Edebiyatımızda varolan sorunlarla ilgili olarak bugüne kadar pek çok şey yazılıp söylenmiştir. Ancak bu konuda ortaya konulan eleştirilerin önemli bir bölümü sanatsal bir etkinlik olarak edebiyatla ilgili olmaktan uzaktır. Edebiyatın ve edebiyatçının içinde bulunduğu koşullara yönelik eleştiriler çoğunlukla ön plandadır (maddi koşullar, üretim, tüketim ve dünya edebiyatıyla rekabet koşulları) ve içeriğe yönelik eleştiriler yani edebiyat eleştirisi büyük oranda eksik kalmaktadır. Bu yönde üretimde bulunan yetkin kalem sayısı oldukça sınırlıdır; eleştiri adı altında ortaya konulan birçok girişim çoğunlukla içeriğin anlatımına dayanan birer tanıtım ya da tavsiye metni niteliğindedir. Bu durumun yarattığı rahatsızlık edebiyat çevreleri tarafında da paylaşılmaktadır; ancak nitelikli üretimin yetersiz olması sorunun çözümsüz kalmasına ve edebiyattaki yoğun üretim düşünüldüğünde giderek derinleşmesine neden olmaktadır. Bu yazı, edebiyat eleştirisine küçük bir katkı sunmak amacıyla kaleme alınmıştır. Sanat kavramının niteliğinden yola çıkarak genel olarak edebiyatın ve özel anlamda edebiyatımızın sanatsallık niteliğini sorgulamayı hedeflemektedir.
Sanatsal etkinliğin temel niteliği doğrusal olmayan bir yapıya sahip olmasıdır. Sanatı felsefeden ve bilimden ayıran şey budur. Bir metnin içeriğinin son tahlilde yokluk üzerinden yaratılmış olması bu doğrusal-olmayışın görüntüsünü oluşturur. Fakat içeriğin spekülatif olması o metnin edebi ve dolayısıyla sanatsal bir nitelik kazanması için yeterli değildir. Bir başka ifadeyle, öznenin ve nesnenin varoluş olarak gerçek-dışılığı, sanatsal doğrusal-olmayışı gerçekleştirmek için yeterli değildir. Metnin dışarıyı dolayımlama biçiminin salt kurgusallıkla sınırlı olması metni sanatsal açıdan sorunlu hale getirir. Önemli olan, dışarının özne-nesne kurgusallığı üzerinden dolayımlanması değil, kurgusal içeriğin olgusal olanı dolayımlamasıdır. Bunun nedeni, sanat ve gerçeklik bağıntısında yatmaktadır.
Sanat eseri üzerinden gerçeklik arayışı yetkin sanatsal etkinliğin çıkış noktasını ve temel hedefini oluşturmaktadır. Zira nitelikli kabul edilen her sanat eserinde “bir şey anlatma” ihtiyacı ve çabası kendini göstermektedir. Bu ihtiyaç, sanatçının kendisine sunulan gerçeklik konusunda duyduğu tatminsizlikten ve rahatsızlıktan kaynaklanır. Ona göre gerçek başka türlüdür, üzeri örtülmüş ya da dolayımlanmıştır ve sanat, bu dolayımı kırarak asıl gerçekliği ortaya koymayı sağlayan bir araç olarak kendini sunar. Böylelikle sanatçı, felsefe ve bilimdeki doğrusallıktan farklı olarak, doğrusal-olmayış üzerinden işleyen bir etkinlik olan sanat aracılığıyla gerçeklikle ilişki kurar. Aynı zamanda gerçeklik arayışı sanatsal etkinliğe etik olma niteliğini kazandıran en önemli faktördür, çünkü insana yönelen ve bir insanın ancak başka bir insan açısından duyumsayabileceği bir ihtiyacın ürünüdür; insanı düşündüren, farkındalık yaratan, insanın keşfetmesine, heyecanlanmasına, olumlu ya da olumsuz hissetmesine veya sadece eğlenmesine olanak veren bir şeyler anlatma çabasının ürünüdür. Bu nedenle, sanatçı sanatsal etkinlik alanına adım attığı andan itibaren etik alanına dahil olmuş olur. Sanatsal etkinlikteki etik boyutu, tanımı itibariyle yine doğrusal-olmayış üzerinden gerçekleşir.
