<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Exlibrary</title>
	<atom:link href="http://www.exlibrary.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.exlibrary.com</link>
	<description>Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Oct 2009 12:56:23 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Okumak</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/okumak/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/okumak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 12:50:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr. Ahmet İnam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[alfabe]]></category>
		<category><![CDATA[anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[anlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[anlatmak]]></category>
		<category><![CDATA[bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[comprehensio-phobia]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[dize]]></category>
		<category><![CDATA[iyi]]></category>
		<category><![CDATA[kötü]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okumak]]></category>
		<category><![CDATA[okur]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[sormak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2825</guid>
		<description><![CDATA[Okuyoruz. Okuyarak öğreniyoruz. Siz okurlar, okuyor, anlıyor, yorumluyorsunuz. Okumayı bilirsek, okuruz. Ana dilimizle yazılmışsa elbette anlarız. Küçücükten bize okumayı öğrettiler, öyleyse ne gelirse önümüze bildiğimiz dildense, okur, anlarız.
Okuyamayız. Alfabesini bilmediğimiz bir dilde yazılmış bir metin ise önümüzdeki.
Okuruz anlayamayız, alfabesini bilsek de, bilmediğimiz bir dilin.
Okuruz anlayamayız, dilini bildiğimiz halde konusu hakkında bilgimiz olmayan bir metni. (Örneğin, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Okuyoruz. Okuyarak öğreniyoruz. Siz okurlar, okuyor, anlıyor, yorumluyorsunuz. Okumayı bilirsek, okuruz. Ana dilimizle yazılmışsa elbette anlarız. Küçücükten bize okumayı öğrettiler, öyleyse ne gelirse önümüze bildiğimiz dildense, okur, anlarız.</p>
<p>Okuyamayız. Alfabesini bilmediğimiz bir dilde yazılmış bir metin ise önümüzdeki.<span id="more-2825"></span></p>
<p>Okuruz anlayamayız, alfabesini bilsek de, bilmediğimiz bir dilin.</p>
<p>Okuruz anlayamayız, dilini bildiğimiz halde konusu hakkında bilgimiz olmayan bir metni. (Örneğin, katı hal fiziğini bilmiyorsak, bu konuda yazılmış  bir teknik yazı, ana dilimizle de anlatılmış olsa, bizim için anlaşılmaz olur.)</p>
<p>Okuruz, anlayamayız bir şiiri. Şiirdeki tüm sözcüklerin tek tek anlamlarını biliriz de, bir araya geldiğinde ne anlam ifade ettiğini bir türlü anlayamayız. Daha hazini, dizelerin düz anlamları bize açık gelir de, onların birlikte ne demek istediğini, o sözlerin neden şiir sayıldığını kavramakta zorlanabiliriz. &#8220;Ben şiirden anlarım&#8221; deriz, ezbere şiirler de okuyabiliriz. Oysa öyle şiirlere rastlayabiliriz  ki, bize hiç tat vermez, uzağımızda kalır hep, ona bir türlü yaklaşamayız. Böyle durumlarda çoğunlukla &#8220;anlamadım&#8221; demek zorumuza gider, &#8220;bu şiir saçma&#8221; ya da &#8220;bu şiir çok kötü&#8221; deyiveririz.</p>
<h3>Anlamadığımızı gizleyen anlama</h3>
<p>Okuruz anlamayız. &#8220;Anlamadım&#8221; demek, çoğunlukla gücümüze gider. &#8220;Bunca okumuş, üstelik şiir yazmış bir adam olarak, nasıl anlamazmışım bu şiiri, anlıyorum elbette&#8221; der, anlamadığımız ya da anladığımız anlam içimize sinmediği halde, anladığımızı sanmakta ısrar ederiz. Anlamadığımızı gizleyen anlama, en tehlikeli anlayamamalardan biridir. Sahtedir. Bizi anlıyormuş rolü yapmaya zorlar. Ezberciliğe, iki yüzlülüğe iter. Bilgi ve düşünme ufkumuzu karartır, darlaştırır. Eğitimden bir örnek vermek gerekiyorsa, anlamadığımız bir konuyu tekrar tekrar anlatan öğretmenimiz, &#8220;anladın mı?&#8221; diye sorduğunda; bizi aptal sanmasın, kızıp azarlamasın düşüncesiyle, anlamadığımız halde &#8220;anladım&#8221; diyebiliriz. Bu yanıt bizi ağır bir sorumluluk altında bırakır. Örneğin, öğretmenimiz &#8220;madem ki anladın, şunu sınıftaki arkadaşlarına anlat&#8221; derse ne yapacaksınız?</p>
<p>Konu anlamaktan açıldığına göre, anlama korkusu diyebileceğim, belki Batı dillerinde karşılığının <em>comprehensio-phobia</em> olabileceği bir duygudan, bu duygunun yaşandığı durumdan söz etmeliyim. Karşı çıktığımız, beğenmediğimiz görüşleri anlamaktan korkabiliriz. Anlarsak, karşı çıktığımız düşünceyi kabul edeceğimiz korkusudur bu. Düşmanımızı anlamaktan korkabiliriz: Anlarsak ona hak vermek zorunda kalacağımızı düşünürüz. Anlama korkusu da, bizi daraltan, sığlaştıran bir duygudur. Anlama cesareti, anlama yiğitliği, şu düşmanlıklarla dolu dünyamızı daha yaşanır hale getirmede büyük bir güç olabilirdi, yine de olabilir.</p>
<p>Okuruz. &#8220;Ne yazıyor?&#8221; Sorarlar. Anlatırız. İşte sorun, gözümüzün satırlarda gezinmesiyle anladığımızı düşünmememiz arasındaki zamandır. Kimimiz bu anlama süreci üzerinde hiç durmadan, hemen yazıda anlatıldığını düşündüğü konu hakkında yargılamaya geçer. Yargılama başlamışsa, büyük olasılıkla, okunulanın anlaşıldığı varsayılmaktadır. Birbirimizle ilişkimizde de benzer durumlar yaşarız. Birbirimizi anlayıp anlamadığımızı düşünmeden hemen yargılamaya başlarız.</p>
<p>Öğretmenlerimiz bize &#8220;kitap okuyun&#8221; der dururlar. Peki, hangi kitabı nasıl okuyacağız? Okumak o denli kolay mıdır? Hayatı, dünyayı, kendini yorumlama gücünden yoksun biri kitapları nasıl okuyabilir? Son zamanlarda sık sık söylenen &#8220;Bir kitap okudum hayatım değişti&#8221; sloganı, okuma denen etkinliği çok az anladığımızı gösteriyor: Okumak, anlayabilme, anladığını yorumlayabilme gücüyle anlam kazanır. Hayatımızı değiştiren kitap değil, kitapla girdiğimiz ilişkidir. Anlayıp yorumlayabilme gücüdür, okuduğumuzu. Bu gücümüz, kitaptan önce gelir: Yaşadıklarımızı anlamlandırıp, yorumlayabilme yeteneğimizden.</p>
<p>Gazeteler sadece haber verip, haberler üzerine yorumların yapıldığı  yazılardan oluşmazlar. Gazeteler günlük koşuşturmalar içinde de, haberler ve yorumlarıyla birlikte düşündürebilir bizi, yaşamın sıkıştığımız daracık alanlarından, basma kalıp duyup düşünme alışkanlıklarından çıkmamıza yarayacak kapılar pencereler açabilir önümüze. Yoksa, belli bir siyasal görüş pompalayarak, yandaşlar ele geçirmek amacıyla cambazca haberler oluşturmaya çabalamanın doğru bir gazetecilik olduğu savıyla davranmak, bu ülkenin insanına, onun kültürüne çok zarar verir.</p>
<p>Bu yazım da okurunu arıyor. Okurunun anlama isteğine ya da isteksizliğine kendini teslim ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ahmet İnam</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akşam Gazetesi, Sn. Prof. Dr. Ahmet İnam&#8217;ın 06.10.2009 tarihli yazılı oluruyla alıntılanmıştır.</p>
<p>Bu yazının orijinali, 19.02.2009 tarihinde Akşam Gazetesi&#8217;nde yayımlanmıştır.<br />[<a href="http://www.aksam.com.tr/2009/09/24/yazar/11701/ahmet_inam/okumak.html">Orijinal Yazı Bağlantısı</a>]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/okumak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Mektup</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 21:05:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[ceza]]></category>
		<category><![CDATA[cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[Cizre]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbakır]]></category>
		<category><![CDATA[E Tipi Kapalı Cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ezan]]></category>
		<category><![CDATA[imam]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[işkence]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Kemerburgaz]]></category>
		<category><![CDATA[mahkeme]]></category>
		<category><![CDATA[MEB]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2821</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de yaklaşık 90,000 cami var. 3,850’nin üzerinde Kuran kursu…
141 Üniversite, 1,220 Hastane…
60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Her yıl yaklaşık 400 bin kişi kalp krizinden ölüyor. Bu sayı, trafik kazalarındaki ölümlerin 30, 1999 Marmara depreminde ve 25 yılda terörle mücadelede ölenlerin sayısından 10 kat daha fazla. 2030 yılında, dünya genelinde yılda 26 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/tas_atan1.jpg" alt="Taş Atanlar" title="Taş Atanlar" width="340" height="238" class="alignleft size-full wp-image-2824" />Türkiye’de yaklaşık 90,000 cami var. 3,850’nin üzerinde Kuran kursu…<br />
141 Üniversite, 1,220 Hastane…<br />
60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami düşüyor.<br />
Her yıl yaklaşık 400 bin kişi kalp krizinden ölüyor. <span id="more-2821"></span>Bu sayı, trafik kazalarındaki ölümlerin 30, 1999 Marmara depreminde ve 25 yılda terörle mücadelede ölenlerin sayısından 10 kat daha fazla. 2030 yılında, dünya genelinde yılda 26 milyon kanser vakası gerçekleşeceği tahminleri yapılıyor…</p>
<p>23 Ağustos ’09 sabahı, 10 yıldır M.E.B.’in denetimindeki bir okul, İstanbul Büyükşehir ve İlçe Belediyesi ekiplerince, Cumhuriyet tarihinde ilk kez yıkıldı. Peki, Cumhuriyet tarihinde kaç cami yıkıldı? Her yıl yaklaşık 600 kişinin eğitim gördüğü Kemer Okulları’nı yıkanlar, bugüne kadar camilerden kaç bilim adamı, kaç sanatçı çıkardı? Hangi İmam veya Müezzin, insanlığın faydasına bir şey üretti? Hangi biri okudukları Ezan’ın makamlarına uydu?</p>
<p>Bu ve benzerlerinin eğitimle çözümlenebileceği bir ülkede, söyleyebilir misiniz bugüne değin kaç kişi inançsızlıktan öldü?</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Okullar açılıyor.<br />
Kemer Okulları, Kemerburgaz’da, bir Alışveriş Merkezi’nde kendi yarattıkları imkânla eğitimlerini sürdürecekler. Eğitimlerini sürdürmek isteyen ve buna imkân tanınmayan çocuklar da var elbet. Polise taş attıkları gerekçesiyle terör örgütü üyeliğiyle suçlanan çocuklardan birkaçı Mardin E Tipi Cezaevi&#8217;nden İnsan Hakları Derneği (İHD) Mardin Şubesi’ne mektup göndermişler:</p>
<h3>P.İ.</h3>
<p>(16 yaşında. Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla hakkında 14,5 yıla kadar hapsi isteniyor. Beş duruşmaya çıktı):</p>
<blockquote><p>“Şubatta Cizre’de, taş atmışım diye tutuklandım. Okulum açılıyor. Bizi bırakırlar diye düşünmüştüm ancak ertelendi. Lise 3 öğrencisiydim. Yedi aydır içerdeyim. Açıköğretime kaydolacağım. Bizim yaşımızdaki çocuklar okula gideceklerken biz cezaevindeyiz. Kimliğimiz farklı diye böyle davranılıyor. Cinayetten yargılansam bu kadar ceza istemezlerdi&#8230; Psikolojimiz bozuldu. Koğuştan kötü kokular geliyor, nefes alamıyoruz. Doktor yok, gardiyanlar tedavi ediyor, ilacı onlar veriyor&#8230; Ailem görüşmeye geliyor ama her defasında telefonlar bozulduğu için görüşümüz yarım kalıyor. Bayramda dışarıda olmak güzel olurdu.”</p></blockquote>
<h3>Y.S.</h3>
<p>(16 yaşında. Cizre’de tutuklandı, hakkında hâlâ dava açılmadı. Dört aydır tutuklu olarak parmaklık ardında):</p>
<blockquote><p>&#8220;Lise 1 öğrencisiydim. Okullar açılıyor, ben içerdeyim. Okulumu çok seviyordum, elimden aldılar. Hakkımda kaç yıl ceza istiyorlar, bilmiyorum. İlk defa bayramda evden uzaktayım. Akşam yattığımda en çok annemi düşünüyorum. Arkadaşlarımızın çoğu ceza almış. Dışarı çıkacağımı düşünüyordum. Arkadaşlar ‘Sen de ceza yiyeceksin’ dediler. Her akşam televizyonda bizimle ilgili haber çıkacak diye bekliyoruz ama bahseden yok.&#8221;</p></blockquote>
<h3>İ.K.</h3>
<p>(16 yaşında. Cizre’de tutuklandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 yıl ceza verildi. Ceza, yaşı dikkate alınarak 7,5 yıla indirildi. Dosyası, Yargıtay’da):</p>
<blockquote><p>&#8220;Ortaokulu bitirdim, burada açık öğretime kaydolmak istedim ama param yok&#8230; Dosyam Yargıtay’da ama umudum yok. Bana fıkra gibi geldi. Yasalar, maddeler&#8230; Ben bir şey anlamadım, niye içerdeyim? Annem çok üzülüyor. Görüşüme geldiğinde sürekli ağladığı için doğru dürüst konuşamıyoruz. Kardeşlerim şimdi Manisa’da çalışıyor, domates topluyorlar. Dışarıda olsam onlarla çalışırdım&#8230; Buraya bir grup geldi üniversiteden, durumumuzu araştırmak için. Kötü kokudan dolayı içeri girmediler. Dedim, biz nasıl kalıyoruz? 15 yaşında arkadaşımız var burada. Hakkında 20 yıl ceza isteniyor. Çok küçük, ceza da verecekler galiba&#8230; Geçen yemekte zehirlendik. Hastaneye götürülmedik. Dediler ki, bol bol su için geçer. Sanki bol su var.&#8221;</p></blockquote>
<p align="center">* * *</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/tas_atan2.jpg" alt="Taş Atanlar" title="Taş Atanlar" width="454" height="300" class="aligncenter size-full wp-image-2823" /></p>
<p>Diyarbakır Barosu, E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 17 çocukla yüz yüze görüşüp hazırladığı raporda şu tespitlere yer verdi: <em>  &#8221;Çocuklara her öğün yarım ekmek, son bir haftadır her akşam makarna veriliyor. Yemeklerden çivi, topluiğne, ip ve böcek çıkıyor. / Sıcak su günde 10 dakika veriliyor, sıcak su verilirken soğuk su kesiliyor. Bu yüzden soğuk suyla yıkanıyorlar. Giysilerini elde yıkıyorlar. En erken iki ay sonra hastaneye sevk ediliyorlar. / Ailelerin getirdiği ders kitapları çocuklara verilmiyor. / Koğuşta hamam böcekleri ve fareler cirit atıyor. / Adlilere tanınan haklar Terörle Mücadele Kanunu’nda yargılanan çocuklara verilmiyor. Örneğin bilgisayar kursuna katılamıyorlar. / Gece ışıkların söndürülmesine izin verilmiyor. / Götürüldükleri psikologun, “Siz teröristsiniz” dediklerini söylüyorlar. Ellerindeki kelepçe de sökülmüyor. / Aileleri görüşe geldiğinde kötü muameleye ve hakarete uğruyor.&#8221;</em></p>
<p align="center">* * *</p>
<p>İşkenceyle öldürenler korunup, taş atan çocuğu öldürene ceza verilmiyorsa; suçlular, güvenlik güçlerinin yanında kendilerini daha güçlü hissediyorsa, bir gün çocukların cezaevinde mektup yazabildiklerine sevinecek duruma gelecek bu ülke. Dağlarda, ülkesi için canını ortaya koyan komutanlarına suç isnat edip, onları cezaevine gönderen, kendine silah çekenlerle masaya oturmayı amaçlayan bir yönetimde, “Cumhuriyet” dediğimiz şeyin sadece bir gazete olmadığını göstermek için, lütfen; hepimize yetecek kadar hâlâ hayat varken dünyada, biraz daha zaman ayıralım kendimize.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Göksel Bekmezci</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suskun</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 20:03:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2812</guid>
		<description><![CDATA[birleri eksik çarpım tablosu kadar eksik
birileri olmayan yoklama defteri kadar tamamız
biliyorum
sözüm çok susuyorum
hayır hayır
uyumuyorum
ben sadece
sözlerimi dinlendiriyorum
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>birleri eksik çarpım tablosu kadar eksik<br />
birileri olmayan yoklama defteri kadar tamamız</em></p>
<p>biliyorum<br />
sözüm çok susuyorum<br />
hayır hayır<br />
uyumuyorum<br />
ben sadece<br />
sözlerimi dinlendiriyorum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fırtına</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 20:56:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[anlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[çamur]]></category>
		<category><![CDATA[fırtına]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir]]></category>
		<category><![CDATA[mayın]]></category>
		<category><![CDATA[mesai]]></category>
		<category><![CDATA[Naile Maviler]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[patron]]></category>
		<category><![CDATA[Ramiz]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[yevmiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2808</guid>
		<description><![CDATA[Fırtına gelcek diyolar
Doğru mu Ramiz,
Gelcek mi sahiden
ayağa kalkmış yılan başı gibi
görcek miyiz biz de celladımızı.
Kaçın diyolar,
Kaçımızı alcakmış ki daha?
Alır mı sahiden Ramiz
Hepimizi aldı ya, daha nemizi alacakmış?
Fırtına gelmiş diyolar Ramiz
Gelmiş de öyle bulmuşlar Naile’yi.
Naile Maviler içinde.
Hepimiz çocukmuşuz Ramiz
He mi, bir o büyükmüş
o da zaten ondan ölmüşmüş…
Fırtına gelcek diyolar Ramiz
Sel alır diyolar
Su diyolar
Çamur
Su mudur bizi kirleten,
telsizden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fırtına gelcek diyolar<br />
Doğru mu Ramiz,<br />
Gelcek mi sahiden<br />
ayağa kalkmış yılan başı gibi<br />
görcek miyiz biz de celladımızı.</p>
<p>Kaçın diyolar,<br />
Kaçımızı alcakmış ki daha?<br />
Alır mı sahiden Ramiz<br />
Hepimizi aldı ya, daha nemizi alacakmış?</p>
<p>Fırtına gelmiş diyolar Ramiz<br />
Gelmiş de öyle bulmuşlar Naile’yi.<br />
Naile Maviler içinde.<br />
Hepimiz çocukmuşuz Ramiz<br />
He mi, bir o büyükmüş<br />
o da zaten ondan ölmüşmüş…</p>
<p>Fırtına gelcek diyolar Ramiz<br />
Sel alır diyolar<br />
Su diyolar<br />
Çamur<br />
Su mudur bizi kirleten,<br />
telsizden bi sorsan ya, su mudur öldüren?</p>
<p>Fırtına gelmiş Ramiz<br />
ölmüşüz kasasında vardiyanın.<br />
Gidememişiz mesaisine patronun.<br />
Bildiklerin vardır, tanıdıkların<br />
Bi sorsan ya Ramiz<br />
kesilir mi acep yevmiyemiz.</p>
<p>Fırtına diyolar Ramiz<br />
Bilmiyolar<br />
Mayına basıyoz<br />
Patlıyoz sessiz sedasız<br />
Ölüyoz ölüyoz anlamıyolar<br />
Dört yüz metre altındayız yerin<br />
Bi parkın demirindeyiz<br />
Sudayız…<br />
Diyoz ki canımızı aldınız<br />
hakkımızı verin bari<br />
baarıyoz baarıyoz anlamıyolar<br />
Haberleri yok Ramiz<br />
Bi haber yap, bişey et<br />
Demedi demesinler sonra<br />
Bigün gelcek kopcaaz başlarına<br />
Haber et Ramiz, kopcak fırtınanın tam bi kendisiyiz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><small><em><strong>*Naile Maviler:</strong>2006 yılında 19 yaşında bir çocuk parkının kaydıraklarında asılı bulundu. Fırtınanın ve göçüğün ve mayının can aldığı aynı gün onun da kimliği ve intihar nedeni belirlendi. Bekaret kontrolünü kaldıramayan Naile’nin bu nedenle intihar ettiği anlaşıldı…</em></small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hızıra Dağ Dayanmaz</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 15:14:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[bayır]]></category>
		<category><![CDATA[dağ]]></category>
		<category><![CDATA[domates]]></category>
		<category><![CDATA[egzoz gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet]]></category>
		<category><![CDATA[istepne]]></category>
		<category><![CDATA[kamyon]]></category>
		<category><![CDATA[kamyoncu]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[köroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[lastik]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[servet]]></category>
		<category><![CDATA[şoför mahalli]]></category>
		<category><![CDATA[vites]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2806</guid>
		<description><![CDATA[yüklendi
sarı bemecesi hızırın
kasası hınca hınç dolu
kırmızının bini bir paraya
çekecek o yolu
ula hızır
deli hızır
ismete varınca
haber et bana
şu elli lirayı da veriver
kimin derdi kalmış bende
de ki elli daha
gönderirim servetle
kaputu açık et
suyun ısınmasın
ismetin ordan
haber etmeyi unutma
kasalar çürük
bak domatesler bozulmasın
vur beline köroğlunun
varınca dur başına nefeslen
bak şanzuman kara
salma sakın bayır aşâ
üçü varsa ikile
kampanalar cehennem
ula hızır
ulan hızır
kaç kat olmuş bu lastik
istepneynen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>yüklendi<br />
sarı bemecesi hızırın<br />
kasası hınca hınç dolu<br />
kırmızının bini bir paraya<br />
çekecek o yolu</p>
<p>ula hızır<br />
deli hızır<br />
ismete varınca<br />
haber et bana<br />
şu elli lirayı da veriver<br />
kimin derdi kalmış bende<br />
de ki elli daha<br />
gönderirim servetle</p>
<p>kaputu açık et<br />
suyun ısınmasın<br />
ismetin ordan<br />
haber etmeyi unutma<br />
kasalar çürük<br />
bak domatesler bozulmasın</p>
<p>vur beline köroğlunun<br />
varınca dur başına nefeslen<br />
bak şanzuman kara<br />
salma sakın bayır aşâ<br />
üçü varsa ikile<br />
kampanalar cehennem</p>
<p>ula hızır<br />
ulan hızır<br />
kaç kat olmuş bu lastik<br />
istepneynen dönmez bu iş<br />
dönüşe yük et konyaya<br />
selime benden selam söyle<br />
hesaplaşırım ben onla</p>
<p>hızır derler ya buna<br />
kim vurduya gelmişlerden<br />
bakıp bir gideceklerden<br />
herkes tanır hızırı<br />
kamyonun eşgalinden<br />
koltuğunda izi olur<br />
egzozundan damlar teri<br />
teneşirle çizerler mahalline<br />
isimsiz gölgesini</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deli</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:56:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deli]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[karakol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2796</guid>
		<description><![CDATA[Sen gittin,
çocukların hepsi öldüler
yandılar, kenarında bir karakolun.
Sen gittin,
yollara düştüm,
çok gittim
kimseye küsmedim
sonra
başımı kaldırdım
deliler gördüm saçını taramış
hepsini öptüm.
Sen gittin,
bittim
söylenmedim
bilinmedim
hep gizli kaldım çocukların bilmecesinde.
Sen gittin,
bir deli öldü penceresinde hareketin.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sen gittin,<br />
çocukların hepsi öldüler<br />
yandılar, kenarında bir karakolun.<br />
Sen gittin,<br />
yollara düştüm,<br />
çok gittim<br />
kimseye küsmedim<br />
sonra<br />
başımı kaldırdım<br />
deliler gördüm saçını taramış<br />
hepsini öptüm.<br />
Sen gittin,<br />
bittim<br />
söylenmedim<br />
bilinmedim<br />
hep gizli kaldım çocukların bilmecesinde.<br />
Sen gittin,<br />
bir deli öldü penceresinde hareketin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrenin Yeni Belleği: Sanal Kitaplık*</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:55:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dr. Özgür Uçkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elektronik Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramsal]]></category>
		<category><![CDATA[bellek]]></category>
		<category><![CDATA[Borges]]></category>
		<category><![CDATA[Cavalieri]]></category>
		<category><![CDATA[E-ink]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[E-Text]]></category>
		<category><![CDATA[enformasyon]]></category>
		<category><![CDATA[erişim]]></category>
		<category><![CDATA[Gerry McGovern]]></category>
		<category><![CDATA[Gutenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Gutenberg Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Joseph Goux]]></category>
		<category><![CDATA[kayıt]]></category>
		<category><![CDATA[kopya]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphanecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mallarmé]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Hart]]></category>
		<category><![CDATA[Project Gutenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Roland Barthes]]></category>
		<category><![CDATA[sanal]]></category>
		<category><![CDATA[telif]]></category>
		<category><![CDATA[yayıncılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2798</guid>
		<description><![CDATA[“Web, ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu bir kitaplığa benziyor…”
Gerry McGovern 1
İskenderiye Kitaplığı’ndan, hatta belki de en başından beri, kitaplıklar bellek ile ilişkilendirilmiştir. “Çok sayıda cilt toplanmalıydı çünkü görkemli kütüphanenin amacı insan bilgisinin tümünü bir yere toplayabilmekti. Aristoteles için kitap toplamak bilim adamının çalışmalarından biriydi ve bir ‘anımsatma aracı olarak’ gerekliydi. Öğrencilerinden biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>“Web, ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu bir kitaplığa benziyor…”</em><br />
Gerry McGovern <sup>1</sup></p></blockquote>
<div id="attachment_2803" class="wp-caption alignleft" style="width: 300px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/knowledge-tree_r-lull-arbor-scientac-1515.gif" alt="Bilgi Ağacı - R. Lull Arbor Scientac-1515" title="Bilgi Ağacı - R. Lull Arbor Scientac-1515" width="290" height="358" class="size-full wp-image-2803" /><p class="wp-caption-text">Bilgi Ağacı - R. Lull Arbor Scientac-1515</p></div>
<p>İskenderiye Kitaplığı’ndan, hatta belki de en başından beri, kitaplıklar bellek ile ilişkilendirilmiştir. “Çok sayıda cilt toplanmalıydı çünkü görkemli kütüphanenin amacı insan bilgisinin tümünü bir yere toplayabilmekti. Aristoteles için kitap toplamak bilim adamının çalışmalarından biriydi ve bir ‘anımsatma aracı olarak’ gerekliydi. Öğrencilerinden biri tarafından kurulan kütüphane ise genişletilmiş bir türdü: bu ‘Evrenin Belleği’ olacaktı.”<sup>2</sup><span id="more-2798"></span></p>
<p>Kitap hep bellek taşıyan bir ortam olarak görülmüştür. Bu düşüncenin uçları, Borges’in “Babil Kitaplığı”nın hayali “merkez”lerinden birinde buluşturulabilir. <strong>“Letizia Alvares de Toledo, engin Kitaplık’ın yararsız olduğunu gözlemlemiş: açık söylemek gerekirse, tek cilt, genel düzene uyan, dokuz ya da on kadrata dizilmiş, sonsuz sayıda, sonsuz incelikte yaprağı olan tek cilt yeterliymiş. (On yedinci yüzyılın başlarında Cavalieri, som gövdelerin tümünün sonsuz sayıda düzlemlerin eklentisiyle oluştuklarını söylemişti.) Gerçi bu ipeksi vade mecum’u taşımak kolay olmazdı: görünen her sayfa benzerlerine açılırdı: düşünülemeyen orta sayfanın da arkası olmazdı.”</strong><sup>3</sup></p>
<p>Kitap ile bellek ilişkisi, kağıdın kaynağına, ağacın dokusuna, köklerine dek sürülebilir. Boş kağıdın, orada yazılı olabilecek her şeyin muhtemel toplamını içerdiğini ileri süren yazarlar çıkmıştır. Bu “toplam yazı”nın evrenin ta kendisi olduğuna inanan tarikatlarla doludur tarih: Tanrı, geçmişin, bugünün ve geleceğin belleğini taşıyorsa, evreni yarattığı alfabe belleğin toplamına eşit ve sonsuzdur.</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/g-printer.jpg" alt="Printer" width="280" height="380" class="alignleft size-full wp-image-2800" />Kitap, bellek olarak kağıt ortamını kullanan bir bilgi mekânıdır. Basılı yazının çizgisel ve artzamanlı mekânı. Kitabın, bellek olarak kağıttan daha “yumuşak” bir ortamı, “bit”lerin<sup>4</sup> elektronik ortamını kullanan yeni bir türü, yazının bu kez ne çizgisel, ne de artzamanlı olan bir başka mekânını ortaya çıkartmıştır: elektronik kitabın bilgi hipermekânı.</p>
<p>Ağaç dokusundan silisyum temelli silikon çiplere kitabın yaşadığı bu dönüşüme, kitaplıkların dönüşümünün eşlik etmemesi düşünülemez. Aslında kitaplıklar elektronik ortamla kitaplardan daha önce tanışmışlardır. Kitaplık düşüncesinin doğuşundan beri çok çeşitli konuda çok sayıda kitabı okuyucu için erişilebilir kılmak adına geliştirilen katalog, kart vb. arama sistemleri, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin sunduğu kapsamlı, hızlı ve esnek sınıflandırma yeteneklerinin çekimiyle yavaş yavaş elektronik ortama taşınmıştır. Katalogları ve arama motorlarını elektronik ortama aktarılan kitaplar izlemiştir.</p>
<p>Birer enformasyon mekânı olan kitapların mekânı olarak Kitaplık, enformasyonun mekânsal metaforu olmanın da ötesinde saf enformasyon mekânı haline dönüşmeye başlamıştır. Enformasyon dolaşımı üzerine kurulmuş, maddesel-olmayan, akışkan ve esnek bir ağ mekânı.</p>
<p>Elektronik kitaplar ve sanal kitaplıklar, yazılı kültürümüzün yeni bir evresine mi işaret ediyor, yoksa bitişine mi? Bu soru farklı bağlam ve niyetlerle bir çok kez sorulmuştur. Henüz cevabı belli olmayan bu sorunun çözümü, belki de gizlediği değişim göstergelerinde yatmaktadır. <strong>“Sözel olandan yazılı olana –Sokrates ve izleyicileri tarafından uyarıyla karşılanan- tarihsel geçiş, entelektüel işleyişin kurallarını da tamamen değiştirdi. Yazılı metinler dolaşıma sokulabilir, incelenebilir ve notlarla zenginleştirilebilirdi; bilgi istikrarlı bir temele oturabilirdi. Yazılı olandan mekânik baskıya geçiş ve buna bağlı olarak okuryazarlığın halk arasında yayılışı, çoğu kişi tarafından Aydınlanma’yı mümkün kılan şey olarak gösterilir. Ve şimdi de bilgisayarlar, bir anlamda uygulanmış akılsallığın kusursuz örneği olarak, basılı sözcüğün otoritesini sarsıp, bizi spiralin farklı bir bölgesinde de olsa, sözel kültürleri karakterize eden süreç odaklılığa geri döndürüyorlar.”</strong><sup>5</sup></p>
