Farklılıklar Söylemi Üzerine

Farklılıklar-Benzerlikler
Etnisite kavramı bağlamında üretilen söylemlerin temelde doğal olarak bir farklılıklar ve benzerlikler düalitesi ya da karşıtlığı üzerinde yükseldiği görülmektedir. Dolayısıyla, milliyetçilik söylemi ve milliyetçiliğe karşı söylemler de bu düalite temelinde şekillenmektedir. Benzerlikler birinci söylemin, farklılıklar ise ikinci söylemin yapı taşını oluşturmaktadır. Birincisi homojen bir yapıya gönderme yapar; bireyler arasındaki etnik, kültürel ve politik özdeşlikler üzerine kuruludur ve temelde bu özellikleri taşıyan bireylerin birlikte hareketini hedeflemektedir. Fakat gerçekte, pratik düzlemde, bu özdeşliğin gerçek anlamda olup olmaması kritik bir öneme sahip değildir. Böyle bir özdeşliğin varolduğunun kabul edilmesi bile yeterli görülmektedir. Bu noktada (ulus-devletlerin varolduğu bir dünyada), belli bir coğrafyadaki bütün unsurlar özdeşmiş gibi görülmeye başlanır ve düalitenin ikinci kısmı olan farklılıklar (yani farklı kimlikler) bu özdeşilik içerisinde eritilir ya da yok sayılmaya başlanırlar. Çünkü benzerliklerin bir arada olmalarının ve birlikte hareket etmelerinin önündeki en büyük engellerden biri, tasavvur edilen özdeşlik içerisinden farklılıklara dair söylem ya da pratiklerin ortaya çıkmasıdır (bugün dünyanın birçok yerinde olduğu gibi). Bu anda farklılıklar birer sorun olarak görülmeye başlanır. Bu yazının amacı, bunun tam tersi olduğunu, yani temelde benzerliklerin birer sorun haline geldiğini ya da başka bir ifadeyle sorunun benzerliklerden kaynaklandığını göstermektir.
Kimliklerden ve sıfatlardan arındırılmış her birey bir farklılıktır. Dahası birey olma durumu, her türlü kimliklerden ve sıfatlardan önce gelir. Benzerlikler ise, birbirinden ayrı bireylerin belli noktalar üzerinden bir araya gelmesiyle başlar. Dolayısıyla, ayrı bireylerin belli kimlik ve sıfatlar üzerinden bir araya gelmesiyle yani birbirleriyle benzeşmeleriyle, birbirlerini özdeş olarak kabul etmeleriyle birlikte, kabul edilen bu özdeşliğin dışında kalan bireyler karşıt birer farklılık haline gelirler. (Buradaki farklılık yapay bir farklılıktır, çünkü doğal benzeşmezlikler değil kültürel kimlikler üzerine kuruludur ve kimliklerin içinde geliştiği kültürün kendisi de yapay bir olgudur. Yapaydır çünkü insanın somut doğal varlığının değil, onun tarih boyunca yaşadığı zihinsel gelişimin bir ürünüdür ve Zihin ise insanın doğayla ayrışmaya başladığı noktayı oluşturmaktadır. Kültürler arasındaki farklılıklar da bu yapaylığın bir göstergesidir). Benzeşmelerden yani özdeşleşmelerden dolayı farklılıkların bir araya gelip yapay bir kutup haline gelmesiyle birlikte, benzerlikler ve farklılıklar düalitesi ya da karşıtlığı gerçekleşmiş olur. Tek tek farklılıkların başlangıç durumunu oluşturduğunu göz önüne aldığımızda, kimlikler üzerinden benzeşmenin ve özdeşleşmenin sonradan gelişen kurgusal ve dolayısıyla yapay bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, farklılıklar ve benzerlikler arasındaki sorunun da başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla sorunun farklılıklarla değil, benzerliklerle birlikte ortaya çıktığını görmüş oluruz. Çeşitli farklılıkların farklı zaman ve mekanlarda kelimenin bütün anlamlarıyla kimlikler üzerinden benzeşmeye dönüşmesiyle birlikte, benzeşme kutupları ve dolayısıyla yapay farklılık kutupları ortaya çıkmaya başlar. Her bir benzeşme kutbu, karşısındaki diğer benzeşme kutupları için birer farklılık kutbu haline gelir (etnik, dini, kültürel, dilsel, politik vb. topluluklar bu kutupları oluşturlar). Bu noktadan itibaren, etnik, dini, kültürel, politik (ekonomik), dilsel ve benzeri temeller üzerinden birbirlerini dıştalamaları nedeniyle farklılık kutupları arasında mücadelelerin yaşanmaya başladığını görürüz. Tarih bu kutuplar arasındaki mücadelelerin sahnesidir diyebiliriz.
