârlığın silindiği bu çağda ne güçlü erkeğe ne de güçlü kadına inanıyorum. Güçlü olman için kendini güçlü hissetmen yeter. Ama bunu tek başına beceremezsin. Başka birtakım şeylere ihtiyacın olacaktır.</p>
<p><strong>e — </strong>Ne gibi?</p>
<p><strong>d — </strong>Çok safsın… Para, şöhret gibi… Ne gibi ha! Sanki yaşamın sırrını söyleyecekmişim beklentisiyle sordun. Ses tonundaki heyecandan bahsediyorum. Kusura bakma, neyse, diyeceğim şu ki; dışarıda güçlü güçlü gezen kimse yok. Sadece güçlü olduğunu sananlar var. Tabi biraz bahsettiğim dış desteklerle&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Sözlerinle bana karşı çıktığını sanabilirsin ama bence beni tamamlıyorsun. Söylediklerinde haklısın. Ama ben mutlak olana bakıp konuşmayı uzun zaman önce bıraktım. Bahsettiğim gücün tanrısal bir güç olmadığını biliyorsun. Bahsettiğim şey zamanın, toplumun, sistemin şekillendirme teşebbüslerini püskürtecek kadar bir dirayet. Bu zaman aşkı, şehveti her şeyi sulandırıyor. Çiftleşen hayvanlara bile imrenen bir çeşit ibne soyu oldu erkekler. Kadınlarsa&#8230; Onların ne olduğunu henüz çıkarsayamıyorum.</p>
<p><strong>d — </strong>Hala tam olarak samimi konuşmadığımızı hissediyorum. Bütün bu laflar iyi bir seremoni olabilir ancak. Hissiyatlar mı tam değil yoksa dile döküldüğünde mi naifleşiyor. Yani derdimiz ne -asıl derdimiz. Söyler misin ben sıkılmaya başladım. Sözlerimiz hiçbir şeyin tahlili değil. Evlenince geçecek şeyler gibi gelmeye başladı bana. Şu oturduğumuz yere bak. Gözlerinin feri silinmiş. Tiksiniyorum kendimi mahkûm ettiğim bu yerden.</p>
<h4>Gelişmenin girişi:</h4>
<p><strong>e — </strong>Dün geceden sonra dürüstlükten ahkam kesmezsin umarım. Artık buna gerek yok. Hesabımızı gördük. Haksız mıyım?</p>
<p><strong>d — </strong>Haklısın. Burayı umarım beğenmişsindir. İnsanlar buraya gelir ve birbirlerini dikizlerler. Gençler bundan büyük zevk alıyorlar. Kendimden biliyorum. Zorlu ve yıpratıcı bir iş. Ama genelde zevkli. Önce hiç tanışmayacağın insanlara karşı bir aşinalık yaratmak zorundasın. Sık sık gelmelisin. İşin bile olsa hiç olmazsa iki günde bir şöyle bir girip çıkmalısın. Yeni ahırına alışman gerek. Giderek kıdemin ve sana gösterilen saygı artacaktır. Belki yatmak için birini bile ayartabilirsin böylece. Zor ve fedakârlık isteyen bir şey anlayacağın. Trajikomik olansa buraya kendine anarşist diyenlerin gelip gitmesi. Karışık bir mevzu ama gene de şu burjuva züppelerin gittikleri yerlerden iyidir. Ölçüyü kaçırmamak şartıyla…</p>
<p><strong>d — </strong>Özeleştiriye inanmam demiştim ama sen beni bu konuda haksız çıkartacak gibisin. Buranın kıdemlisi olduğun belli ama pek hoşlanmıyormuş gibi konuşuyorsun. Hatta gibisi fazla senin çıkmazın ne biliyor musun, insanları sevmen gerektiğini hissetmen. Beceremediğin için de payına nefret düşüyor. Ama sinik ve sinsi bir nefret. Oysa kimseyi sevmek zorunda değilsin. Kapitalizm bir sürü insan formu yarattı. Bunlarla duygusal olarak uğraşmak zor. Kendi içimize dönmeye eskilerden daha fazla ihtiyacımız var.</p>
