<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Exlibrary</title>
	<atom:link href="http://www.exlibrary.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.exlibrary.com</link>
	<description>“Sanal Kütüphane”</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Feb 2012 10:11:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Ziyaret</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/ziyaret/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/ziyaret/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 10:59:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oğuz Dinç</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[ameliyat]]></category>
		<category><![CDATA[anons]]></category>
		<category><![CDATA[bekleme salonu]]></category>
		<category><![CDATA[beklemek]]></category>
		<category><![CDATA[büfe]]></category>
		<category><![CDATA[durak]]></category>
		<category><![CDATA[E-5]]></category>
		<category><![CDATA[hasta]]></category>
		<category><![CDATA[hasta yakını]]></category>
		<category><![CDATA[hastane]]></category>
		<category><![CDATA[hemşire]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[kan]]></category>
		<category><![CDATA[kan merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<category><![CDATA[otobüs]]></category>
		<category><![CDATA[simitçi]]></category>
		<category><![CDATA[üst geçit]]></category>
		<category><![CDATA[yoğun bakım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=3046</guid>
		<description><![CDATA[E-5 üzerindeki camlı durakta iniyorum otobüsten. Öğlenin parlak sıcağında gözlerimi kısıp, uzaktaki hastane binasına bakıyorum. Şoförün bahsettiği alt geçidin girişi ileride. Benden önce inen genç çocuğun da alt geçide girdiğini görüyorum. Alt geçitlerin bulaşıcı tedirginliği içinde, karanlıkta yürüyorum. Yerlere banyo karosu döşemişler sanki. Duvarda ölgün, sarı lambalar sıralanmış. İleride, gencin çıktığı yerde gün ışığı. Gün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>E-5 üzerindeki camlı durakta iniyorum otobüsten. </p>
<p>Öğlenin parlak sıcağında gözlerimi kısıp, uzaktaki hastane binasına bakıyorum. Şoförün bahsettiği alt geçidin girişi ileride. Benden önce inen genç çocuğun da alt geçide girdiğini görüyorum.  </p>
<p>Alt geçitlerin bulaşıcı tedirginliği içinde, karanlıkta yürüyorum. Yerlere banyo karosu döşemişler sanki. Duvarda ölgün, sarı lambalar sıralanmış. İleride, gencin çıktığı yerde gün ışığı. </p>
<p>Gün ışığını gördüğüm an rahatlıyorum. <span id="more-3046"></span></p>
<p>Alt geçidin çıkışında yaşlı bir simitçi. Şemsiyesinin altında, sandalyesine kıvrılıp kalmış. Camekanında iki-üç simit ümitsizce bekliyor.</p>
<p>Binanın üzerindeki Kalp Hastanesi yazısını görüyorum hâlâ. İnsanların akışından hastanenin girişi nerede, anlamaya çalışıyorum.</p>
<p>Ana girişe akan endişeli insanlara karışıyorum.</p>
<p>Binanın kapısına varıyorum. Hastanelerin kapılarından endişe taşar. Gözlerde nadiren kurtulmanın ferahlaması, genelde çaba ve arayış vardır. Bir çare arayışı. Hele kalp hastanesiyse.</p>