Bu şekilde tarihsel olarak ortaya çıkan her bir grup, kendi yaşam ve eylem alanını genişletmek ve olumsuzladığı diğer grupları kendi eylem alanının dışına itmek ya da etkisizleştirmek amacıyla bu gruplarla mücadeleye girişir. Bu mücadeleyle birlikte grup aynı zamanda territoryal bir boyut kazanır ve coğrafik bir unsur haline gelir. Mücadele edilen diğer grupların yersiz-yurtsuzlaştırılması, ortadan kaldırılması ya da benzeşme kutbu içerisinde eritilmesiyle birlikte, grubun etki ve eylem alanı yani sınırları genişler. Fakat farklı coğrafyalarda benzer mücadeleler verildiğinden, küçük benzeşme ve farklılık kutupları kapsamlı bir tür doğal seçilime ve elemeye maruz kalarak zamanla büyük kutuplar haline gelirler. Böylelikle dünya üzerinde, farklı coğrafik alanları işgal eden ve birbirleriyle mücadele halinde olan büyük kutuplar ortaya çıkar. Başlangıçtaki küçük benzeşme gruplarının sınırlarının büyümesiyle ve karşıt grupları kendi içinde eritmesiyle birlikte, bu gruplar zamanla grup-üstü haline gelirler (imparatorluklar), çünkü imparatorluklar çağında territoryal boyut en önemli noktayı oluşturur (politik ve ekonomik güç nedeniyle). Fakat bununla birlikte, büyüyüp bir imparatorluk haline gelen bir grupta, başlangıçtaki benzeşmeyi oluşturan bir takım unsurlar (etnik, kültürel, dini, politik) temeli oluşturmaya devam eder ve imparatorluğun organizasyonunda bu unsurlara göndermeler söz konusudur. Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki, herhangi bir kutbun temelini oluşturan bilinç homojen bir bilinç değildir. Yani kitleler bilinçli olarak belli bir kutbun genel tavrını oluşturma ya da bunu paylaşma durumunda değillerdir. Çünkü kitleler çoğunlukla hakim konumundaki yerleşik bir bilincin etki alanında oldukları için doğrudan doğruya o bilince eklemlenirler ya da zor aygıtıyla bağımlı hale getirilirler.