<div id="attachment_2804" class="wp-caption alignright" style="width: 287px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/tableaux-accomplis_c-savigny_1587.gif" alt="Tableaux Accomplis - C. Savigny - 1587" title="Tableaux Accomplis - C. Savigny - 1587" width="277" height="356" class="size-full wp-image-2804" /><p class="wp-caption-text">Tableaux Accomplis - C. Savigny - 1587</p></div>
<p>Aslında kağıt üzerindeki yazıyla ekrandaki yazı arasında belli bir süreklilik ilişkisi de mevcuttur. İnsanlar bilgiyi gelecek kuşaklar için erişilebilir kılmak için yazıyı, bilgi temelli bir iletişim teknolojisi olarak kullanmışlardır. Antik Yunan’ın “alfabetik zihni”, bir teknolojik paradigma dönüşümünün ürünüdür. <strong>“Benzeri tarihsel boyutlara sahip bir teknolojik dönüşüm de 2700 yıl sonra meydana gelmiştir, yani farklı iletişim tarzlarının etkileşimli bir ağ yapısıyla bütünleştirilmeleri. Bir başka deyişle, Üst-Metin ya da bir Üst-Dilin ortaya çıkışıyla, tarihte ilk kez, insan iletişiminin yazılı, sözel, görsel-işitsel tarzları tek bir sistemle bütünleştirilmiştir. (…) (Gerçek ya da ertelenmiş) seçili bir zamanda erişimi herkese açık küresel bir ağ içerisinde bir çok noktada etkileşime giren metin, imge ve seslerin aynı sistemde olası bütünleştirilmeleri, iletişimin niteliğini temelden değiştirmiştir.”</strong><sup>6</sup></p>
<p>Belleği kayda geçiren yazı, aynı zamanda belleğin yıkımını getireceği iddiasıyla eleştirilmiştir, tıpkı bugün elektronik ortam için ileri sürüldüğü gibi. <strong>“Phaedrus’ta Platon, Sokrates’in ağzından yazının insani olmadığını; gerçekte sadece insanın zihninde var olan düşünceyi zihnin dışında kurmaya kalkıştığını söyler; yazı bir nesne, imal edilmiş bir üründür. Elbette aynı söz, bilgisayar için de geçerlidir. Daha sonra Platon, yine Sokrates’in ağzından yazının belleği çürüttüğünü söyler. Yazıya alışan unutkan olur, kendi öz kaynaklarından yararlanacağına dış kaynaklara bağımlı kalır ve öz kaynaklarını yitirir. Yazı zihni zayıflatır. Bugün aynı sözleri anne-babalar, öz kaynak sayılan çarpım cetvelini ezberleyeceğine hesap makinesi kullanan çocuklar için söylemektedirler.”</strong><sup>7</sup></p>
<p>Elektronik ortam, birlikte anıldığı “enformasyon hızı” boyutuyla, yazılı kültürün değerlerini tehdit eden bir güç olarak da görülmekte ve alınan her enformasyon paketinin bir öncekini silen hızlı akışıyla, insan algısını ve bu arada belleğini de dönüştürmekle suçlanmaktadır. Hız ile bellek, bildiğimiz tanımlarıyla birbirilerini itmektedir.</p>
<p><strong>“SİBER-mekân, ya da daha doğrusu, ‘sibernetik zaman-mekân’, gazetecilerin pek sevdiği şu doğrulamada kendini bulur: enformasyon, yerine ulaştırılmasındaki hızla değerlenir, daha da iyisi, hız enformasyonun ta kendisidir. (…) Bugün, ENFORMASYONUN madde-zaman-mekânın nihai boyutu haline gelmesiyle birlikte, bilişimcilerin, mekânın varolmadığı bu zaman derinliğini, sınırlı olmayıp genelleşmiş enformasyon ile, fizik ve bilişimin tümüyle birbirlerine karıştığı bir ENFORMASYON-DÜNYA ile özdeşleştirme eğilimleri artmıştır.”</strong><sup>8</sup></p>
<p>Kitap ile elektronik kitabı, metin ile hipermetini Paul Virilio’nun kavramlarıyla konumlayacak olursak; bir yanda elektronik enformasyon iletiminin “hız-yönelimli psiko-coğrafi imparatorluğu” “enformasyon-dünya”da sürekli akan “sibernetik ideografi” ya da “elektro-optik enfografi” olarak Hipermetin (hypertext); öte yanda “bilgi”nin gövde bulduğu, algılanabilir zaman-mekâna tabi, çizgisel-artzamanlı, optik-grafik topografya, yani Kitap bulunmaktadır.</p>
<p>Basılı yazının mantığı sentaks kurallarıyla belirlenir. Söylemin temel yapısı olarak sentaks, insan zihninin dil aracılığıyla anlama ulaştığı bir haritalandırmadır. Basılı yazı aslında bir tür çeviri işlemini gerektirir: Basılı yazı okunurken anlama doğru çevrilir. Okurun deneyimi tümüyle mahremdir. Sayfaların belli bir sırayla çevrilmesi ve sayfa boyunca dikey hareket, basılı yazının zaman eksenini belirler. Basılı kitap durağandır, okur kitap boyunca hareket eder, kitap değil.</p>
<p>Oysa elektronik ortamda enformasyon, bir özel vericiden özel bir alıcıya doğru değil, açık bir ağ üzerinde hareket eder. Özel ağlar dışında, bu deneyim, kamusal bir nitelik taşır. Elektronik iletişim etkileşimlidir. Ekrandaki içeriğin bir noktasından bir başka noktasına, bir başka içeriğe ve oradan bir başkasına ulaşmak mümkündür; enformasyon potansiyel olarak her zaman ağ üzerinde mevcut olsa da basit bir tıklama ya da tuş darbesiyle silinebilir, değiştirilebilir. Okuma hızı ekranın kaydırma hareketiyle artmıştır. Temel hareket, daha ziyade birleştiricidir, dikey olarak toplayıcı değil. Sunum algıyı yapılandırır ve algı enformasyonun nasıl düzenlendiğine göre belirlenir.</p>
<p>Kitaptan ekrana doğru bu geçiş, neleri değiştirecektir? <strong>“Eski tarz, tek bir yazar tarafından daktilo edilmiş, yeniden gözden geçirilmiş, dizilmiş, basılmış, kitapçılar aracılığıyla dolaşıma sokulmuş, okur tarafından satın alınmış, yine eski tarzda, sayfaları baştan sona çevirerek, yazarın seçtiği çok sayıda mevcut imkân arasında gerekli yapı sayılan bir anlam yapısına doğru birleştirilmiş A Metni. Şimdi de B Metni, bir ya da bir çok yazar tarafından seçenekleri çoğaltan bir yazılım kullanılarak bilgisayarda oluşturulmuş hipermetin. Ortaya çıkan metin, eski tarzda çizgisel olarak da okunabilir, ama aynı zamanda açık bir metindir. Okuyucu çok sayıda alt anlatı patikalarına sapabilir, belli anahtar tanımlamalarla görsel unsurları çağırabilir, farklı bir çok olası sondan herhangi birini seçebilir. B metni ile yaptığımız nedir? Bunu hala ‘okumak’ olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa, ‘metinlemek’ (texting) ya da “sözcük-pilotluğu’ (word-piloting) gibi bir terim mi uydurmamız gerek?”</strong><sup>9</sup></p>
<p>Roland Barthes, “S/Z”de, “ideal metin” olarak da adlandırdığı “ağ olarak metin”in, yani hipermetinin düşünü kurmuştur: <strong>“Bu ideal metinde, hiçbiri diğerine üstün gelmeksizin, ağlar çok sayıda ve etkileşim halindedir; bu metin, gösterilenlerden oluşmuş bir yapı değil, bir gösterenler galaksisidir; başlangıcı yoktur; tersine çevrilebilir; hiçbirinin asıl giriş olmadığı çeşitli girişlerden geçerek ulaşırız oraya; harekete geçirdiği kodlar göz alabildiğince uzanırlar ve önceden belirlenemezler…; anlam sistemleri bu mutlak olarak çoğul metin üzerinde egemenlik kurabilirler, ancak dilin sonsuzluğuna bağlı olarak sayıları asla sonlu değildir.”</strong><sup>10</sup> Dünyadaki her şeyin bir Kitaba ulaşmak için varolduğunu düşünen Mallarmé gibi, metni henüz kurulmamış bir ağ olarak gören Jean-Joseph Goux da benzer bir yaklaşım içindedir: <strong>“henüz düşünülmemiş bir ağ düşüncesi, temsiliyetçi olmayan ve çokdüğümlü bir örgütlenme, bir metin düşüncesi… hiçbir şeyin başlıklandıramayacağı metin. Başlıksız, bölümsüz. Başsız, büyük harfsiz.”</strong><sup>11</sup></p>
<p>Bir çok farklı metni kendi içlerinde ve birbirleri arasında etkileşimli olarak bağlantılayan hipermetin, kendisini görsel enformasyon, ses, animasyon ve diğer veri biçimleriyle bütünleştirerek genişleten “hipermedya” terimiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, elektronik ortamın kitabı dönüştürdüğü bir başka noktayı ele verir. Elektronik kitap multimedya haline gelmektedir. Ya da, <strong>“multimedya giderek kitaba benzemektedir, katlayıp yatağa götürebileceğiniz, sohbet edebileceğiniz ya da size bir hikaye anlatabilecek bir kitaba.”</strong><sup>12</sup> Günümüzde, tümü internet erişimli olmak üzere, önce PDA (Personal Digital Assistant) adı verilen cep bilgisayarlarıyla, sonra kitap biçimi verilmiş tablet PC’lerle ve son olarak da bükülebilir, kullanılıp atılabilir “elektronik kağıt”la<sup>13</sup>, e-kitaplar artık tümüyle birer hipermedyaya dönüşmektedir.</p>
<p>Gerek hipermetin, gerekse hipermedya kavramları dolaysız olarak ağ mantığına bağlı oldukları için, hipermedya olarak elektronik kitapların birer düğüm oluşturarak kurdukları ağı, “sanal kitaplık” diye adlandırmak yanlış olmaz. Bu öylesine bağlantılı bir kitaplıktır ki, erişilebilirlik bakımından içerdiği kitapların toplamı olan bir Sanal Kitap haline gelmektedir.</p>
<div id="attachment_2805" class="wp-caption aligncenter" style="width: 513px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/leiden-university-library_j-c-woudannus_1610.gif" alt="Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610" title="Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610" width="503" height="403" class="size-full wp-image-2805" /><p class="wp-caption-text">Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610</p></div>
<p>Aslına bakılırsa, bağlamı biraz zorlayarak, “ağların ağı” internetin kendisinin devasa bir sanal kitaplığa benzediğini söylemek mümkündür, ama “ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu” bir kitaplığa… Sağladığı hızlı enformasyon birikimi ve kayıt yeteneğiyle internetin, tıpkı İskenderiye Kitaplığı gibi, “evrenin belleği” olarak görülmeye aday bir konumu vardır. Ama aynı devasalık, gayri merkezi yapı ve bağlantı imkânlarının sonsuzluğuyla birleştiğinde, İnternet “enformasyon çöplüğü” olarak da adlandırılabilir.</p>
<p>Oysa zamanımızın sanal kitaplıkları, internet içerisinde oluşturdukları özel enformasyon mimarileriyle, sınıflandırma, arama ve erişim araçlarıyla bu kaosun içerisinde birer “düzen adası” olarak belirmektedir. Kütüphanecilik ve bilişim, başka bir çok alanda olduğu gibi iç içe geçmektedir. Bunu üniversitelerin kütüphanecilik bölümlerinin sunduğu uzmanlık nitelemelerinden de anlamak mümkündür: Enformasyon aracılığı, enformasyon erişim uzmanlığı, referans kütüphaneciliği, bilgi yöneticiliği, kitaplık enformasyon yöneticiliği, kitaplık medya uzmanlığı, internet kütüphaneciliği vb.</p>
<p>Sanal kitaplığın, birbiriyle sarmal bir ilişki kuran iki temel ekseni vardır: Bu eksenlerin biri, fiziksel kitaplar barındıran fiziksel bir kitaplığın, kayıtlarını, kataloglarını ve giderek kitapların elektronik versiyonlarını barındıran sanal uzantısıdır. Nitekim, iletişim ve bilişim teknolojilerinin gelişimiyle, önce British Museum and Library, Bibliothèque Nationale de France, Library of Congress gibi Batı’nın prestijli ulusal kitaplıkları, daha sonra da ilkokul kitaplıklarına kadar bir çok kamusal kitaplık, arama işlevleri başta olmak üzere, kayıt, erişim sağlama vb. işlevleri aşamalı olarak elektronik ortama taşımışlardır.</p>
<p>Diğer eksen ise, yalnızca elektronik kitapların bulunduğu, tüm mevcudiyeti ağ üzerinde olan sanal kitaplıklardır. Bu tür kitaplıkların öncüleri, genellikle telif yasaları kapsamı dışında kalan klasiklerin elektronik versiyonlarını barındıran ve hedeflenen kapsamıyla cüretkar “bellek” nitelemesine göz diken projelerdi. Hız kesmiş de olsa halen varlığını sürdüren “Gutenberg Projesi” bunların en ünlüsüdür.<sup>14</sup> 1971’de Michael Hart tarafından, kendisinin “kopyalayıcı teknoloji” (replicator technology) adını verdiği, “bir bilgisayara girilebilen herhangi bir şey sonsuzca çoğaltılabilir” ilkesinden hareketle başlatılan “Gutenberg Projesi”, bilgisayara girilen herhangi bir kitabın (bu arada resimlerin, seslerin, hatta üç boyutlu nesne taramalarının) dileyen herkes için (hatta uydu aracılığıyla bu dünyada olmayanlar için bile) erişilebilir olması fikri üzerinde kuruldu.<sup>15</sup> Erişilebilirlik adına, herhangi bir işletim sistemi tarafından tanınabilecek basit metin formatında<sup>16</sup> yüklenen e-kitapların, herhangi bir internet tarayıcısı ile okunabilmesi esas alınmıştı.</p>
<p>Zamanla bu tür kitaplıklar giderek arttı. Bugün, fiziksel/kamusal ya da sanal/kamusal nitelikli kitaplıkların yanı sıra, çok sayıda özel, akademik, vb. sanal kitaplıklara, hatta farklı kategorideki bir çok sanal kitaplığı bünyesinde barındıran ya da erişim sağlayan sanal kitaplık “portal”larına rastlamak mümkün. Bu zincire, giderek hacim kazanan elektronik yayıncılık sektörünün, e-kitap üretim, satış ve dağıtımıyla uğraşan şirketlerin oluşturduğu elektronik ticaret siteleri de katılınca, kapsam tahmin edilebilir. Henüz, kitaptan e-kitaba, kitaplıktan sanal kitaplığa doğru hareketin başlangıç aşamalarında olduğumuz ve bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişim ivmesi hesaba katılırsa, kültürel bellek olarak sanal kitaplığın yol açacağı değişimin boyutları konusunda çok silik bir imgeye ulaşmak zor olmayacaktır.</p>
<p>Sanal kitaplıkların önünde, tıpkı e-kitap yayıncılığının olduğu gibi, güçlü bir fikri hak mülkiyeti engeli vardır. İnternet ortamında dolaşıma giren e-kitabın kopyalanabilir olması bakımından, telif kapsamı dışında kalan eserler haricindeki kitap, makale vb. malzemenin kamusal dolaşımı sorunu henüz tam olarak çözülememiştir. Sanal kitaplıklar, özellikle fiziksel kitaplıkların sanal uzantıları, bu sorunu üyelik vb. sistemlerle, giderek de kopya koruma teknolojisi gibi önlemlerle çözmeye çalışmaktadır. Yine de yayıncılar fikri hakları konusunda kamusal kitaplıkları önemli bir tehdit olarak algılıyorlar. Ancak, tıpkı okulların elektronik öğrenime, kitapçıların e-kitapçılara, müzelerin sanal müzelere dönüşmesi, daha doğrusu sanal paralel evrenini yaratması gibi, koruma, hacim yönetimi ve depolama, erişim sağlama gibi pek çok sorunla boğuşan kitaplıklar sanal uzantılarını oluşturmaya devam ediyorlar. Kitaplık portallarıyla birbirine bağlanan sanal kitaplıklar, internet içinde ikinci bir ağ kuruyor, evrensel kütüphanecinin dünyadaki tüm kitapları birleştirme düşü bir bakıma yeniden hayat buluyor.</p>
<p>Evrenin belleği olarak kitaplık, hep sonsuzluk imgesiyle düşünüldü. Ağın içerdiği ve içereceği düğümlerin birleşimindeki olasılıkların uçsuzluğuyla kurulan hipermekânda, kitaplar, yazı, kültür fragmanları, taklitler, simülasyonlar, unutuluşlar durmaksızın birbirine bağlanabilir. Ama enformasyon hızıyla atalete tutulan algının zaman-mekânı ya da kamusallığın kaygan zemini, bu çizgisel ve artzamanlı olmayan boyuta nasıl açılacak? Kütüphanecinin bile, hızla dokunan ağın her anını kuşatamadığı sonsuz bir kitaplıkta, ancak “zahir”den bakanın küresel bakışlarıyla her anı ve noktasını ”okuyabildiği” ve çıldırdığı o imkânsız kitabı kim okuyacak? Siborg mu? “İnsan-sonrası” (post-human)…</p>
<p>Peki ya e-kitaplara da, kitap kurtları gibi, virüs, internet solucanı türü haşarat bulaşırsa? Ya virüs, elektronik ortamda kodlanmış bilgiyi tüm ağ boyunca kendisini sonsuz sayıda kopyalayarak sonsuza dek dönüştürürse? Sorular açık, imkân da…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dr. Özgür Uçkan</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* (ARIES, S:1, Haziran-Ağustos 2002)</p>
<h4>Kaynakça</h4>
<ol>
<li>Gerry McGovern, “Egovernment: Epublisher”, NUA White Paper, Şubat 2001, http://www.nua.com (Artık yayında olmayan bu web sitesi yerine belgeye şu adresten ulaşabilirsiniz: (<a href="http://www.veribaz.com/viewdoc.html?egovernment-epublisher-446310.html">http://www.veribaz.com/viewdoc.html?egovernment-epublisher-446310.html</a>)</li>
<li>Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, çev. Füsun Elioğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2001, sf. 223</li>
<li>Jorge Luis Borges, “Babil Kitaplığı”, Ficciones – Hayaller ve Hikayeler, çev. Tomris Uyar – Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 1998, sf. 75, dipnot 4</li>
<li>Bit: B(inary) (Dig)it, yani ikili sayı sözcüklerinin kısaltılmasından türetilen “bit” sözcüğü, bilgisayar dilinde en küçük enformasyon birimini belirtmek için kullanılır. 0 ve 1 lerden, yani açık / kapalı mantığından oluşan dijital enformasyonun en küçük birimi, 0 ve 1 değerine sahip olan bit’tir. Normal boyutlarda bir kitabın elektronik versiyonu, yaklaşık 10 milyon bit’ten oluşur.</li>
<li>Sven Birkerts, “Hypertext: Of Mouse and Man”, The Gutenberg Elegies – The Fate of Reading in an Electronic Age, Faber and Faber, 1994</li>
<li>Manuel Castells, The Rise of the Network Society (The Information Age: Economy, Society and Culture – Volume I), Blackwell Publishers, 1996, sf. 328</li>
<li>Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, çev. Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 1995, sf. 98</li>
<li>Paul Virilio, L’art du Moteur, Galilée, 1993, sf. 180-181</li>
<li>Sven Birkerts, “Hypertext: Of Mouse and Man”, a.g.y.</li>
<li>Roland Barthes, S/Z, Seuil, 1970 (1996), sf.11-12</li>
<li>Jean-Joseph Goux (Numismatique II), aktaran: Jacques Derrida, La Dissémination, Seuil, 1972, sf. 203</li>
<li>Nicholas Negroponte, “Boks without Pages”, Being Digital, Coronet Boks, 1995 (1996), sf. 71; ayrıca bkz. “The Future of the Book”, Wired 4.02, Şubat 1996, <a href="http://www.wired.com/wired/archive/4.02/negroponte.html">http://www.wired.com/wired/archive/4.02/negroponte.html</a></li>
<li>“Elektronik Kağıt”: Yüksek kontrastlı, düşük maliyetli, okunabilir/yazılabilir/silinebilir ortam</li>
<li>Project Gutenberg, <a href="http://www.promo.net/pg/">http://www.promo.net/pg/</a></li>
<li>Bkz. “History and Philosophy of Project Gutenberg”, 1992, <a href="http://www.promo.net/pg/history.html">http://www.promo.net/pg/history.html</a></li>
<li>“Plain vanilla ASCII” – Enformasyon Değişimi için Amerikan Standard Kodu’nun düşük bir türevi.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suç Ölenlerin mi?</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:46:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[bakan]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolları]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolu]]></category>
		<category><![CDATA[hızlı tren]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[kemer]]></category>
		<category><![CDATA[köprü]]></category>
		<category><![CDATA[ölmek]]></category>
		<category><![CDATA[ray]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[TCDD]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<category><![CDATA[vagon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2792</guid>
		<description><![CDATA[Romalılar, bir kemerin yapımını bitirdiklerinde, sorumlu olan mühendisin, iskele kaldırıldığında o kemerin altında durmasını beklerlermiş. Eğer kemer dayanıklı olmamışsa bunu ilk öğrenecek olan mühendis olurmuş.
*
Britanya&#8217;da, 10 Mayıs 2002&#8242;de Potters Bar kasabasında bir trenin dört vagonu raydan çıktı. Yedi kişi öldü. Trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıkınca Ulaştırma Bakanı Stephen Byers istifa etti.
*
Yine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Romalılar, bir kemerin yapımını bitirdiklerinde, sorumlu olan mühendisin, iskele kaldırıldığında o kemerin altında durmasını beklerlermiş. Eğer kemer dayanıklı olmamışsa bunu ilk öğrenecek olan mühendis olurmuş.<span id="more-2792"></span></p>
<p align="center">*</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/hizli-tren2-266x320.jpg" alt="Hızlı Tren" title="Hızlı Tren" width="266" height="320" class="alignleft size-medium wp-image-2794" />Britanya&#8217;da, 10 Mayıs 2002&#8242;de Potters Bar kasabasında bir trenin dört vagonu raydan çıktı. Yedi kişi öldü. Trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıkınca Ulaştırma Bakanı Stephen Byers istifa etti.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Yine Britanya&#8217;da, 17 Ekim 2000&#8242;de 160 kilometre hızla giden ekspres tren kaza yaptı. Dört kişi öldü. Kazaya raydaki bir kırıklığın neden olduğu saptanınca demiryolu işletmeciliğini üstlenen Railtrack şirketinin patronu Gerald Corbett görevinden ayrıldı.</p>
<p align="center">*</p>
<p> Fransa&#8217;da 1998&#8242;de benzer bir tren kazası oldu. 56 kişinin öldüğü kazanın ardından Devlet Demiryolları Müdürü Philippe Rouvillois istifasını sundu.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Hindistan&#8217;da 2 Ağustos 1998&#8242;de iki tren ışıklandırma hatası nedeniyle çarpıştı. Demiryolları Bakanı Nitish Kumar ise henüz soruşturma bile açılmadan istifa etti.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Türkiye&#8217;de, 22 Temmuz 2004 tarihinde Sakarya Pamukova’da 41 kişinin ölüp, 89 kişinin yaralandığı &#8220;Hızlandırılmış Tren&#8221; kazası oldu. 80 km hızla gidilmesi gerekirken 132 km hız yaptığı söylenilen iki makinist, sekizde dört kusurlu bulundu. Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;nde verilen karar gereği makinistlerden Fikret Karabulut 2 yıl 6 ay hapis, 1100 TL para cezası, Recep Sönmez de 1 yıl 3 ay hapis ve 733 TL para cezasına çarptırıldı. Tren şefi Köksal Coşkun beraat ederken, bilirkişi tarafından yol tamiratlarını yapmayan ve sinyalizasyon hatası yapan TCDD yönetimi de makinistlerle aynı oranda kusurlu bulundu. Fakat herhangi bir işlem yapılmadı.</p>
<p>Sivil Toplum Örgütleri ve muhalefet; &#8220;TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım istifa etmeli&#8221; diye sesini yükseltti.  Binali Yıldırım, tepkilerin azalmaması üzerine Süleyman Karaman&#8217;ı kazadan 55 gün sonra görevinden aldı ve <em>&#8220;Zor anlarda kaçacak adam değilim. Kazayı fırsat bilip bize karşı yönelenler ülkeye kötülük yapıyor&#8230;&#8221;</em> dedi. </p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/hizli-tren1.jpg" alt="Hızlı Tren" title="Hızlı Tren" width="565" height="363" class="aligncenter size-full wp-image-2795" /></p>
<p><em>&#8220;Hayatım boyunca altında kaldığım tek iş bu oldu&#8221;</em> diyen Karaman da görevden alınmasının kendisini zerre kadar etkilemediğini dile getirdi. Gelişmeler Karaman&#8217;ın gerçekten de etkilenmediğini gösterdi. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 11 Mayıs 2005&#8242;te Karaman&#8217;ın görevden alınmasının hukuka uygun olmadığına hükmetti ve 8 Temmuz 2005’te Karaman yeniden görevinin başına döndü. Diğer iki makinist ise Ocak 2007’de yaptıkları açıklamada, <em>“Hükümetin çıkardığı Sicil Affı’ndan faydalanarak bir ay önce TCDD’de iş başı yaptıklarını”</em> söyledi.</p>
<p>TCDD Genel Müdürü ve Ulaştırma Bakanı hakkında herhangi bir işlem yapılmadığından, davayla ilgili karara makinist avukatları ve ölenlerin yakınları olmak üzere 20 kişi itiraz etti. Dava dosyaları, kararda adları geçen yakınlarını kaybeden ve yaralananların da bulunduğu 177 kişiye tebliğ edildikten altı ay sonra Yargıtay&#8217;a gönderildi. Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 1 Şubat 2008 tarihinde karara çıkan ‘Hızlandırılmış Tren’ kazasıyla ilgili dosyayı inceledikten sonra 5 yüksek yargıçtan oluşan mahkeme heyeti, kararı &#8216;usulden&#8217; bozdu. Yargıtay bozma gerekçesini, &#8216;Kovuşturma ve soruşturma aşamasında şikâyetçi olan beş kişinin yokluğunda kararın verilmesi&#8217; olarak gösterdi. Yargıtay&#8217;ın bu bozma kararı sonrasında ‘Hızlandırılmış Tren’ davası dosyası yeniden görülmesi için Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;ne gönderildi.</p>
<p>Bugün her şeyi başa döndüren bu sonuç, ne ölen 41 kişiyi geri getirdi, ne de acıları biraz olsun dindirebildi.</p>
<p>Bazı Milletvekilleri, sert bir ifadeyle “Eleştirilerin dozunu kaçırıyorlar! Felaket çığırtkanlığı yapıyorlar” deyip kazayla ilgili olarak “Takdir-i ilahi” dedi. Oysa onların İlâhı bu yaklaşıma 14 asır önce, yine onların kutsal saydıkları kitabında; A’raf suresinin 28. Ayetinde yanıt vermişti: <em>&#8220;Bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?&#8221;</em></p>
<p>Hızlı Tren Bileti’nin resmi sitesi <a href="http://www.hizlitrenbileti.com/">www.hizlitrenbileti.com</a>’dan bir alıntıyla bitiriyorum yazımı. </p>
<p><em>&#8220;Hızlı tren güvenli mi? Evet, Hızlı tren güvenlidir. Çünkü 7 start kontrol testle open marş alır. Vira Bismillah nonstop ray-cer dinleyicisi railwayskinner da devreye kazandırılır. Ve hızlı trenleri euro- makinistlerimiz olan bir pilot timi sürer. Sistemin gerisinde ise DDY ailesi vardır. Hızlı tren güvensiz diyene siz gülün!&#8221;</em></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p><strong>Göksel Bekmezci</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kara Prens</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:27:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Tan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[dost]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[kara]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[meltem]]></category>
		<category><![CDATA[prens]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2801</guid>
		<description><![CDATA[Cem’e&#8230;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;
Karanlık gecenin kara prensi
Gölgeler dostu
Yalnızlık ailesi
Uyanıverdi bir gece&#8230;
Kalktı, soyundu&#8230;
Üzerine giydiği hüznü bavula
Dudaklarındaki şarkıyı cebine koydu.
Gözlerindeki gökkuşağı sevgiyi
Sığdıramadı hiçbir yere.
Kapadı gözlerini sımsıkı
İçine akıttı renkleri.
Dışarıda siyah bir meltem esti&#8230;
Karanlık gecenin kara prensi
Yürüdü, gitti,
Rüzgara karıştı.
Kara Prens gitti şimdi.
Tüm renkleri kendine kattı,
Kendinde boğdu gitti.
Pembeyi kana
Sarıyı boka
Beyazı pise çevirdi gitti.
Karanlık gecenin kara prensi&#8230;
Gündüzü çaldı, gitti.
Karanlık gecenin deli rüzgarı&#8230;
Kara Prensi aldı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>Cem’e&#8230;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</em></p>
<p>Karanlık gecenin kara prensi<br />
Gölgeler dostu<br />
Yalnızlık ailesi<br />
Uyanıverdi bir gece&#8230;<br />
Kalktı, soyundu&#8230;<br />
Üzerine giydiği hüznü bavula<br />
Dudaklarındaki şarkıyı cebine koydu.<br />
Gözlerindeki gökkuşağı sevgiyi<br />
Sığdıramadı hiçbir yere.<br />
Kapadı gözlerini sımsıkı<br />
İçine akıttı renkleri.<br />
Dışarıda siyah bir meltem esti&#8230;<br />
Karanlık gecenin kara prensi<br />
Yürüdü, gitti,<br />
Rüzgara karıştı.</p>
<p>Kara Prens gitti şimdi.<br />
Tüm renkleri kendine kattı,<br />
Kendinde boğdu gitti.<br />
Pembeyi kana<br />
Sarıyı boka<br />
Beyazı pise çevirdi gitti.<br />
Karanlık gecenin kara prensi&#8230;<br />
Gündüzü çaldı, gitti.<br />
Karanlık gecenin deli rüzgarı&#8230;<br />
Kara Prensi aldı, gitti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanat mı San’at mı?*</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san%e2%80%99at-mi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san%e2%80%99at-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 00:37:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dr. Özgür Uçkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kuramsal]]></category>
		<category><![CDATA[ağ sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allan Kaprow]]></category>
		<category><![CDATA[Ars Scissendi]]></category>
		<category><![CDATA[Avangart]]></category>
		<category><![CDATA[Croce]]></category>
		<category><![CDATA[dadacılık]]></category>
		<category><![CDATA[dijital sanat]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[eser]]></category>
		<category><![CDATA[Eudoxia]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[fetişizm]]></category>
		<category><![CDATA[Fluxus]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[geometrik uyum]]></category>
		<category><![CDATA[George Maciunas]]></category>
		<category><![CDATA[Gysin]]></category>
		<category><![CDATA[ifade]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[işlev]]></category>
		<category><![CDATA[John Cage]]></category>
		<category><![CDATA[kitsch]]></category>
		<category><![CDATA[kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[Man Ray]]></category>
		<category><![CDATA[Merce Cunningham]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Klee]]></category>
		<category><![CDATA[performans sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[plastik sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[popüler]]></category>
		<category><![CDATA[pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Filliou]]></category>
		<category><![CDATA[romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[süreç]]></category>
		<category><![CDATA[sürrealizm]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Vergillus Maro]]></category>
		<category><![CDATA[William S. Burroughs]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[yaratım]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2785</guid>
		<description><![CDATA[William S. Burroughs, &#8220;aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up&#8217;larıdırlar.&#8221; der1. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani “kendisi olmayan bir şeyle” ifade edilmesi olarak tanımlar.