Edebiyatta sanat ve gerçeklik bağıntısı, bir metinde yapısal unsurlar (özne-nesne) temelinde oluşturulan spekülatif bütünün dışarıyla dolayımlanmış bir özdeşlik ilişkisi kurmasıyla sınırlı değildir. Sanatın işlevi açısından, bu ilişkinin olgusal olana yönelmesi gerekir. Olgusal olan dışarıda örtülü olarak verilidir ve sanat eseri, paradoksal bir biçimde, dolayımlanmış olan olgusalı yeniden dolayımlama yoluna gider ve bu da onu bir sanat eseri haline getiren şeydir. Bir başka ifadeyle, gerçeklik çarpıtılmıştır ve sanat eseri onu spekülatif düzlemde yeniden çarpıtarak başlangıçtaki niteliğini yeniden kazandırır. Bu açıdan bakıldığında, yazar dışarıya müdahale ederken, dışarıyı kurgusal olarak yeniden üretmekle yani yokluk üzerinden bir karşılık yaratarak onu kopyalamakla yetindiğinde, yaptığı tek şey, dışarıyı söylem alanına taşımaya dayanan bir soyutlama işleminden ibaret olacaktır.
Bir metnin güçlü bir anlatıma sahip olması ve ondaki sanatsal niteliğin yetkinlik kazanması, doğrusal olmayan içeriğin olgusal olana yönelmesinin yanında, bu işlemin yine doğrusal olmayan yapısal unsurlar üzerinden oluşturulma düzeyiyle doğru orantılıdır. Kurgusallık üzerinden dışarıya bakış olarak sanat ile bir bakışsızlık olarak sanat arasında ifade gücü açısından ortaya çıkan fark burada yatmaktadır. Bütünsel olarak kurgudaki gerçek-olmayış özne-nesne düzeyinde fenomenolojik bir gerçek-olmayışla birleştiğinde, oluşturulan metnin ifade gücü artar, çünkü metni etkili bir alımlamaya açık hale getiren şeylerden biri de o metnin, alışılmış algıyı kırılmaya uğratan, çağrışım düzeyi yüksek, yetkin ve estetik bir anlatıma sahip olma düzeyidir. Aynı zamanda, bu şekilde yaratılan mutlak doğrusal-olmayış bakan gözün yorum alanını sonsuz bir biçimde genişletir ve böylece çok-anlamlılık gerçekleşmiş olur. Böylelikle, dışarıya yönelik bir bakışsızlık olarak sanat anlayışı, özne-nesne düzeyinde kurmaca bir bakış olarak sanat anlayışına oranla daha yetkin ve daha “sanatsal” bir nitelik kazanır. Doğanın birebir taklidi olarak resimden soyut resme geçişle birlikte resim sanatında yaşanan anlamsal patlama, doğrusal-olmayış düzeyinin ifade gücü açısından yarattığı farklılığın bir diğer göstergesidir. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse, sanat eserini oluşturan unsurlara yapılan müdahale arttıkça, o eserin ifade gücü ve sanatsal niteliği de artmaktadır.
Burada yapılan saptamaları genel olarak edebiyatımıza uyguladığımızda, ortaya çıkan tablo pek olumlu değildir. Zira, oluşturulan metinlere bakıldığında, temel bir sanatsal nitelik olarak tanımladığımız doğrusal-olmayışın, söz konusu metinlerde çoğunlukla salt görünüm düzeyinde kaldığı, yani gerçek-olmayış üzerinden dışarının dolayımlanması işlemine dayandığı görülüyor. Kişi ve olay örgüsü etrafında bir takım yaşanmışlıkların kurgulanması, çeşitli duygu-durumlarının yansıtılması ya da yaratılmaya çalışılması, tarihsel, biyografik ya da otobiyografik unsurlara ve tasvir gibi yardımcı araçlara başvurulması genel bir eğilim olarak ortaya çıkıyor. Bu unsurlar metni oluşturma sürecinde çoğunlukla yeterli görülüyor gibidir ve bunların fenomenolojik olarak dar kapsamlı olmaları çok anlamlılık açısından metni kısıtlamaktadır. Diğer durumlarda, metnin oluşturulma sürecinde olgusal olana yöneliş çoğunlukla sınırlı düzeydedir ya da değinilen olgusallık önem taşıma konusunda genellikle sorunludur. Olgusal olan yalnızca biçimsel bir dolayımlama üzerinden verilmektedir. Bakışsızlık söz konusu değildir; bu da metni oluşturan unsurların mutlaka doğrusallık içerdiği anlamına gelmektedir. İstisnai durumlarda ise, klasik masal yaratma işlemiyle oluşturulmuş ve çoğunlukla yerleşik olarak bulunan unsurlar üzerinde bir deformasyon söz konusudur. Bir örnekleme yapmak gerekirse, edebiyatımızda oluşturulan metinler çoğunlukla, klasik geleneğin bir ürünü olan ya da empresyonist veya ekspresyonist evreye henüz adım atmış olan resim sanatıyla benzeşmektedir diyebiliriz. Dolayısıyla, güçlü bir ifade ve yetkin anlamlar içeren, olgusal olanın merkezde olduğu ve bunun sanatsal yetkinliğe işaret eden çok boyutlu bir dolayım üzerine kurulu olduğu evreye henüz geçilememiştir. Emekleme aşamasında ortaya çıkan kimi örnekler ise genellikle birer girişim olarak kalmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, edebiyatımızdaki temel sorun, anlatı yoluyla dışarının söylem alanına taşınmasının bir metnin edebi nitelik kazanması için yeterli olduğu yanılsamasıdır. Bu durum sanatsallık sorunsalının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Zira, sanatı diğer alanlardan ayıran temel bir nokta eksik kalmaktadır. Bunun sonucunda, söz konusu metinler açısından, sanat ve gerçeklik bağıntısı da tartışmalı hale gelmektedir. Zira, bir sanat etkinliği üzerinden gerçeklikle ilişki kurma çabası sonucunda ortaya çıkan netice gerçek anlamda sanatsal olmaktan uzaktır: Sanatsal olmayan bir yöntem üzerinden gerçeklikle ilişki kurulmuştur. Bu durumda yaratılan metinler doğrusal birer tanıklık olarak kalmaktadır ve en iyimser ifadeyle, bir ölü-doğa resmi izlenimi vermekten veya hoş bir okuma deneyimi sunmaktan öteye geçememektedir. Bir yaşanmışlığın birebir aktarılmasından oluşan metinlerin edebiyat eseri olarak sunulması sorunun ciddiyetinin bir göstergesidir.