Benzeşme kutuplarının nasıl birer farklılık yani karşıtlık kutbu haline geldiğini kısaca anlatmış olduk. Şu halde görüyoruz ki, tek başına birer farklılık olan bireylerin tarihsel süreç içerisinde çeşitli düzlemlerde bir araya gelmeleriyle birlikte oluşan benzeşme kutupları, tartışma konusu olan benzerlikler ve farklılıklar sorununun temel nedeni haline gelmektedir. Yani sorunun nedeni farklılıklar değil benzerliklerdir. Elbette ki, herhangi bir benzeşme kutbu olmaksızın, tek başına bireyler de birbirlerine karşıt hale gelebilir ve sorunlara neden olabilirler. Fakat şurası açıktır ki, birbirlerine karşıt benzeşme kutuplarının kendi aralarında yaşadıkları çatışmalar ve sorunlar, tek tek bireylerin neden olduğu ya da yaşadığı sorunlardan daha kapsamlı ve daha ağırdır. Çünkü karşıt kutuplar arasında yaratılan gerilim daha büyüktür. Tek başına olan bireyler arasında yaşanan gerilim ise, bütün bir dünya göz önüne alındığında, atomize olmuş bir gerilimdir ve gelişmesi ya da büyümesi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir gerilimin varacağı eşik bellidir (en kötü ihtimalle bir insanın hayatıyla sınırlıdır); fakat kutuplar arasında yaşanabilecek bir gerilimin sınırları ise belli değildir ya da çok geniştir, çünkü grup sürekli yenilenen, kendisini yeniden üretebilen ve ileriye taşıyabilen bir oluşumdur. Dahası, bir bireyin tek başına diğer bütün bireylere karşı mücadele vermesinin zorluğunu ya da imkansızlığını düşündüğümüzde, bunun uzlaşma ihtiyacı ya da daha iyi bir ifadeyle uzlaşma zorunluluğu yaratacağı kesindir. Çünkü insanlar, kendileriyle benzeşmez olan insanlara müdahale etme, onlarla mücadele etme ya da saldırma gücünü ve yetkisini kendi benzerlerinden yani aynı kutuptan olan insanlardan alırlar. Grupların kendi içlerine dönük olarak yaptıkları birliktelik çağrıları da bunun bir göstergesidir. Taraftar bulamadıklarında ise uzlaşmak zorunda olduklarını görürler. Bir ülkede bulunan küçük azınlık grupların egemen grupla mücadele etmekten ziyade karşılıklı anlaşma, uzlaşma ve “farklılıklarla” bir arada yaşama çağrıları yapması da yine bu durumun bir göstergesidir. Elbette ki bunlar hepimizin bildiği şeylerdir.
Milliyetçilik, söz konusu benzeşme ve farklılık kutupları bilincinin ileri bir düzeyini oluşturmaktadır. Bireyler arasındaki benzerliğin her şeyden önce etnik ve kültürel kimlik üzerinden işlenmesi milliyetçiliği ve onun ileri bir safhası olan ırkçılığı doğurmaktadır. Belli bir etnik kimlik etrafında bir araya gelip o etnik kimliğin egemenliğini, gelişimini ve korunmasını hedefleyen milliyetçilik anlayışı, doğal olarak karşıt benzeşme gruplarıyla, yani diğer etnik gruplarla belli bir karşıtlık içerisindedir. Her şeyden önce, benzeşme kutbu farklılık kutbundan üstün ve önemli görülmekte, birincisinin çıkarları ve hedefleri doğal olarak öncelikli hale gelmektedir. Daha ileri gidildiğinde, bir kimlik etrafında bir araya gelen insanların yaşamı, farklı bir kimlikten olanların yaşamından daha değerli, önemli ve öncelikli olmaktadır. Dahası, farklı olan dışlanır, küçümsenir, aşağılanır, sömürülür, baskıya uğrar. Hatta ırkçılık düzeyine ulaştığında, farklı olanın yaşam hakkı dahi elinden alınabilir. O halde, farklılıkların hakim olduğu ve tek tek bireylerin kendi başlarına olduğu bir durumdan, benzerlikler üzerinden bireylerin bir araya gelip ittifaklar kurduğu, böylelikle farklı zamanlarda, farklı alanlarda ve farklı biçimlerde birbirinden ayrı benzeşme kutuplarının oluştuğu ve bu kutupların arasında karşıtlıkların, mücadelelerin ve çatışmaların yaşandığı bir duruma geçildiğini görüyoruz. Farklılıklar arasında yaşanan sorunların nedeni benzerliklerdir. Oysa tekil farklılıkların çeşitli başlıklar üzerinden birer benzeşme haline gelmeden tek başına birer farklılık olarak kaldığı bir ortamda, uzlaşma kaçınılmaz bir zorunluluk olarak kendisini dayatacaktır. Çünkü tek başına olan her bir birey, belli bir çatışma yaşaması durumunda diğer bütün bireylerle tek tek mücadele etmek zorunda kalabileceğini bilir. Güçler tekilleşmiş ve aralarındaki gerilim atomize edilmiştir. Bir grubun bütün olarak uygulayabileceği bir basınç söz konusu değildir. Dolayısıyla, en iyi çözüm uzlaşmak olacaktır –kelimenin tüm anlamlarıyla uzlaşma.