<p><strong>e — </strong>Şimdi sen bana hiçbir yargıda, dayatmada bulunmamamı mı öğütlüyorsun. Kaç diyorsun ama kendi içine. Böylece kendini kendine haklı çıkaracak her şeyi de kolaylıkla bulabilirsin diyorsun. Soranlara da alengirli cümleler hazırlayabilirsin diyorsun. Sana diyeceğim şudur; dürüstlüğün dışarıyla bir alakası yok. İçsel bir şey&#8230; Seninle kendin arasındaki bir hesaplaşma. Savaşırsın, sonra ya dürüst biri olursun ya da kendini kandırırsın. Sen kendini kandırıyorsun. Birini ya da bir şeyi sevip sevmemek bir vakadır. Böyle şeyler hep olup durur. Anlayacağın ben yeterince kendimin içindeyim. Bu yüzden senin kadar rahat değilim. Ve buradan da nefret ediyorum. Üzgünüm ama yaşanan bu işte&#8230; Tanrım bazen en yakın dostumun zihni bile bir seri katilinki kadar karmakarışık geliyor.</p>
<p><strong>d — </strong>Duygusalsın. Yaşamı anlamak ise biraz politik bir iştir. Sinsi sinsi izlemen gerekir onu belli bir uzaklıktan tabi ki. Ama sen ille de içinde olacağım diyorsun. Hep dışında kalamıyorsan bir tramplen bul kendine.</p>
<p><strong>e — </strong>Anlamıyorsun beni. Benim derdim söylediklerinle değil seninle. Biz bilim adamı değiliz. İşin özü bütün bu çelişkilerden duyulan esriklik, mutluluk. Senin hiç yaşamadığın bir şey yani&#8230;</p>
<h4>Gelişmenin gelişimi:</h4>
<p><strong>e — </strong>Seninle yıllardır bir türlü oturup adamakıllı konuşamayışımızın bir sebebi de bu şehir, Ankara, biliyor musun? Hep ağır bir şeyleri anımsatıyor bana. Külçe gibi ağır bir kafayı ve kalbi. Ama gene de seviyorum bu şehri. Seni alacalı renklerle kandırmaz. Televizyon izler gibi dolaşmazsın içinde. Güzelliklerini fark etmek her yiğidin harcı değildir öyle. Kışın hemen arifesinde şehrin dışına ilk kar düşer. Aralık’ın ortalarına rastlar çoğunlukla. Şehir merkezine bir duman çöker. Cebecinin üst taraflarında Abidinpaşa’nın gecekondularından kömür ve odun dumanlarının kokusu yağan ilk karın kokusuyla birleşir. O taraflardan Kızılay’a doğru yürürsen eğer, soğuk hava bıçak gibi keser suratını. İşte bu havalardaki o kar kokusu yok mudur, mest eder beni. Bir de iyi bir müzik varsa kulaklarımda yaşadığımı hissederim. Mutluluk ve huzur işte bu olsa gerek derim kendi kendime.</p>
<p><strong>d — </strong>Ben burada doğdum büyüdüm. Pek fazla bir yere gitmedim. Gitmek de istemedim zaten. Küçükken diğer küçük Anadolu şehirlerinin isimlerini duyduğumda Ankaralı olmaktan burada yaşamaktan gurur duyardım hep. Güçlü bir ülkenin vatandaşı olmak gibi bir şey hissederdim. Hava durumu sunumlarında öncelikli olması bile göğsümü kabartırdı. Çocukça şeylerdi işte. Sonra zamanla bu aidiyet kayboldu tabi. Ama çok alıştım. Bu saatten sonra başka bir yerde yaşayamam herhalde. Ankara’nın soğuğunu bu kadar övmen şaşırttı beni açıkçası. Ben bıktım Anakaranın bu kışından donundan. Böyle şeylerden hiç huşuya kapılmadım. Bana hep edebiyatta karakterleri bir yerlere yerleştirmek için söylenmiş zorunlu laflar gibi gelir. Yani soğuksa üşürüm. Çok üşürsem de küfrederim.</p>
<p><strong>e — </strong>Şimdi ne oldu! İstanbullu olduk! Değil mi! ha hayt!</p>
<p><strong>d — </strong>“Şimdi İstanbullu olduk, bodrum katları doldurduk, umutluyuz hepimiz yaşasın İstanbul’umuz!”</p>