Buna karşın, Batı edebiyatına ve genel olarak Batı sanatına bakıldığında, değişim, yenilik ve hatta devrimler yaratan sanatsal hareketlerin temelde olgusal olana yönelik bir müdahaleyle bu noktaya vardıklarını görürüz. Sürrealizm ve dadaizm gibi hareketlerin, varoluşçu ve absürd edebiyatın ortaya çıkışı, olgusal olanın hedef alınması ve bunun da yetkin bir doğrusal-olmayışla (yani tam anlamıyla sanatsal bir yöntemle) gerçekleştirilmesi biçiminde olmuştur. Batı edebiyatının yöntem, biçim ve en önemlisi içerik olarak ulaştığı ileri düzey bu çabanın bir sonucudur. Burada olay yoğunluklu bir anlatıdan olgusal üzerine yoğunlaşan bir anlatıya geçiş söz konusudur. 20. Yüzyılda yaratılan anlatılarda kişi, olay, zaman ve mekan gibi unsurların önemini yitirmesi ya da giderek ortadan kalkması bu geçişin bir göstergesidir. Bizim edebiyatımızda ise çoğunlukla olay yoğunluklu anlatılar oluşturulmakta ve kimi zaman sınırlı da olsa olgusal olana yönelen metinler üretilmektedir. Ancak bu yöneliş çeşitli sorgulamalara dayanan fenomenolojik bir farkındalık yaratmanın ötesine geçememektedir. Dahası, bu yöndeki çabalar da yöntem ve araçlarını artık yerleşmiş bir nitelik kazanmış olan Batı edebiyatından almaktadır; yani olgusal olan işlenirken yine Batı edebiyatının tuttuğu yol izlenmektedir ve bu da özgünlük sorununun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Ancak bu saptamalarımız daha çok roman ve öykü gibi yazınsal türler için geçerlidir; zira edebiyatımızın en yetkin alanını oluşturan şiirin sanatsallık düzeyi çok daha yüksektir. Bunun nedeni, imgesel zenginliğin veya salt imgesel oluşun doğrusal-olmayışı güçlendirmesidir; bu yetkinlik şiirin olgusal olanı işleyebilme düzeyini yükseltmektedir ve dolayısıyla çağrışım gücünün artmasına, güçlü bir anlatım ve çok anlamlılık kazanmasına olanak vermektedir. Bu anlamda şiir resim sanatıyla benzeşmektedir. Bununla birlikte, şiirdeki sanatsallık düzeyi, çoğunlukla edebiyatımızın kendi içinde sahip olduğu bir yetkinlik olarak, yani sürekli kendi üzerine dönüp duran bir iyi oluş olarak kalmaktadır. Zira dünya edebiyatı açısından bakıldığında, kritik bir yer işgal ettiğini ve taşıyıcı bir niteliğe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.
Elbette ki, Batı edebiyatının tarihsel süreçte art arda yaşanan değişimler ve ortaya çıkan yeni akımlar sonucunda ulaştığı yüksek düzey oldukça güçlü bir dayanağa sahiptir, yani Batı edebiyatını yaratan koşullar ve besleyen kaynaklar ortadadır. Ancak bu durum, edebiyatımızın içinde bulunduğu durumu açıklamak için yeterli bir gerekçe oluşturmamaktadır, yani bu bir bahane olamaz. Zira modern dönemde ve özellikle içinde bulunduğumuz çağda evrensel akla ve onun ortaya koyduğu verilere ulaşma biçimleri sonsuzdur; dolayısıyla iyi düşünememenin, iyi şeyler üretememenin hiçbir gerekçesi olamaz artık.