Elbette ki, ulus devlet kavramıyla birlikte, milliyetçilik anlayışında territoryal ve ekonomik boyutlar ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla politika (kelimenin bütün anlamlarında), benzeşme kutbunun en önemli bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Etnik, dini ve kültürel benzeşmenin ötesinde, politik amaçlardaki benzeşme (territoryal ve ekonomik boyutlar politikaya dahil olarak), milliyetçiliğin en önemli hedeflerinden biri haline gelmiştir. Küreselleşmenin yaşandığı günümüz dünyasında, milliyetçilik çok kolay manipüle edilebilmektedir. Politik ve ekonomik çıkarlar birincil önemde olduğundan, milliyetçilikler birbirleriyle uzlaşabilmekte ya da yine aynı sebepten dolayı çatışabilmektedirler. Etnisite çoğunlukla yerini territoryal düşünceye bırakmakta ve territoryalite ekonominin rengini belirleyen en önemli unsur haline gelmektedir. Fakat yeri geldiğinde, etnik kimlik de territoryal düşüncenin rengini belirlemekte ve söz konusu territoryalitenin ve ekonominin yani kısacası ulusal ekonominin hangi “ulus” veya “millet” için geçerli olduğunu göstermektedir. Elbette ki burada etnik kimlik bir araç niteliğindedir.
Benzerlik, Farklılık ve Yabancılaşma

Farklılıklar-Benzerlikler
Benzerlikler ve farklılıklar sorununa bu şekilde yaklaştığımızda, nasıl bir açılım yaratılması gerektiği sorulabilir. Zira şimdiye kadar söylediklerimizden, benzerliklerin bir kenara bırakılıp farklılıkların savunulması ya da her bireyin kendi farklılığını yaşaması yani kendi başına yaşaması gerektiği gibi bir sonuç çıkarılabilir. Burada temel olarak söylemek istediğimiz şey, farklılıkların benzerliklerden önce geldiği ve her bireyin diğerleriyle benzer olmadan önce kendi başına bir farklılık olduğudur. Buradaki “farklılık” ifadesi sadece benzeşmeme anlamında değil aynı zamanda “ayrı olma” anlamında kullanılmıştır. Yani bir takım nedenlerle ya da amaçlarla bir araya gelmeden önce, bireyler birbirlerinden ayrı olarak var olurlar, tıpkı sokakta birbirlerini tanımayan ve ilişki kurmayan insanların birbirinden “ayrı” olması gibi. Dolayısıyla, benzeşme üzerinden bir araya gelen insanlar, farklı olanları düşünürken, benzeşmeyi öncesiz ve genel geçer bir durum olarak görmemelidirler. Tam tersine, herkesin bir farklılık olarak başladığını ve daha sonradan benzer noktalar üzerinden başkalarıyla bir araya geldiğini düşünmemiz gerekir. Bireylerin bir araya geldiği noktaların temel yaşamsal alanlar olduğu bir ortamda benzerlik ve farklılık anlayışının değişeceğini söyleyebiliriz. Bu durumun yabancılaşmaya neden olacağı söylenebilir. Yazıda uzun uzun bahsettiğimiz benzeşme kutuplarının yabancılaşmanın tersine bir işleyişin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar birbirleriyle yakınlaştıkları ve giderek daha fazla noktalar üzerinden benzeştikleri ve ortaklaştıkları ölçüde yabancılaşma sürecinin tersi yaşanmış demektir. Bugün doğu ve batı uygarlıkları arasında varolduğu söylenen farklılıklar ve karşıtlıklar bir bakıma yakınlaşma ve yabancılaşma süreçlerinin işleyişiyle ilgilidir diyebiliriz.