<p>Hiç tanımadığım, daha doğrusu yüz yüze görüşmediğim bir insan için buradayım. Yaşlı bir adam. Bugün kalp ameliyatı oluyor. Ciddi bir ameliyat yazmıştı internet sitesindeki mesajında. Kan arıyordu. Grubu bana uymuyordu. Çok zor bulunan bir kan. Ailesi, yakınları var mı, bilmiyorum. Bu yüzden geldim, belki yapabileceğim bir şey olur diye. Belki, sadece onun için gelen birinin olması bile ona güç verir.</p>
<p>Danışmadaki bıyıklı görevli, tipik memur bıkkınlığının tersine, aklı selim, cevap vermeyi seven bir sesle önümdeki adama bir katı tarif ediyor.</p>
<p>Sıram gelince hastamın adını ekranda buluyor. Dördüncü kat. K blok. İleride, koridorun sonundan sola dönün.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Renkli abur cuburlarla dolu bir makine kalabalık koridora renk veriyor. Tekerlekli sandalyede taşınan insanlar. Ellerinde tahlil sonuçları, hızlı hızlı yürüyen orta yaşlı oğullar. Önlüklü, sessiz memurlar.</p>
<p>Dördüncü kattaki hemşire, boş odaya bakarak hastamın ameliyatta olduğunu söylüyor. Nereye sorayım durumunu? İkinci kata sorun. Ameliyattan çıkınca buraya gelmez mi? Gelmez. Yoğun bakıma gider. Siz ikinci kata sorun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İkinci katta, bir kulağında siyah kulaklık takılı, tertemiz, beyaz gömlekli güvenlikçi, listeye bakıp, “daha ameliyatta hastanız” diyor. Ne zaman çıkar? Belli olmaz. Çıkınca anons ediyorlar zaten. Anladım…</p>
<p>Beklemekten başka yapacak bir şey yok.</p>
<p>Acıkmışım. Dışarıda bir büfe görmüştüm gelirken.</p>
<p>Büfe, yaz sıcağına sıcak katıyor. Büfeci, müşterileriyle ilgilenen, kültürlü bir adama benziyor. İlgili, canlı konuşuyor. Kendimi ona emanet ediyorum. Neyiniz var sıcak? Çok güzel köftem var. Tamam, bir köfte, bir de… meyve suyu. Meyve suyunu şu dolaptan alabilirsiniz.</p>
<p>Yandaki dolaptan meyve suyumu çekip, yeşil plastik taburelerden birine oturuyorum.</p>
<p>Büfenin arka köşesindeki masada, formaları içinde hemşireler oturuyor. Hemşirelerin arasında gözleri yorgun, azalmış saçları dağınık, kalın çerçeveli gözlük takan genç bir doktor. Bol nefeslerle sigara içip konuşuyorlar. Ellerinde cep telefonu. Kimse bir şey sormasın diye, ziyaretçilere bakmıyorlar sanki.</p>
<p>Köftemin yeşillikleri iyi yıkanmış mıdır, diye şüpheleniyorum yerken. Şüphe, içimize işlemiş. </p>
<p>Peçetemi, meyve suyu kutusunu çöpe atıp, ikinci kattaki güvenlikçiye gidiyorum.</p>
<p>Güvenlikçi, bütün gün sorularımla bıkkınlık vereceğimden kaygılanan bir sesle, daha ameliyatta diyor, çıkınca anons ederler. Anons buradan duyulur mu? Hiç anons duymadım çünkü… Yok, aşağıda, girişte, acilin orada duyulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Giriş katına inip, acil tarafındaki, binanın öbür yanına uzayan bekleme salonuna giriyorum.</p>
<p>Tavana asılı ekranlarda hastaların oda numaraları yazıyor. Koltuklarda, masalarda bekleşenler. Karmaşık bir muhabbet.</p>
<p>Acaba yakınları gelmiş midir? Hasta katında kimseler yoktu. Şehirli bir adam olduğunu sanıyorum. Şehirli bir grup olabilir yakınları. Bu tür büyük ameliyatlarda iş birinci derecelere veya en samimi, işinden izin almayı göze alacak kadar yakın arkadaşlara düşer. Diğerleri kalabalık eder. Eğer yakınları varsa, bir şeye de ihtiyacı yoksa, kalabalık etmeyi düşünmüyorum.</p>