<p><strong>e — </strong>Sen umut deyince benim de aklıma bir türkü geldi, dinle bak: “Pandora’yı sel aldı, bir yar sevdim el aldı!”</p>
<p><strong>d — </strong>Süper, bu da iyiymiş be…</p>
<p><strong>e — </strong>Neyse canım. Zaten benimkisi bayağı özel bir hissiyattı. Hatta biraz mahremiyeti bile var. Zaman çabuk geçiyor&#8230; Ama deseler ki şu Ankara şehrinde altı sene yaşadıklarını baştan bir kez daha yaşayacaksın aklımı oynatırım. Küçücük bir çocuktum buraya geldiğimde. Bütün gazabım kendimeydi. Başkasına çimdik atsam kendime hançer saplardım. Gerçi hala öyle sayılırımda hiç olmazsa yere basıyor ayaklarım şimdi. Tabi insanın kafası dolunca ağırlık yapıyor. İster istemez yere iniyorsun. Ama bu yaşlıların diline doladığı olgunlaşma falan değil. Bu laf bende iğreti uyandırıyor. Yaşça büyük başarısızların küçüklerine her daim söyleyedurdukları ‘ben demiştim’lerin zemini gibi. Kenarda duranın iğrenç mağrurluğu.  Olgunlaşma hiçbir zaman kanıksama yeteneğinin artması olmamalı. Kişi asi damarlarını kaybederse onurunu da kaybeder. Onurunu da kaybederse her şeyini kaybeder. Yaşadıklarımın bana öğrettiği bu.</p>
<p><strong>d — </strong>Seni onurundan feragat etmeye zorlayan şeyler yaşamışsın gibi konuşuyorsun. Ağır konuştuysam affet ama merak ettim. Böyle bir şeye senin gibi birine ne zorlayabilir ki? En azından bu kadarcık seni tanıyorum.</p>
<p><strong>e — </strong>Çaresizlik!</p>
<p><strong>d — </strong>Çaresizlik?</p>
<p><strong>e — </strong>Herkes onurunu kaybeder. Ya da kaybedebilir, ama çok azı onu kaybettiğinin farkındadır. Zaten bu farkındalık olmaksızın kaybetmişsen o saatten sonra pek fazla problemde yaşamazsın. Bunlar biraz kestirme laflar ama sadeleştirme yaparsan elinde bu kalır. Dünya onursuz insanlarla dolu. Asıl korkunç olan benliğini koruyan bu kalkanı bir değer uğruna feda etme noktasına gelmen, onurlu olmayı bencil olmayla karıştırman. Bu durumda yaşanılan çaresizlik çok büyük acılar verir. Benim yaşadığım biraz böyle bir şeydi.</p>
<p><strong>d — </strong>Onur dendiğinde kudretli bir takım şeyler geliyor aklıma. Yüksek dağlar ve berisindeki ufuk gibi. Ve ufka bakmaktan yorulmayan bir çift mağrur göz gibi. Ya da ne bileyim başı dik durmadan yenilen bir adam gibi. Sence de biraz komik değil mi bütün bunlar.</p>
<p><strong>e — </strong>Komik olmasına komik ama sen de bilirsin ki bu dünyada olup biten herhangi bir şeye hem ağlayıp hem gülebilirsin. Ölüm bile komiktir. Düşün ki doğuyorsun sonrada ölüyorsun. Komik bir şey. Dünyayı tanımlayan en güzel kelime ‘trajikomik’ —öyle değil mi? Kişi için asıl problem nerde başlıyor biliyor musun! Ya da problemli kişi nerde başlıyor mu demeliydim&#8230; Her neyse. Şu dünyada sadece ağlıyorsan ya da gülüyorsan o zaman sende bir sakatlık var demektir.</p>
<p><strong>d — </strong>Benim o sakatlardan biri olmadığımı biliyorsun</p>
<p><strong>e — </strong>Sende bunları sana söylemediğimi biliyorsun! Senin hoşuma gitmeyen bir tarafın olsa olsa kayıtsız ironizmin olabilir. Hep kendi dışında olup bitenlere karşı ironiksin. Bu takdirini kendine de yöneltmelisin bazen.</p>