Bu &#8220;ifade&#8221;nin özel biçimlerinden birkaçına “sanat” adı veriyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>William S. Burroughs, <em>&#8220;aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up&#8217;larıdırlar.&#8221;</em> der<sup>1</sup>. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani<span id="more-2785"></span> “kendisi olmayan bir şeyle” ifade edilmesi olarak tanımlar.</p>
<div id="attachment_2787" class="wp-caption alignleft" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-le_violon_dingres.jpg" alt="Le Violon Dingres - Man Ray" title="Le Violon Dingres - Man Ray" width="280" height="352" class="size-full wp-image-2787" /><p class="wp-caption-text">Le Violon Dingres - Man Ray</p></div>
<p>Bu &#8220;ifade&#8221;nin özel biçimlerinden birkaçına “sanat” adı veriyoruz. Böyle baktığımız zaman, sanatı niçin “benzersiz, tekil bir yaratım” olarak yüceltme ihtiyacı içinde olduğumuzu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü sanat da bir nesnenin, sürecin, duygunun, düşüncenin, herkesin kullanımına açık simgeler, işaretler ve seslerle ifadesinden ibarettir. Bazı simge-işaret-ses-renk-hareket kombinasyonları bizi diğerlerinden daha fazla etkiliyor ya da onlara daha fazla değer atfedip daha fazla para ödüyoruz diye onların “tekil”, “benzersiz” “yaratım”lar olduğunu iddia edebilir miyiz?</p>
<p>Bu iddia sanıldığı kadar eski değildir. Aydınlanma sonrası akılcılığa tepki olarak doğan, ancak Batı Uygarlığı’nın bir “Aydınlanma Kalesi” olduğu fikrini itirazsız sürdüren romantizmin başlattığı ve ona tepki olarak doğmakla birlikte estetiği rasyonel temellere yerleştirme çabasında olan modernizmin sürdürdüğü bir sanat yüceleştirmesi, fetişizmi bu.</p>
<p>Sanat 20. Yüzyılı bu yüceleştirmeden, kutsallaştırmadan, etkisizleştirmeden kurtulmak için harcadı. Çünkü bu fetişizm, tapınacak “nesne” arayışı içinde olduğundan sanatı “eser”e indirger, süreçten ve “iş”ten tiksinir&#8230; Sanat yücelerde yaşar ve bize nasıl anlamdırabileceğimizi tam bilmediğimiz, ama “değer”inden kuşku duymamamız gereken yaratım işareti “eser”ler gönderir. Bunlar neredeyse birer vahiydir.</p>
<p>Sanat “işini yapmak” için bu kutsallıkla mücadele etmek zorundaydı. Avangart sanat “nesneden” kurtulma sürecidir.</p>
<p><em>“Sanat ve dil arasındaki karmaşık ve katmanlı ilişki sanat hakkındaki teorik literatürün ayrıcalıklı bir bölümünü oluşturur. Bu doğaldır, çünkü sanat &#8216;medyum&#8217;suz yapamaz ve sanatın medyumla ilişkisi dil(ler) ile olan ilişkisine bağlıdır. Sanat, ister nesne üretsin ister üretmesin, kendisi sayesinde vücut bulduğu, içine nüfuz ettiği veya sızdığı ya da yaratılmasına katıldığı medyumla ilişkisini dil içinde kurar. Bu dil(ler) semantik, plastik, görsel, işitsel, eylemsel (kinetik) veya teknolojik olabilir ya da tümü/ bir kısmı etkileşim içinde bulunabilir… Sanatın yaptığı da genellikle budur: dilleri etkileşim içine sokmak ve yüzleştiği bu kaosu anlamaya/ anlamlandırmaya uğraşırken yeni diller kurmak, yeni düzenlemeler (agencement) türetmek, yeni kaçış çizgileri bularak bu düzenlemelerden özgürleşmek… Sanatın dil ile olan ilişkisi, kullandığı medyum kadar yaratım süreciyle olan ilişkisini de belirler. 20. Yüzyılın avangart akımları, farklı dillerin iç içe var olduğu ve yaratım sürecine izleyiciyi de katan işleriyle, sürecin bitmiş işten (nesneden) daha önemli olduğu vizyonunu miras bıraktı. Sanatsal dil yaratım sürecini bakışa açar. Nesne ise bu süreci örterek, gizleyerek &#8216;değer&#8217; kazanır. Sanatın nesne üretirken bile nesneden özgürleşmesinin arkasında yine bu dil bağı bulunur. Sanat üretilen &#8216;iş&#8217;te konuştuğu dili görünür kılarak süreci dışa vurur ve işin nesneye dönüşmesine engel olur. Bir Rönesans resmindeki boya katmanlarını kat eden fırça darbelerini, bir Bacon resmindeki akışkanlığı, bir Dada sistemindeki işlemselliği düşünün. Performans sanatı ise, eylemi bir dil ve bedeni bir medyum olarak &#8216;kullanırken&#8217; nesneden kurtulup süreci plastikleştirmeyi hedefliyordu.”<sup>2</sup></em></p>
<div id="attachment_2791" class="wp-caption alignright" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/merce-cunningham.jpg" alt="Merce Cunningham" title="Merce Cunningham" width="280" height="322" class="size-full wp-image-2791" /><p class="wp-caption-text">Merce Cunningham</p></div>
<p>Romantizm “yaratımın kutsallığı”nı vahyederken, modernizm, geometrik uyum ve matematik minimalizmin pozitivizmini kutsadı ve  Batı sanatını “merkez”e alarak oluşturduğu kurmaca coğrafyada sanatı “alçak” – “yüksek”, “merkez” – “periferi”, “popüler” – “seçkin” kavram çiftleriyle kategorileştirmeye yeltendi. Bir tarafta “yüksek” (ya da yüce) sanat vardı, öte tarafta da kitsch süslemeler, popüler kültür, yerel folklor ya da düpedüz zanaat. Sanatın “eser” üretmediği sanat alanları, önce fotoğraf, sonra sinema ve hele performans sanatı modernizmin sanat otoriteleri tarafından “zanaat” ve hatta “şarlatanlık” olarak aşağılandı. Her iki akım da “kutsal” ve “yüce” gibi ahlaki değerleri sanatı tanımlamak için kullandılar ve sanatın bir süreç olduğu, sürecin de sanatı bitmiş işten ve nesneden çok daha fazla bir şey kıldığı fikrine direndiler. Oysa sanatı “değerlendirmek” için kullanamayacağımız bir kategori varsa, bu da ahlâki değerlerdir. Sanatın ahlâki değerleri yoktur.</p>
<p>Bu bakış açısı yaklaşık yirmi yıldır hakimiyetini kaybetti, ama etkileri azalarak da olsa sürüyor. Tuhaf olan, bu etkilerin özellikle popüler sanat algısında devam etmesi. Sanatın bir işe yarayamayacak kadar yüce ve kutsal olduğunu düşünmeye devam ediyor çoğunluk. Avangart sanat modernist etkisizleştirmeye karşı mücadelesini kazandı, ama bunun bedelini “modern sanat” müzelerine kapatılarak ve dışlayıp kurtulmak istediği “nesne”lerin açık artırmalarda astronomik rakamlara satıldığını görerek ödedi.</p>
<p>Bu arada modernizmin zamanında performans sanatına karşı yürüttüğü alçaltma taktiği bugün elektronik mecraları ortam olarak kullanılan, genellikle “dijital sanat” denilen, ama benim “ağ sanatı” olarak adlandırmayı tercih ettiğim sanat disiplinine karşı kullanılıyor. Tıpkı zamanında fotoğrafa yapıldığı gibi bu sanat türünün sanat olamayacak kadar “otomatik” olduğu veya tıpkı performans sanatına karşı söylendiği gibi “şarlatanca bir yozlaşma”dan ibaret olduğu söyleniyor. Çünkü ağ sanatı dışardan bakınca fazla demokratik görünüyor ve bildiğimiz anlamda “nesne” üretmiyor. Üstelik teknolojik bir ortamı kullanarak sanatın “kutsallığı”na ihanet ediyor. O zaman en iyi ihtimalle bir “zanaat” olabilir, en kötü ihtimalle soytarılıktan ibarettir.</p>
<p>20. Yüzyılın başlarında “sanat erbabı” Man Ray&#8217;i zanaatkar ilan etmişti! 1960&#8242;larda George Maciunas, Merce Cunningham ve Allan Kaprow&#8217;a onu bile çok gördüler! Yüce sanat&#8217;ın peşinde olanlar, onlara &#8220;şarlatan&#8221; dediler&#8230; Bugün bu isimleri performans sanatının ustaları olarak selamlıyoruz&#8230;</p>
<div id="attachment_2788" class="wp-caption aligncenter" style="width: 489px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-salvador_dali.jpg" rel="lightbox[2785]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-salvador_dali-479x313.jpg" alt="Salvador Dali, Man Ray" title="Salvador Dali, Man Ray" width="479" height="313" class="size-large wp-image-2788" /></a><p class="wp-caption-text">Salvador Dali, Man Ray</p></div>
<p>Sanatın kullandığı ortam, ister tuval-yağlı boya, ister ses-hava, ister beden-boşluk, isterse elektronik ortam-dijital enformasyon olsun fark etmez. Çünkü tıpkı nesne gibi ortam da sanat eserini tanımlamaz. Her ortamda zanaat da vardır sanat da&#8230;</p>
<p>&#8220;Süreç&#8221; ve &#8220;işlev&#8221; kavramları, Croce&#8217;den beri (ki kendisi tam bir yüceltme üstadıdır) sanat eserini değerlendirmek için kullanılıyor. Croce önce bu kavramları aşağılamaya çalışmıştı, çünkü yüceleştirmenin karşısında duruyorlardı. Croce haklı olarak &#8220;üretim&#8221;, &#8220;süreç&#8221; ve &#8220;işlev&#8221; kavramlarıyla hesaplaşıyordu, çünkü sanatı yüceltmek için bu kavramlarla hesaplaşması gerektiğini biliyordu. Ama 20. Yüzyıl sanatı tamamen bu kavramlara odaklandı. Paul Klee, <em>&#8220;yoldur eser, bitmiş iş değil&#8221;</em> der: <em>“Varılacak yer, gidilecek yönün değil, yolda-olma-halinin kendisinin belirlediği bir süreç; deneyim, eylem, hayat, hakikat, durum, duruş gibi nosyonlarla kurulan ve bizzat sanat eseri olan bir yol…”</em><sup>3</sup> Yol, deneyimdir. Sanat hakikati deneyimler. John Cage’in dediği gibi, “deneysel sözcüğü, başarı ya da başarısızlık terimleriyle yargılanmaya yazgılı bir edim değil, yalnızca sonucu bilinmeyen bir edim olarak anlaşıldığında anlamını bulur.”<sup>4</sup> Tüm 20. Yüzyıl sanatı, sanatsal sürecin nesneden arınma öyküsüdür. Sanat, &#8220;nesne&#8221; değil &#8220;iş&#8221;tir. Süreçtir ve ürettiği nesnede de sürecini anlatır. Bizi çarpan üretim sürecini görünür kılmasıdır. Sanatın yüceleştirilmesi onu nesneye indirger ve yaftalar. Onu dondurur. Sanat gibi canlı, ele avuca gelmez bir eylemi “yüceltmek”, ona ket vurmak ve etkisizleştirmektir.</p>
<div id="attachment_2790" class="wp-caption alignleft" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/john-cage-playing.jpg" alt="John Cage" title="John Cage" width="280" height="366" class="size-full wp-image-2790" /><p class="wp-caption-text">John Cage</p></div>
<p>&#8220;Yüksek-alçak”, &#8220;merkez-periferi&#8221;, &#8220;yüce-sıradan&#8221; kavram çiftleri sanatın gündeminden düşeli çok oluyor. Artık kimse sanatı bu &#8220;değer&#8221;lerle &#8220;değerlendirmeye&#8221; cesaret edemiyor. Bu yaklaşım &#8220;modernist tahakküm&#8221; olarak etiketlenip sanat dünyasının dışına sürüldü artık&#8230; Ama yine de popüler algı sanatı “san’at” olarak görmeye devam ediyor.</p>
<p>&#8220;Sanat işlevsel&#8221;dir, bir “işe yaramalıdır dediğimiz anda, karşımızdaki genellikle &#8220;yol gösterme”, “aydınlatma” işlevini anlıyor. Yol göstermek, bir ahlaki ideale &#8220;göre&#8221; doğru-iyi-güzel-haklı vb. bir yerlere götüren yolu anlatır. “Aydınlatma” da öyle. Birileri bir şeye karanlık başka bir şeye aydınlık diyor. Bunlar ideolojik işlevler. Ben işlevden sanatın hakikatina dair bir şey anlıyorum. Beni, izleyicisini içine çağıran, oradan aldığım bir şeyi kafamda evirip çevirmeme ve başka şeyler üretmeme sebep olan bir işlev&#8230; Hakiki bir işlev&#8230; Sanat ne “aydınlatır” ne de “yol gösterir”. Sanat, ahlaki değildir, ama etiktir; ideolojik değildir, ama siyasaldır. Çünkü bir “hakikat”i vardır.</p>
<p>&#8220;Sanatın mutlaka bir işe ‘yaraması’ gerektiğini, bu işlevin ancak, ‘gösteri toplumunun’ yasalarını izleyen ‘tasarım sergiler’de, ‘markalaşmış bienaller’de, birer ‘tasarım tapınağı’na dönüşmüş müzelerde medyatize edilen ‘stil gösterisi’nden kurtularak yerine getirilebileceğini ve bu ‘dekadan’ dünyada söz konusu işlevin mutlaka ‘siyasal’ olabileceğini düşünüyorum. (Çünkü) imgenin hakikatin, medyanın belleğin yerine geçtiği, kopyayla modelin birbirine karıştığı, imge tüketiminin refahla özdeşleştiği, medyatize edilerek dolayımsız haklarından yoksun bırakılan atıl köleler topluluğunun tam bir bellek yitimine uğrayarak hakikat duyumunu yitirdiği ‘gösteri toplumu’nu sanat dolayımıyla yeniden üretmek siyasi bir işlevdir.&#8221;<sup>5</sup></p>
<p>Sanatın tıpkı bir zamanlar olduğu gibi yanı başımızda, bizden biri olup bize bizi değiştirecek bir hakikati anlatacağı günler çok mu uzak? Bence değil&#8230; <em>“21. Yüzyılda sanat nesnesiz olacak. Nesneler aslında izleyici ile sanatçının niyetleri arasında birer engel. İzleyici ve sanatçı arasındaki dolaysız enerji alışverişi için nesneler aradan çekilmek zorunda.”</em><sup>6</sup> Sanat her zaman bize en yakın ortamı ve bizi en çok etkileyecek simge-işaret-ses-renk-ton-düşünce kombinezonları kullanmaya meyillidir.</p>
<p>Sanat bizimle iletişim kurar, çünkü bizimle bir “derdi” vardır.</p>
<p><em>“Karmaşık ağ iletişimleriyle şekillenen yeni dünyanın sanatı ile ilk çağların minik figürlerinden ibaret sanatı aynı yerde birleşecek: iletişim. (&#8230;) Nesnesiz sanat, eh, nerden baksan hayatın kendisi değil mi?&#8221;<sup>7</sup> Sanat “nesneden kopuyor, ağa bağlanıyor. (Çünkü) dünya, düzen ve kaos, yaşam-öncesi ve tam bir yıkım arasındaki gergin hatta ilerleyen,  birbirleriyle sürekli etkileşim halinde bir dizi dinamik sistemdir…”<sup>8</sup></em></p>
<p>Fluxus sanatçısı Robert Filliou, bunu şöyle açıklamış: <em>&#8220;Sanat, hayatı sanattan daha ilginç kılmaktır&#8221;</em>&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dr. Özgür Uçkan</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Bu yazı “Friendfeed” ortamındaki tartışmalardan doğdu (&#8221;<a href="http://ff.im/6Gkuc">http://ff.im/6Gkuc</a>&#8221; ve  &#8220;<a href="http://ff.im/6KqIk">http://ff.im/6KqIk</a>&#8220;). Tolga, Devrim, Ex Instance ve Ekim başta olmak üzere tartışmaya katılan herkese teşekkür ederim&#8230;</em></p>
<ol>
<li>W. S. Burroughs, “The Cut-Up Method of Brion Gysin”, RE/SEARCH, sf. 36. 1959′da Paris’teki &#8216;Beat Hotel&#8217;de Burroughs’un komşusu olan Gysin’in icat ettiği ve Burroughs’la birlikte geliştirecekleri ‘Cut-Up’ tekniği, ‘dilsel manyetik itim’ projesinin önemli bir parçasıdır, yalnızca bir edebiyat yöntemi değil. Kökeni, Eudoxia’nın “İsa’nın Yaşamı”na ya da altıncı Yüzyıl dilbilimcisi Vergillus Maro’nun “Ars Scissendi”sine dek götürülebilecek, Dadacı sözel kolajlara ya da Sürrealist “lezzetli kadavra”lara benzese de ciddi farklılıklar taşıyan, bir “kesip yapıştırma” tekniğidir.” (Bkz. Özgür Uçkan, “<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=347">Şehrin yaşlı adamı: William S. Burroughs</a>)
</li>
<li>Özgür Uçkan, <a href="http://www.ozguruckan.com/?p=153">Makinedeki Hayalet: Ağ ve Sanat</a></li>
<li>Özgür Uçkan, <a href="http://www.ozguruckan.com/?p=305">Silinen sınırlar, karışan diller: İnter-media / Performans sanatının dünü, bugünü, deneyimler…</a>&#8220;</li>
<li>John Cage, Silence, Wesleyan University Press, 1961, sf. 13</li>
<li>Özgür Uçkan, &#8220;<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=170">Bir plastik sanatlar ekonomi politikası: ‘Süs ve suç’, ‘stil ve tasarım’</a>”</li>
<li>“Marina Abromovic in Conversation”, New Moment, special issue “La Biennale di Venecia”, N: 7, Spring 1997</li>
<li><a href="http://friendfeed.com/obeca">Devrim</a>, &#8220;<a href="http://ff.im/6KqIk">http://ff.im/6KqIk</a>&#8220;</li>
<li>Özgür Uçkan, “<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=296">68 – 98: ‘Kaotik Retorik’</a>”</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san%e2%80%99at-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sicim</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2009 21:35:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[duvar]]></category>
		<category><![CDATA[ezgi]]></category>
		<category><![CDATA[görmek]]></category>
		<category><![CDATA[görüşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[kabartma]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[nota]]></category>
		<category><![CDATA[oda]]></category>
		<category><![CDATA[pencere]]></category>
		<category><![CDATA[perde]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sesler]]></category>
		<category><![CDATA[silüet]]></category>
		<category><![CDATA[tablo]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[tuval]]></category>
		<category><![CDATA[uykusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[yatak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2782</guid>
		<description><![CDATA[Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e…

Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi sekiyordu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e…</em></p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/pencereden.jpg" alt="Oda" title="Oda" width="565" height="435" class="alignnone size-full wp-image-2783" /></p>
<p>Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı.<span id="more-2782"></span> Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi sekiyordu önünde. Tam uzanacağım derken her seferinde kaçırıyordu ellerinden. Her türlü çabasının üzerine yenilgi tarafından dört bir taraftan sarılmışlık; adamın baş ağrısını biraz daha arttırdı. Belki bu kez ağrı dayanılmaz acısıyla birleşecek seviyeye ulaşmıştı. Yaşadığının ne olduğuna tam olarak karar veremiyordu. Uykusuzluk mu, yenilgi mi yoksa baş ağrısı mı daha çok canını sıkıyordu; bilmiyordu.</p>
<p>Bir hışımla yerinden fırladı. Kalktığında yaptığı ilk şey yeşil kadife perdeleri tamamen kapatmak oldu. Böylece karşıdaki sokak kandilinden gelen ışık zerreleri odasına sorgusuz sualsiz girme cüretini gösteremeyecekti. Loş odada oynaşan hiçbir ışık huzmesi kalmayınca adam bir an zaferi içinde hissetti. Sonra ağrısına geri döndü. Ya da ağrısı ona… Ne fark ederdi artık. &#8220;Delirmekle eş değer bir ağrı bu&#8221; diye düşündüğü bir anda, düşünmenin hiçbir şeyi çözemeyeceğine kanaat getirdi. Hazır ayaktayken, düşünmeden hareket etmek daha kolay olur diye yatağa da dönmemeye karar verdi. Yatağın oymalı başı duvara yaslanmış tam önünde duruyordu. Ama yatak karşısında olmasına rağmen ne yatağı ne de yatağın oymalarını gördü. Odanın ortasına yakın bir yerinde çıplak ayağıyla kabartmalarını seçtiği halının kıyısında ayakta dururken aniden arkasını döndü. Arkasındaki duvara hızla ilerledi. Ağrı hareketlerini şiddetlendiriyordu. Kaçarcasına ağrıdan, koşturarak duvarın önüne geldi. Duvardaki farklı uzunluk ve genişlikteki taşlardan birkaçına dokunarak bir ezgi mırıldandı. Duvardan daha önce duvarın bir parçasıymış gibi görünen bir kapak açıldı. Küçük bir dolaba benzeyen bu gizli bölmeden bir kutu aldı. Boynunda asılı duran mavi ve kırık bir taş parçasını kutunun üstündeki girintiye koydu. Girintiden ufak bir çıkırtı duyuldu. Kutunun kabartmalı desenleri değişti. Taş, yerine yerleşmiş ve görevini yerine getirmişti. Kapağı açtı. Oda aydınlıkla doldu. Adam yüzüne çarpan ışığa gözlerini kırpamadan bakakaldı. Bu, ağrısını daha da arttırdı. Başı yalnızca boynuyla kaldıramayacağı bir ağırlığa ulaşmıştı. Sol eliyle başını tutmaya başladı. Git gide ağırlaşan başına, boşta kalan sağ eli bir çözüm sunmak üzereydi. Kutunun içinden sağ eliyle ışıldayan sicimi aldı, başının tepesine doladı. Sicime iki eliyle düğüm attı. Hafif bir uğultuyla adamın tepesinde bir çember çizerek silindi sicim. Gözlerini kapayıp derin bir nefes alma ihtiyacı duydu. Az sonra yapacakları bu ağrıya ve ağırlığa bir çözüm olabilecek miydi, emin değildi. Sicimin kaybolduğu yeri parmağıyla yokladı. Sicim de işini görmüştü demek ki… Sıra sözlerdeydi. “Her neysen içerideki, çık ortaya!” diye bağırdı aynaya bakarken. Başının tepesi çatırdadı. Küçük bir gıcırtıyla açılmaya başladı. Önce aydınlandı ortalık. Sonra; aydınlık azalırken, adam ilk anda görünen aydınlığın yarattığı, gözlerinin karanlıktan aydınlığa geçişteki yanılsaması üzerine bir fikir geliştirmeye çalışıyordu. Tam göz kamaşmasının buna sebep olduğunu bulduğunda, kafatasının içinden saçlar çıkmaya başladı. Saçlar çıkmaya devam ederken, aydınlığa alışan adamın gözleri uzadıkça uzayan saçların sarı rengini ayırt etmeye başladı. Ardından küçük bir kafa yükseldi, onu takiben küçük bir beden göründü. Elleriyle adamın kesik kafatasından yardım alan beden, kendini aşağıya bıraktı. Süzülerek yere ilk inen saçlardı. Sonra da küçük bedenin ayakları yere kavuştu.  </p>
<p>Yaklaşık yirmi santim boyunda saçları ayaklarına kadar uzanan, aydınlık yüzlü bir kız adamın karşısında duruyordu. Adam donuk gözlerle baktı kıza. “Daha içeride kalan var mı?” dedi. “Saçlarımdan göremedim.” dedi kız. Adam oflayarak kafasına küçük bir şaplak indirdi. “Kalanlar, hadi siz de çıkın!” Adamın az önce beyaz ışık saçan tepesinden şimdi de yeşil bir ışık göründü. Kısa, kızıl saçlı küçük oğlan “Ha-ha!” dedi adamla göz göze gelince. O da aşağıya zıpladı ve süzülerek indi. “E başka?” dedi adam tekrar aynaya dönerek. “Acele etme.” dedi kız, yumuşak sesiyle. “Onlar için erken.” dedi çilli suratlı küçük oğlan. </p>
<p>Adam başının tepesini tuttu ve kapattı. Sicimin dolandığı kesiği parmağıyla baştan sona okşadı. Sicim aydınlanmaya ve derinin içinden çıkmaya başladı. Hafif bir uğultuyla tamamen görünür olduğunda, adam sicimi eline aldı. Düğümü çözdü. Sicimi bir kâğıda sardı ve aynanın yanında duran kenarlarında aslan kabartmaları olan büyükçe masanın üzerine bıraktı. </p>
<p>Adam yeşil ışık saçan küçük oğlanı, beyaz ışık saçan kızı aldı eline ve masanın diğer köşesine bıraktı. Bir sandalye çekti ve karşılarına oturdu. Derin bir nefes çekti. Başını ve şakaklarını ovdu bir an. Ağrısı azalmıştı, belki de yok olmuştu. Yalnızca hafif bir sızı vardı; sicimin dolandığı çizgide. </p>
<p>Kız bir şarkı mırıldandı. Küçük oğlan masaya oturdu ve kızı dinlemeye başladı. Kızın söylediği mırıltı bir ninniyi çağrıştırıyordu. Sözlerini seçemiyordu adam. Ama hoşuna gitmişti duyduğu ezgi. Işığı daha da kuvvetlendi kızın. Mırıltısı şiddetlendi. Oğlanın yeşili de daha bir aydınlatıyordu sanki etrafı. Tiz seslerden oluşan nağmenin bu kısmı, nakarat olmalıydı. Arada bir tekrarlanıyor ve şarkıya coşku katıyordu. Adam kâğıdı-kalemi eline aldı. Notalarını yazmaya başladı; kız mırıltısını yinelerken. Oğlan masanın köşesine kıvrıldı mutlulukla. Sırasının gelmesini dinlenerek beklemeyi düşünmüştü. </p>
<p>Adam şiddetle kâğıdı karaladı. Kız mırıltısına yeniden başladı. Adam karalamalarına bir kez daha baktı. “Çok güzel!” diye bağırdı kâğıtların birine bakıp bir şey anladığında. Kızın hüzünlü gözleri aydınlandı. Mırıltısını bu kez de, mutluluğunu paylaşmak için yineledi. Ardından “re-re-la-sol-la-re-re-la-sol-la-si-la-sol-fa-sol-miiiiii” diyerek şarkıyı sesini inceltip kalınlaştırmadan düz bir şekilde okudu adam önce. Sonra tekrarladı notaları… Bu sefer nağmeleri sesinde yerli yerine yerleştirerek; ince sesle “re-do-si-la-si-laaaa, do-si-la-sol-la-sooool” dedi. Adam nakaratı sevmişti. Şarkının bitişini bir kez daha mırıldandı. Kızın bitişte çıkardığı ara sesin hangi notaya tekabül ettiğini bir türlü bulamadı. Kafasını kaşıdı hızlıca. “Sanırım bir kez daha duymalıyım sonunu.” dedi. Kız memnuniyetini belirten bir gülümsemeyle şarkı ile ninni arasında gidip gelen huzurlu parçayı tekrar mırıldanmaya başladı. Bittiğinde adam; “Diyez sanırım. Ama yok, keskin olur, bemol bemol.” dedi. Tam da emin değildi. Yorgunluğu başına vurmuşken, bemoller veya diyezler; hepsi aynıymış gibi geliyordu kulağına… </p>
<p>“Yine de fena olmadı. Ezginin büyük bir kısmı kâğıtta. Çalışırım sonra, olmazsa…” </p>
<p>“Siz bilirsiniz efendim.” dedi kız, başını hafifçe eğip selam vererek.</p>
<p>Oğlan ayağa kalktı, gerindi. Adam kâğıtları masaya bıraktı. İri gözleriyle adama bakan kızın saçlarından bir ışıltı geçti; adam elini kızın saçlarına dokundurduğunda. Saç tellerini incelerken, ışıltı bir kez daha göründü. Kızın saçları sarıdan daha sarı oluveriyordu, bir anlığına da olsa. “Teşekkür ederim.” dedi adam mırıltıyla. Sonra tekrarladı daha yüksek bir sesle, mırıltısının şiddetinden memnun kalmadığından; “Teşekkür ederim.” “Önemli değil, siz memnun kaldıysanız.” dedi kız zarafetle. “Yorulmadınız ya?” dedi adam itinayla. “Sizi mutlu gördükten sonra, geçer gider tüm yorgunluklar.” dedi kız kelimeleri incitmeden vurgulayarak. Adam bir kez daha gülümsedi kıza. Ellerine alıp küçük kızı, saçlarına bir öpücük kondurdu. “Hadi sen olgun çıktın, bu çırpı bacaklı haytayla ne yapacağım ben?” dedi adam alaycı. Küçük oğlan kızdı bir an. Sonra, “Benim suçum değildi bu, bana pek yer kalmamıştı.” dedi sesini sivrilterek. Kızla adam gülüştüler, “Biliyorum, biliyorum&#8230;” dedi adam. “Benim tembelliğim ve inadım yüzünden. Ama uyumak istiyordum. Yorgun bedenime uyku yerine siz gelince, hemen kalkamadım ayağa.” “Bunu biz seçmiyoruz.” dedi oğlan çatlak sesiyle. “Sadece gelmemiz gereken zamanda geliriz biz.” dedi oğlanın yanına adamın bıraktığı yerden yürüyerek gelen kız, “Eğer istersen hemen, istemezsen de sonra çıkarırsın bizleri dışarı.” “Biz çok kaldık içerde. O nedenle arkadaşlarım çirkin ve büzüşmüş halleriyle sana kendilerini göstermek istemediler.” dedi oğlan, yeşilinde küçük bir azalma yaşanırken. </p>
<p>“Benim de suçum değil, yorgundum bu nedenle de inatla uyumaya çalışıyordum” dedi adam üzülerek. “Hadi artık” dedi yeşili solan oğlan. “Tamam” dedi adam. Kâğıdı kalemi tekrar eline aldı. Boş sayfaya bir şeyler çizdi. Yeşilli oğlana gösterdi, “İyi gibi&#8230;” dedi çocuk. “İstersen bir de şurada deneyelim.” dedi adam oğlanı omzuna koyarak. Diğer duvara yaslanmış olan tuvalin önüne geçti.</p>
<p>Kız bir kâğıdı kıvırıp başının altına yastık yaptı. Uzun elbisesinin eteklerini toplayarak adamın çizdiği notaların üzerine yattı. Uykuya dalmadan az önce “İyi geceler… Mutluluklar!  Bir daha görüşemesek de…” dedi. “Teşekkürler” dedi adam, “Tüm güzellikler de seninle olsun.” </p>
<p>Adam tuvale döndü. Omzundaki çocuk kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Çocuk fısıldadıkça adam tuvale bir şeyler çiziyor, fırça değiştiriyor, bazen de fırçaları temizliyordu. Bir an durup geriye doğru iki adım attı. Adam elindeki fırçayı tuvale hizalayarak uzaktan bakıp, “acaba bir parça daha aşağıya mı yerleştirsem?” diye omzundaki oğlana sordu. “Bak oraya koyarsan eğer, az aşağıya üçgen gibi gelecek olan adamın bacağı için yer kalmaz, çerçevenin oranları bozulur.” dedi bilmiş bir tavırla. “Sadece hafif bir vurgu için, çok açık bir kahverengiye ne dersin?” “Palette göstermelisin, açıktan kastın, ne kadar açık?” “Tamam” diyerek adam beyaz ve kahverengi boya tüplerinden birer parça boya aldı paletine. Bol beyazın üzerine azıcık kahverengi kattı. Bejden biraz koyuca, kahverengiden hayli açıkça bir renkti paletteki. “Hmm belki olabilir.” dedi oğlan ihtiyatla. </p>
<p>Çocuk ve adam yorgun düşene kadar devam ettiler tuval üzerindeki işlerine. Sonunda çocuk, “diyebileceklerim bu kadar” dedi. Oğlanın yeşil ışığı iyice solmuş, tuvalin önü dışında hiçbir yeri aydınlatamaz olmuştu. Adam, “Ne yapalım, ‘tamam’ demekten başka yapacak bir şey yok!” diye ünledi. Tabloya yakından göz attılar bir kez daha. “Güzel, güzel de bu gece tamamlayamayacağım… Artık… Sonra!” diyebildi adam yarım kalmış resme bakarken… Çocuğu eline alıp az önce karalama yaptığı kâğıtların üzerine bıraktı. “Şimdilik iyi geceler, biz bir kez daha görüşeceğiz sanırım.” dedi çocuk. </p>
<p>Kızın ışığı neredeyse tamamen sönmüş, görüntüsü de iyice silikleşmişti. Bedeni köpük köpük olup kabarcıklarına ayrılıyor, her bir kabarcık patladığında da kızın silüeti bir parçasını daha kaybediyordu. Az ötesinde yatan çocuğun ışığı sönmüşse de görüntüsü hala netti. “Evet, görüşmeliyiz. Tablomu yarım bırakmak istemem.” “Görüşeceğiz, merak etme.” dedi çocuk gözlerini kaparken. Kızın köpük köpük olan bedeni, notaların üzerine yayıldı ve bütün kabarcıklar patlayınca tamamen yok oldu. Gerisinde başının altına koymak için kıvırdığı kâğıt parçası ve notalar kaldı yalnızca. Adam oğlanın az ötesinde duran kâğıda sarılı sicimi alıp kutusuna yerleştirdi ve kutuyu duvardaki yerine koydu. </p>
<p>Adam yatağa dönerken aynadaki aksine bir göz attı ama daha önce küçük bir huzme de olsa, karşıdaki sokak kandilinden gelen ışığı engellemek için perdeleri tamamen kapattığından, içeriye bir ışık zerresi dahi giremiyordu. Bu koyu loşlukta aksini seçemeyince, elini sicimin değdiği yerlere bir kez daha götürdü. Ne sızı ne de bir kabartı hissediliyordu. Başında ağrı ve ağırlık da kalmamıştı. “En azından şimdilik rahatım.” dedi adam esneyerek. Yatağa yatarken gözlerinin çöktüğünü ve kuruduğunu hissetti. Ama yine de mutluydu, gözlerini kapatırken…  </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taşsız Mezarlığın Hanımı</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/tassiz-mezarligin-hanimi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/tassiz-mezarligin-hanimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2009 21:30:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burcu Nehir Halaçoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[ağaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[böcekler]]></category>