<p>Bekleme salonunun öbür tarafı, acile açılıyor. Yürürken anonsu ilk defa duyuyorum. Hasta şunun yakınları, kan merkezine lütfen. Veya ameliyattan çıkanlar için; Hasta şunun yakınları, yoğun bakıma lütfen.</p>
<p>Her anonsta, salonunun bir köşesinde hareketlenme oluyor.</p>
<p>Acil çıkışına yakın bir yer bulup oturuyorum.</p>
<p>Kimdir acaba yakınları? Ülkenin her bölgesinden, her kültürden insan var bu salonda. Son moda Ray-Ban gözlükler. Evde gazete kağıdına sarılmış, yarım ekmek, domates. Plastik bardaklarda paylaşılan iki litrelik kola. Gençlerin kucağında bilgisayarlar. Ayakkabılarını çıkarıp ikili koltuğa uzanmış, Anadolu esmeri, bıyıklı, tespihli, yorgun bir adam.</p>
<p>Elli yaşlarında iki adam dikkatimi çekiyor. Bir tanesi, internet sitesinden simasını hayal meyal gördüğüm hastama benziyor. Belki kardeşidir. Karşılarındaki koltuklarda oturan dört kişilik grupla uzaktan konuşuyorlar. Görme engelli bir genç, gözlüklü, orta yaşlı bir çift ve başka bir adam daha. İçimden bir ses onlardır, diyor.</p>
<p>Hastam, iyi yürekli bir insan, bunu biliyorum. Göremeyenler için yardım projeleriyle uğraşıyor. Belki görme engelli genç çocuk yeğeni veya akrabasıdır, böylece görmeyenler için çalışmaya başlamıştır. Engelli insanları evde görünce, hayatlarını düzeltebilmek için daha çok uğraşıyoruz.</p>
<p>Anonsları takip edip, kendimi belli etmeden bekliyorum. Arada kucağımdaki romandan bir iki satır okuyorum.</p>
<p>Acil tarafı curcunalı.</p>
<p>Arabayla getirilen şişman, dudaklarını ısıran bir kadın. Yüzüne acı vurmuş. Sedyede içeri taşınan, kendinden geçmiş gençler. Dışarıda kaldırıma karton serip oturanlar. Susmayan cep telefonları.</p>
<p>Yanaşan beyaz, zırhlı bir minibüs herkesin dikkatini çekiyor. Arka kapıları açılıyor. Bir hareketlenme. Yelekli, bereli jandarmalar, başlarında bir başçavuş, iki hükümlüyü indirip, aralarına alıyorlar. Bekleme salonuna girdiklerinde, bütün gözler iki adama ve sanki dünya dışı bir elementmiş gibi bileklerinde parıldayan kelepçelere dönüyor. İki adam, bu kadar kalabalığın, özgürlüğün içine girince, çölden alınıp denize bırakılmış gibi şaşkın, afallamış gözlerle etrafa bakıyorlar. Hızlı hızlı, grupça geçiyorlar salondan. Herkeste bir sakınma hali. Allah göstermesin.</p>
<p>Sonra herkes kendi derdine, masasına dönüyor.</p>
<p>Az sonra, hastamın ismi anons edilince, yakını sandığım grup hareketleniyor. Evet, ellilik adamlar kalktı. Diğerleri de kalktı. Hasta yakınları kan merkezine demişti anons. Ellilik adamlardan uzun saçlı, mavi tişörtlü olanı, en önden hızlı hızlı acile girip koridora dalıyor. Arkasından diğerleri, daha sakin yürüyorlar. Bir bayan daha görüyorum yanlarında. Arkalarından çaktırmadan takip ediyorum.</p>
<p>Kan merkezi, acilin içerisinde, solda. Bir de genç adam katılmış gruba. Gayet metin ve sadık bir ekip olarak hazırlar. Uzaktan duyuyorum; gerekebilir diye kan istemişler, önemli bir şey yokmuş. Genç adamın kan vermek için geldiğini anlıyorum. Yanımdan sedyede baygın bir genç kız geçiyor.</p>