<p><strong>d — </strong>Kayıtsız bir ironiksem senin yanında daha bir zorlanıyorum buna. Senin ettiğin bu laf, nedir yani. Bu ne öğretmencilik! Olmalısın, yöneltmelisin falan&#8230; Gülmemek için kendimi zor tutuyorum&#8230; Bak! Seni seviyorum. Her şeyinle bana uygunsun. Bütün ruhunla konuştuğun ya da hatta sustuğun zamanlar daha bir seviyorum. Yani her şeyi unuttuğun zamanlarda. Ama bu tarz konuşmalarında hep zaptetmeye çalıştığın bir ukalalığının dizginlerinden boşanıyormuş gibi geliyor. Ben bunu samimiyetsizce buluyorum. Samimiyetsiz olan ukalalığın değil, normal zamanlarda bunu dizginliyormuş gibi görünmen. Belki de yanılıyorum Ama birkaç seferdir bunu hissediyorum. Bağışla beni&#8230;</p>
<h4>Gelişmenin sonucu:</h4>
<p><strong>e — </strong>Dört gündür seni arıyorum. Her yere baktım. Telefonunda yok&#8230; Neden aramadın&#8230; Yoksa sıkılmaya mı başladın benden.</p>
<p><strong>d — </strong>Senden sıkılmak gibi bir hakkım olduğunu sanmıyorum. Bunu arkadaşlığımızı belli bir resmiyet seviyesinde tutmak için falan söylemiyorum. Ama seninde söylemiş olduğun gibi, belki de, belli bir uzaklıktan sevişebileceğim biri olarak olduğun yerde tutmak istiyorum. Ötesi zaten dalavere olur. Yoruyor beni böyle şeyler. Aslına bakarsan sende yorulmuş gibisin ama daha uslanmamışsın.</p>
<p><strong>e — </strong>Ben sadece merak etmiştim seni. Söylediklerinde haklısın. Ne diyebilirim ki. Ama biliyorsun ki burada ki günlerim sayılı. Yakında terk-i diyar edeceğim ve sen yıllardır aradığım şefkati verdin bana. Bu kadar celallenmene gerek yoktu. Konuşa konuşa senide mi dürüstlük budalası yaptım yoksa? Ayrıca bir şeylerden uslanmaya çalıştığım falan yok. Ben herkesi kendi ülkesinde ziyaret ederim. Senin ülkeni sevdim anlayacağın. Bir başkasıyla bir şeyler yaşayıp sonrada uslanamayıp sana gelmişliğim de yok. Bu arabesk bir şey olurdu. Haksız mıyım? Zaten yalnızlığa ne kadar kıymet verdiğimi de çok iyi anlamış görünüyordun. Bu yüzden inan samimiyetle sevdiğime. Ama bu sevginin şu sevgililik müessesesinde ki sevgi olmadığını da bil.</p>
<p><strong>d — </strong>Teşekkürler, duyarlılığın için. Zaten bu zamanda insan ruh sağlığını korumak istiyorsa ya oldubittiye getirip bir evlilik yapmalı ya da bizim gibi ne şişi ne kebabı yakmadan ayrılığa kadar ayrı ayrı yuvarlanmalı. Tabi herkes için değil bu söylediklerim. Senin benim gibi üç beş zibidi için konuşuyorum. Küçük bir antitez güruhu&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Peki sence bu bir savaş mı birileriyle ya da bir şeylerle olan yoksa bizde yaratığı mıyız; tarihin, toplumun. Yani nereye kadar böyle gider…</p>
<p><strong>d — </strong>Nereye kadar gider bilmem ama ben halimden memnunum. Mutluyum. Böyle mutlu olduğum için böyle yaşıyorum. Bir gün kendimi mutsuz hissedersem onunda bir çaresine bakarım. Bir şeylerin yaratığı olmakta beni çok fazla ürkütmüyor. Annemle babamın beni yarattığını düşünmek tarihin bir yaratığı olduğumu düşünmekten daha fazla rahatsız ediyor beni. Özgürlüğe dair böyle bir problem bana kalırsa zaman kaybı.</p>