		<category><![CDATA[delikanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[kan]]></category>
		<category><![CDATA[kanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[karahindiba]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[koşmak]]></category>
		<category><![CDATA[kuşlar]]></category>
		<category><![CDATA[mezarlar]]></category>
		<category><![CDATA[nefes]]></category>
		<category><![CDATA[orman]]></category>
		<category><![CDATA[otlar]]></category>
		<category><![CDATA[savaşçı]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sessizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sis]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>
		<category><![CDATA[takip]]></category>
		<category><![CDATA[tepeler]]></category>
		<category><![CDATA[toprak]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<category><![CDATA[zırh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2775</guid>
		<description><![CDATA[
Soğuk, üşütüyor bedenimi. Diz çöküp kaldığım, kök verdiğim toprağın çıplak kucağına dökülmüş, saçlarım&#8230; Uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Sonsuz uykularını böceklerle paylaşan atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım kadar yalnızım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya&#8230; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/sun_against_fog_fmuller.jpg" rel="lightbox[2775]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/sun_against_fog_fmuller.jpg" alt="Sun Against Fog - F Muller" title="Sun Against Fog - F Muller" width="565" height="378" class="aligncenter size-full wp-image-2778" /></a></p>
<p>Soğuk, üşütüyor bedenimi. Diz çöküp kaldığım, kök verdiğim toprağın çıplak kucağına dökülmüş, saçlarım&#8230; Uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Sonsuz uykularını böceklerle paylaşan atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım kadar yalnızım.<span id="more-2775"></span> Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya&#8230; Ben bu mezarlığın hanımıyım. İnce dudaklarımdan yayılan dertli nağmeyi rüzgâra yükler, bu taşsız mezarlarla paylaşırım. Sesim tepelerin ötesindeki sisli gölde yankılansın. Yükselsin, kuru ağaçların güneşten sakınan kırık dallarına! Yayılsın, ne olur, bu kuru, kısır toprağa&#8230; Birisi ahımı duysun&#8230;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Soğuktan donmuş çamur tabakalarını çatırdattı güçlü, zırhlı ayaklar. Kıştan kalma kar öbeklerinin ak parıltısı, yüreği kamaştıran bir çınlamayla kıpırdanan kılıçların keskin çeliğine yansıdı. Kaba tavırlarla çekiştirdiler peşlerinden sürükledikleri kırpani kılıklı delikanlıyı.</p>
<p>- Yapmadım dedim! Ben yapmadım!</p>
<p>- Yürü! Lanet haydut yürü!!</p>
<p>Delikanlının paçavraları şık kılacak, rengi akmış pantolonu ve çuval kadar ağır, kabuk gibi gömleği, bu muameleden ötürü iyice biçimsiz bir hal almıştı. Saçları, ağır bedenlerin altında ezilip yumuşayan çamura bulanmış, dizleri sürüklenmekten ötürü sıyrılmış, kanıyordu. Sağında solunda dev kuleler gibi yükselen güçlü kuvvetli savaşçılara kaldırdı başını bir anlığına. Gözlerinde merhamet dilenen bir ifade vardı ancak bu ifadeyi farkında olmadan, gençliğin verdiği bir gururun ardında gizliyordu.</p>
<p><em>“Yemin ederim.. yemin ederim..”</em> diye açıklamaya çalıştı zırhlı kulelere. <em>“Sadece görmek istedim, birşey çalmadım!”</em></p>
<p><em>“Bir aydır uğraşıyoruz seni yakalamak için, ne desen boş! Adam gibi yürü köpek!”</em> diyerek hoyratça tekmeledi sürünen genci, iri yarı savaşçı.</p>
<p>Delikanlı yediği tekmeyle iki metre öteye savrulsa da, can korkusundan olsa gerek, imkansız bir hızla toparlandı ve savaşçılar yanına ulaşamadan daha, fırladığı gibi koşmaya başladı. Zırhların çangırtısı, çekilen kılıçların iç gıcıklayan çınlaması ve küfürleri böğürtüye dönüşen adamların korkutucu sesleri&#8230; Delikanlı arkasına bakmaya cesaret edemeden, vücudunun titrek yorgunluğuna aldırmadan koştu, koştu. Ta ki, kar ve buz kalıntılarını emen bir yamacın toprağında ayağı kayıp, aşağıya, çarptığı her taşta kanından bir iz bırakarak yuvarlanana kadar.</p>
<p>Yuvarlanışı nihayete erip kıpırtısız kaldığında, düşünmeyi başaramadı önce. Öylece yattı, üzerine eğilen ağaçlarda tek tük asılı kalmış, damarları kurumuş, kahverengi yaprakları, havada süzülen karahindiba tohumlarının büyülü gezintisini izledi. Doğa iki kutba ayrılmıştı; ağaçlar bilge bir sabırla zamansız kar yağışlarının dinmesini beklerken, otlar azıcık güneş görünce tohumlarını rüzgârın kollarına bırakmıştı. Kulağının yakınlarından geçmekte olan böceklerin sakin ayak seslerini dinledi, öylesine sessizdi ortalık; kuşların cıvıltısı uzak, ormanın hayvanları suskundu. Savaş meydanlarından gelen çığlıklar ve dev ordugâhlardaki hengame ulaşamazdı buraya. Yanan köylerin insan eti kokan çıtırtıları, yaralıların kaderlerine küfreden iniltileri&#8230; Yavaşça doğrulurken, düştüğü mesafeyi görebilmek için kaldırdı başını. Karnı guruldadı. Karnından gelen isyana cevap verircesine, yukarıdaki yamaçta bir ses çınladı.</p>
<p>- İzleri burada!!</p>
<p>Delikanlı, yüreği oynayarak fırladı oturakaldığı yerden ancak az önceki kadar atik ve hızlı değildi. Arkasından bir takım bağırış çağırışlar duyunca, neresinin çizildiğine aldırmadan, dev, mavi çalılarla kaplanmış küçük bir tepenin kollarına attı kendisini. Nereye gittiğini bilmeden, hırçın dallarla boğuştu uzunca bir süre. Bacakları bedenini taşıyamayacak kadar ağırlaştığında, heyula gibi yükselen çalıların dikenli dalları birden bitti ve delikanlı kendisini, sisin fokurdadığı, huzursuz, gri bir göle bakarken buldu. Gölün çevresini saran ağaçlar kuru ve yamuktu. Sanki bir lanet kavramıştı onları, dayanılmaz bir ıstırapla kasılıp kalmışlardı; kararmış gövdelerinden dökülmüş kabuklar, gölün nemlendirdiği mat renkli çalıların üzerini kaplamıştı. Bir yılan kıvrılarak suya yöneldi; delikanlı gözlerini açıp kapayana, yılanın suda bıraktığı zayıf kıpırtılardan başka birşey kalmamıştı görünürde.</p>
<p>Peşimdekilerin seslerini duyar mıyım diye kabarttı kulaklarını. Lâkin, değil peşindeki savaşçıların öfkeli homurtuları, kendi ayak pıtırtıları dahi emiliyordu bu tekinsiz sis tarafından. Vazgeçmişti ki dinlemekten, bir inleme yakalandı kulaklarına; hayır, inleme değil, hafif, ezgisi büyülü bir şarkı&#8230; Gölün kıpırtıları, sisin fokurtuları anlamlı gelmeye başladı o anda; şarkının ritmine uyumlu, bir yılan kıvraklığıyla raks ediyorlardı. Bu hüzünlü, sözsüz şarkıyı söyleyenin ince, duru sesiyle doldurdu ruhunu. Korkusu, çaresizliği, açlığı yatışıverdi, güç geldi vücuduna. Şimdi, önemli olan peşindekiler değildi; şarkıyı söyleyeni merak etmeye başlamıştı. Şevkle yürümeye başladı, sesin sahibini bulabilmek için kibirle yükselen çalıları, devrilmiş ağaçların, önüne set çeken delik deşik gövdelerini aştı. Tepeleri tırmandı, tepeleri indi, ses yaklaşınca sevinçle doldu, ses uzaklaşınca korkuya kapıldı. Sonunda puslu, gizemli bir açıklığa vardı. Basit, kırık dökük bir çit çevreliyordu burayı. Çitlerin üstünden tek hamlede atlayıp bakındı etrafına. Kırağı tutmuş toprak kısır, topraktaki tümsekler yapayalnızdı. Kemikler ve kurukafalar çarptı gözüne. Savaşların içinde doğup büyümüş olduğundan, bu görüntü onu o kadar da etkilememişti. İlerlemeye devam etti.</p>
<p>Bir anlığına, ama yanlızca bir anlığına, tümsekten mezarlarla ve mezarlardan taşmış kurukafalarla süslü puslu açıklığın ortasında gördü onu. Dizleri üstünde oturmuş, uzun saçları yerleri kaplamış, incecik belinin silüeti heyecan uyandıran bir kız. Pusun kanatlarına sığınmıştı, bu yüzden ayrıntılardan yoksundu bilincine kazınan görüntü; yinede, aklı ve kalbi kıza kilitlenmiş bir halde koşturdu. Kızın hüzünlü sesi, o yürek yakan tını yaklaştıkça gözleri ışıldadı delikanlının.</p>
<p><em>“Kimsin sen?”</em> diye seslendi ona. <em>“Ne işin var bu taşsız, terk edilmiş mezarlıkta?”</em></p>
<p>Kız şarkısına ara vermedi. Pusun, delikanlının etrafına çektiği çember daralmıştı iyice; bir an kaybeder gibi oldu kızın silüetini ve yanık sesini, sonra uzun saçlarının pusu yaran parlaklığını yakaladı ve koşmaya devam etti. Birden, hafif bir esinti sardı her yanı, uçuştu karahindiba tohumları ve kızı gördü hemen karşısında; zarif boynu bükük, bakışları toprakta, elleri bitkince iki yanında, kuru yaprakların takıldığı toz yeşili elbisesiyle birlikte toprağa yayılmış, parıldayan saçları&#8230; Acıyla yere yıkıldı delikanlı. Delik deşik olmuş karnından ve göğsünden akan kanları izledi hayretle. Arkadan bir yerden zafer yüklü böğürtüler geldi kulağına ve bir iki ok daha çakıldı yanıbaşına. Kız susmuştu; o acıklı ezgiyi duyamayacaktı bir daha. Gözlerinin feri akarken, kızın donuk gözlerini yakaladı ve ağır ağır uzattı elini dizlerine. Soğuktu.<br />
Savaşçılar, öldürdükleri gencin yanına gelip, üstünde değerli bir şey var mı diye onu yokladılar. Yoktu. Hırsız! diye tükürdüler cesede, kılıçlarını kınlarına, oklarını sadaklarına yerleştirdiler, rahat bir oh çekip, gittiler&#8230;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Ben bu mezarlığın hanımıyım. İnce dudaklarımdan yayılan dertli nağmeyi rüzgâra yükler, bu taşsız mezarlarla paylaşırım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya&#8230; Sesim tepelerin ötesindeki sisli gölde yankılanır, yükselir, kuru ağaçların güneşten sakınan kırık dallarına! Yaklaşma, ne olur, bu taşsız mezarlığa. Uzaktan dinle, merak etme ahımın kaynağını; ölümün habercisidir büyülü şarkılarım. Diliyorsun diye yanıma varmayı, pusun ardında gizlenir, gözlerinden sakınırım. Seslenmişlerdi bana aynı senin gibi, adını bilmediğim atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım&#8230; Yaklaşırsan parlar saçlarım; uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Dokun bana; ben, bu mezarlıktaki tek taşım&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/tassiz-mezarligin-hanimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kelime Yeterlidir. Gerisi Laftır.</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/bir-kelime-yeterlidir-gerisi-laftir/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/bir-kelime-yeterlidir-gerisi-laftir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2009 18:32:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Bernard Shaw]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[bugün]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrail]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Kursları]]></category>
		<category><![CDATA[Doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Emrah]]></category>
		<category><![CDATA[farkındalık]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Müdür]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[Habil]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Aygün]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim operatörleri]]></category>
		<category><![CDATA[insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kabil]]></category>
		<category><![CDATA[kontör]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[küsmek]]></category>
		<category><![CDATA[Mozart]]></category>
		<category><![CDATA[Murathan Mungan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kema]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Reha Muhtar]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[sms]]></category>
		<category><![CDATA[spor salonu]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tansu Çiller]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Merkezleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2769</guid>
		<description><![CDATA[Bazen sizlere de oluyordur mutlaka; ana dilinizi konuşmanın ciddiye alınır bir yabancılaşmasını yaşıyorsunuzdur hayatınızda. Her yer Dil Kursları ve Yaşam Merkezleri’yle dolmaya başlamışken suskunluk ve yaşam kalitesizliği de o denli evrenselleşiyor işin aslı. Bu noktada anlamadığım bir husus ise, insandan uzak bir yerlere taşınmayı düşünürken, aynı zamanda oranın merkezi bir yer olmasına özen gösteriyor oluşumuz… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bazen sizlere de oluyordur mutlaka; ana dilinizi konuşmanın ciddiye alınır bir yabancılaşmasını yaşıyorsunuzdur hayatınızda. Her yer Dil Kursları ve Yaşam Merkezleri’yle dolmaya başlamışken suskunluk ve yaşam kalitesizliği de o denli evrenselleşiyor işin aslı.<span id="more-2769"></span> Bu noktada anlamadığım bir husus ise, insandan uzak bir yerlere taşınmayı düşünürken, aynı zamanda oranın merkezi bir yer olmasına özen gösteriyor oluşumuz… Elbette -bilinçli- susmanın tarihi, boş konuşmanın tarihinden çok daha eski.</p>
<p align="center">***  </p>
<div id="attachment_2771" class="wp-caption aligncenter" style="width: 489px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_12.jpg" rel="lightbox[2769]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_12-479x479.jpg" alt="Eric Lacombe" title="Eric Lacombe" width="479" height="479" class="size-large wp-image-2771" /></a><p class="wp-caption-text">Eric Lacombe</p></div>
<p>Bir süre önce resmi bir borcumdan dolayı banka hesaplarıma haciz kararı geldi ve ben para çekeceğim sırada öğrendim bu durumu. Sözü geçen resmi daireye, hatta direkt Genel Müdür’ün odasına gittim. Güler yüzlü bir beyefendiydi. Borç bilgilerimi bilgisayardan çıkardı, ne kadar olduğunu söyledi. (Nedense bu Onun görevi değilmiş de bana iyilik ediyormuş gibi hissettiğimden, gereğinden fazla bir saygıyla durdum yanında). Borcumu öğrendikten sonra <em>“Taksitlendirebilir miyiz?”</em> diye sordum. <em>“Borcumun sıfırlanması gerektiğini”</em> söyledi… <em>“İyi de, sıfırladıktan sonra taksite neden ihtiyaç duyayım ki?”</em> dedim.</p>
<p><em>“Öyle!”</em> dedi&#8230; Güldü… Güldük… <em>“Taksit istiyorsam, borcum olmamalı yani”</em> dedim… <em>“Evet”</em> dedi… Odadan çıkarken ikimizde gülüyorduk…</p>
<p align="center">***  </p>
<p>Bir süredir bazı iletişim operatörlerin sunumlarını yapıyorum. Ve şu cümleyle o kadar sık karşılaşıyorum ki; <em>“Ben bu hattı kullanıyorum. Çünkü artık her yerden çekiyor.”</em></p>
<p><em> “Evet, doğru söylüyorsunuz fakat siz her yere gitmedikten sonra bu gerçekten önemli bir şey mi?”</em> diye soruyorum… Gülüyorlar… <em>“Haklısın”</em> diyenler oluyor arada.. Gülüyoruz…</p>
<p> “İnsan hem haklı hem mutlu olamıyor” ama…</p>
<p>Elbette en uzak noktada tanıdıklarımız için de geçerli bu. Biz gidemesek de, gideni aramak için müthiş bir imkân. İletişim araçları öylesi gelişiyor ki, reklamlarına dahi yetişemiyoruz. Ve bu konuda değişmeyen bir şey varsa, hâlâ birbirimizi aramayışlarımıza olan sitemlerimiz… Birbirini bu denli boşlayan, adına &#8220;Halk&#8221; dedikleri kesim için geliştirilmiyor tabi ki her şey…</p>
<p align="center">***  </p>
<p>Reklam piyasası öyle bir hareket kazandı ki; sattıkları şeyleri ya bedava ya da bizler o ürünü alırken, kâr yapmışız gibi gösteriyorlar. İletişim operatörleri, sözünü ettiğim konunun öncülerinden aslında.. <em>“Her yöne 10 saat sınırsız konuş”</em> ne demek mesela… <em>“39 kontör karşılığı, her yöne 500 sms bedava”</em> ne demek… Sanki bunların karşılığı alınmıyormuş gibi gösterilmesi reklamın başarısı değil, bizlerin sağlıksız duruşunu daha çok koyuyor ortaya.</p>
<p align="center">***  </p>
<p>Yakın zaman önce bir spor salonunu dolaştım. Oldukça büyük bir yerdi. Gerçekten de önemli kolaylık ve farklı imkânlar sunuyorlardı… Bu imkânları dile getiren sıcakkanlı delikanlı, bana, <em>“Bir yıl boyunca her şeyden ücretsiz faydalanacağımı”</em> söyledi… Kayıt ücretini sordum, <em>“2000 TL”</em> dedi. <em>“2000 lira vereceğim ve her şeyden ücretsiz mi faydalanacağım”</em> dedim. <em>“Evet”</em> dedi. Ben bir şey söylemeyince güldü… Belki hâlâ gülüyordur&#8230;</p>
<p align="center">***  </p>
<div id="attachment_2772" class="wp-caption alignright" style="width: 250px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_6.jpg" rel="lightbox[2769]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_6-240x320.jpg" alt="Eric Lacombe" title="Eric Lacombe" width="240" height="320" class="size-medium wp-image-2772" /></a><p class="wp-caption-text">Eric Lacombe</p></div>
<p>Şarkıcı Doğuş, <em>“Müzikte tek eksiğim opera”</em> derken canı gerçekten ne söylemek istedi diye düşünüyorum bazen… Ya da Emrah’ın <em>“Mozart dinlemiyorum ama Türkiye’ye gelirse konserine mutlaka giderim”</em> demesini… Veya bu ülkenin Başbakanlarından Tansu Çiller’in Anıtkabir özel defterine <em>“Yüce önder. Ulu ve büyük Atam”</em> diye yazmaya başlayıp, <em>“Görüşmek üzere”</em> diye bitirirken neyi kastettiğini&#8230; Ve neden bu insanları tanımak zorunda kaldığımı… Şu açık ki, açık cümleler yetmiyor hayata…  Televizyon haberlerinde <em>“Yapılan açıklamaya göre”</em> diye bir iç başlık vardır, bilirsiniz. Söyleyin lütfen, bu açıklamaları anlayabiliyor musunuz? Benim birikimlerim yetmiyor onları anlamaya. Bazen bir yabancı dilden daha çok ihtiyaç duyuyorum ana dilimi öğrenmeye…</p>
<p>Ve özellikle Milletvekillerinin hatalarını, beceriksizliklerini ezberleyip, birbirimize anlatıp, video görüntülerini paylaşmak; bizleri iyi, aydın insanlar yapar (!) oldu… Onlar ki, Milletvekili’nin gördüğü saygınlığı Atatürk’ten aldılar. Ve herhangi birine hitaplarında “Sayın” derlerken, hiçbiri “Sayın Mustafa Kemal” demezler oysa.</p>
<p>Bilgi bu değil. Farkındalıksa hiç değil…</p>
<p>Doğru bulduğumuz bir şeyi sakin söyleyemiyoruz nedense&#8230; Dünya üzerinde 7 milyar kişi olmuşuz, kızmayı pek ala becerebilirken, örneğin mutluluğu tarif edemiyoruz hâlâ… Bilmiyorum belki de bu sebeple bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz birbirimize…</p>
<p align="center">***  </p>
<div id="attachment_2774" class="wp-caption alignleft" style="width: 250px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_5.jpg" rel="lightbox[2769]"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/eric_lacombe_5-240x320.jpg" alt="Eric Lacombe" title="Eric Lacombe" width="240" height="320" class="size-medium wp-image-2774" /></a><p class="wp-caption-text">Eric Lacombe</p></div>
<p>Haberciliğin tarihi Cebrail ile mi başlar? Hakan Aygün, Reha Muhtar ve diğerleriyle mi sürer… Eğer Cebrail ile başladıysa pek bir şeyin değişmediğini söylemeliyim. Çünkü Onun peygamberlere, peygamberlerin de insanlara getirdiği haberler şu an dahi güncelliğini koruyor. Hırsızlıktan, birini öldürmekten, kin tutmaktan ve benzeri daha birçok şeyden uzak durulması istenir insanın o kayıtlarda. Kayıtların doğru olup olmaması önemli değil. Önemli olan, konuların bugünkü yaşamlarımızda hâlâ varoluşu. Habil’in kardeşi Kabil’i öldürmesi dahi gazetelerin üçüncü sayfa haberi değerinde. Söyleyin lütfen bugün ne değişti? Haber bültenlerinde en son ne zaman mutlu oldunuz? Sizi en çok hangi haber sevindirdi? Sevdiğiniz bir gazeteci, haber sunucusu, metin yazarı sizi sevindirecek ne yaptı? “Terör”, “Savaş”, “Ölüm” sözcüklerini duymadığınız bir günü anımsayabiliyor musunuz? Her haber bülteninin sonunda <em>“Gelişmeleri sunduk!”</em> veya <em>“Gelişmelerle yeniden birlikte olacağız”</em> der. Tecavüzler, cinayetler, soygunlar, trafik kazaları, savaşlar, işkenceler, haksızlıklar ve daha birçoğu… Bunlar, yaşayanlar için gerçekten birer gelişme midir?</p>
<p align="center">***  </p>
<p>Öğrenci olduğum zamanlarda konuşanlar tahtaya yazılırdı. O günün çocukları bugün “Konuş doya doya” diye kampanyalar yapıyor olması anormal gelmiyor aslında bana… Bazı takım elbiseli insanlar, susturmaya yönelik; hem kendi duruşunu güncellemek hem de insanlara örnek olacak tuhaf cezalar verirken birilerine; birilerilerinin konuşmayı teşvik edecek süslü yaklaşımlarını hiç iyi karşılamıyorum doğrusu…</p>
<p>Murathan Mungan’ın çok beğendiğim bir sözünü, hayatımın neresine koyacağımı bilemiyorum bir türlü… Rafta duruyor cümle… <em>“Küsmek yerine daha çok konuşmalıyız. Şu ümitsiz gezegende tek konuşan canlı türü biziz çünkü.”</em> diyor… Sonra da Bernard Shaw’ın sözü çakılıp kalıyor aklıma; <em>“Bir kelime yeterlidir. Gerisi laftır.”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Göksel Bekmezci</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/bir-kelime-yeterlidir-gerisi-laftir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Heykel Adam</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2009 21:34:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Tan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[granit]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[heykel]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[oturmak]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklar]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2766</guid>
		<description><![CDATA[Sustu hep heykel adam&#8230;
Granit bir kadın
ya da
Mermer bir aşk
Bekleyerek hayattan.
Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;
Taş taşla toplanır her zaman.
Bir an olsun düşünmedi ki
Nesne bile bazen sıkılır.
Karışır ateşe kum taneleri
Billur olur, değişir.
Durdu hep heykel adam&#8230;
Taş gözlerde mavi-sarı renkler&#8230;
Sustuğu sözcüklerde gizli kıvılcımlar&#8230;
Saklayarak hayattan.
Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;
Kalkıp gidemedi oturduğu yerden.
Bir an olsun düşünmedi ki
Nesne bile bazen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sustu hep heykel adam&#8230;<br />
Granit bir kadın<br />
ya da<br />
Mermer bir aşk<br />
Bekleyerek hayattan.</p>
<p>Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;<br />
Taş taşla toplanır her zaman.<br />
Bir an olsun düşünmedi ki<br />
Nesne bile bazen sıkılır.<br />
Karışır ateşe kum taneleri<br />
Billur olur, değişir.</p>
<p>Durdu hep heykel adam&#8230;<br />
Taş gözlerde mavi-sarı renkler&#8230;<br />
Sustuğu sözcüklerde gizli kıvılcımlar&#8230;<br />
Saklayarak hayattan.</p>
<p>Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı&#8230;<br />
Kalkıp gidemedi oturduğu yerden.<br />
Bir an olsun düşünmedi ki<br />
Nesne bile bazen sıkılır.<br />
Karışır çakıl taşları denize<br />
Erir, gider uzaklara.</p>
<p>Heykel adam durduğu yollara baktı.<br />
Kaya kadınlara<br />
Çakıltaşı çocuklara<br />
Ve dikilitaş hayatlara<br />
Sıradan bir heyecanla sarıldı.<br />
Sonra kafasını çevirdi,<br />
Gitmediği yola son bir kez baktı.<br />
Tarçınlı tebessümlere<br />
Enflasyonlu aşklara<br />
Ve ayçiçeği bakışlara<br />
El salladı uzaktan.</p>
<p>Durduğu yolları seçti heykel adam.<br />
Hep gittiği yollara gitti.<br />
Gitmediği yollarda çatallar vardı.<br />
Dönüp bakmadı bir daha&#8230;<br />
Durduğu yolları seçti heykel adam&#8230;<br />
Hep bildiği yollarda kaldı.<br />
Hep gittiği yollara gitti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/heykel-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitapçı</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2009 14:45:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot]]></category>
		<category><![CDATA[Don Quijote]]></category>
		<category><![CDATA[Dostoyevski]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceler]]></category>
		<category><![CDATA[Ece Ayhan]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Sina]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kapı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kitapçı]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[nefes]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Pablo Neruda]]></category>
		<category><![CDATA[Sirkeci]]></category>
		<category><![CDATA[süs]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2756</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…&#8221;

Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım.
Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne güzeldir; tazedir, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><small><em>&#8220;Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye<br /> ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…&#8221;</em></small></p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/07/kitaplar_kitaplar.jpg" alt="Kitapçı" title="Kitapçı" width="565" height="424" class="alignnone size-full wp-image-2761" /></p>
<p>Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım.<span id="more-2756"></span></p>
<p>Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne güzeldir; tazedir, temizdir. Köpür bakalım fırça… Köpür! Şurayı da köpürtelim bakalım. Oh oh, burayı da! Seni seni, bu köşecik kalmış demek! Seni arsız fırça! Huysuzlanma! Şuraya da, biraz buraya… Tıraş bıçağını en son ne zaman değiştirmiştim? Bayâ oldu herhalde! Hey Yarabbi, bu yaştan sonra akıl mı kaldı bende…</p>
<p>Ama her sabah kalkınca üstümde bir neşe… Neyin neşesidir bu, yıllardır çözemedim. Hayatla eğleniyor muyum yoksa hayat mı benle eğleniyor belli değil! Neyse, şu yaşa geldik, sıkılmak şöyle dursun, her sabah heyecanla uyanıyoruz yeni güne. Ben hala… Şimdi bile… Ben, benim.</p>
<p>Çay da mis gibi…  Gerçi az şekerli. Ne yapalım alışmak lazım bu yaştan sonra. Ama baldan yerim bir parça. O da zarar verecek değil ya!</p>
<p>Ne zamandır yeşil zeytin yemiyorum, akşam mandıra kapanmadan uğramak lazım. Hem bitti bitecek zeytin, yarına yetişmez kesin. Zeytin… Tabakları da suya koymayı unutmayım, akşama çalkalar yerine yerleştiririm. Ulan halimize bak! Evcilik oynuyoruz sanki. Hiç de sevmezdim çocukken evciliği… Neyse artık! Ömrümüz böyle geçeceğinden herhâlde, hissetmişim de sevmemişimdir evciliği. He he!</p>
<p>Ne giysem ki? Bugün iyi giyinmek geldi içimden. Hem belki o hoş hanım gelip bir kitap sorar yine. Geçen gün de gelmişti. Ben yine pespaye; kadına yakalanmıştım. Aman canım! Bu yaştan sonra, beni beğenen böyle beğensin. Alımına çalımına kurban olduğum, nasıl da güzel gözleri vardı öyle!</p>
<p>Bu pantolonun altına siyah ruganları mı çeksem? Yok yok, ne öyle bayram ziyaretine gider gibi. Dur yeni boyattığım ayakkabıyı giyeyim. Ama o ruganları da çok seviyorum. Neyse, bugün de bayramlıklarını giymiş çocuk gibi gezelim bakalım… Altına mutlak siyah çorap lazım. Ahhh, dişler dişler!!! Bak yine fırçalamadan çıkıyordum. Zaten ağrıyor meretler… Of, su da buz gibi. Dişi fırçalasak da fırçalamasak da buz gibi su dökecek onları sanki… Gelecek kış yaptıracağım bu musluğun bağlantısını. Sıcak aksın artık. Nedir yav bunca senedir çektiğim! Hep gelecek sene demekten nerdeyse yirmi sene geçti. Yok mu şu unutkanlığım… Ama ben de kabahat, böyle şeyleri hep ertelerim. Neyse biraz parladık bugün. Tastamam olduk. Gerçi ayna yine yamuk. Şöyle bir günde düzgün karşıla be ayna beni! Gerçi sen de diyeceksin &#8220;Be adam, her yerin yamulmuş neyini düzgün göstereyim ki!&#8221; E sen de haklısın tabii…</p>
<p>Saat kaç olmuş ki? İyi, daha sekize on var. Yavaş yavaş giderim ağaçlık yoldan.</p>
<p>Kapıyı kilitlemeyi unutma Merter bey. Aman sakın unutma. Anahtar, hayret! Bugün takılmadı. İyi, demek ki bugün huysuzluğu üstünde değil…</p>
<p>Ağaçlar da kocaman olmuş, benle büyüdüler serpildiler tabii. Arkasındaki mezarlık sağ olsun, yoksa bunları da keserlerdi. Şu dar sokaklara azıcık temiz hava getiriyorlar hiç değilse… Oh, mis gibi çam kokuyor. Temiz hava… Dolsun içim.</p>
<p>Pist! Arsız kedi, az daha üstüne basıyordum. Burayı mesken belledin galiba kendine. Hadi, hadi dükkânın önünü kapama! Kilit de sıkışmış yine. Hmmkkkh! Aa, Açılmadı. Hmmmkkhh!!! He he, sen kilitsen ben de bugüne bugün Merter Bey’im, seni mi yenemeyeceğim? Hah! İyice tangırdayın ve bir de zangırdayın ki; kırılsın kapı, pencere. Ne gürültülü kepenk, namussuz… Seneye bunu otomatik yaptırmalı. Yan komşununki gibi… Basıyorsun açılıyor, basıyorsun kapanıyor. Hem güvenlikli de. Ancak seneye. Biraz daha belimi doğrultayım da öyle.</p>
<p>Of of şuraya bak… Hangi ara tozlanıyor bu raflar. Annem derdi; &#8220;At şu kitapları, toz yapıyor!&#8221; İnadına daha çok alırdım. Tozmuş&#8230; Kitabın değerini tozla mı ölçeceğiz yani? Şaşkın kadındı rahmetlik. Varsa yoksa temizlik. Başka işi de yoktu hani. Huzur içinde yatsın, ne de güzel gülerdi. Canı sıkılınca börek yapar, komşulara ikram eder… Komşular da onu çaya davet ederdi. Sonra birlikte oturup beni çekiştirirlerdi. &#8220;Bu çocuk kafasını kitaptan kaldırmıyor, ne olacak böyle bilmem ki!&#8221; Nurdan teyze de derdi &#8220;Büyük adam olacak o!&#8221; Peeh! Büyük kim, ben kim Nurdan teyze… Geldik altmış yaşına. Kitaplarla kaldık baş başa. Hafta içi her gün, sabah dokuzdan akşam dokuza, bakar dururuz birbirimize. Gelirsen beklerim ya Nurdan teyze, öldün mü kaldın mı onu da bilmem. Neyse. Rahmet istediler demek ki. Dur, okuyayım üç kulhü bir elham bari.</p>