<p>Hastamın yakınları, hali vakti yerinde, ne yapacağını bilen, sağlam insanlara benziyorlar. Bana iş düşecek bir durum yok. Hastam, İstanbul’un bir ucundan geldiğimi hissetsin yeter. İş, güç, koşuşturmaca içinde yapabileceğim buydu. Acaba ameliyattan çıktığında geçmiş olsun, çok anlamlı işler başardınız, daha da çok şey yapacaksınız, acil şifalar dilerim, deyip elini sıkmam, gözlerine bakmam mümkün olur mu. Bir nebze de olsa faydam dokunur mu?</p>
<p>Bu ümitle bekleme salonuna, yerime dönüyorum.</p>
<p>Hastanın yakınları da salona dönüyorlar. Yüzlerinde endişe yok, sadece beklemenin verdiği dalgınlık. İyi gidiyor demek ki. Atlatacak ameliyatı. İyileşecek. Ümit, insanın yüzüne, yürüyüşüne can veriyor.</p>
<p>Salondaki curcunayı izlemeye devam ediyorum.</p>
<p>Bıyıklı, dik saçlı bir adam koşuşturan iki çocuğa bağırıyor.</p>
<p>Az sonra iki hükümlüyü aynı telaş içinde çıkarıyorlar salondan, minibüse götürüyorlar. Adamların gözlerinde bir mutluluk pırıltısı. Kalp hastanesinde bile olsa, özgürlüğü yudumladılar. Mahkumiyetin sonundaki gün ışığını gördüler.</p>
<p>Karşımda oturan başka bir grup, binanın dışında, kenara oturmuş sigara içip ağlayan genç kadını birbirlerine gösteriyorlar. Genç kadın az önce bana yakın bir koltukta oturuyordu. Çok solgundu yüzü. Gözyaşları, dökülmezse ağırlaşır. Ağlasın istiyorsa. Ağlayıp hafiflesin.</p>
<p>Tamam, yapacak bir şey yok. Hastamın çıkmasına var daha, hissediyorum. Artık kalkma vakti.</p>
<p>Hastamın yakınlarına bir kez daha bakıyorum. Sakin sakin, konuşmadan oturuyorlar. Bakışları ayrı noktalara dalmış. İyi insanlara benziyorlar.</p>
<p>Hastasını bekleyen herkes iyidir. İçindeki iyilik çıkar insanın, kaprisleri geride kalır. En azından badire atlatılana kadar.</p>
<p>Acil tarafından dışarı çıkıp, büfenin ilerisinden yürüyorum.</p>
<p>Şemsiyesinin altında esmerleşmiş bir simitçi, renkli gözleri, açık yüzü, Trakyalı muhabbetiyle dönüş yolunu tarif ediyor.</p>
<p>E-5’e varınca, üst geçitten karşıya geçiyorum.</p>
<p>Mavi dolmuşa binerken cebim çalıyor. Şoföre parayı uzatırken konuşmaya çalışıyorum. Hastaneye nasıl geleceğimi tarif eden arkadaşım. Merak etmiş. Buldun mu kardeşim hastaneyi? Buldum buldum, sağol. Dönüyorum şimdi. İyi, hastan nasıl kardeşim, nasıldı ameliyat? İyi, iyi çok sağol, bir sorun yok, yakınları yanında zaten…</p>
<p>Paranın üstünü alırken, hastane binasından uzaklaştığıma seviniyorum.</p>
<p>Her hastane dönüşünde olduğu gibi, bir daha hiç bir şeyi dert etmeyeceğime kendi kendime söz veriyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/ziyaret/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Exlibrary Yeniden” artık gerçek…</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/duyurular/exlibrary-yeniden-artik-gercek/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/duyurular/exlibrary-yeniden-artik-gercek/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Nov 2011 21:20:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2943</guid>
		<description><![CDATA[Exlibrary yenileniyor… Yineleniyor şimdilik. Tasarımının yenilenmesini takip eden günlerde eski formuna kavuşmasını sağlayacak çalışmaları da başlatacağız. “Exlibrary Yeniden” başlıklı ama sonunu getiremediğimiz çağrılarımız olmuştu geçmişte. Bu kısa duyuruyla onu da yinelemiş olalım. Yenilerken… Bakınız, yineliyorum: Exlibrary yeniden!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Exlibrary yenileniyor…</p>