Batı insanı, geçmişteki “kendisine” yabancılaşarak bu günkü hale gelmiştir. Dahası etrafındaki insanlarla yaşadığı yabancılaşma, onun benzeşme ve dolayısıyla farklılaşma kutbu yaratan bir takım değerlerden uzaklaşmasını sağlamıştır. Böylelikle, bir zamanlar kendini ötekilere bağlayan bir takım kimliklerden göreceli olarak uzaklaşmış ya da bu kimliklerle olan ilişkilerini değiştirmiştir. Birbirine yabancılaşan Batı insanı, daha az nokta üzerinden benzeşmiş ve dolayısıyla ilişki ya da çatışma düzleminde başkalarıyla daha az karşı karşıya gelmiştir. Yabancılaşmayla kendisi bir farklılık haline gelmiş ve kendisini çeşitli başlıklarda güdümleyebilme etkisine sahip benzeşme giderek sınırlı hale gelmiştir. Doğu insanı ise, geçmişteki “kendisiyle” neredeyse özdeş kalmış ve kendisini güdümleyen bir takım ilişki türlerine olan bağlılığını olduğu gibi sürdürmüştür. Batı’nın benimsediği ve bütün dünyanın yakalamaya çalıştığı demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi alanlarda (bunlar tartışmalı olmakla birlikte) ilerleme sağlayamamasının temel nedenlerinden biri, geçmişten bugüne getirdiği bir takım değerlere yabancılaşmamış yani bir başka ifadeyle değişmemiş olmasıdır. Çünkü her değişim geçmişe yönelik bir yabancılaşmadır. Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanı bu konuya ilişkin güzel bir örnektir. Romanda geçen “Bugün annem öldü, belki de dün, bilmiyorum” sözü, Doğu dünyasında şöyle bir karşılık buluyor diyebiliriz: “Ailemin namusu üzerine yemin ederim”.
Bu örnek, Batı ve Doğu insanının yabancılaşmasını ve yabancılaşmamasını, dolayısıyla da Batı ve Doğu insanının bugün bulunduğu noktayı gayet iyi anlatmaktadır. Yabancılaşma konusu hep tartışılagelmiştir ve çoğunlukla mahkum edilmiştir. Ancak yabancılaşma, bireyler arasındaki yapay benzerliklerin ve dolayısıyla yapay farklılıkların ortadan kalkması açısından önemli bir işlev görmektedir. Birey başkalarına karşı kendisini güdümleyen bir takım kabullere yabancılaştığında, başkasıyla arasında varolan gerilim de ortadan kalkmış oluyor. Ve her bir birer başlangıçtaki farklılık yani ayrı olma noktasına ulaştığında, bir başka deyişle bugünkü yerleşik kabullere tamamen yabancılaştığında farklılıklar artık bir çatışma nedeni olmaktan çıkar, çünkü bir zamanlar başkalarıyla arasında varolan ve kendisini diğer ‘başkaları’na karşı güdümleyen benzerlik ortadan kalkmıştır. Bu noktadan sonra bireyler, tek başlarına ve kendi iradeleriyle kabul ettikleri alanlarda ilişki kurabilir ve bir araya gelebilirler. Klasik bir ifadeyle, “insan olma” özdeşliği üzerinden, bir tür “toplumsal sözleşme” bilinciyle, birlikte hareket edebilirler. Özetle daha fazla yabancılaşma, daha fazla uzlaşma ihtiyacı anlamına gelecektir. Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, farklılıklar sorunların kaynağı olmadığı gibi, tam tersine kutuplar arasında yaşanan sorunların ortadan kaldırılması noktasında, öne çıkarılması gereken bir olgudur.