<p>Şiir kitaplarının rafını en son temizlemek lazım… Hep gözüm takılıyor, kalıyorum orada. Sonra müşteriler giriyorlar tozlu dükkâna. Diyorlardır içlerinden &#8220;ne pis esnaf bu&#8221; diye. Aman yok, öyle değil ya; hep şiir sevdamdan oluyor bunlar. Dükkânın önünü temizliyorum ya, yarısına gelince şiir kitaplarını temizlerken kendimden geçiyorum… Bir de bakmışım kasanın oradan tabureyi hiç fark etmeden almışım. Sonra şiirlerin arasında kaybolmuşum. Ancak müşteri gelince ayılıyorum ya… Müşterilerde bir telaş, aman bu adam ne yapıyor böyle diye.</p>
<p>Al işte, yine geldik karanlık köşeye. İçli içli ağlayan, bıyık altından gülen, çaktırmadan beni kesen bir sürü şiir kitabı… E ben size ne deyim çocuklar şimdi? Her birinizin vardır ayrı bir işvesi. Milyon kere sevdim sizleri. Siz de sevdiniz mi beni?</p>
<p>“Deniz Kızı ile Sarhoşların Masalı</p>
<p>Bütün herifler içerdeydi<br />
Girdiğinde o çırılçıplak<br />
Herifler içiyordu, ona tükürmeye başladılar<br />
Daha yeni çıkmıştı nehirden, bir şey anlamıyordu<br />
Yolunu yitirmiş bir denizkızıydı<br />
Küfürler aktı parıldayan teninde<br />
Açık saçık sözler yağdırdılar altın memelerine<br />
Ağlamadı çünkü bilmiyordu ağlamayı<br />
Çıplaktı çünkü bilmiyordu giysileri<br />
Dağladılar gövdesini sigaralar, yanık mantarlarla<br />
Yuvaladılar meyhanede kahkahalar atarak<br />
Konuşmadı çünkü bilmiyordu konuşmayı<br />
Uzak bir aşkın rengindeydi gözleri<br />
Kolları ikiz safirlerdi<br />
Dudakları titriyordu mercan ışığında<br />
Sonunda çıkıp gitti kapıdan<br />
Güç bela girdiği nehirde tertemiz oldu<br />
Yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıl yine<br />
Yüzdü bakmadan arkasına<br />
Yüzdü hiçliğe, yüzdü ölümüne.</p>
<p>Pablo Neruda”</p>
<p>Deniz kızlarını hep sevmişimdir, ölümleri hüzünlendirse de… Ne demeye daldın yine Merter Bey! Neyse ki tabure yok bu sefer altımda. Ayacıklarım çektiler; şiirin ağırlığını bu kez de. Kızmayın yav, işim bitince oturacağım. Ağrıyıp isyan etseniz de, tozları almadan oturamayacağım. Müşterilerimi mutsuz etmek düşmez haddime…</p>
<p>Dur, leğendeki suyu değiştireyim… Nedense bu merdivenleri bir türlü yavaş yavaş çıkamıyorum. Yine nefes nefese kaldım işte. Kaç yaşına geldik, akıllanamadık… &#8220;Elli yaşlarında bir cadının çekmecesinde yaşıyorum, çivilenmiş.&#8221;  demişti ya Ece Ayhan. Ben de altmış yaşında bir adamın bedeninde yaşıyorum, gencecik ruhum çengelli iğneyle iliştirilmiş&#8230; Şimdi apar topar ineceğim merdiveni. Son hızla çıktığıma göre; içimde koşuşturan bir delikanlı var hala…</p>
<p>Işıkları açmayı unuttum. Hıh! Aydınlansın tüm yüzleri kitapların. Şöyle bir de yerleri sildik mi, mis gibi olur her yer. Huzur gelir onlara da, bana da. Ödevlerini bitirmiş bir çocuğun yaşadığı rahatlık gibi; ödevin sıkıştırdığı ruhumuz özgür kalsın şimdi!</p>
<p>Yerimizi aldık yine. Ayağımı uzatayım kasanın altına… Müşteri çok olursa oturamayabilirim rahatça…</p>
<p>Sağ kanattan Felsefe Sözlüğü göz kırpar, yanında Sosyoloji ve Ekonomi sözlükleriyle fısıldaşır. Sol kanatta, hem de yakın markajda Rusların külliyatı. Tam önümde de memleketim yazarları. İlerisinde de haylaz felsefe kitapları! Hepsi iyi hoş da, Rusların taraftan güneş vuruyor… Oradan aslında soğuk rüzgârlar esmeli!</p>
<p>Güneş bile üşütüyor bedenimi. Yaşlanmak ne zor şeymiş. Yok başın ağrır, yok öksürük tutar… Hayır, tek tek gelseler üstüme, belki zamanla alışacağım her bir arızaya. Ama biri bitince öbürü başlıyor, başlayanın yanına beriki ekleniyor. Aman! Tek derdin bunlar olsun Merter Bey! Gerisi hikâye…</p>
<p>Pratik Aklın Eleştirisi. Hep de gözüm takılır buna. Aklımıza çok önem verdik Sayın Kant. Bilmem sen de mi öyle yaptın? Gerçi öyle yapmasan hayatını takıntılarla geçirmezdin. Duygularını serbest bıraksan belki rahatlar, takıntılarından kurtulurdun… Hadi sen takıntılarına tutundun. Ben neye tutunacağım? Kitapların tozunu almaktan, onları kataloglamaktan, okumak ve yazmak için sürekli heves etmekten başka ne yaptım? Kitaplara tutundum ama nasıl? Hangi elimle? Hangi aklımla?</p>
<p>Ya sen ne yaptın Kafka? Eğdin büktün sevgimi, o garip suratınla. Kant’ın verdiği akılla, senin eğrilttiğin duygularıma değer vermedim. Sonra onun verdiği akılla kalakaldım. Buz gibi. Öyle bardağın içindeki buz değil! Kar fırtınasının ortasındaki buz dağı gibi; ıssız ama sessiz değil asla! Her sabah şu arsız kedi gelmese, nefesimin sıcaklığını hissedemeyeceğim. Sen ölürken ne hissettin Kafka? İçin benim kadar düzensiz miydi? Algıların eğilmiş miydi? Kesin eğilmiştir… O romanlarından sonra, senden doğru düzgün bir şey beklenmez!</p>
<p>Gelecek. O kadın gelecek bugün. Güzel gözlerine bakıp hislerimi samimice anlatacak bir ortam bulmalıyım. Bir zaman… Yavaşça demeliyim ki, “Kalbim anlamsızca atarken, ona amaç verdiniz. Kocaman bir sevgi. Gözlerinize bakıp ısınıyorum!” Kadın da diyecek içinden, “Manyak mıdır nedir?”; ben de diyeceğim, “Yalnızım, pişmanım yaptıklarımdan… İçim şişti düşünmekten!”; kadın yine diyecek ama dışından, “Bir psikologa gidin!” Sanki psikolog omzunu uzatacak bana; başımı yaslamam için…</p>
<p>Dostoyevski, Budala: “Rus romancı Dostoyevski, 1821’de Moskova’da doğdu, 1881’de Petrograd’da öldü. Babası doktordu. Çocukluk yıllarını Moskova’da, zorba bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Bir süre sonra annesi öldü, babası kendini içkiye verdi. Petrograd Askeri Mühendislik Okulu’nu bitirdi. (1843). Petrograd’daki yaşamı, bilimsel ve askeri bir sıkı düzen altında geçti. Geçimini sağlayabilmek için çeviriler yaptı. Memurlukta tutunamayacağını anladı ve yazar olmaya karar verdi.”</p>
<p>Ahh ben de karar verip de olabilseydim yazar. Bunca şeyi düşünüp havada uçuşsunlar diye dağıtmazdım etrafa, böylece… Belki… Olabilirdi… Bir iki fikir çıkar, gelişir; bana bir ışık tutardı… Belki.  </p>
<p>I. Bölüm<br />
“Karların ve buzların çözüldüğü bir kasım sonunda, Varşova treni, sabah saat dokuz civarında Petersburg’a yaklaşıyordu. Sisin ve nemin yoğunluğundan hava açık değildi. Vagonun pencerelerinden, hattın yaklaşık on adım sağında ve solunda olanlar zar zor görülüyordu. Yolcular arasında yabancı ülkelerden gelenler de vardı; fakat en kalabalık vagonlar üçüncü mevkilerdi. Çoğu, çok uzaklardan gelmeyen dar gelirli insanlar ve iş adamlarıydı. Hepsi yorgundu, yüzleri solgun ve sis rengindeydi, uykusuz geçen bir geceden sonra, gözleri ağırlaşmıştı ve soğuktan do…” </p>
<p>Bari paragrafı bitirseydim. Hoş geldin müşteri! Gel bakalım şöyle, bak; şu tozunu yeni aldığım raflara… </p>
<p>Dur bakalım neredeymiş, Thomas Bernhard, Bitik Adam. Romanların orada; duruyor sakince. Adamın yüzüne bakılırsa, bizim Thomas’la tanışıklıkları var önceden. Ağır entelektüel ağbi… </p>
<p>Oh neyse, bugün de yaptık siftahı. Üçtür beştir girsin bir şeyler kasaya; öğlen olmadan. Ha… Ne diyordu Dostoyevski, adamlar donuyordu soğuktan. Zaten Rusya’da başka bir şey olası değil ki! </p>
<p>“…soğuktan donuyorlardı. </p>
<p>Üçüncü mevki vagonların birinde, pencere önüne oturmuş iki genç yolcu, hava aydınlanınca seçilmeye başladı. Eşyaları neredeyse yok denecek kadar azdı, yüzleri çok dikkat çekiciydi ve aynı zamanda konuşmaya can atıyordu. Tam o anda…”</p>
<p>Müşteri! Bu da felsefeci midir nedir? Sabah sabah kim arar Spinoza’yı. Hem de Etika. Maşallah, maşallah! Al bakalım ya, gözlerin yorgunluktan görebilecek mi Spinoza’nın geometrisini… Yok almayacak galiba. Yav almayacaksan neden bölüyorsun kitabımı? Tam trendeki gençlerle yakınlaşacaktı Dostoyevski… </p>
<p>Almadı… Belliydi zaten. Belki parası yoktu, belki canı istemedi. Bu insanlar da türlü türlü şeyler düşünür her zaman, ne olacağı bilinmez ki! Kitabımı bölmeseydi, sakince kendi arayıp bulsaydı… Dostoyevski’yle ısınma turları atarken, müşteri yüzünden aramıza buzdağları girdi.</p>
<p>Bir kitapçıda çalışmanın en kötü tarafı… Kitaba yoğunlaşamamak. Vakit bölünür. Biri girer, öbürü bakar. Kitapları sürekli görüp bir türlü eline alamamak… Alsan da en fazla arka kapak sayfasını okumak… Önsöz yetişmez hiçbir zaman. İlk bölümdekiler, sadece kâğıt üzerindeki karaltı olarak kalır. Buna okumak mı denir arkadaş? Zaten bölünen zamana dahası eklenir ya. Bunun devamı daha da acıklı. Arka kapaktan ağzına bal çalınmıştır bir kere. Devamını istersin. Kitaptaki farklı lezzetleri tatmak… Bazen tatmış olduklarını bir kez daha hatırlamak. Ama iş güç sana asla izin vermez…</p>
<p>Kasada otur dur! Ağzına bal çalınmış bir bakkal gibi. Bir bakkal, deterjanı satmaktan dolayı hayal kırıklığı da yaşamaz ya…</p>
<p>İncilerimi bir bir tanımadığım insanlara satıyorum. Bu da son ders olsun bana… Kitap satacağına, kitap al!</p>
<p>Demesi kolay… Bu yaştan sonra hayatımı silip atamam ki. Silip atsam, geriye benden ne kalır?</p>
<p>Nedenini kaybedince yaşamak için, insandan geriye ne kalır?</p>
<p>Olmak ya da olmamak; değil mi Shakespeare? Bence de bütün mesele bu! Ya olmak ya ölmek… Olmak ama ölümüne olmak. Bir olmak ki, ölüme kadar gitmek! Gitmek ve ölmek…</p>
<p>Aman be Shakespeare, yine getirdin bizi ölüm tepesine…</p>
<p>Yavaş be adam! Kapı camdan! Zil mil bırakmadın kapıda, parçaladın her şeyi. Acelesi var belli ki…</p>
<p>Var var da bu gözlerle, siyah kitap sırtlarının arasından seçemedim Jack London’ı. Uçurum İnsanları… Hah! Zola’nın yanındaymış.</p>
<p>Romanlar hep satar zaten. Düşünmek isteyen de istemeyen de roman alır mutlaka. Azıcık yalnız başına kalmayı biliyorsa; birinin elinde roman görmek işten bile değil!</p>
<p>İyi, siftahın üzerine bu iyi geldi! Doldu… Kâğıt paralar. Dolsun.</p>
<p>“Tam o anda, birbirleri konusunda ilgi çekici şeyler bildiklerini fark etmiş olsaydılar, onları Petersburg Varşova yolundaki üçünü mevki vagonda, arkalı önlü garip bir şekilde oturtan rastlantıya şaşarlardı.” </p>
<p>Kader de rastlantılar ağı değil mi? Benim kendimi tam burada, bu dükkânda; 20 sene önce bulmam gibi… Her şeyi kaybedip, hayata yeniden başlamak kolay değildi! Bir anda baba gitti, anne gitti. Ardından mal mülk. Dımdızlak kaldık ortada… Geçmişi düşünmeyeli çok olmuş. Yüzleşmek kolay değil ki…</p>
<p>Kendime acımayı bırakmışım. Ondan dönüp bakabiliyorum geriye artık. Evet… Öyle olmasa saklardım hüznümü içime. Neşeyle boyardım kendimi… Kandırmak için. Herkesi…</p>
<p>Tutunamamak! Tutunamayanlardan olmak! Kırk yaşına gelince fark etmiştim; Oğuz Atay’ın tutunamayan derken ne kastettiğini… E dünya malı dünyada kalır ya, acısı da içimde! Boşanınca eski karıya kaptırmıştık her şeyi! Lanet karı! Ama iyi de oldu baksana, bir kitapçıda sanki bir kitap alıp çıkacak, sonra yoluma devam edecekmişim gibi… Turgut gibi… Yok! Turgut’tan biraz daha özgürce… Basıp gidecekmiş gibi, geçirdim yirmi senemi…</p>
<p>Uff karnım da gur gur… Ohoo, öğlen olmuş. Yemek vakti!</p>
<p>&#8220;Aman ye! Karnını doyur, akşama kadar yemek yok!&#8221; Ulen anne, senin yüzünden duba gibi olduk. Aman acıkmasın karnımız, sakın! Acıkmasın; anneye de iş çıkmasın diye diye…</p>
<p>Bir çorba, bir de yoğurtlu biber dolması. Yeter, yeter. Bu yaşına çok bile. Sonra ilacı da içerim.</p>
<p>Oh, dumanı tütüyor çorbanın. Limon da sıkalım! Ne zaman limonu görsem ağzım sulanır zaten. Nedir bu limonun etkisi böyle. Görünce Pavlov’un köpeğine döndürüyor insanı. Şapır şupur yalanmaktan, yutkunmaktan… Yok, bugünkü dolmada iş yok. Herhâlde malzemeyi yeterince kullanmamışlar. Neyse ekmekle yiyeyim de doyayım… Zira akşama kadar yemek yok!</p>
<p>İlaç da kafam kadar… Ulan azıcık küçüğünü yapamadınız mı! Boğazdan geçmiyor… Tee! Öksürükten boğulacağım bir gün bunu içerken…</p>
<p>Oh neyse sakinleşmiş sokak. Bizim kapının önü dışında da bütün dükkânların önü tozlu! Bir su döküp yıkasanıza… Hem de yaz günü… Ne demeye bunlara esnaf derler bilmem ki! Pasaklılar… Ben döneyim köşeme, açayım güzel, sakin bir şarkı… Sinirim yatışsın… Bu yaşta sinir iyi değil. Hem de yazayım biraz… Az az… Belki, içimden. Belki gelir… Az ama çok az.  </p>
<p>Benden geriye bir şey kalmayacak değil mi? Kimseye… Kimse yok ki. Kim kaldı geride? Varsa yoksa kitaplar ve kitapların çürümüş yazarları. Yaşayanlardan hayır olmadığı gibi, ölüsünden de hayır yok…</p>
<p>Bakkal olmadığım defterimden de belli. Sayfa kenarları kıvrık değil! Annem olsa &#8220;aferin&#8221; derdi. Temiz, titiz kadın. Defter bile devlet malı mübarek. İlla düzgün ve temiz kullanılacak. Ama sağ olsun onun sayesinde öğrenmişim tertip düzeni. Bak! Dükkânın hem önü temiz hem de içi…</p>
<p>Offf…</p>
<p>Bu defter de dolmuş… Yenisini almak gerekecek. Şimdilik yeter. Ne zaman başlamışız buna? Taa 25 Şubat 2007’den bu yana. Bugüne kadar…</p>
<blockquote><p>&#8220;25 Şubat 2007</p>
<p>Gecelerim çoğunlukla okuyarak ya da yazarak geçiyor. Bunları yapamadığım geceler ise bir daha okuyamamak ve yazamamaktan korkarak geçiyor. Ne zaman araya bir durgunluk girse, aynı korkular ruhuma saldırıyorlar. Ben daha ne olduğunu anlamadan, duygularımın suratsızlığıyla karşılaşıyorum. Tepkisiz, değişmez bir korku… Okuyamamak veya yazamamak… Ne yazamamak? Neyi okuyamamak? Ya yine eskisi gibi okuyamazsam… Zaten eskisi gibi okuyamıyorum; On yedi senedir… Bir daha gelmeyecek olan seneler. Onca geceye kaç kitap sığardı; kim bilir. Ya içimde bir tembellik oluştuysa. Bu korku donduruyor zihnimi. On yedi sene alışmamak için çok fazla. Eskisi kadar çok okumamaya alışmak için… Belki de alışmamıştır zihin. Öyle olmasını istiyorum. Eskisi kadar okuyacak vaktim olmasa da, olan vaktimi, elimden geldiğinde okumaya ayırmak istiyorum. Korkmak istemiyorum. En azından bunun için. Bütün sevdiğim kitapları hatırlasam da, buna sevinemiyorum. Hatırıma girmemiş nice kitabı tadamadan gitmenin, zamanımın tükenmesinin korkusu, tembelliğin korkusunu bastırıyor. Okuduklarım için ise bunca korkunun yanında mutlu olamıyorum bile. Daha nice şiir var, ne güzel hikâyeler var solumadığım; kim bilir. Onca emek var. Tüm yazarlar, tüm düşünürler… Dünyanın düşünerek nefes almayı adet edinmiş akılları. Hepsi birleşmiş beni çağırıyorlar. Her birine selam vermeye ömrüm yetecek mi?&#8221;</p></blockquote>
<p>Hep aynı endişe. Yumak olmuş içimde. Sürekli de artıyor meret. Azalmak yerine. Büyüdük ya, endişe de bizimle birlikte… Yeni sayfa, yeni bir düşünceyi doğurur belki. Belki… Ama yeni düşünce, endişeyi söndürmeye yetecek mi? </p>
<blockquote><p>&#8220;10 Temmuz 2009</p>
<p>Budala ya… Ben budala. Ve geri kalan herkes! Budala ya… Hepimiz. Ben ve Dostoyevski, şu adamla diğerleri. Budala! Özgürmüş… Hadi ordan be! yirmi senedir nereye kitap alıp çıkacakmış gibiyim. Oturuyorum, ahıra bağlanmış inek gibi. Bu kitaplar birer inci tanesi, bense mezbelede asla bulamayacağım bir inciyi aramaya yazgılı bahtsız bir serseri. Ne işi var inci tanesinin mezbelede?  İşi yok ya, benim yazgım böyle…</p>
<p>Kabul etmezdim yazgıyı gençken. Neden yazgıma takıldım bugün? </p>
<p>Sen kim, özgürlük kim? Merter bey; Altmış yaşına kadar kendini özgür sanmış bir talihsiz kişi; diye tanıtırdı eğer Oğuz Atay ele alsaydı beni&#8230; Disconnectus Erectus’a yakın ama bazen daha aşağıda. Bazen özgürlüğü tanımlamadan, hisleriyle gördüklerine inanan…</p>
<p>Özgürlük neydi? &#8220;Öz&#8221;ünün &#8220;Gür&#8221;lemesidir demişti biri&#8230; Benim özüm, bir Budala olarak mı gürledi?</p>
<p>Of Merter bey offf!!! Gençken, dünyayı düşüncelerinle yıkacağını sandın. Hatta tüm küfürlerinde onu yok etmeyi arzulamıştın. Ama bu… Senin için bile fazlaydı… Senin için bile fazlaydı Merter Bey… Sen ki tek yumruğunla kırardın kapıları. Şimdi oturduğun sandalye kadar kaldın…</p>
<p>Hah! Nasıl da güçlü duyardım kendimi. Bağırınca karşımdaki yok olacak sanırdım. Anlatınca anlayacak, görecek ve dediklerimi kabul edecek sanırdım.</p>
<p>Sanırdım da,<br />
Sanılarım avucumun içinde kumdan…<br />
Bir rüzgârla süzüldü boşluğa.<br />
Arkasındaki talihsiz budalaya,<br />
Bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan!</p>
<p>Ağlama Anne! Babam öldü diye ağlama artık lütfen. Sil gözyaşlarını… Al git başındaki siyah yaşmağı. Bir daha girme kafama hüznünle. Gir mezarına ve bir daha beni anma…</p>
<p>Koca insanlığa karşı BEN! Yalnız mıydım? Ama güçlüydüm. Gençtim. Her şey mümkündü. Her şey ulaşılabilir, hepsi sorgulanabilir, mana ele geçirilebilirdi. Koca insanlığa karşı BEN! Tek başıma, tek tüfek, tek el… Dengesiz. Ama yine de kavgacı. BEN! Koca insanlığa karşı… Ama BEN! İnsanlık kocaman ama karşımda… Karşıyım koca insanlığa! BEN mi? Koca insanlık, ama karşımda… Ve BEN! Karşıyım, inatla, koca insanlığa… </p>
<p>Koca insanlığa karşı BEN! Bir yumruk! Değişmemeye yemin etmiş, kendi olmak için hayatını yakmış… Ve BEN, karşı değilim! O insanlığın, o kocaman insanlığın karşısında değilim! Duramam. Aynı güçte duramam… İnsanlık kocaman. Gözün alabildiğine ufku dolduruyor; hem düşünceleri hem de bedenleriyle… Duramam. BENİM için bile kocaman!&#8221;</p></blockquote>
<p>Ohoo… Saat bir olmuş. Ne zaman geçti vakit? Ne biçim soru bu be… Vakit zaten zaman içinde geçer. Tey tey tey! Merter Bey, koca insanlıkla ne de güzel konuştun SEN!</p>
<p>Gel müşteri gel… Zili çıngırdat da neşemiz yerine gelsin. Bir nefes girsin şuraya. Tozların topakların arasındaki incilerin başına, bir bakış gelsin. Aa! Defteri alayım aşağıya. Müşterinin meraklı gözleri değmesin… </p>
<p>Olmaz mı ya… Don Kişot her daim bulunur bizde. Bizim inci gibi dizilmiş çocuklar da severler Don Kişot amcayı… Huysuz yaşlı bunak. Elinde mızrağı… Kahramanların sonuncusu…</p>
<p>Al işte! Dünya edebiyatında duruyor sevimli sevimli. Gerçi kağıdı biraz ağır, okurken insanın elini yoruyor. Bunu da masa başında okumak lazım. Öyle uzanırken okumamak, kitabın tüm ağırlığını tek ele vermemek gerek. Bu kitabı isteyen müşteri zaten işini bilir. Ona ayrıntılardan bahsedip de bunaltmamak ve onu kaçırmamak gerekir.</p>
<p>Kim bilir yirmi senede kaç tane Don Kişot satmışımdır. Kaça satmışımdır… Zaman içinde de pahalanmıştır iyice. İyi, daha saat iki olmadan üçüncü kitabı da sattık. Akşama dolar taşar burası. İşten gelenler, gezmeye gidenler, okuldan çıkanlar, eve dönmeden bir de buraya uğrarlar nasılsa…</p>
<p>Mert adammış vesselam… Kapıyı kırdı da çıktı maşallah! Gerçi sertliğinde bile bir güzellik vardı.</p>
<p>Ben nasıl çıkarım kapıdan? Sakince… Usulca…  Şiddetle… Öfkeyle… Mertçe? Allah allah, ben nasıl çıkarım acaba? Merdivenleri yavaş çıkamadığım kesin. Kapıyı da aynı şiddetle geçiyor olabilirim.</p>
<p>İçimde bir sıkıntı var yine. Belki sürekli oturmaktandır… Dur bir elimi yüzümü yıkayayım zira suda ferahlık vardır. </p>
<p>Bu daracık merdivenleri kaç milyon kere çıktım… Öncesinde bu dükkânı sırf bu merdivenler yüzünden beğenmemiştim. Ne öyle eğri büğrü, her basamağı başka ölçü… Demiştim, demiştim de yine de tutmak zorundaydım; para yoktu, zaman hiç yoktu… Ne zaman oldu ki zaten? Önümüz sıra koşar anca kovalarız onu… Bitimli. Sonlu. Zamanı… Biten zamanı. Zaman…</p>
<p>Oh be! Su ferahlattı hakikaten. Şu sıcak yaz gününde sudan fazla uzaklaşmayacaksın arkadaş! Aman bu merdivenlerde… a… aa… aaa…</p>
<p>* * *</p>
<p>Nerdey-immm…</p>
<p>N’ol-uyor…</p>
<p>Bu ki-im…</p>
<p>Ouuvvv, başım… Sanki ayılar zıplıyor tep-emde… Ahh, bu ses ne?</p>
<p>Uğultu? Gibi… Ne-e…. Sus birazzz… Lütfen… Lütfen, uğuldama… Her neysen…</p>
<p>Sus! Başım. Başıımmmhh&#8230;</p>
<p>Ayılar neden tepemde?</p>
<p>Gözlerimi açamıyorum. Yoksa açtım mı? Neden göremiyorum…</p>
<p>Yeşilsi bir siyah var etrafta demek ki. Günün hangi vakti?</p>
<p>Bu ses ne… Dıt bıt? Dıt Bıt? Dııııt bıt bıt?</p>
<p>Elim uyuşmuş. Kıpırdamıyor…</p>
<p>Ihh! Hiç gücüm kalmamış.</p>
<p>Hala uyuşuk elim. Ellerim…</p>
<p>Gözlerimi bir açabilsem… Her şey çözülecek. Açılacak sebepler önümde.</p>
<p>N’oldu gözlerime? Hadiiii! Ihh, aahhh! Hadiii! Sinir göz! Hadi…</p>
<p>Kimse yok mu? Etrafım… Boş mu? Ahh başım… Yalnız mıyım?</p>
<p>A-ha! Birisi var. Birisi bakıyor. Bakıyor oradan. Bakıyor… Ne bakıyorsun? Siyah. Saçları… Kadın. Gözleri… Endişeli… Gözlerim açıldı mı? Vızıltı?</p>
<p>Yok yok. Dıt bıt, dıt bıt…</p>
<p>Gülümsüyorsun? Neden gülümsüyorsun kadın? Elimi bırak! Sen de kimsin? Ne diyorsun? Anladık… Bir şeyler oldu, anladık. Meraklanmamalıyım.</p>
<p>Yandan anneme benziyorsun…</p>
<p>Soğuk soğuk terliyorum. Terimi silsen keşke!</p>
<p>Kalbim gümbürdüyor sanki! Bu üstümdeki şeyler ne böyle…</p>
<p>Ihhh! Uhhh!! Nefes al-ahh-mıy-oorrumm… Huhhh!!</p>
<p>Darlanıyorum… Ne bağladığınız böyle ağzıma yüzüme? Bunlara gerek var mıydı?</p>
<p>Gitmiş kadın. Hemşire? Herhâlde… Doktor olamaz gibi. Şefkatle gülümsedi.</p>
<p>Gelecek mi yeniden? </p>
<p>Terim… Terledim.</p>
<p>Ne zaman gelecek geri? Neden buradayım acaba? Hmm, sanki… Sanki, merdivenler… Düştüm yani?</p>
<p>Ihhh! Nefes… Nef-fesss… Ihhh…</p>
<p>Hemşire! Daha erken gelmeliydin…</p>
<p>Ohh, bu taktıkları şey iyi gibi. İyi geldi. Yenisi mi? Yenisi yenisi…</p>
<p>Ohh, açıldı nefesim… Oh, oh, derince nefes alayım… Ciğerlerim bayram etti.</p>
<p>Sesimi çıkarabilseydim… Çıkarabilseydim… Teşekkür ederdim.</p>
<p>Yine terlemiştim. Sonra merdivenler… Evet, uçtum sanki. Ama korkuyla, değil mi? Korkuyla. Uçtum. Kim buldu beni?</p>
<p>Aşağıdaydım belki. Uzanırken yerde, birden biri girdi. Girdi mi? Girmese nasıl görecek beni?</p>
<p>Kimdi? Nerelerim yaralandı? Nerelerim sağlam?</p>
<p>Terim… Terimi silin.</p>
<p>Ne garip! Kabloların içinde, yüzümdeki maskeyle soluyarak yaşama bağlanmaya çalışıyorum…</p>
<p>Çabalıyorum. Hep çabalıyoruz… Yalnız veya birlikte.</p>
<p>Bizi yaşama bu kadar büyük kuvvetle bağlayan şey ne?</p>
<p>Aslında çok az bir bağım kalmış gibi… Kendimi pek iyi hissetmiyorum çünkü.</p>
<p>Ohh! Derin derin, ohh… Dolsun içim.</p>
<p>Karşımdaki hemşirenin hareketleri yavaşladığına göre, algılarım zayıf…</p>
<p>Şuna bak, şu halimde bile… Düşünmeye devam ediyorum. Sanki yaşama her zamanki şekliyle devam edecekmişim gibi.</p>
<p>İçimde az da olsa dükkâna ne olduğuna dair… Anahtarın kimde olduğuna dair merak var…. Hatta yarın sabah. Dükkânı açtığımda… Açabilirsem. Arsız ama sevimli kediyi yine… Paspasın üstünde bulacak mıyım diye soruyorum geleceğe.</p>
<p>Yaşamla bağımın çok zayıfladığını hissettiğim halde… Sıradan günlük endişelerle. Kurbanlık koyun gibi bağlanmışım bu sedyeye.</p>
<p>Daralıyorum… Terimi sil. Terimi… Nef-fesssim. Nefes… Ahhh!!</p>
<p>Geldin mi? Ne zaman geldin? İyi geldi. Dıtlar artmıştı. Sonrası karanlık. Bir ara yeşilsi siyahlık vardı. Koştun geldin ya aferin. Oh derin derin, nefes almak… Tamam rahatladım, merak etme artık.</p>
<p>Bir gidip bir geliyor… Bir ağırlaşıp bir hafifliyorum. Verdikleri ilaç her neyse, halden hale giriyorum. Tek ayağım aksarken… Aksarken ince bahçe duvarının üstünde yürümeye çalışmak gibi…</p>
<p>En sonumun… Zamanın sonunun. Benim ve düşüncelerimin son halinin bana hızla yaklaşmakta olduklarının bilinci ile… Hayata dair bildiklerimi sıralıyorum. Değil mi? Söylediklerim, sadece bildiklerimden ibaret değil mi?</p>
<p>Sıralıyorum aslında her şeyi… Anlamı kaybettikten sonra, düşündüğüm her şey sadece sıradan birer dizilim. Ya bilmediklerim?</p>
<p>Birazdan olabilecek olan şeyin korkusuyla ve acısıyla… Duygularımın yangını bir yerde, düşünceleriminki başka yerde. İçimi kurcalıyorlar…</p>
<p>Son bağlamımı da bu kablolar koparacaklar.</p>
<p>Ihhh!! Nefessiimm… Darlanıyorum yine. Hey, kimse, kimse yok mu… Hemşireee!</p>
<p>Sağol. Ellerimdeki kan kurumuştu. Elimle birlikte yüzümü de sil… Yine tekledim değil mi? Nefes incecik bir bağ…</p>
<p>Üzerimde durmuyor. Nefes tutulmuyor. Geçip gidiyor. Geçmese, gitmese… Gidip gelmese; fırlatır, atar köşeye; kimsesizliğe.</p>
<p>“Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! Aslında başlayan askerler tabiatta hala tramvaydan Sirkeci’de mi inerler? Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.” Evet ya, Ece Ayhan. Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için. Kimsesizliğe giden… Kurşun kalemle yazılmış bir şiire dönüşmek için…</p>
<p>Gelmedi. Gelmeyeceğini biliyordum sanki.</p>
<p>O kadın gelmedi. Sirkeci’de inmedi…</p>
<p>Sarı saçları, soğuk gözleriyle altın gibiydi…</p>
<p>Belki ben bu hale düştükten sonra geldi. Beni bulamadı ve gitti&#8230; Mutlaka öyle olmalı. Gelmez mi yoksa? İşten çıkınca mutlaka gelir, güzel bir şiir kitabı alır; evine dönerdi… Ama gelmedi. Beni göremedi. Gelemedi. Benim yüzümden…</p>
<p>Bu yaşlı adamın ayağı tekledi!</p>
<p>Gelmedi. Benim kanlı düğünüme. Düğünden cenazeye kanla gelen bir rüzgarda. Hilafına duyduğu benzersiz bir merhametten doğan birleşmeyle. Düğünün kanla cenazeye bitişmesinde… Benim kutlanması veya yas tutulması kararlaştırılmamış merasimime… Kanlı düğünüme; gelinim, dünyadaki tek kanım olmak için… Gelmedi.</p>
<p>Süsüne kaçılmamış cenaze törenime gitmek için… Sirkeci’de inmeliydi. Yağmur… Orada olmalıydım. Teklemeden. Kansız ve cansız da olsa. Orada… Süssüz bir günün yağmuruyla. Beklemeliydim. Damlalar tenimde. Ruhumsa koca bir dağın binlerce metre yukarıdaki zirvesinde…</p>
<p>Hufff, çeksem de… Gelmiyor. Çöküyor. Karanlık yine.</p>
<p>Nerede? Hemşire…</p>
<p>Dengeyi neyle sağlayacaksınız? Gücünüz nefesi tutmaya yetecek mi? Tüm insanlar birleşse… Bilgileri eklense birbirine. Gelecek ama gidecek olan nefesi istediğiniz yerde… İçimde tutabilecek misiniz?</p>
<p>İnsanlar ve kitaplar. Kitapsız insanlar. Aklımın görmek istemediği. Yukarıdan bakınca küçülen. Süslü. Görünen. Görünce çözülen. Damladan akana susamış. Aslında damlaya değil… Çıkana. İçindekine. Ama nerede? İçinde, ama nerede? Görebileceklerini sandılar.</p>
<p>Defterimi kapatıp… Belki bir kurdele bağlayıp. Ama süs olmaz… Kurdelesiz. Eline bıraksaydım. Uzaklara bakan gözlerini yakalayamasam da minik defterim dile gelirdi. Benim yerime. Benim için. Bir söz. Ama süssüz bir sözle. Derdi; “yaşlı adam, böyle yaşadı…” İstemeden veya isteyerek. Farkerder mi artık?</p>
<p>Soğuk gözlerinde… Sarı saçları parlak tenine yapışmış. İkiz safirdendi kolları, altındandı teni…  İnmedi. Sirkeci’de inmedi. Girmedi. Kapıdan içeri girmedi. Gelinim kanlı düğününe gelmedi. Defter masada… Bıraktığım yerinde şimdi. Gelmedi. Gitti. Git-ti… Arkasındaki talihsiz budalaya, bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan! Gitti hiçliğe, gitti ölümüne…</p>
<p>Çöküyor… Ağır ve karanlık bir canavar gibi. Nefesimi çalıp kaçacaksın değil mi? Nefese susamış deli seni… Al artık, uğraştırma. Hemşire gelmeden usulca! Sessiz sedasız al… Ve kimseleri ağlatma.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/kitapci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayfonumda Saklı Daktilom</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/turler-arasi/ayfonumda-sakli-daktilom/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/turler-arasi/ayfonumda-sakli-daktilom/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 18:17:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Türler Arası]]></category>
		<category><![CDATA[aksesuar]]></category>
		<category><![CDATA[arzuhâlci]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçaltı]]></category>
		<category><![CDATA[Cep Telefonu]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[daktilo]]></category>
		<category><![CDATA[dede]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[dilekçe]]></category>
		<category><![CDATA[eşya]]></category>
		<category><![CDATA[F Klavye]]></category>
		<category><![CDATA[ikilik]]></category>
		<category><![CDATA[iPhone]]></category>
		<category><![CDATA[klavye]]></category>
		<category><![CDATA[kulübe]]></category>
		<category><![CDATA[mektup]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncak]]></category>
		<category><![CDATA[Q Klavye]]></category>
		<category><![CDATA[siyah]]></category>
		<category><![CDATA[soy]]></category>
		<category><![CDATA[Telefon]]></category>
		<category><![CDATA[yazmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2749</guid>
		<description><![CDATA[Bizim yazımız bu. Benimle benim.