<p>Yineleniyor şimdilik. Tasarımının yenilenmesini takip eden günlerde eski formuna kavuşmasını sağlayacak çalışmaları da başlatacağız.</p>
<p>“Exlibrary Yeniden” başlıklı ama sonunu getiremediğimiz çağrılarımız olmuştu geçmişte. Bu kısa duyuruyla onu da yinelemiş olalım. Yenilerken…</p>
<p>Bakınız, yineliyorum:</p>
<p>Exlibrary yeniden!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/duyurular/exlibrary-yeniden-artik-gercek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Mektup</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 21:05:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[belediye]]></category>
		<category><![CDATA[cami]]></category>
		<category><![CDATA[ceza]]></category>
		<category><![CDATA[cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[Cizre]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[çözüm]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbakır]]></category>
		<category><![CDATA[E Tipi Kapalı Cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ezan]]></category>
		<category><![CDATA[imam]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[işkence]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Kemerburgaz]]></category>
		<category><![CDATA[mahkeme]]></category>
		<category><![CDATA[MEB]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2821</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de yaklaşık 90,000 cami var. 3,850’nin üzerinde Kuran kursu… 141 Üniversite, 1,220 Hastane… 60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami düşüyor. Her yıl yaklaşık 400 bin kişi kalp krizinden ölüyor. Bu sayı, trafik kazalarındaki ölümlerin 30, 1999 Marmara depreminde ve 25 yılda terörle mücadelede ölenlerin sayısından 10 kat daha fazla. 2030 yılında, dünya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de yaklaşık 90,000 cami var. 3,850’nin üzerinde Kuran kursu…<br />
141 Üniversite, 1,220 Hastane…<br />
60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami düşüyor.<br />
Her yıl yaklaşık 400 bin kişi kalp krizinden ölüyor. Bu sayı, trafik kazalarındaki ölümlerin 30, 1999 Marmara depreminde ve 25 yılda terörle mücadelede ölenlerin sayısından 10 kat daha fazla. 2030 yılında, dünya genelinde yılda 26 milyon kanser vakası gerçekleşeceği tahminleri yapılıyor…</p>
<p>23 Ağustos ’09 sabahı, 10 yıldır M.E.B.’in denetimindeki bir okul, İstanbul Büyükşehir ve İlçe Belediyesi ekiplerince, Cumhuriyet tarihinde ilk kez yıkıldı. Peki, Cumhuriyet tarihinde kaç cami yıkıldı? Her yıl yaklaşık 600 kişinin eğitim gördüğü Kemer Okulları’nı yıkanlar, bugüne kadar camilerden kaç bilim adamı, kaç sanatçı çıkardı? Hangi İmam veya Müezzin, insanlığın faydasına bir şey üretti? Hangi biri okudukları Ezan’ın makamlarına uydu?<span id="more-2821"></span></p>
<p>Bu ve benzerlerinin eğitimle çözümlenebileceği bir ülkede, söyleyebilir misiniz bugüne değin kaç kişi inançsızlıktan öldü?</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Okullar açılıyor.<br />