<p><strong>e — </strong>En azından anne ve babana sana bahşettikleri şu zeka için minnettar olmalısın. Çünkü biraz daha az zeki olsaydın her şey olurdun. Bu tarz bir kayıtsızlık düşmanımdır benim. Şu miskin, içi geçmiş berduşların ağzıyla konuşuyorsun. Özgürlüğe dair hangi problemi düşünürsen düşün o an senin kendine verdiğin en değerli hediyendir. Tabi ruhun bunu lütfedecek kadar zenginse&#8230; Bu birbirine değmeden yaşamak, bu umursamazlık nereden bulaştı bizlere&#8230; Bu yüzey hayranlığı bu nefessizlik&#8230;</p>
<h4>Sonuç:</h4>
<p><strong>e — </strong>Sonunda seni evimde görmek beni çok mutlu etti. Biraz hijyen problemi olsa da asla dağınık durmasına müsaade etmiyorum. Biraz bana benziyor yani&#8230; Seni burada kendi odamda misafir etmeden toplamak istemedim eşyalarımı. Giderken beni en çok üzecek şeylerden biride bu odayı toplayıp kutulamak olacak. Ama gene de şanslı sayılırım. Ev arkadaşlarım eşyalarımın burada kalmasına müsaade ettiler. Yoksa sağda solda kaybolup giderdi çoğu.</p>
<p><strong>d — </strong>Gerçekten düzenliymişsin. Ayrıca pek kirlide sayılmazsın. Demek ciddi ciddi gidiyorsun. Daha önce hiç gidenim olmamıştı. Yani senin gibi giden&#8230; Hani bazen uzaktaki bir dostuna mektup atarsın. İşte senin attığın o mektup kalkar ta bir şehirden diğerine sahiden gider öyle elektromanyetikle, uyduyla, sıfırla-birle falan değil; ciddi ciddi kalkar buruşa buruşa gider. İşte sanki sen sanki o mektup gibi gidiyorsun. Bana mektup atar mısın bilmem ama&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Kimse kıçını kaldırıp bir yerlere gitmeye tenezzül etmediğinden bize düşüyor bu ayak işleri.</p>
<p><strong>d — </strong>Üç beş günde kendine benzettin. Konuştuklarının öyle ipe sapa gelir bir yanı da yoktu ya gene de şu gamlı yanın beni de bir tuhaf etti. Hakikaten sevmiyorum böyle keder yüklü hayatları. Bu sözümde çok samimiyim ama kadınların kaderi herhalde kendileri dışında olup biten herhangi bir şeyden etkilenmek, ‘Aa ne kadar ilginç’ demek. Yıllardır bu beceriksiz kadın tarafım ayakta tuttu beni. Sadece bir farklılık taşıyor olmam değil, buna inandığımdan ve her durumda doğruluğunu dayattığımdan kendime ait bir kafa yaratabildim. Ama gene de bazen nüksediyor hastalık&#8230; Ne yaparsan yap&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Belki de madde ve ruh birbirlerini içine sindiremiyorlardır, ne dersin. Yani gerçekten hastalıklı olan kim? Gözyaşları birbirine karışmış, aşkından muzdarip şehvetli, doğurgan bir ortaçağ kadını mı; yoksa nefesi arpa elleri nikotin kokan karanlık gürültülü dehlizlerde anlam avına çıkmış ne istediğini bilmeyen metropol kadını mı? Bu son söz senin tarifin değil ama gene de böyle biriysen bile kendine aykırı davranabildiğin için mutlu olman gerekir. Çünkü kişi kendine aykırı davranmazsa gerçekten olduğu kişi olduğuna inanamaz.</p>
<p><strong>d — </strong>Gene abarttın. Bu derece aykırı bir davranışta bulunduğumu hiç sanmıyorum. Döndüğünde beni bul&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Döndüğümde arayacağım ilk kişi sen olacaksın.</p>
<p><strong>d — </strong>Git de gel&#8230;</p>
<p><strong>e — </strong>Gelmek mi?</p>
<p align="center"><strong>-SON-</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/mizah-hiciv/entel-ile-dantel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