Bazen ben yerine biz diye yazıyor olmam, her insan gibi sessizce konuşur buluyor olmamdandır kendimi kendimle, yoksa padişah torunu değilim. Düşünürken iki ayrı kişi hesaplaşır insanın içinde ve kararlar alır, kararlar verir; insanın içindeki ikiliğin oy birliğiyle, tereddüt halinde tek oyla yaşanır hayat ve sonuçlarıyla yaşar, öylece katlanır insan zamana; biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/06/daktilom.jpg" alt="Daktilo" title="Daktilo" width="270" height="200" class="alignleft size-full wp-image-2750" />Bizim yazımız bu. Benimle benim.</p>
<p>Bazen ben yerine biz diye yazıyor olmam, her insan gibi sessizce konuşur buluyor olmamdandır kendimi kendimle, yoksa padişah torunu değilim. Düşünürken iki ayrı kişi hesaplaşır insanın içinde ve kararlar alır, kararlar verir; insanın içindeki ikiliğin oy birliğiyle,<span id="more-2749"></span> tereddüt halinde tek oyla yaşanır hayat ve sonuçlarıyla yaşar, öylece katlanır insan zamana; biri yanılmışsa diğerini dost sayarız kendimize.</p>
<p>Yazı başlığıma gelene değin, başka hikâyelerimin, başka meselelerimin içine sokup çıkartacağım konuyu. Geçmişimden konuşacağım, eskilerden bahsedeceğim, benzetmelere başvuracağım, uzun cümleler kuracağım, lafı dolaştıracağım; başladım bile.</p>
<p>Dedemden bana bir daktilo kalmıştı, hiç dokunamadığım bir daktilo. Çok küçükken gördüğüm siyah bir daktilo. Dedem ölmeden önce daktilosunun torununa verilmesini istemiş, özgün iradesi ve âlî rizasıyla; sondan ikinci oğlunun ilk göz ağrısı, ismiyle cismiyle Ali Riza&#8217;sına. Çünkü görünce gözümü ayıramamışım, çok merak etmişim, tuşlarına basmak istemişim; bu da onun çok hoşuna gitmiş, aklında yer etmiş; öyle söylerlerdi.</p>
<p>Adımı da dedem koymuş benim, ben o öldükten çok sonra öğrendim. Bir tek o çağırırdı diye hatırlıyorum beni &#8220;Riza&#8221; diye &#8220;Rıza&#8221; yerine, nikotin telveli sesiyle. O zamanlar önemliymiş o incelik, sonradan kalınlaşmış insanların sesleri. İlk nüfus kâğıdımı bizzat kendisi düzenletmiş nüfus idaresinden, sonra sonra kalkmış kafa kâğıtlarımdan ismimdeki noktası &#8220;i&#8221; harfinin; öyle uygun görmüşler kimseye sormadan.</p>
<p>Ne yazık ki daktilom daha bana ulaşmadan küçük amcam satıvermiş, bunu da daha sonra öğrendim. İkisi de rahat olsunlar yerlerinde, her neredeyseler. Çürümüş gitmişlerdir artık daktilomun parçaları; tek bir harfi bile kalmamıştır.</p>
<p>Soy isim kaynağım dedem, arzuhâlciydi; Arzuhâlci Kâzım Efendi derlermiş, soy ismi olduğu halde. Yaşı yetmeyen bilmez, arzuhâlcilik devletin &#8220;dövlet&#8221; olduğu zamanlardaki vatandaşla, sırrına erilmez o yüce kat arasındaki yazılı iletişimi sağlayan bir çeşit elçilikti. Vatandaşın sorunu çözülür veya çözülmez ama elçiye de zeval olmaz misali, o yazdıklarından üç beş kuruş sebeplenerek kazanırdı ben onu tanıdıktan sonraki hayatını. Yapabileceği en iyi iş olarak benimsediği son mesleğiymiş belli ki arzuhâlcilik dedemin, iç Karadeniz&#8217;in izbe yerlerindeki memuriyetlerinden ve iç güveyliğinden sonra, hafta içi günlerde akşam rakısından hemen önceye değin icra etmeyi sürdürdüğü, hastalanıp ölene kadar.</p>
<p>Vatandaşlığını ilgilendiren bir işi olan vatandaş, adliyeye olsun, kaymakamlığa olsun, belediyeye olsun, o arzusunu yazılı bir dilekçe biçimine kavuşturmak için arzuhâlcilere başvururdu eskiden. Onlar da vatandaşı dinler, öncekilerden edindikleri tecrübeye uygun bir kalıpla, sonradan çok aciz bir dil ve pek nazik bir üslupla yazıldıklarını öğrendiğim dilekçeler, mektuplar döşenirlerdi daktilolarıyla, şimdi bilmem kaçıncı hamur ve harflerin çekiçleri delmesin diye mutlaka kalın ve sarı renkli kâğıtlara.</p>
<p>Onu iş yerinde birkaç kez ziyaret etmişim çocukken, kasaba adliyesinin karşısına kurulu, şimdiki bekçi kulübelerine benzer, onlardan biraz daha geniş, mertekler üstüne döşenmiş tenekelerden bir damı olan, su basmasın diye yerden takozlarla yükseltilmiş tahta kulübesinde. Bir duvarında klasörler içinde evrak, matbuat koyacak iki sıra rafı vardı, küçük bir masası, üzerinde siyah daktilosu ve oturduğu yerin arkasındaki duvara dayalı yüksekçe bir sehpanın üzerinde bir büst gibi duran manivelalı siyah telefonu vardı. Masasının arkasındaki sandalyesi ile halini arz edecekleri buyur ettiği sandalyeleri aynıydı. Ahşap ve ayakları telle bağlı aynı kahvehane sandalyelerinden; belki de akşamları pişpirik oynadığı o kahveden emanettiler.</p>
<p>Yazarken gözlüklerini takardı dedem ama çoğu kez gözlüğünün üstünden bakardı yazdıklarına, çok önemli bir iş yaptığını belli eden bir tavırla. Aceleye gelmezdi yaptığı iş, zaman daha ağır işlerdi o çalışırken, kolay mıydı öyle devlet kapısına elinde bir kâğıtla dayanmak, üzerine yazılanlara dikkat edilmezse. Daktilonun tuşlarına diğer parmakları yumuk ellerinin işaret parmaklarıyla bastığında dedem, yerinden zıplayıp kâğıda yapışan harflerin beni nasıl hayrete düşürdüğünü hiç unutmam bugün bile. Bir çocuk için çok ilginç bir durumdu bu veya ben öyle bir çocuktum.</p>
<p>Beni kucağına aldığında &#8220;prensim&#8221; diye seven dedemden çok uzakta, İstanbul&#8217;da yaşıyorduk. Öldüğünü duyduğumda, babamın doğduğu yere bir dahaki gidişimizde, o kulübede artık dedem olmayacak diye düşündüğümü hatırlarım ve bir de o parmakları olmayacaktı artık, harflere verdiği candan hâl kâğıtları çıkaran.</p>
<p>Sonra dayım öldü. Bana yaşça da hiç olmamış ağabeyim kadar yakın, bugün bile içi gülen kara gözleri gözümün önünden gitmeyen, sürekli bizden uzaktaki babamdan daha çok evimizin erkeği olan dayım. Dayım da daktilo kullanırdı zaman zaman, arkadaşlarından ödünç aldığı gri renkli, daha büyük makinelerdi onlar. Sonra onları teksirle çoğaltırlarmış; bilemezdim elbette ne işe yaradıklarını o zamanlar. Soluk bordo renkli perdelerimizi delip gecenin kör karanlığını gündüze çeviren ışıklar iki göz odalı evimizi aydınlattıktan hemen sonra paldır küldür içeri dalan polislerle yüz yüze geldikten çok sonra öğrendim o kâğıtların ne işe yaradıklarını ya da ben öyle zannettim. Belki de yine bir gece yarısı evimize gelen Anneannemin yeğenlerinden biri, benimle diğer dayım sıfatıyla tanıştırılan, dayımın ilk ismiyle adaş, Hüseyin dayımla ilgiliydi durum. Yurt gibi kullandıkları evden çıkıp bir süre bizde kalmıştı, saklanmıştı bizim evde. Boş bakıyor gibi gelen gözlerini ve düşüncelerini saklamıştık oysa daha çok. Pek öyle saklanacak, saklanabilecek biri gibi değildi, dağ gibi bir adamdı çünkü.</p>
<p>Yaşı yetmişlere yetmemişlerin anlayabileceği şeyler değildir bunlar, benim de çocukluğuma denk geldiğinden hayal meyal hatırladıklarım, adını sonradan koyduklarımdır ve belki bir şeylere karşı içimde besleyip büyüttüğüm nefretin tohumlarının ekildiği zamanlardır onlar. Ben büyümeye yüz tuttuğumda yeşermeye başlamış ve ilk baş gösterdiğinde seksenlerin bastırılmışlığıyla hadım edilen ama kertenkele kuyruğu gibi yeniden uzayan bir kin, bir nefrettir; nedenlerini bana kimse anlatmamışken kendi kendime ve sonra sonra idrak ettiğim.</p>
<p>Dayımın ölmeden bir yıl kadar önce mezun olduğu ticaret lisesine, aynı okula yazıldım ben de; tesadüften öte, sınavını verebilmek için benden beklenmeyecek bir bilgiçlik ve o günlerde sarıldığım bir bilinçle. Aynı okulu bitirmiş olduk dayımla ve daktilo kullanmayı da o okulda öğrendim. En sevdiğim dersti daktilo dersi. Sabırsızdım çok, bir an önce öğrenmek istiyordum ve fakat daktiloyla hakkını vererek yazmak öyle kolay öğrenilebilen bir şey değildi, sabretmek gerekliydi; parmaklar sonradan bir ömür boyu birlikte yaşayacakları harfleri tanıyana, ezberleyene dek. Öyle de oldu ve o gün bugündür her parmağımın kendine ait harfleri var. İşaret parmaklarımınkileri severim en çok, çünkü en çoğunu onlar sahiplenmiştir harflerin. Baş parmaklarım en tembelleridir; ara tuşuna basmakla görevlidir kendileri, işleri hafif ama görevleri ağırdır.</p>
<p>Benim de bir daktilom oldu sonradan. Babamın hediyesi, portakal renkli portatif bir daktilo. Yurt dışından satın alınmış olmasına rağmen &#8220;F&#8221; klavyeliydi.  Türkçe klavye dizilimidir ilk tuşu &#8220;F&#8221; ile başlayan. Bu klavye dizilimi standart olmaktan çıktı, gittikçe ötekileştirilen ve unutulan, sıradan bir seçenek haline geldi sonradan. Fayda öncelikleri ve başarı kriterlerine göre iyilikler ve güzellikler de sadece birer seçenek haline gelmediler mi insan hayatında, işte aynen öyle.</p>
<p>Sonra bilgisayarlar çıktı. Bir çeşit kaldıraç olan daktilo tuşlarına kıyasla çok daha hafif bir dokunuş yetiyordu, bu defa kâğıt yerine ekrana düşen harfleri yan yana dizmek için. Ama ben mekanik daktilo yazmaktan gelen alışkanlıkla bir süre daha aynı hiddet ve şiddetle basmaya devam ettim bilgisayarın tuşlarına. Zamanla rahatladık, alıştık birbirimize, parmaklarımın uzantısı haline geldi klavyelerim.</p>
<p>Yıllar sonra &#8220;F&#8221; klavye mi, &#8220;Q&#8221; klavye mi diye tartışmalar okudum ve güldüm, daha çok acıdım o soruyu soranlara da, hiçbir zaman Türkçeden yana olmamış &#8220;Q&#8221; klavye diye cevap verenlere de. <em>&#8220;Kanmışlıklar, doğruluğun yalanlardan daha tehlikeli düşmanlarıdır.&#8221;</em> diye güzel söylemiş Nietzsche. Alışmak, sorgulamaktan daha kolay değil mi hepimiz için? Sorgulayan, kavga eden, Don Kişot damgası yemiyor mu? Sanki salt kendi varlığıyla ilgili bir sorunu varmış, kendi bokuyla kavga ediyormuş sayılmıyor mu?..</p>
<p>Doğruyla eğrinin ne kadar kolay yer değiştirebildiğini bir kere daha idrak etmemi sağlayan bir sembol gibi görmeme şaşmamalı o daktilo tuşlarını da ve iyi ki görmüşüm derim, o metruk arzuhâlci kulübesinin içindeki dedemi ve hiç olmasa da hep benim olmaya devam edecek daktilomu.</p>
<p>Neyse ki tartışmaların bu topraklarda bir yere varmaktan çok egoların sidik yarıştırmasına yaradığını kavradım sonradan. Kızardım önceleri, bokunu toprakla örten köpeklerde bile olmayan bir utanmazlıkla bilmedikleri şeyler hakkında iddialaşanlara, bilmediklerini biliyormuş gibi kabul ettirmeye çalışan hallerine ve onlara kolayca kanarak, hep birlikte birbirlerinin üstüne binmek suretiyle çoğalıp en üsttekinin bayrak zannettiği bir tüyle taçlandırdığı büyük bir gübre yığını haline gelmelerine.</p>
<p>Bakalım şimdi, nerelerden çıkıp nereye gelmişiz.</p>
<p>Kadınların daha çoktur ama onlarınkiler kadar değerli, önemli aksesuarları, araç-gereçleri, oyuncakları vardır erkeklerin. Bir yere giderken yanlarına almazlarsa kendilerini çıplak hissedebildikleri. Eskilerde kol saati öyle bir şeydi. Şimdilerde herkes için cep telefonu öyle. Sigara içenlerin çakmağı öyledir belki, sigara tabakam öyledir benim için. Cüzdanlar da öyledir, içindekilerden daha önemlidir kimine göre, hangisini önemsediğine bağlı olarak kişinin.</p>
<p>Değerli saydığım diğer eşyalarımın yanısıra, adına ayfon (iPhone) denen eşyama belki hepsinden daha büyük önem yüklememin nedenleri bunlardır diye düşünmemin eseridir bu yazı, <a href="http://www.ifonfan.com">başka bir yerde</a> üzerine methiye düzmem de bundandır muhakkak. Dedemin daktilosunun bilinçaltımda yer etmiş siyah rengi kendine karşılık bulur arkasındaki plastikte, sehpasındaki yine siyah, yandan çevirmeli bakalit büstle birlikte. Küçük ekranına sığdırılabilmiş klavyedir asıl nedeni ve kendisini her an yanımda taşıyabilmek mutlu eder beni içten içe, kalem olmadan yazı yazabilme ihtimalini severim, yeri gelir yazarım da, hiç sahip olamadığım dedemin daktilosunun yerini tutmasa da; belki ona saydığım hem telefonum ama daha çok minik siyah daktilom, çocukken sahip olamadığım oyuncağım.</p>
<p>Bugünü bugünden yazmanın zamanıdır artık. Yazacak, okuyacak adam kalmışsa hâlâ.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/turler-arasi/ayfonumda-sakli-daktilom/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akşam Akşam</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/aksam-aksam/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/aksam-aksam/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2009 20:28:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[alev]]></category>
		<category><![CDATA[ateş]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[bulut]]></category>
		<category><![CDATA[dalgalar]]></category>
		<category><![CDATA[gök]]></category>
		<category><![CDATA[gökyüzü]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[kıvılcım]]></category>
		<category><![CDATA[kumlar]]></category>
		<category><![CDATA[martı]]></category>
		<category><![CDATA[mutsuz kuş]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[sahil]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>
		<category><![CDATA[ufuk]]></category>
		<category><![CDATA[yalı çapkını]]></category>
		<category><![CDATA[yelkenli]]></category>
		<category><![CDATA[yıldızlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2728</guid>
		<description><![CDATA[sahile vurmuş
dalgaların göz yaşartıcı sesleri
akşamları daha çok seviyor
kumlara değmeyi sular
peşine düşüyorum bir yelkenlinin
ufku çiziyoruz yeniden
selamlıyorum uzakları peşi sıra
bir martı gökyüzünü okşuyor
başka bir kuş daha var
konuyor yanıbaşıma
konuşuyoruz havadan sudan
yalı çapkınıymış yedi sülaleden
öncesini bilmezmiş
soruyorum
kuşlar uçtukları için mi özgür
yan yan bakıyor bir yandan
bir yandan konuşuyor
o sadece uçarmış
bir de dalar çıkarmış
gerisini bilmezmiş
peki diyorum söylesene
mutsuz kuş nasıl öter
yan yan susuyor
dalıyoruz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>sahile vurmuş<br />
dalgaların göz yaşartıcı sesleri<br />
akşamları daha çok seviyor<br />
kumlara değmeyi sular<br />
peşine düşüyorum bir yelkenlinin<br />
ufku çiziyoruz yeniden<br />
selamlıyorum uzakları peşi sıra<br />
bir martı gökyüzünü okşuyor<br />
başka bir kuş daha var<br />
konuyor yanıbaşıma<br />
konuşuyoruz havadan sudan<br />
yalı çapkınıymış yedi sülaleden<br />
öncesini bilmezmiş<br />
soruyorum<br />
kuşlar uçtukları için mi özgür<br />
yan yan bakıyor bir yandan<br />
bir yandan konuşuyor<br />
o sadece uçarmış<br />
bir de dalar çıkarmış<br />
gerisini bilmezmiş<br />
peki diyorum söylesene<br />
mutsuz kuş nasıl öter<br />
yan yan susuyor<br />
dalıyoruz birlikte<br />
o çıkıyor<br />
birileri ateş bırakmış<br />
havayla sevişmiş alevler<br />
göğü döllemiş kıvılcımları<br />
güneşle kardeşmiş şu yıldızlar<br />
duruyormuş gibi yapıyorlar<br />
neler nelerden sonra<br />
ay da katılıyor bize<br />
yarım ağız<br />
tütün tutuyorum<br />
birlikte tütüyoruz<br />
gözü ısırmış beni<br />
buralı mısın diyor<br />
yok diyorum<br />
senin gözün yok ki<br />
kraterlerin var<br />
ama ben seni hep görüyorum<br />
bulut giriyor aramıza<br />
muhabbet koyulaşıyor<br />
sular uyumuş<br />
arada bir berinliyor<br />
duruyormuş gibi yapıyoruz<br />
susuyoruz hep birlikte<br />
dalgalar uyanmasın diye</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/aksam-aksam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Otobüs Durakları</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/otobus-duraklari/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/otobus-duraklari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 21:25:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[çokluk]]></category>
		<category><![CDATA[durak]]></category>
		<category><![CDATA[düşler]]></category>
		<category><![CDATA[gergef]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[körüklü otobüs]]></category>
		<category><![CDATA[otobüs]]></category>
		<category><![CDATA[otobüs durakları]]></category>
		<category><![CDATA[seslenmek]]></category>
		<category><![CDATA[sevda]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[uykusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2724</guid>
		<description><![CDATA[Yapmayın çocuklar, kaçmayın&#8230;
Yaklaştığımız kadar çokuz aslında birbirimize&#8230;
Yapmayın, zilini çalıp kaçtığınız kapılar kadarız hepimiz
ve
içeridekiler kadar yalnızız&#8230; 
Yapmayın,
Vurmayın su bidonlarına dan dun
kaçırıp telaşlandırmayın hüzünlerimizi bu yangın akşamında.
Yapmayın çocuklar, yeter&#8230;
Sınamayın beni.
Seviyorum başka seçeneğim yok
Karakollar yemin verdirir geceye,
dilencilerin ömürleri yalan,
yolcu yolundadır her sabah,
Hicaz Nihavend kılığında gezer -ki yakalanır en son-
ve
ben seviyorum&#8230;
Başka seçeneğim yok&#8230;
Yapmayın,
hemen asmayın yüzlerinizi,
karartmayın ellerinizi,
itelemeyin beni..
Değişen ben değilim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yapmayın çocuklar, kaçmayın&#8230;<br />
Yaklaştığımız kadar çokuz aslında birbirimize&#8230;<br />
Yapmayın, zilini çalıp kaçtığınız kapılar kadarız hepimiz<br />
ve<br />
içeridekiler kadar yalnızız&#8230; </p>
<p>Yapmayın,<br />
Vurmayın su bidonlarına dan dun<br />
kaçırıp telaşlandırmayın hüzünlerimizi bu yangın akşamında.<br />
Yapmayın çocuklar, yeter&#8230;<br />
Sınamayın beni.<br />
Seviyorum başka seçeneğim yok<br />
Karakollar yemin verdirir geceye,<br />
dilencilerin ömürleri yalan,<br />
yolcu yolundadır her sabah,<br />
Hicaz Nihavend kılığında gezer -ki yakalanır en son-<br />
ve<br />
ben seviyorum&#8230;<br />
Başka seçeneğim yok&#8230;<br />
Yapmayın,<br />
hemen asmayın yüzlerinizi,<br />
karartmayın ellerinizi,<br />
itelemeyin beni..<br />
Değişen ben değilim, sır köprüleridir ayalarımda oynayıp duran<br />
ve insan<br />
zamanı zamanla aldatan&#8230;<br />
Yapmayın çocuklar,<br />
seslenmeyin düşlerime,<br />
açmayın uykularımı<br />
ne olur bağırmayın,<br />
uykusuzluk diz boyu gergefte dokunan,<br />
Dağıtmayın çocuklar, yapmayın&#8230;<br />
Atmayın sırtınızdan sevdanızı<br />
bir de<br />
sabahları,<br />
bilmez misiniz körüklü otobüsler ne çabuk götürür onları&#8230;<br />
ve<br />
ondan orospu çocuğudur bütün otobüs durakları&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/otobus-duraklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köy</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 19:55:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burcu Nehir Halaçoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[acı]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[arayüz]]></category>
		<category><![CDATA[aygıt]]></category>
		<category><![CDATA[bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[böcekler]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[eşek]]></category>
		<category><![CDATA[ev]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[gökyüzü]]></category>
		<category><![CDATA[görüntü]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[hareketsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[hayvanlar]]></category>
		<category><![CDATA[his]]></category>
		<category><![CDATA[hissetmek]]></category>
		<category><![CDATA[içgüdü]]></category>
		<category><![CDATA[insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[ışıltı]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kahvehane]]></category>
		<category><![CDATA[karınca]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[sanal]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[tavuk]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toprak]]></category>
		<category><![CDATA[yuva]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2719</guid>
		<description><![CDATA[Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük&#8230; Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek&#8230; Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/06/ryyee.jpg" alt="Ryye" title="Ryye" width="285" height="390" class="alignleft size-full wp-image-2726" />Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük&#8230; Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek&#8230;<span id="more-2719"></span> Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de öyle ısınmak, ışımak istiyorum; ışığı özlüyorum. Lambaların, neon ışınlarının, manyetik ekranların tüketen yapay ışık dalgalarını değil, gerçek, doyuran, dolduran ışığı&#8230;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Pedalları çevirirken, dinlediğim müziğin ritmine uyumluydum; sağ, sol, solda biraz bekle, yine sağ, sol, sağ, solda biraz bekle.. Başımı açık gökyüzüne kaldırdım bir anlığına ve tam tepemden uçup giden alıcı kuşu gördüm. Onun, rüzgâra kapılan kanatlarının hareketlerini taklit ederek, pedalların üzerinde dikildim ve yokuşu böyle indim. Alıcı bir kuşun avına odaklanıp dalması gibi.. Bu inişin ardından, ufku kapatan uzun bir yokuş geliyordu. Yorgunum ama zorlanmadım, ağır ağır tırmandım, sağ, sol, sağ.. Ne tarif edeyim size, eğer kayda değer bir manzara yoksa gözlerimin önünde? Çalılar? Ağaçlar? Küçük otlar? Bir milyon renk var çevremde dönen ancak hiçbiri parlamıyor, ısıtmıyor; yeşil, mavi, sarı, kırmızı tonları, hepsi kısır.. Gökyüzünde dolaştığını gördüğüm şu küçük bulutu, daha önce defalarca görmüştüm, vakti gelecek, yine göreceğim. Ötede, az önce gözüme takılan alıcı kuş dolaşıyor, arada dalış yapıp birşeyler avlıyormuş gibi beni kandırıyor. Kanmak istiyorum, kandığımı hayal ediyorum. Yoksa anlamı kalmaz.</p>
<p>Yokuşu aşınca, önüme bir tavuk çıktı. Yanına yaklaşana kadar da kaçmadı. Yakında bir köy olmalı, çünkü ileride de dört tane koyun otluyor. Daha hızlı çevirdim pedalları. Sağ, sol, sağ, sol! Köyün topraklanmış taş yollarına vardığımda bisikletim takırtılı seslerle ilerlemeye devam etti, ancak takırtı hissi mevcut değildi. Neden sonra durdum. Tavuklar hareket halinde, ötede bir eşek var, düzenli aralıklarla başını sallayıp, otlanıyor. Dünya kokusuz, ısısız ve ruhsuz. Hüzünlü gözlerle etrafıma baktım biraz. Buranın da tek hakimi hayvanlar, diğer her yerde olduğu gibi; farkındalık ve duygudan yoksun, uygar bilimimizin ideal, “içgüdülü” hayvanları. Tam onların arzuladığı ve buyurduğu gibiler, bu yüzden onlarla da paylaşabileceğim hiçbir şey yok; birini yakalasam, ılıklığını, tüylerinin duygularımı arıtan, yatıştıran yumuşaklığını, yüreğinin ürkek ve masum atışlarını hissedemem. Beni avutacak bir ruhları, göz göze geldiğimde kirli, çarpık aklımdan ötürü beni mahçup hissettirecek bakışları yok hiçbirinin. Ayrıntıda gizli eşsiz güzellikleri es geçilmiş, aynı kalıpta, şöyle bir bakmalık hepsi; yere düşen gölgeleri bile tekdüze bir grilikte, özensiz. İşin aslı kendi gölgem de, tavukların gölgesinden pek farklı değil. Çevrede tozlar uçuşuyor, ama toz gibi bir his vermiyorlar; hapşırtacak, kaşındıracak ya da gözü yaşartacak gibi değiller. Köyün topraklı yollarında karıncalar geziyor, yakından bakılmaya değmedikleri için, kimse onlara yakından bakmaya tenezzül etmediği için, basit bir beden yapıları var. Dünyada binlerce böcek türü varmış, neden özellikle karıncalar? İnsanlar yürürken en çok onlar mı dikkat çeker? Hayır, bu yalan, insan, yürürken, sadece düşmemek ya da pis bir şeye basmamak için önüne bakar; ayaklarının yakınlarındaki bir karıncanın yaşama, yürüme, durma hakkını düşündüğünden, ona yol vereceğinden ya da ayaklar o minik bedenin üzerinden geçerken onun hissettiği korkuyu, endişeyi, ya da o anda ne kadar keyifli olduğunu umursadığı, yuvasına götürmeye değer bir yiyecek bulma gururuna saygı duyduğu için değil. Zaten tüm bunları bilmiyor, bilmek de istemiyor insan yürürken; önemli olan tek şey, bencil bir cehaletle, kendi hayatı, kendi ayakları&#8230; İşte bu yüzden, gerçekte olduğu gibi, bu dünyanın kalıplarında da bir yeri yok karıncaların; tavuklar gibi hareketi temsil ediyorlar sadece; kıpırtılara ve seslere indirgenmiş doğanın basit taklitleri. Yüzbinlerce böceğin saygısızca bir kaç türe indirgenmesi&#8230;</p>
<p>Bisikletimden indim, onu öylece bir yere dayadım ve yürüdüm. Yürümeyeli uzun zaman oldu sanki. Öyle oldu, evet. Köy evlerinin kapıları aralık, rüzgâr esiyor lâkin herhangi bir his vermiyor; ne ferahlık, ne de üşüme. Rüzgâr eser, hayvanlar kıpırdar, tozlar uçuşur, güneş doğar ve batar; bu basit gerçekler sanki biraz fazla basitleştirilmiş gibi. Köyün kahvehanesine gittim, masalarda birileri oturuyor. Kıpırdamıyorlar. Hayvanlar kıpırdar, insanlar vakit geçirir. Çaylar dolu, çaydanlıktan buhar çıkıyor ancak çayların tadı, buharın nemi yok. Masa başındaki insanlar aynı benim gibi, bakışlar derinliksiz, isteksiz fakat düşünceli. Belki çoğu düşünmüyor bile. Kimse konuşmuyor, kimse bakışmıyor; tavuklara bir bakımdan benziyoruz, birimizi diğerimizden ayırt edecek bir özellikten yoksunuz. İçim yanıyor. Önce birbirimizle konuşmaktan vazgeçtik, sonra evimizden çıkmaz olduk, çünkü dışarıda görecek hiçbir şey yoktu; güneş yoktu, hayvanlar yoktu, bitkiler yoktu, kahkaha, anlaşmazlık, paylaşma, kıskançlık yoktu; teknolojinin soğuk ama baştan çıkaran bedenleri arasında sıkışıp kalmıştık. Gerçekten, işgal ederek yayılabileceğimiz, yakıp yıkabileceğimiz, kötüleyip ötekileştirebileceğimiz, sömürebileceğimiz ya da putlaştırıp tapınabileceğimiz hiçbir şey kalmadıktan sonra mı kendi içimize doğru çökerek büzüşmeye başlamıştık? Yoksa, kibir kokan acımayı, özünde şefkat bulunan merhametle karıştırmaya başladığımızda mı?</p>
<p>Evlerimize çekildiğimizde ne değişti? Evimizin mekanik sıkıcılığından sanal dünyaya kaçtık ve şimdi, bu sanallıkta da yapacak bir işimiz yok. Herşey çok yorucu; bu dünyanın yapay ışığı canımızla besleniyor, can vermiyor. Zaman kayboldu, mekân kayboldu, hayaller de onlarla birlikte. Ne zamandır bu dünyadayız? Ne zaman buradan çıkacağız? Hepsi bekliyor. Benim gibi. Benim tek farkım, beklerken, hayvanlar gibi kıpırdamaya çalışmak. Belki birisi, bir tek kişi, bu dünyaya yeni birşey eklemek için geri döner diye. Belki birisi bir gün sıkılır, gözlerine takılı aygıtı kapatır ve ekranı açar. Programlamak uzun vakit alır ama, sonunda belki yeni birşey tasarlar; yeni bir böcek türü, yeni bir tepe, yeni bir koruluk. O zaman, vakit geçirilebilecek yeni bir mekân, oyalanacak yeni bir nesne olur da, insanlar yeniden hareketlenir. Ya da, birisi gözlerindeki aygıtı kapatır ve evinin penceresinden dışarı, o boğucu karanlığa bakar ve gerçek bir ışık görür; mesela, hâlâ parlayan bir yıldızı, kayıp güneşin son parıltılarını. Belki de yeni bir şey öğrenir ve geri döner aramıza; böylece bu yeni bilgi hepimizce paylaşılır. İçten içe de ümitsizim; bir bilgi herkesçe, aynı anda öğrenildiğinde, yeni bir mekân dünyaya eklendiğinde ve bu mekân herkesçe keşfedilip sıradanlaşıverdiğinde, aykırı olan kendisini tekrar ettiğinde ne yapacağım? Bu sanal hayvanlar gibi olmak istiyorum; sürekli kıpırdamak. Onlar gibi kendimi bilinçsizce yineliyorum sürekli; lâkin kıpırdayamıyorum. Dileğim öylesine basit; kollarımı, başımı gerçekten oynatabilmek istiyorum. Belki bunu başarsam, vakit de geçecek. Kıpırdayabilsem, gözlerime kendi ellerimle takmış olduğum arayüzün düğmesine uzanıp, sistemi kapatacağım. O zaman ne hissederim bilmiyorum; ama en azından, ışıktan yoksun kalmış olsa da, dünyayı görebileceğim. Yürümeyi unutmuşsam, havalandırma borularıyla ve kablolarla örtülü tabakaların arasından, yeryüzüne doğru tırmanacağım emekleyerek; sesimi kaybetmişsem, inleyeceğim; su içeceğim, tad alamasam da birşeyler yiyeceğim. Acı hissedeceğim, yanlızlığımı farkedeceğim ve ağlayacağım. Evet, gözyaşlarımın tuzlu ıslaklığını hissetmek istiyorum.</p>
<p>Kahvehanedeki bir sandalyeye çöktüm bitkin ama az da olsa ümitli; karşımda oturan kadın, önündeki çay tabağına dikmiş gözlerini, ben de diktim. Birisi çıkar mutlaka; birisi kıpırdamayı başarabilir, bu sanal dünyada bir değişiklik yapar ve ben, diğer herkes gibi bunu aynı anda farkederim. Sonra ona özenir ve kıpırdayabilirim. Gözlerimde köklenmiş aygıta uzanabilirim. Evet, birisi çıkacak ve ben o vakte kadar, burada, bu masada, benim gibi, tasvir edilecek hiçbir özelliği olmayan bu kadının karşısında, o anı bekleyeceğim sabırla. Sıkılırsam, bisikletim dışarıda&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/koy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Haziranda Ölmek Zor &#8211; Hasan Hüseyin</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/exlibrary-kitapligi/ustalardan/haziranda-olmek-zor-hasan-huseyin/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/exlibrary-kitapligi/ustalardan/haziranda-olmek-zor-hasan-huseyin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 21:15:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Exlibrary</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ustalardan Seçkiler]]></category>
		<category><![CDATA[acı]]></category>
		<category><![CDATA[ağaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[asmak]]></category>
		<category><![CDATA[bahar]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[haziran]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[koku]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>
		<category><![CDATA[kuş]]></category>
		<category><![CDATA[kuş sesleri]]></category>
		<category><![CDATA[öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[ölmek]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[sokak]]></category>
		<category><![CDATA[tank]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklar]]></category>
		<category><![CDATA[yapraklar]]></category>
		<category><![CDATA[yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[yaşatmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2640</guid>
		<description><![CDATA[Haziranda Ölmek Zor
orhan kemal&#8217;in güzel anısına
işten çıktım
sokaktayım
        elim yüzüm üstümbaşım gazete
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
        sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
       ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Haziranda Ölmek Zor</strong></p>
<p align="center"><em>orhan kemal&#8217;in güzel anısına</em></p>
<p>işten çıktım<br />
sokaktayım<br />
        elim yüzüm üstümbaşım gazete</p>
<p>sokakta tank paleti<br />
sokakta düdük sesi<br />
sokakta tomson<br />
        sokağa çıkmak yasak</p>
<p>sokaktayım<br />
gece leylâk<br />
       ve tomurcuk kokuyor<br />
yaralı bir şahin olmuş yüreğim<br />
uy anam anam<br />
haziranda ölmek zor!<span id="more-2640"></span></p>
<p>havada tüy<br />
havada kuş<br />
havada kuş soluğu kokusu<br />
hava leylâk<br />
       ve tomurcuk kokuyor<br />
ne anlar acılardan/güzel haziran<br />
ne anlar güzel bahar!<br />
kopuk bir kol sokakta<br />
              çırpınıp durur</p>
<p>çalışmışım onbeş saat<br />
tükenmişim onbeş saat<br />
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım<br />
anama sövmüş patron<br />
       ter döktüğüm gazetede<br />
sıkmışım dişlerimi<br />
ıslıkla söylemişim umutlarımı<br />
             susarak söylemişim<br />
sıcak bir ev özlemişim<br />
sıcak bir yemek<br />
ve sıcacık bir yatakta<br />
             unutturan öpücükler<br />
çıkmışım bir kavgadan<br />
                    vurmuşum sokaklara</p>
<p>sokakta tank paleti<br />
sokakta düdük sesi<br />
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki<br />
             dallarda insan iskeletleri</p>
<p>asacaklar aydemir&#8217;i<br />
asacaklar gürcan&#8217;ı<br />
       belki başkalarını<br />
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim<br />
dökülüyor etlerim<br />
               sarı yapraklar gibi</p>
<p>asmak neyi kurtarır<br />
       sarı sarı yaprakları kuru dallara?<br />
yolunmuş yaprakları<br />
kırılmış dallarıyla<br />
               ne anlatır bir ağaç<br />
hani rüzgâr<br />
hani kuş<br />
        hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?</p>
<p>asılmak sorun değil<br />
        asılmamak da değil<br />
kimin kimi astığı<br />
kimin kimi neden niçin astığı<br />
               budur işte asıl sorun!</p>
<p>sevdim gelin morunu<br />
sevdim şiir morunu<br />
moru sevdim tomurcukta<br />
moru sevdim memede<br />
             ve öptüğüm dudakta<br />
ama sevmedim, hayır<br />
iğrendim insanoğlunun<br />
        yağlı ipte sallanan morluğundan!</p>
<p>neden böyle acılıyım<br />
neden böyle ağrılı<br />
neden niçin bu sokaklar böyle boş<br />
niçin neden bu evler böyle dolu?<br />
sokaklarla solur evler<br />
sokaklarla atar nabzı<br />
                               kentlerin<br />
sokaksız kent<br />
kentsiz ülke<br />
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı</p>
<p>işten çıktım<br />
elim yüzüm üstümbaşım gazete<br />
karanlıkta akan bir su<br />
        gibi vurdum kendimi caddelere<br />
hava leylâk<br />
              ve tomurcuk kokusu<br />
havada köryoluna<br />
havada suçsuz günahsız<br />
                    gitme korkusu<br />
ah desem<br />
       eriyecek demirleri bu korkuluğun<br />
oh desem<br />
       tutuşacak soluğum</p>
<p>asmak neyi kurtarır<br />
       öldürmek neyi<br />
yaşatmaktır önemlisi<br />
               güzel yaşatmak<br />
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini<br />
       ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak</p>
<p>ah yavrum<br />
ah güzelim<br />
canım benim / sevdiceğim<br />
                     bitanem<br />
kısa sürdü bu yolculuk<br />
       n&#8217;eylersin ki sonu yok!<br />
gece leylâk<br />
              ve tomurcuk kokuyor<br />
uy anam anam<br />
haziranda ölmek zor!</p>
<p>nerdeyim ben<br />
nerdeyim ben<br />
       nerdeyim?<br />
kimsiniz siz<br />
kimsiniz siz<br />
        kimsiniz?<br />
ne söyler bu radyolar<br />
gazeteler ne yazar<br />
kim ölmüş uzaklarda<br />
            göçen kim dünyamızdan?</p>
<p>asmak neyi kurtarır<br />
       öldürmek neyi?<br />
yolunmuş yaprakları<br />
       ve kırılmış dallarıyla bir ağaç<br />
              söyler hangi güzelliği?</p>
<p>kökü burda<br />
        yüreğimde<br />
yaprakları uzaklarda bir çınar<br />
ıslık çala çala göçtü bir çınar<br />
       göçtü memet diye diye<br />
              şafak vakti bir çınar<br />
           silkeledi kuşlarını<br />
                         güneşlerini:<br />
&#8220;oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,<br />
                                                                      memet!&#8221;</p>
<p>gece leylâk<br />
       ve tomurcuk kokuyor<br />
üstümbaşım elim yüzüm gazete<br />
vurmuşum sokaklara<br />
vurmuşum karanlığa<br />
       uy anam anam<br />
       haziranda ölmek zor!</p>
<p>bu acılar<br />
bu ağrılar<br />
              bu yürek<br />
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar<br />
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız<br />
bu geceler niçin böyle insansız<br />
bu insanlar niçin böyle yarınsız<br />
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?</p>
<p>kim bu korku<br />
        kim bu umut<br />
ne adına<br />
              kim için? </p>
<p>&#8220;uyarına gelirse<br />
       tepemde bir de çınar&#8221;<br />
             demişti on yıl önce<br />
demek ki on yıl sonra<br />
demek ki sabah sabah<br />
demek ki &#8220;manda gönü&#8221;<br />
demek ki &#8220;şile bezi&#8221;<br />
demek ki &#8220;yeşil biber&#8221;<br />
bir de memet&#8217;in yüzü<br />
bir de güzel istanbul<br />
bir de &#8220;saman sarısı&#8221;<br />
bir de özlem kırmızısı<br />
demek ki göçtü usta<br />
kaldı yürek sızısı<br />
              geride kalanlara</p>
<p>nerdeyim ben<br />
        nerdeyim?<br />
kimsiniz siz<br />
        kimsiniz?</p>
<p>yıllar var ki ter içinde<br />
       taşıdım ben bu yükü<br />
bıraktım acının alkışlarına<br />
                      3 haziran &#8216;63&#8242;ü</p>
<p>bir kırmızı gül dalı<br />
                    şimdi uzakta<br />
bir kırmızı gül dalı<br />
                    iğilmiş üzerine<br />
yatıyor oralarda<br />
bir eski gömütlükte<br />
       yatıyor usta<br />
bir kırmızı gül dalı<br />
              iğilmiş üzerine<br />
okşar yanan alnını<br />
bir kırmızı gül dalı<br />
                      nâzım ustanın</p>
<p>gece leylâk<br />
       ve tomurcuk kokuyor<br />
bir basın işçisiyim<br />
elim yüzüm üstümbaşım gazete<br />
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların<br />
              şuramda bir çalıkuşu ötüyor<br />
uy anam anam<br />
haziranda ölmek zor!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hasan Hüseyin Korkmazgil</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/exlibrary-kitapligi/ustalardan/haziranda-olmek-zor-hasan-huseyin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Adam &#8211; 3</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-3/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-3/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2009 20:01:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[adamlar]]></category>
		<category><![CDATA[anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[anlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[erkekler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçekler]]></category>
		<category><![CDATA[içtenlik]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[kalem]]></category>
		<category><![CDATA[kedi]]></category>
		<category><![CDATA[kızlar]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[külfet]]></category>
		<category><![CDATA[mesaj]]></category>
		<category><![CDATA[modern]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[şarap]]></category>
		<category><![CDATA[sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sigara]]></category>
		<category><![CDATA[Telefon]]></category>
		<category><![CDATA[veda]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<category><![CDATA[yemek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2704</guid>
		<description><![CDATA[Büyük bir acı çekerken, etrafta yaralı ve vahşi bir hayvan gibi gezmek isterim ama gururum bunu yapmama asla izin vermedi. Belki de dolaştım ve gururum bunu görmeme asla izin vermedi. Zaten bu itirafı bile nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Evet, gururluyum. Belki herkes kadar, belki bazısından biraz fazla. Bunu ölçmeyi asla iş edinmedim kendime. Diğerlerinin gururlarıyla da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük bir acı çekerken, etrafta yaralı ve vahşi bir hayvan gibi gezmek isterim ama gururum bunu yapmama asla izin vermedi. Belki de dolaştım ve gururum bunu görmeme asla izin vermedi. Zaten bu itirafı bile nasıl yapabildiğimi bilmiyorum.<span id="more-2704"></span> Evet, gururluyum. Belki herkes kadar, belki bazısından biraz fazla. Bunu ölçmeyi asla iş edinmedim kendime. Diğerlerinin gururlarıyla da nasıl başa çıkacağımı pek bilemedim. Bazen yıkıcı oldum bazen çok poh pohladım. Aslında ben hiçbir şey yapma eğiliminde olmadan bütün bunlara sadece &#8220;sebep oldum&#8221;.</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/06/cat-with-book.png" alt="Kedi ve Kitap" title="Kedi ve Kitap" width="280" height="245" class="alignleft size-full wp-image-2708" />Kendimi düşününce bazen içim sızlar. Bu kadar gururun altında, bu kadar karmaşık düşüncenin kucağında, nasıl ve hangi enerjiyle yaşıyorum? Bu soruları sürekli soruyorum ve bu soruları oluşturan durumlarla sürekli karşılaşıyorum. Bu sorgulamamın sebebi de benim Barış&#8217;a karşı nerede yanlış yaptığım? Açıkları görmek ve onları kapatmak için çok çabalarım. Her zaman kendimi sağlamlaştırmak için uğraşırım. Ama birisi, her seferinde, bu uğraşımı boşa çıkaracak bir saçmalıkla bana yaklaşır, beni sinirlendirir ve benim vaktimi alır.</p>
<p>Gözlerini kapadığında üşüyen bir adamın hikayesiydi benim derdim. Evet, bu adam yalnız kalamaz, sessiz duramaz. Yamuk yumuk biri değil belki ama bakışları eğri büğrü, düşünceleri kırık. Sıradan bir kırıklık değil bahsettiğim. Bana yaklaşacak kadar kırık düşünceler, beni zorla kendine büyük düşman edinecek kadar uçuklar. Hatalarımı düzeltmek için de yazıyorum bütün bunları. Zaten hayatımdaki her hangi bir şey, asla tek bir amaca hizmet etmedi. Şimdi de edeceğini sanmıyorum. Yoksa eylemlerim ve düşüncelerim kısır sonuçlar doğurmuş olurdu. Bunca mantık yıkılırsa, ben acı çekmeye başlardım. Acı çekince, kendiliğimi yıkan mantığımla birlikte ben, tamamen parçalanınca, vahşi ve yaralı bir hayvana dönüşürüm. Bakışlarım değişir, ritmim yavaşlar. Umutsuzlukla başımı ellerimin arasına alıp, çaresizliğin soğuk ifadesiyle yüzleşirim. Haykırmak isterim ve hatta çığlıklar atmak. Çığlıklarımla ağlamak, kaçmak, koşmak, kendimi duvardan duvara çarpmak&#8230; Kelimelerin döküldüğü temiz pınardan beni kurtaracak saf bir düşünce ararım. Bütün bu acıya rağmen, tutunacak bir tek dal yeter diye düşünürüm. Gururum yerler altında, ben vahşi bir hayvanın mantığıyla, içimde sağlam kalmış son düşünce parçalarını da kurtarmak için çabalarım.</p>
<p>Nerede yanlış yaptığımı bulmak için, unutmak ve öfkemi dindirmek için yazmaya başlamıştım. Sıradan bir adamın sıradan bir hikayesinde kendime nasıl bir yer bulduğumu keşfetmek, böylece mantığımın kırıldığı yeri belirleyebilmek istemiştim. Zihnimin kıvrandığı ve düşüncelerimin ağrıdığı bir anda, acılıyım demek yetmiyor. Acım tabii ki bir aşk acısı değil. Bu kadar mantığa rağmen hata yapabilmiş olmanın acısını çekiyorum. Bu çok daha yıkıcı bir duygu. Her şeye rağmen nasıl hata yaptım? Tüm farkındalığıma rağmen nasıl ele geçtim? Hamlelerimden hangisi yanlıştı?</p>
<p>Uzun günler aramadı. Günler, onun aramasını beklediğimden uzun gelmedi. Ben, kendimi sorguladığım ve çözmeye çalıştığım için zaman yavaşladı. Hem sınavlarım da vardı. Bu sınavlara daha iyi hazırlanmak ve kazandığım başarı sayesinde ilerleyen hayatıma bir yön verebilmek istiyordum. Bu istek gelecek kaygısıyla şekillense de, mantığımın bir yerde beni zafere ulaştırdığını görmek için başarılı olmaya ihtiyacım vardı. Derinlemesine, her konuyu tekrar tekrar gözden geçiriyordum. Evde gözlerim yorgunluktan kısılana ve gözaltlarım tamamen morlaşana kadar okuyordum. Akşamüstü evde ekmek ve sütün bittiğini fark ettim. Kesinlikle dışarı çıkmam gerekiyordu. Hava da çok hoş bir koku vardı. Bahar beni çağırıyordu. Ben de pek nazlanmadan dışarı fırladım. Biraz yürüş yapıp ardından markete uğradım. Sessiz bir sokağın tadını çıkardım. Gerçi bir sokak ne kadar sessiz olursa olsun kendini yalnız hissedip de huzurla dolamazsın. Ya da en azından ben dolamam. Hep gözetlendiğim hissine kapılırım. Zaten bu his pek de boşuna değilmiş. Arkamdan biraz yüksek bir ses şöyle dedi: <em>&#8220;Candan!&#8221;</em> Bu sesin kimden geldiğini anlamam pek uzun sürmedi. Arkamı döner dönmez yüzüne gevşek bir gülümseme yerleşmiş olan Barış&#8217;la karşılaştım. Şaşkınlıktan gülmekle somurtmak arasında bir yüz ifadesiyle, <em>&#8220;Merhaba&#8221;</em> dedim. Pek de gülümsememişim ki Barış soğuk bakışlar attı bana, kırgınlığını ifade etmek için. Hayııırrr!!! En nefret ettiğim tip! Her şeyi kişiselleştiren, alınan ve naz yapan sevimli erkek tipi. Hayır diğer üçünü anladım da, bu adamın sevimliliği neredeydi? Yoksa ben çok kızgındım da adama olmadık özellikler mi atfediyordum? Bilemiyorum. Eğer bir gün Barış&#8217;ı görürseniz, ona şöyle alıcı gözüyle bakıp siz karar verin. Ben tekrar onu görmeye pek niyetli değilim.</p>
<p><em>&#8220;Nasılsın?&#8221; &#8220;İyiyim, teşekkürler sen?&#8221; &#8220;Ben de iyiyim, Çok yorgun görünüyorsun.&#8221; &#8220;Sınavlarım var. Çalışmaktan yorgun düştüm.&#8221; &#8220;Demek çalışkan öğrencisin.&#8221; &#8220;Mümkün mertebe.&#8221; &#8220;Ben pek çalışkan değilimdir.&#8221; &#8220;Herkesin bir tarzı var.&#8221; &#8220;Evet haklısın, ne güzel yargılamıyorsun.&#8221; &#8220;Bilmem&#8230;&#8221; &#8220;Yemek mi yiyecektin?&#8221; &#8220;Evet.&#8221; &#8220;Neyse seni tutmayayım, bir gün bana da yemeğe gel, sınavların bitince tabii.&#8221;</em> Hem hödük hem çapkın. Yok öyle değil, hem zıp çıktı hem dangalak. Hmm bu da yeterli gelmedi gibi aslında. Ama ne söylesem yetmeyecekmiş gibi geliyor. Böyle bir durumda, onu nitelemeye çalışmak pek akıllıca olmayacak.</p>
<p><em>&#8220;Teşekkürler, iyi akşamlar.&#8221;</em> diyerek arkamı döndüm. <em>&#8220;İyi çalışmalar&#8221;</em> dedi arkamdan tatlı bir ses. Allah&#8217;ım bir de en tatlı tavrını takınıyor! Bu erkekler, ne yapmaya çalıştıklarının farkında olmadığımızı mı sanıyorlar? Bir de Boris Vian&#8217;ın kitabı vardı, &#8220;Kızlar Farkına Varmıyor&#8221; isminde. Bütün bir kitap boyunca adam nakarat gibi &#8220;kızlar farkına varmıyor&#8221; diyordu. Bu farkına varmayan kızlar her kimse, bence dişi ırkını aşağılamaktan fazlasını yapıyorlar, çünkü olayları anlamadıklarını göstererek erkeklere ümit veriyorlar. Böylece erkekler, her kızın tatlılıkla tavlanacağını falan sanıyor. Hayır, bu tavlama işini bir de kendilerinin yaptığını sanmıyorlar mı! Beni çileden çıkarıyorlar. Hala anlamadınız mı? Kızlar farkına varmıyormuş. Hadi ordan! Kızlar farkına varıyor ama siz farkına vardıklarının farkına varmıyorsunuz. Kızlar öyle bir farkına varıyor ki aslında, siz penisinizin etrafında dönen bir dünya yarattığınız için, penisinizi ilgilendirmeyen gerçekler, bulanık bir görüntü gibi uzanıyor önünüzde. Ah bir anlatabilsem! Bir kez yüzlerine haykırsam&#8230;</p>
<p>İyi çalışacağım Barış efendi, emin ol! Senin gibilerin canına okumak için çalışacağım. Her günümü size inat olsun diye yaşayacağım. Sıradan insanlara sıradanlığını hissettirmek için çabalayacağım. Size yer varsa dünyada, bana da var. Bu dünyayı size bırakmayacağım!</p>
<p>***</p>
<p>Sınavlarım biteli bir kaç gün olmuştu. Arka bahçeye inmiş çimlerde kitap okuyordum. Çok da güzel gidiyordu. Verimli bir çalışma tarzıdır benim için. Telefon çaldı. Sakin ve huzurlu hayatımdan bir anda kopamadım ve sakin bir sesle telefonu açtım. <em>&#8220;Efendim?&#8221; &#8220;Candan?&#8221; &#8220;Evet, buyrun.&#8221; &#8220;Ben Barış, nasılsın?&#8221; &#8220;Teşekkürler, siz?&#8221; &#8220;Ben de.&#8221; &#8220;Sinemaya gidecektim bugün. Hazır tatil günüm, belki sen de gelmek istersin diye düşündüm.&#8221;</em> Ne yapacaktım şimdi, aslında bütün gün okumaktan sıkılmıştım. Ama bir taraftan Barış&#8217;la belli bir mesafeyi korumak zorundaydım. Eee ne yapacaktım? Hayır diyecektim tabii. Burnumun dibine girmeye çalışan bir adama izin veremezdim. Ben de öyle yaptım. Gelseymişim iyi olurmuş, aslında film güzelmiş ama evde de izlenebilirmiş tabii. Her filmi sinemada izlemek saçma olurmuş. Evde teknolojinin keyfi başkaymış, şeklinde reddedilmenin paniği ile Barış’tan bir sürü saçmalık dinledim. Utanmıştı, gerilmişti, dahası yaralanmıştı! Asıl amacım onu kırmak değildi. Sadece benden uzak durmasını istiyordum. Ama daha yeni tanıdığın bir adama, &#8220;bak kardeşim düşüncelerini hissediyorum ve bir kadın olduğum için gayet net bir şekilde görüyorum, bu nedenle de bu düşüncelerine cevabım hayır olduğundan benden uzak dur&#8221; diyemezdim. Diyememiştim de zaten. Adam bir çatlak bulup telefon numaramı almıştı. Ama yine de ipler benim elimdeydi. Hem benimle ilgilenmesi beni eğlendirmişti. Onu böyle kıvrandırmak az da olsa haz vermişti. Sanırım uzun yıllardır kadınların erkekler tarafından bastırılmış olmasının intikamını bu şekilde bir tek kişiden almaya çalışıyordum. Bunu çok da irdelemedim. Söz konusu kendimiz ya da yakınlarımız olmayınca acımasız olabiliyoruz. Bu sefer ben de acımasız davranmıştım. Ama kendime göre de haklıydım.</p>
<p>Adam bana kendisinin ulaşamayacağını anlayınca araya Özlem&#8217;i soktu. Özlem de o sıralar yeni birilerine ilgi duyuyordu. O nedenle Barış Özlem’le arkadaşça bir ilişki kurabiliyordu. Kurban tabii ki yine bendim. Özlem bu durumu pek fark etmedi ve kafası meşgul olduğundan ayrıntılarda gayet açık olan bu olayı hissetmedi. Bir kere olanlara salim kafayla baksaydı anlayacaktı. Ve alet olmayacaktı ama bunu sorgulamamıştı. Onu suçlamıyorum. Çok zor bir ilişkiden çıkmıştı, kalbi kanıyordu. Gerçekten kendini sıcak hissettirecek biriyle karşılaşmıştı. Bu ona iyi gelmişti. O nedenle etrafa gören gözlerle bakamıyordu. Aklı bir karış havadaydı. Ben de alet olmayabilirdim ama adam işini biliyordu. Beni zayıf noktamdan vurup duruyordu. Özlem aradı ve beni yemeğe davet etti. Özlem’in yeni sevgili adayıyla Barış da oradaydı. Sohbet edip, şakalaşacak, diğer medeni insanlar gibi sosyalleşecektik. Arada insanlar olacağı için Barış&#8217;ı pek tehlikeli bulmadım. Yani canımı sıkmak açısından tehlikeli. Ben de gittim yemeğe; doğal olarak.</p>
<p>Özlem güzel bir sofra hazırlamıştı. Uzun sohbetler yapma, keyifle yediklerimizi sindirme ve üzerine güzel bir şeyler içme fırsatını bulduk. Tabii fonda da tango çalıyordu. Klasik olmayanından. Yeni nesil tango. Biz gençler her şeyin remikslisini dinleriz ya. Onun için yeni nesil tango. Ben bu mantık çerçevemle remiksleri pek kendime göre bulmasam da kendimi genç hissediyordum. Her neyse, zaten benimle aynı nesilden olan insanlar gibi davrandığımı pek de iddia edemem.</p>
<p>Barış hüzünlü bir şekilde kenarda oturuyordu. Nasıl narin, nasıl içli&#8230; Nasıl derin, ne kadar duygulu. Aman Allahım! Bu ne yoğunluk. Sanki adam kuyudan kırk kova su taşımış da oturmuş hayatın zorlukları üzerine kafa yoruyor. Gerçi adama sinirimden şimdi durumunu birazcık abartıyor olabilirim ama oturduğu yerden bana bakmadan beni çağırıyordu. Duruşuyla. Bir kadın anlar. Onun oyununu oynamak istemiyordum. Ama sıkılmamak için de, ben bir oyun oynamayı tercih ettim. Kendisi kaşındı. Biraz arkadaş canlısı, birazcık da gizemli insan rolleriyle adamı çok pis kıvama getirdim. Özlem&#8217;i yeni elemanla baş başa bırakmak için. Madem onun ritmi beni bozuyordu, sıra benim onun ritmini bozmama gelmişti. Barış ne yapacaktı bu sefer?</p>
<p>Önce çok ilgili, ardından şaşkın ve daha sonra yine ilgili bir yüz ifadesiyle beni dinledi. Bir iki okuduğum hikayeden falan bahsettim. Okuduğum bir kaç yazardan. Sonra Sadık Hidayet gibi favorim olan bir yazarın acıklı hikayelerinden… Nasıl adamsa artık, yazarlardan etkileneceğine benden etkilendi. Ulan adam, ben sana estetikten, sanattan bahsediyorum. Ben bahsediyorum diye neden hayranlığını bana yansıtıyorsun? Bunları biliyor olmak hiç bir şey değil ki. Bizim bölümde neredeyse herkes bunları bilir ve okur. Ben onlardan farklı değilim ki! Yok adam illa farklı görecek beni. Gerçi erkeklerin âşık olmak için bir fark aradıklarını da sanmıyorum ya, neyse. Sonra sustum. Çok konuşunca başım ağrımıştı. Sürekli ipleri çeken olmak kolay değildir; bir süre sonra yorar. Ben de birazcık sakinleşmiştim. Elinde şarap ve yine ağzında içki kokusuyla Barış biraz yakınıma geldi. Sanırım fark etmişti.</p>
<p><em>&#8220;Neden kaçıyorsun?&#8221;</em> Senden, dememek için zor tuttum kendimi. Her şeyi anladığımı ve anladığını anladığımı gösteremezdim. <em>&#8220;Efendim, anlayamadım?&#8221;</em><em>; işte Boris Vian&#8217;ın kızlarının farkına varmadığı an. Ne yapmaya çalıştığı bal gibi ortada ama erkeklerin egosu tamamen yıkılmasın ve bizim sırlarımızı öğrenmesinler diye bütün kadınlar arasındaki sessiz sözleşmeden dolayı anlamamış ayağına yattım. </em><em>&#8220;Efendim, anlayamadım?&#8221; &#8220;Uzak kaldın da ondan söyledim.&#8221;</em> İşte strateji böyle değiştirilir. Direkt sorular böyle savuşturulur. Sağ gösterip böyle sol vurulur. <em>&#8220;Sigara içmiyorum ya ondan&#8221;</em> dedim; nasıl da masum kız ayakları. Gerçi sigara gerçekten de rahatsız ediyordu ama Barış&#8217;tan daha fazla değil. <em>&#8220;Aa afedersin, herhalde içkiden sigara içmediğini fark etmemişim&#8221;</em> Barış, Barıııışşşş, kendine gel! Sen neyin farkına varabildin ki şimdiye kadar? <em>&#8220;Önemli değil, sigara içen insanlar bencil olur zaten. Herkesi ya sigara içer zanneder ya da sigara içmelerine müsamaha göstermeleri için kandırırlar.&#8221; &#8220;Hmm çok kızmışsın.&#8221; &#8220;Vaktinde kızmıştım. Şimdi bu çıkarımla sakince oturuyorum yerimde.&#8221; &#8220;Maşallah, ağzın da iyi laf yapıyor.&#8221; &#8220;Yapar, çok okumaktan&#8221;. &#8220;Sana bir içki getirmemi ister misin?&#8221;</em> Benim de kendisi gibi uyuşmamı ve saçmalıklarına katlanmam için salaklaşmamı istiyor. Sana katlanmak için neden kendimi içkiyle uyuşturayım? <em>&#8220;Yok teşekkürler, şimdi kalkacağım zaten.&#8221;</em> Kalkmaya yeltendim. Özlem <em>&#8220;Ya herkes gider sen kalırsın, konuşuruz, ne zamandır baş başa kalamadık.&#8221;</em> deyince sinirle karışık bir kabullenme süreci yaşadım. Zaten adamlar yakında gidecekti. Onlar gidince rahatça konuşurduk.</p>
<p>Gözlerini tavana dikmiş müzik dinliyordu. Kim olacak canım; Barış! Yalnızlığının tadını çıkarıyordu. Aslında bir taraftan da az önce konuştuklarımızı düşünüyordu. Bana pek bakmıyordu ya da bakamıyordu. Adamı savuşturmuştum. Ama yine de içimde pis bir his vardı. Adamın bununla kalacağını sanmıyordum. Dişlerini geçirmek isteyeceği biriydim, beni kazanırsa büyük bir zafer kazanırdı. Egosunun onu bana doğru itelemesini açıkça görüyordum. Ama benim egomun onu geriye doğru ötelemesini, onun egosu hazmedemiyordu. Neyse işte, Barış derin bir konuşmaya dalmak için geldi yanıma. Belliydi; tavrını ve bakışlarını değiştirmişti. Sonra ne zorluklarla buraya geldiğini, kendi ayaklarının üstünde durduğunu söyledi. Buna, her anlamda kendi ayaklarının üstünde durabildiğini kanıtlamak için, çok sevdiği kız arkadaşı tarafından aldatıldığını ama kendisinin kadınlara düşman olmadığını da ekledi. Takdir edilecek yönlerini sayıp döktü. Ben de bu hassas anında onu yaralamadım. Yani en azından anlayışla karışık bir soğuklukla davranmaya çalıştım. Zaten muhabbeti tahmin ettiğim kadar uzun da sürmedi. Ama cesurdu belli ki. Demek hayatın zorlukları onu cesur biri yapmıştı. Deneyimlerini anlamaya çalışıyordu. Bunu az erkek yapardı. Takdir edilecek yönleri vardı. En yanlış insan bile, bir kez olsun doğru ya da erdemli bir şey yapar hayatında. Ancak, bu adamın bir iki doğrusu, beni kandıracak güçte değildi.</p>
<p>Kalktılar. Uğurladık iki adamı. Evdeki eril hava bir anda silindi. Kedi, Özlem ve ben kaldık. Gerçi kedi de erkekti ama kediler her şeyi bilirdi. İnsanların erkek olanı gibi davranmazdı hiçbir kedi. Özlem Barış&#8217;ın bana uzun uzun ne anlattığını sordu. Ben de anlattım, babasını kaybetmiş, ailesine bakmak zorunda kalmış. Annesi ve kardeşine bakıyormuş, kardeşi okuyormuş ama uzaktalarmış. Çok sevdiği kız arkadaşı onu aldattığından beri hayatında kimse yokmuş. Uzun zamandır yalnız yaşıyormuş. Yalnızlık ona bazen ağır geliyormuş. <em>&#8220;Ay adam neler anlatmış sana kısa sürede&#8221;</em> dedi. E amacı vardı tabii. Mesajları yerine ulaşsın diye çabaladı ama olmadı. Hem her yalnızlık birbirine benzemez. Ona ağır gelen yalnızlık, benim zayıf insanlarda ortaya çıktığını iddia ettiğim türden bir yalnızlıktı. Yoksa yalnızlık sevilmez miydi? Bu insanların nesi vardı Allah aşkına böyle? <em>&#8220;E kızım adam seninle ilgileniyor işte&#8221; &#8220;Amaaan bana ne!&#8221; &#8220;Nereye kadar bunu diyeceksin?&#8221; &#8220;Canımın istediği kadar söylerim.&#8221; &#8220;Peki bulaşmıyorum, sen bilirsin&#8221;</em> dedi.</p>
<p>Özlem beni bilirdi, bu konularla uğraşmak beni sıkardı. Hayatımın çok çok küçük bir köşesini kaplardı bunlar. Her zaman ki gibi umursamadım. Ama içimdeki kötü his de olduğu gibi duruyordu.</p>
<p>***</p>
<p>Eve dönüyordum okuldan. Uzun uzun yürümek istemiştim o gün. Hem hava güzeldi hem de yürüyerek düşünmek istiyordum. Başımı kaldırınca Barış&#8217;ı gördüm. Arabasının kapısını kilitliyordu. Gayri ihtiyari gülümsedim. Selamlaştık. Barış sevimli duruyordu. Ben de çok yorgun olduğumdan dolayı sakindim. <em>&#8220;Gel sana yemek yapayım&#8221;</em> dedi. Adam tipik bir baba figürü gibi mi davranmaya çalışıyor diye düşünmeye başladım. Karnım açtı. <em>&#8220;Yemek yapmana ne gerek var, şuraya gidelim yiyelim işte&#8221;</em> dedim, sağ taraftaki restoranı göstererek. <em>&#8220;Hem salataları güzel ve ucuz.&#8221;</em> dedim. Barış bir an düşündü sonra <em>&#8220;olur.&#8221;</em> dedi. Herhalde kafasında yeni hesaplamalar yapmaya ihtiyaç duydu. Restorana girdik. Saldırgan bir havamda değildim. Zaten pestilim çıkmıştı okulda. Barış yumuşak bir anımı bulmuştu yine. Ama öyle yorgundum ki, onun hesaplarını yüzünde görmeye, ayrıntıları çözmeye çalışmadım. Zaten o da yorgun görünüyordu.</p>
<p>Yemeğimizi yerken iki insanın konuşabileceği en sıradan konulardan konuştuk. Böylece sakin bir yemek faslı geçirebildik. Ama yemekten sonra iş çay faslına geçince aynısının olduğunu söyleyemem. Yemek yiyince gözlerim açılmıştı tekrar. Gerçi bu sefer rahattım. Ben hayır dedikçe bana bir şey olmayacağının farkındalığıyla, rahat bir şekilde çay içiyordum. Bir an telefonu çaldı ve Barış izin isteyerek dışarı çıktı. Döndüğünde yüzü eğilmişti. Annesi biraz rahatsızlanmıştı. Aslında büyük bir şey değildi. Annesi küçük şeyleri büyütüp şikâyet eder, mutsuzluğunun adına türlü hastalık isimleri koyarak doktorlara koşardı. En azından Barış annesinin hayata bakışını böyle anlatmıştı. Annesiyle bir türlü anlaşamıyormuş. Babası öldüğünden beri, annesi hayata olumsuz yönünden bakmaya başlamış. Tabii bu durum kardeşinin psikolojisini de oldukça etkilemiş. Kız kardeşi de annesinin bu olumsuz tavrından usanıp onunla kavga etmeye başlıyormuş. Onların arasını yapmak için türlü diller dökmek zorunda kalıyor, annesinin kapana kısılmış mutluluğunu özgür bırakmak için ona türlü hediyeler alıyormuş. Kadınlar tarafından çevrelenmiş hayatında, olgun olmayı öğrenen bir erkek edalarıyla, bana kadınları anladığı -bence anlamadığı- kadarıyla anlattı. Ailesinin durumu yüzünden, baba figürü olmaya bayâ alışmıştı anlaşılan. O nedenle bana da aynı tavırlarını yansıtmaktan çekinmiyordu. Zaten bu şartlarda başka bir davranış kalıbına sahip olabileceğini de zannetmiyordum. Pek üstelemedim dediklerini. Sinirliyim ve aksiyim ama merhametsiz değilimdir. İnsanları zayıf anlarında vurmayı sevmem. Zaten adamın dertleri varken bir de başına ben dert açmayı istemem. Ben sadece benim başıma dert açılmasın isterim.</p>
<p>Bu anlayışım Barış&#8217;a iyi gelmişti. İyi kötü anlaşıyorduk işte. İçindeki gizli niyetlerini o an için bir kenara bırakıp, benimle sadece benmişim gibi konuştu. İşte böyle! Her zaman bunu yapsana. Herhangi bir insan gibi davran ki ben de herhangi bir insana davranırmış gibi kaygısızca karşılık vereyim. İletişim kurmamıza engel olan düşüncelerini kenara at! Ailesiyle ilgili her olay onu derinden etkiliyordu. Ama yine de birçok şeyi boş vermeye alışmıştı. Ayakta kalmak için, güçlü olabilmek için. Kız arkadaşıyla yaşadıklarından sonra kadınlar kadar kendini de sorguladığı belliydi. Koca dünyada bunu kim yapmaz ki? &#8220;Şunu düşündüm, buna karar verdim, böyle yapmayı öğrendim sonunda&#8221; deyişinden kendini dinlediği ortaya çıkıyordu. Güçlü durmaya da çalışsa yaşadıkları üzücüydü. Ama gardımı indirecek kadar değil. İnsan olarak dertliydi; dinleyebilirdim, erkek olarak sinirimi bozuyordu; dinleyemezdim.</p>
<p>Eve yürüdük. Kapıda vedalaştık. Apartmanın kapısını kapatırken yüzünü bir kez daha gördüm. Bu bakışımdan lanet olası bir anlam çıkarmış olacak ki, ertesi akşam beni aradı. Pek istemedim görüşmeyi ve hayır dedim. Zaten görüşmek için bir nedenim yoktu. Biraz canı sıkıldı, ne diyeceğini bilemedi. Ya da telefondan anladıklarım bunlardı. Sonra kapadık telefonu. Bir kaç gün sonra akşama müsait olup olmadığım konusunda bir soru soran mesaj aldım. Yine hayır dedim. Ne diyecektim? Ama bir saat geçti geçmedi bir mesaj daha. &#8220;Neden kendini naza çekiyorsun?&#8221; Ne demek istediğini anlamadığımı söyledim. Artık ne diyecektim bilmiyordum çünkü. Gayet iyi anladığımı, onunla oynadığımı ve çocukça hareket ettiğimi söyledi. Ne demekti şimdi bütün bunlar? Ben umut vermiş, daha sonra da onu yüz üstü mü bırakmıştım? Ona söz verip tutmamış mıydım? Ben tüm insanlığımla, yemek yiyip birazcık da hayatını dinlemiştim. Şimdi ona hayır demiş olmam onu neden bu kadar sinirlendiriyordu?</p>
<p>Biz modern kadınlar böyleymişiz. Ekmeğimizi elimize aldığımızdan beri, biz kadınlar kadın gibi davranmıyormuşuz. Elim kalem yerine çocuk tutmalıymış. Anlayışlı görünüp kadın aklımla anlayamayacağım şeylere burnumu sokuyormuşum. Cahil cesaretiymiş yaptığım. Kendimi kaf dağında görüyormuşum. Çok akıllı ve çok bilgili zannediyormuşum kendimi. Halbuki, bu çocuklukla ne aklın ne de bilginin değeri kalırmış. Ne sözler, ne sözler sarf etti böyle. &#8220;Ben sana ne yaptım, neden bu kadar kızgınsın, sana bir söz verdiğimi ve sonra kendimi naza çektiğimi hatırlamıyorum&#8221; dedim. Uzun uzun bir kaç mesajın ardından, son mesajıyla yerlere yattım. &#8220;Siz kadınlar zaten kanayıp kanayıp ölmüyorsunuz. Tanrı&#8217;nın yarattığı şeytanlarsınız.&#8221; Bu neydi şimdi? Okumuş, güya güngörmüş bu erkeğin kulağı dediklerini duyuyor muydu? Az çok okumuş birisi, dediklerinin yaralı ve vahşi bir hayvanın böğürtüleri olduğunu görmez miydi? O an imrendim ona. Ama iyi anlamda değil. Kesinlikle kötü anlamda. Büyük acı çekerken etrafta vahşi ve yaralı bir hayvan gibi gezmek isterim. Acımı haykırmak böylece yüreğimdeki cehennemi dışarıya atmak isterim. Barış tam olarak bunu yapıyordu. Benim, acıdan gözüm görmez bir halde tüylerini kabartıp etrafa saldıran sinirli hayvanlar gibi davranma hayalimi kopyalıyordu. Bu isteğimi çok çocukça ve vahşice bulduğumdan, sadece histerik bir düşünce olarak görürüm ve asla gerçeğe dökmem. Bu da isteğimi olumsuzlayan yegâne şeydir. Ancak bu Barış mıdır her ne haltsa, bana vahşi kurtlar gibi uluyordu. Canını yaktığım için canımı yakmak istiyordu. Hayallerine cevap vermediğim için, düzenimi bozmaya, ulaşabilirse hayallerimi yıkmaya çalışıyordu. Bu ne şiddetli acıydı böyle. Reddedilmek! Ama bir kez değil, bir kaç kez! Demek ki her sözümü farklı bir yere çekmeye çalışmıştı. Bu çabasının sonunda da üç haftamı yemişti. Demek sezgilerim beni yanıltmamıştı. Bu adam benimle uğraşmıştı.</p>
<p>Canımı sıkan durumlardan her zaman bu kadar içtenlikle bahsetmem. Zaten bu kadar abartılısını yaşadığımı da iddia edemem. Ama bir şekilde geldi ve çattı. Sonra eli boş kalan her erkek gibi başkalarını suçladı. Gerçi ben bu olayda büyük bir suç göremiyorum ama egosu yıkılan bir erkeğin suç ya da suçluyu itinalı bir muhakemeden geçireceğini de sanmıyorum. Bu kadınlar için de geçerli olabilir zaman zaman. Bunun ayrımına henüz varmadım. Geçenlerde yaşanan bu olayı kaleme almayı bile istememiştim. Ortaya güzel bir şey çıkacağından da emin değildim. Sonradan, olayın ilginçliğinin büyüsüne kapıldım. Bir anda gördüklerimi anlatmak istedim.</p>
<p>Kendimle uğraşmayı seven biri olarak, başkalarıyla uğraşmak bana külfetmiş gibi gelir her zaman. Bu, ben merkezli olduğumdan böyle değildir. Başkalarının çözemediklerini çözdüğümü sandığım için böyledir. Sandığım diyorum, çünkü daha hikâyeyi sizlere anlatırken, nerede yanlış yaptığımı gördüm ve bildiğim şeyleri aslında bilmediğimin farkına vardım. Her şeyi açıkça anlamadığımın da farkındayım. Çatlakların nerelerde oluştuğunu şimdi açıkça görebiliyorum. Sadece, &#8220;bu gerçekle&#8221; baş başa kalmayacağım canım. Yanımda kedim, kalemim ve düşüncelerim her daim bulunacaklar ve kendime uğraşacak başka gerçekler bulacağım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>SON</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/bir-adam-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyku</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/uyku/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/uyku/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 May 2009 21:06:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Burcu Nehir Halaçoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[akarsu]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[dordora]]></category>
		<category><![CDATA[FRP]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[gök]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[hayal]]></category>
		<category><![CDATA[iksir]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[ıslak]]></category>
		<category><![CDATA[kan]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[kuğu]]></category>
		<category><![CDATA[nehir]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[orman]]></category>
		<category><![CDATA[patlama]]></category>
		<category><![CDATA[rüya]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[uyanıklık]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[vagon]]></category>
		<category><![CDATA[yara]]></category>
		<category><![CDATA[yaratık]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yatak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2698</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlık göz kapaklarımdan taşarken uyanıklığımın bilincine vardım. Gözlerimi araladım ağır ağır; ağaçların yeşiline bulanmış ışık, ılık parlaklığıyla görüşümü doldururken, huzurla doldum. Nihayet görüntü netleştiğinde, önümde serili efsunlu manzara, yatıştırıcı bir rüzgârla seslendi bana. &#8220;Yardım edin.&#8221;
Rahatça ayağa kalktım, yumuşak adımlarla, görkemli ağaçlardan dökülmüş, üzerine bakır tozu serpilmişçesine ışıldayan kuru yaprakların oluşturduğu zeminde yürümeye başladım. Ne hissediyorum? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlık göz kapaklarımdan taşarken uyanıklığımın bilincine vardım. Gözlerimi araladım ağır ağır; ağaçların yeşiline bulanmış ışık, ılık parlaklığıyla görüşümü doldururken, huzurla doldum. Nihayet görüntü netleştiğinde, önümde serili efsunlu manzara, yatıştırıcı bir rüzgârla seslendi bana. <em>&#8220;Yardım edin.&#8221;</em><span id="more-2698"></span></p>
<p>Rahatça ayağa kalktım, yumuşak adımlarla, görkemli ağaçlardan dökülmüş, üzerine bakır tozu serpilmişçesine ışıldayan kuru yaprakların oluşturduğu zeminde yürümeye başladım. Ne hissediyorum? Boşluk; anlamsız ve derinliksiz. <img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/swans.jpg" alt="Kuğular" title="Kuğular" width="280" height="205" class="alignright size-full wp-image-2702" />Kül renkli mantarlar tarafından çılgınca sahiplenilmiş bir ağacın gövdesine dokunmak istedim, ancak boşluğu tuttu elim. Anlamsız ve derinliksiz. Rüyadayım. Rüyada olduğumun bilinciyle ilerlemeye devam ettim ve dalgalanarak yere dökülen sarmaşıkların oluşturduğu bir perdeye vardım; elimi uzattım ve hafifçe araladım perdeyi. Orta kısımları göğün mavisine, kenarlara doğru ağaçların yeşiline, kıyı kesimi ise huzurlu taşların gölgesine boyanmış tertemiz bir gölcük. İki kuğu, göle taşan kaynak sularının oluşturduğu ak köpüklere doğru yüzüyor ve zerafet, bu iki canlının biçimli boyunlarında ifadesini buluyor. Cennet gibi&#8230;</p>
<p><em>– Yardım edin&#8230;</em></p>
<p>Zihnimde yankılanan ses, ıstırap dolu. Etrafıma kimin çağırdığını bulmak için bakınırken, yüreğimin atışları hızlandı. Karşı kıyıda, yerde uzanan bir karaltı&#8230; Kıyıdan, suya bata çıka, karaltıyı gördüğüm yere doğru ilerlemeye başladım.</p>
<p><em>– Yardım edin&#8230;</em></p>
<p>Karşı kıyıya ulaştığımda, paçalarım sırılsıklam olmuştu. Rüyada olmama rağmen ıslaklığı hissediyor olmak tüylerimi ürpetiyordu. Ancak esas huzursuzluğu, biraz ötede yatan, çevredeki ağaçların gölgelerini üzerine topladığı için gizemli bir ağırlık yüklenmiş karaltıya yaklaştığımda yaşadım. Bu bir insan mıydı?</p>
<p><em>&#8220;Merhaba..?&#8221;</em> diye seslendim titrek, kısık bir sesle.</p>
<p>Karaltı kıpırdamadı. Bunun üzerine birkaç cesur adımla ulaştım biçimsiz kütlenin yanıbaşına ve dizlerimin üstüne çöküp, bu karanlık şeyin ne olduğuna karar verebilmek için eğildim. Yüz üstü yatıyordu. Siyah saçlarında kızıl bir ıslaklık&#8230;</p>
<p><em>– Yaralı mısın?</em></p>
<p>Elimi uzatıp saçları aralamak, yarayı görmek istedim.</p>
<p><em>– Yardım edin&#8230;</em></p>
<p>Uzattığım elim havada asılı kaldı. <em>&#8220;Ya..yanındayım.&#8221;</em> Saçları araladım, ve bir anda duygularım aklımı ele geçirdi; çığlık atarak, panik içinde geriye attım kendimi. Ne gördüğümü tam olarak bilemiyorum ama, karaltının gövdesi hareketsiz uzanırken ve ben geri geri çekilerek ondan hızla kaçarken, kopuk baş, benimle birlikte yuvarlandı ve ikimiz birden, aynı anda suya düştük.</p>
<p>Suyun altında zaman yavaştı; dakikalar, saaatler, günler yoktu; köpükler yüzeye doğru binbir şekle bürünerek yükseliyor, yüzey, benden ağır ağır uzaklaşırken, kopuk başın yüzündeki iğrenç, vazgeçmiş ifade bana yaklaşıyordu. Hareket etmek istedim, ancak gözlerimi kapattığımda karşılaştığım mutlak karanlığın tahakkümü altında eziliverdim. Ve vazgeçtim&#8230;</p>
<p>Gözlerimi yeniden açtığımda, derin bir nefes aldım. Yatağımdayım. Ne rüyaydı ama&#8230; Sağıma baktım, her zaman görmeye alıştığım kişi var yanımda. Kumral saçları pencereden sızan günışığıyla parıldıyor. Hafifçe kıpırdandım sıcacık yatakta. Kıpırdanınca farkettim; bacaklarım ıslak mıydı? Belki de bu nedenle rüyamda bacaklarımın ıslandığını görmüştüm. Islak mı? Hey, altıma işemiş olamam değil mi? Biraz utanç, biraz korkuyla yorganı kaldırıp baktım; ıslak. Hayır, yatağın içi tümden ıslak! Su mu bastı evi? Altıma işemişsem bile tüm yatağı ıslatacak kapasitem olamaz herhalde! Oturduğum yerde doğruldum, üstümü açıp vaziyete baktım, hafifçe kokladım ıslaklığı. Yok, çiş değil bu. Su olmalı. Bacaklarımı yataktan aşağı indirdim; tuhaf, belimden aşağısı biraz uyuşuk. Bacaklarımın karıncalanmış olmasına aldırmadan kalktım ayağa. Evet, evi su basmış.. Yerlerde küçük gölcükler oluşmuştu ve içerideki odadan şıpır şıpır bir ses geliyordu. Oflayarak, sesin geldiği odaya doğru yöneldim.</p>
<p><em>– Patlayacak..</em></p>
<p>Anlamayarak döndüm yatağa doğru. <em>&#8220;Uyandın mı?&#8221;</em> Aceleyle açıkladım yataktaki arkadaşıma. <em>&#8220;Hey, evi su basmış, işediğimi zannetme!&#8221;</em></p>
<p><em>– Elini ver!</em></p>
<p>Gözlerimi kırpıştırdım. Uykusunda mı konuşuyordu? Kumral saçları yüzündeki ifadeyi gizliyordu; şaka yapıp yapmadığını anlayamadım bu nedenle. <em>&#8220;Ne saçmalıyorsun?&#8221;</em></p>
<p><em>– Patla..</em></p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/bloodtrain.jpg" alt="Vagon" title="Vagon" width="280" height="370" class="alignright size-full wp-image-2701" />Pencereler korkunç bir patlamayla dağıldı aynı anda ve kızıl ateş bedenimi yalarken yere attım kendimi. Patlamanın gücü beni içerideki odaya doğru savurmuştu. Doğalgaz mı patladı? O an için, olanlara bulabileceğim tek açıklama buydu. Bir sarsıntı daha oldu, bedenimin her noktası titreşti; her yanım sızlıyor. Birden, görüş alanımı sonsuz bir hızla kaplayıp, kayboldu dehşetli manzara. Dehşetliydi, çünkü farkındalık eşiğime ulaşır ulaşmaz, bilincimde ağır bir ritme kavuşmuştu; sağa sola devrilmiş tren koltukları gördüm; parçalanmış insan bedenleriyle kanlanmış duvarlar&#8230;</p>
<p>Yüreğimdeki korku gözlerimden taşıyordu. Bulanık da olsa anılarım var; biraz sakinleşsem gözümde canlanacaklar. Uyandım mı? Sol tarafımda, ki bu yukarıya tekabül ediyordu, ateş, sağ tarafımda, aşağıda, su vardı. Tiz yardım çığlıkları geldi kulaklarıma. Bir karaltı gördüm, insan parçalarını, olduklarından daha da tanımlanamaz hale sokarak, bana doğru yaklaşan bir karaltı. Ağır ağır.. Ayak sesleri vagonu dolduruyor, vagonu sarsıyor, sarsılan vagon sızlayan bedenimi titretiyor. Yaklaşıyor, gözleri yok, bakışları yok. Karanlık bir şey. İnsan değil, başka bir şey. Bizimle beslenmeye geldi. Gecenin içinden, ben elimdeki tostu yerken. Yardım edin! dedi içimden bir ses ve haykırarak doğruldum.</p>
<p><em>&#8220;Lanet..&#8221;</em> karanlık basmıştı ve havuz kenarında yalnız başınaydım. Doğru ya, tatildeydim. Kaşlarım çatıldı. Ne tatili ya? Gözlerimi ovuşturdum, beni kendime getirmeye yetmedi. Havuzun çevresi büyük otel binalarıyla çevriliydi. Binaların soğuk yüksekliği üzerime üzerime geliyordu; kendimi devler tarafından çepeçevre sarılmış zavallı bir mahluk gibi hissettim. Burada olmamam gerekirdi. Az önceki sahneyi olduğu gibi hatırlıyor, yüreğim hâlâ korkuyla gümlüyordu. Bana ne olduğunu anımsamaya çalıştım. Bu bir rüyaydı değil mi? Uyanıkken ne yapıyordum, neredeydim? Tren koltukları görmüştüm değil mi? Tost yiyordum. Tosttan önce gazete okumuştum. Tatil yapmayı düşünmüştüm, hayaller kurmuştum. Sonra? Gecenin içinden birşey gelmişti. Birşey trene saldırmıştı. Az önceki rüyamda gördüğüm şey mi? İmkansız. O rüyaydı. Trende değilim. Neredeyim? Uyuyan bedenim, gerçek bedenim nerede? Kaybolmuş hissediyorum, korkuyorum. Ayağa kalkmak istedim. Bacaklarımı kıpırdatmakta o kadar zorlanmıştım ki! Islak.. Bacaklarım ıslaktı. Gerçek bedenim bu mu? Belki de öldüm. Ölmek istemiyorum. Yüzümü ovuşturdum. Burada olmamam gerekirdi. Koluma sıkı bir çimdik attım ve acı, beni bambaşka bir aleme taşıdı&#8230;</p>
<p><em>– Hey&#8230; İyi misin?</em> dedi merakla birisi.</p>
<p>Bir inleme duydum, yo, bu benim sesim. Canım yanıyordu; kıpırdandım hafifçe. Neredeyim? Gözlerimi, göreceklerimden korkarak açtım, yanıbaşımda dikilen kızı ana hatlarıyla seçtim ancak dikkatimin daha büyük bir kısmını ona ayırmadan önce, doğrulmaya çalıştım. Neredeyim?</p>
<p><em>– İyi misin dedim?</em></p>
<p>Yüzümü ovuşturdum. Belim ağrıyordu, bacaklarımdaki garip uyuşukluk devam ediyordu. Havuz kenarında hissettiğimden çok daha fazla.</p>
<p><em>– Hey, dedim!</em></p>
<p>Meraklı kıza baktım ilgisizce. Kırmızı gözleri vardı! İlgim bir anda üçe katlanmıştı.</p>
<p><em>– Sen..</em></p>
<p><em>– Bir dordorayı yere serdin!</em></p>
<p>Etrafıma bakındım, gördüklerimi algılamayı başaramayınca kırmızı gözlü kıza döndüm sessizce.</p>
<p><em>– Hayatımı kurtardın! Adın ne?</em></p>
<p>Rahatsızca bacaklarımı oynattım. <em>&#8220;Rüyalarda isimlerin önemi olmaz.&#8221;</em> diye mırıldandım kendi kendime fakat rüya görüp görmediğimden emin olamıyordum, zira kendimi olabildiğince uyanık hissediyordum.</p>
<p><em>– Bir dordorayı yere serdin! Bir adın olmalı!</em></p>
<p>Omuz silktim. <em>&#8220;Duman..&#8221;</em> diye uydurdum. Neden bu ismi seçtim, bilmiyorum, belki de gerçekten ismim budur, ancak o an için gerçekten umurumda değildi. <em>&#8220;Dordora da kim?&#8221;</em></p>
<p>Kız şaşırmış göründü. <em>&#8220;Hafızanı mı yitirdin? Dordora diyorum! Dordorayı kim bilmez!&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Şey, ben bilmiyorum.&#8221;</em> derken, biraz ötede yatan devasa, cansız kütle, kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Dordorayı özel isim zannetmiştim ama bu.. bir çeşit yaratık mıydı? Aklıma, gölün kenarında gördüğüm kopuk başlı ceset ve tren koltukları arasında yürüyen karanlık canlı gelince, içimden enteresan bir ürperti geçti gitti.</p>
<p>Kız kıkırdadı. <em>&#8220;Benimle dalga geçiyorsun!&#8221;</em> Ayağa kalktı heyecanla ve yerden bir kılıç aldı. <em>&#8220;Onu hakladın ama sonuçta bir dordoradan bahsediyoruz. Sana son anda bir vurdu, yere düştün ve öylece kaldın! Öldüğünü düşünmüştüm.&#8221;</em> Kız, kılıcı bana uzattı. <em>&#8220;Büyükannem ülkede işgale karşı koyan savaşçılardan bahsetmişti ama onlardan biriyle karşılaşacağımı hiç düşünmezdim! Duman!</em></p>
<p>Duman.. Kedi köpek ismine benzese de, adım şimdilik buydu, değil mi? Tutuk hareketlerle, bana uzatılan kılıcı aldım. FRP oyunu gibi&#8230; Bu şekilde düşününce şevk geldi bedenime ve kılıcı kabzasından sıkıca kavrayıp ayaklandım. Ah! Ne oldu? Dizim boşanmıştı birden, yere öylece oturuvermiştim!</p>
<p><em>&#8220;Bacakların yaralanmış.&#8221;</em> dedi kız. <em>&#8220;Sana yardım etmeme izin ver.&#8221;</em></p>
<p>Kıza baktım, sevimliydi. Eh, bu fena bir rüyaya benzemiyor. <em>&#8220;Olur..&#8221;</em></p>
<p><em>– İsmim Acil&#8230;</em></p>
<p>Yüzümü buruşturdum; hayatımda duyduğum en saçma isimdi bu. Nasıl bir bilinçaltım varsa artık. Kız koluma girip, yavaş yavaş yürümeye başladıktan sonra, konuştum. <em>&#8220;İşgalden bahset.&#8221;</em></p>
<p>Acil, işgal kelimesinde ifade bulan korkuyu yansıtan gözlerini kocaman kocaman açtı. <em>&#8220;Dordoralar iki hafta önce görünmeye başladı buralarda. Bir sürü şehrin düştüğünü duyuyorduk, hatta köyden bazıları savunma planları yapıyordu.&#8221;</em></p>
<p><em>– Köyünüzü işgal mi ettiler?</em></p>
<p><em>&#8220;Henüz değil.&#8221;</em> Umutla gülümsedi. <em>&#8220;Artık sen varken edemezler!&#8221;</em></p>
<p>Mahçup bir edayla sırıttım, ben, kendime o kadar güvenmiyordum. Elimdeki kılıcı, kızdan uzak tutmaya gayret ederek sağa sola salladım deneme için. Bu mereti kullanabilir miyim gerçekten?</p>
<p><em>– Çatalşehir buraya çok uzak değil. İki gün önce o taraftan duman yükseldiğini söyledi korucular.</em></p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/hc1.jpg" alt="Uyku" title="Uyku" width="280" height="340" class="alignleft size-full wp-image-2700" />Korucu lafını duyunca, ilk defa etrafımla ilgilendim. Derin, gizemli bir ormanın ortasındaydık. Yakınlardan bir yerden coşkulu bir akarsuyun sesi geliyor. Vahşice büyüyüp, ölçüsüzce etrafa yayılmış otlar, sarmaşıklar ve mantarlar, sabırlı, irfan sahibi kadim ağaçlarla amansız bir hakimiyet mücadelesi içinde. Bacaklarıma baktım. Kan. Dizlerimin altı baştan aşağı kanla kaplıydı! Güm güm atmaya başladı yüreğim. </p>
<p>Kız, endişemi hissetmiş olacaktı ki, teselli etti beni. <em>&#8220;Dordora yüzünden ama büyükannem seni hemen iyileştirir. Özel iksirleri var.&#8221;</em></p>
<p>Nedense bunu duymak beni biraz rahatlatmıştı. İksirlere güvendiğimden değil de&#8230; Hani, FRP oyunu gibi düşününce, mantıklı geliyor. Uzun müddet yürüdük; attığım her adım, bacaklarımı daha ağır hissetmeme neden oluyor; ayaklarım, başka birisinin ayakları, dizlerimde de birer deniz kestanesi gizli sanki; dikenlerini kıpırdatan, ama diz kapaklarımın içinde olduğu için, her kıpırdanışında etimi paralayan bir deniz kestanesi&#8230; Bitkin fakat uyanık hissediyorum, nasıl bir ikilem bu? Ölecek miyim?</p>
<p><em>&#8220;Böyle hissetmem doğal mı?&#8221;</em> Kızın anlamamış bakışlarını görünce omuz silktim. <em>&#8220;Sonuçta, hepsi bir rüya.&#8221;</em></p>
<p>Kız endişelenmişti. <em>&#8220;Ateşin yükselmiş olmalı.. Sayıklıyor musun?&#8221;</em></p>
<p><em>– Sayıkladığım falan yok, sadece.. her neyse.. boşver.</em></p>
<p>Uyanıklığı uyanınca hatırlamak, bu yeni uyanıklığın da aslında bir rüya olduğunu bilmek&#8230; Kafa karıştırıcı.. O halde rüyaların, gerçek hayattan fazla bir farkı olmamalı. Akıl, rüyaları uyanıkken hatırlayabiliyor, hatta rüyanın içinde görülen rüyaları dahi hatırlayabiliyor. Ölüm, farklı türden bir uyanmaysa, yaşadığımız hayatın öldükten sonra hatırlanma ihtimali var mı? Bu durumda, korkacak bir şey yok mu, yoksa esas korkulması gereken şey bu mu? Aah, dizlerim.. Dizlerimin acısı bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor. Bacaklarım vücudumu daha fazla taşıyabilecek gibi değil.</p>
<p>Kız, <em>&#8220;İşte geldiiik!&#8221;</em> diye ciyakladığı vakit, gerçekten sevinçli hissettim bu nedenle.</p>
<p>Dev bir ağacı aştığımızda karşıma çıkacak görüntünün, sevimli bir orman köyü olacağını düşünürken, yakıp yıkılmış, acı içinde çatırdayan, odundan bir harabe gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığı, hissetmekte acele ettiğim sevinç duygusu yüzünden iki kat yoğunlaşmıştı. Acil, beni bırakıp, hüzünlü haykırışlarla, paramparça olmuş köyün içine dalarken, ben, dayanağım olmadan uzun süre ayakta kalamayacağımı hissedip yere bıraktım kendimi. Onu teselli edemezdim, rüyadaydım. Peşinden de koşamazdım, bitkindim. Ee, iksirle şifa bulma olayı nasıl olacak şimdi? Fakat şifa bulma meselesini düşünmekte de erken davranmıştım; Acil’in uzaklaştığı yerden yükselen acı çığlığa karışan korkunç böğürtü, nefesimi tutmama, bacaklarımı unutmama neden oldu. Menfur bir yaratık, namıdiğer dordora, çıkageldi yıkıntıların arkasından bir yerlerden. Ne cüsseli, ne dehşetli bir varlık! Boynuzlarının sivriliği ve parlaklığı gözlerimi deliyor. Vücudundaki kahverengi tüyler öğürten bir oynaklığa sahip. Yaratık, sanki cehennemden firar etmiş, on binlerce yılın can sıkıntısını üzerinden atmaya çalışıyordu. Tiksindirici bir merakla etrafı araştırırken, yerde oturan varlığımı farketti ve saf dehşet saçan kızıl gözlerini hevesle yeni avına, bana odakladı. Bense, onun elinde mıncıkladığı et parçasının Acil olduğunun idrakına varamayacak kadar şok içindeydim. Ayağa kalkıp kaçmam gerektiğini düşündüm. Düşündüm ama beceremedim. Bacaklarım tutmuyordu! Dizlerime attım ellerimi, toparlansınlar diye; dizlerimden daha önce de mi bu şekilde kan fışkırıyordu? Bacaklarımı çok sevdiğimi düşündüm, onları kaybetmek istemediğimi. Panik içinde başımı kaldırdım, güm güm yaklaşan kızıl gözlü şeytana. Ölmek istemiyorum! Burada değil, bu şekilde değil! Yaşamak istiyorum! Yaşamak istiyorum!</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/05/hc.gif" alt="..." title="..." width="280" height="383" class="alignleft size-full wp-image-2703" />Bacaklarımda zonklayan keskin bir acı hissettim; ancak daha önce hissettiklerimden daha gerçek değildi. Gözlerimin önünden akıp giden ışıklar vardı. Tavan mı baktığım duvar? Yanımda biri var, koşturuyor. Anlam veremedim. Birşeyler söyledim ancak ne ben kendi sesimi duydum, ne de yanımdaki. Yine de, yanımda koşturan kişi mırıldandığımı farketmişti ki, yüzünü yaklaştırdı söylediklerimi duymak için.</p>
<p><em>&#8220;Bir savaşçıydım..&#8221;</em> diye tekrarladım bu nedenle.</p>
<p>Adam öylece baktı bana. <em>&#8220;Kurtulacaksın..&#8221;</em></p>
<p>Ne saçmalıyordu? <em>&#8220;Rüyadayım?&#8221;</em></p>
<p><em>– Uyanıksın. Bu iyi bir şey.</em></p>
<p>Tavanda akan ışıklara çevirdim bakışlarımı yeniden. <em>&#8220;Uyanık mıyım?&#8221;</em></p>
<p>Bir yere ulaşmıştık ki, tavanın şekli değişmişti. Oramı buramı yokladı bir takım eller. Dit dit bir ses duyuyorum. Başıma doluşan insanları izledim bir müddet, sessizce. Rüyadayım. Aralarında birşeyler konuşuyorlar; benimle ilgili, belli, ne var ki, söylediklerini anlamlandırmakta zorluk çekiyorum. Bulunduğum yerden çok uzaktalarmış gibi&#8230;</p>
<p><em>&#8220;Bacaklardan kaynaklı..&#8221;</em> dedi birisi.</p>
<p><em>&#8220;Dordora yüzünden&#8230;&#8221;</em> diye cevap verdim ona ama, duymuş muydu bilmiyorum. Işıklı tavandan geçerken benimle konuşan adam, –bir doktor mu?– baş ucuma yaklaşınca, gücümü toplayıp nefes verdim. <em>&#8220;Ne oldu?&#8221;</em> Dilim zor dönüyor. Düşünebiliyorum ama konuşamıyorum.</p>
<p>Adam bana baktı çabucak. <em>&#8220;Nehre devrilen vagonun içindeydin. Kurtulacaksın.&#8221;</em></p>
<p><em>– Patlama oldu..?</em></p>
<p><em>– O, başka bir vagon.</em></p>
<p><em>– Kopmuş kafa vardı..</em></p>
<p>Adam kaşlarını çattı. <em>&#8220;En iyi durumdakilerden biri sensin.&#8221;</em></p>
<p><em>– Kaza değildi, bir yaratık vardı.. Karanlık..</em></p>
<p><em>– Kazaydı, halüsinasyon görmüşsün.</em></p>
<p><em>Değildi.. Saldırdı, karanlıktı..&#8221;</em> onunla tartışacak gücüm yoktu. <em>&#8220;Bacaklarım..?</em></p>
<p>Bu bakışı biliyorum. Güldüm. Rüya.. Anlamsız ve derinliksiz. Gülünce, doktor, belki de asistandı, benimle biraz ilgilendi; en azından, bacaklarım tarafına bakmaktan, bir süreliğine vazgeçmişti. Ağzımı burnumu örten bir şey kapattılar yüzüme.</p>
<p><em>&#8220;Rüyada mıyım?&#8221;</em> diye sordum boğuk boğuk.</p>
<p><em>– Biraz uyuyacaksın.</em></p>
<p>İtiraz etmedim. Bu uyanıklığı da hatırlayacağım bir uyanma halinin mümkün olduğunu umarak, gözlerimi kapattım&#8230; Yanılmamıştım, karanlıktı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/uyku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son Mektup</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/son-mektup/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/son-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 May 2009 18:12:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[mektup]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sessizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[son]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<category><![CDATA[zor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2696</guid>
		<description><![CDATA[Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana
başucunda sakla,
karanlık gecelerde çıkar, dokun yeter.
Yanına geleceğim,
tutup elinden birlikte yürüyeceğiz ışığa.
Ziyansız bir ömür dile ikimize
bir de kıymetli aşklar&#8230;
Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana
yastığının altına koy,
hemen elinin ulaşabildiği bir yere.
Sessiz gecelerde çıkar, korktuğun zaman, öp yeter.
Ses olacağım, içine dolacağım
son gecesi olacak öfkelerinin.
Gün dile ikimize,
bir de ışık&#8230;
Zor günler için gönderiyorum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana<br />
başucunda sakla,<br />
karanlık gecelerde çıkar, dokun yeter.<br />
Yanına geleceğim,<br />
tutup elinden birlikte yürüyeceğiz ışığa.<br />
Ziyansız bir ömür dile ikimize<br />
bir de kıymetli aşklar&#8230;</p>
<p>Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana<br />
yastığının altına koy,<br />
hemen elinin ulaşabildiği bir yere.<br />
Sessiz gecelerde çıkar, korktuğun zaman, öp yeter.<br />
Ses olacağım, içine dolacağım<br />
son gecesi olacak öfkelerinin.<br />
Gün dile ikimize,<br />
bir de ışık&#8230;</p>
<p>Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana<br />
aklında tut,<br />
sıkıldığında çıkar, hatırla yeter.<br />
Bütün masallarıyla geleceğim La Fontaine&#8217;in,<br />
tutup elinden parklarına götüreceğim İstanbul&#8217;un<br />
salıncaklar dile ikimize, bir de uzun ömür.</p>
<p>Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana<br />
istersen saklama<br />
yakmak istersen eğer<br />
unut yeter.<br />
Ama lütfen aşk dile ikimiz için<br />
bir de,<br />
bir de umut benim için&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/son-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçinden Konuşamayan Adam</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/icinden-konusamayan-adam/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/icinden-konusamayan-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 May 2009 20:06:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[âşık]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[eksik]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[gözyaşı]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kalabalık]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[mars]]></category>
		<category><![CDATA[mektup]]></category>
		<category><![CDATA[tamam]]></category>
		<category><![CDATA[tırnak]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2686</guid>
		<description><![CDATA[şimdi ve çoğu zaman olduğu gibi saçmalarım ben myra.
sen üstüne alma.
bazı hayatların konu başlığıdır yalnızlık
ve böylesi kalabalık eder insanı.
mars’ta bulunan su, bir astronotun gözyaşı olabilir.
ilk işçi grevini başlatan şeytan
bir gün sözünden dönebilir.
önemli değil.
belki bir gün yalnızlık da sigortalanabilir.
hiç önemli değil.
her şey mümkün myra.
&#8220;geceyse..
eksik, kırık bir tırnak içindeyse..
bir uçak aniden
kalbine yenik
düşebilir.
sen çocukluğuma aldırma.
bir doktorun,
ameliyat masasında âşık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>şimdi ve çoğu zaman olduğu gibi saçmalarım ben myra.<br />
sen üstüne alma.<br />
bazı hayatların konu başlığıdır yalnızlık<br />
ve böylesi kalabalık eder insanı.</p>
<p>mars’ta bulunan su, bir astronotun gözyaşı olabilir.<br />
ilk işçi grevini başlatan şeytan<br />
bir gün sözünden dönebilir.<br />
önemli değil.<br />
belki bir gün yalnızlık da sigortalanabilir.<br />
hiç önemli değil.<br />
her şey mümkün myra.<br />
&#8220;geceyse..<br />
eksik, kırık bir tırnak içindeyse..<br />
bir uçak aniden<br />
kalbine yenik<br />
düşebilir.<br />
sen çocukluğuma aldırma.<br />
bir doktorun,<br />
ameliyat masasında âşık olduğu hastasının kalbine iliştirip,<br />
alelacele diktiği bir not niyetine<br />
al bu mektubu sadece..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><a href="http://www.pandora.com.tr/urun.aspx?id=141951">&#8220;Gri Hikâyeler&#8221;</a> kitabından alıntıdır.<br />
Yitik Ülke Yayınları/ Say Dağıtım</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/icinden-konusamayan-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