Kemer Okulları, Kemerburgaz’da, bir Alışveriş Merkezi’nde kendi yarattıkları imkânla eğitimlerini sürdürecekler. Eğitimlerini sürdürmek isteyen ve buna imkân tanınmayan çocuklar da var elbet. Polise taş attıkları gerekçesiyle terör örgütü üyeliğiyle suçlanan çocuklardan birkaçı Mardin E Tipi Cezaevi&#8217;nden İnsan Hakları Derneği (İHD) Mardin Şubesi’ne mektup göndermişler:</p>
<h3>P.İ.</h3>
<p>(16 yaşında. Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla hakkında 14,5 yıla kadar hapsi isteniyor. Beş duruşmaya çıktı):</p>
<blockquote><p>“Şubatta Cizre’de, taş atmışım diye tutuklandım. Okulum açılıyor. Bizi bırakırlar diye düşünmüştüm ancak ertelendi. Lise 3 öğrencisiydim. Yedi aydır içerdeyim. Açıköğretime kaydolacağım. Bizim yaşımızdaki çocuklar okula gideceklerken biz cezaevindeyiz. Kimliğimiz farklı diye böyle davranılıyor. Cinayetten yargılansam bu kadar ceza istemezlerdi&#8230; Psikolojimiz bozuldu. Koğuştan kötü kokular geliyor, nefes alamıyoruz. Doktor yok, gardiyanlar tedavi ediyor, ilacı onlar veriyor&#8230; Ailem görüşmeye geliyor ama her defasında telefonlar bozulduğu için görüşümüz yarım kalıyor. Bayramda dışarıda olmak güzel olurdu.”</p></blockquote>
<h3>Y.S.</h3>
<p>(16 yaşında. Cizre’de tutuklandı, hakkında hâlâ dava açılmadı. Dört aydır tutuklu olarak parmaklık ardında):</p>
<blockquote><p>&#8220;Lise 1 öğrencisiydim. Okullar açılıyor, ben içerdeyim. Okulumu çok seviyordum, elimden aldılar. Hakkımda kaç yıl ceza istiyorlar, bilmiyorum. İlk defa bayramda evden uzaktayım. Akşam yattığımda en çok annemi düşünüyorum. Arkadaşlarımızın çoğu ceza almış. Dışarı çıkacağımı düşünüyordum. Arkadaşlar ‘Sen de ceza yiyeceksin’ dediler. Her akşam televizyonda bizimle ilgili haber çıkacak diye bekliyoruz ama bahseden yok.&#8221;</p></blockquote>
<h3>İ.K.</h3>
<p>(16 yaşında. Cizre’de tutuklandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 yıl ceza verildi. Ceza, yaşı dikkate alınarak 7,5 yıla indirildi. Dosyası, Yargıtay’da):</p>
<blockquote><p>&#8220;Ortaokulu bitirdim, burada açık öğretime kaydolmak istedim ama param yok&#8230; Dosyam Yargıtay’da ama umudum yok. Bana fıkra gibi geldi. Yasalar, maddeler&#8230; Ben bir şey anlamadım, niye içerdeyim? Annem çok üzülüyor. Görüşüme geldiğinde sürekli ağladığı için doğru dürüst konuşamıyoruz. Kardeşlerim şimdi Manisa’da çalışıyor, domates topluyorlar. Dışarıda olsam onlarla çalışırdım&#8230; Buraya bir grup geldi üniversiteden, durumumuzu araştırmak için. Kötü kokudan dolayı içeri girmediler. Dedim, biz nasıl kalıyoruz? 15 yaşında arkadaşımız var burada. Hakkında 20 yıl ceza isteniyor. Çok küçük, ceza da verecekler galiba&#8230; Geçen yemekte zehirlendik. Hastaneye götürülmedik. Dediler ki, bol bol su için geçer. Sanki bol su var.&#8221;</p></blockquote>
<p align="center">* * *</p>
<p>Diyarbakır Barosu, E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 17 çocukla yüz yüze görüşüp hazırladığı raporda şu tespitlere yer verdi: <em>  &#8221;Çocuklara her öğün yarım ekmek, son bir haftadır her akşam makarna veriliyor. Yemeklerden çivi, topluiğne, ip ve böcek çıkıyor. / Sıcak su günde 10 dakika veriliyor, sıcak su verilirken soğuk su kesiliyor. Bu yüzden soğuk suyla yıkanıyorlar. Giysilerini elde yıkıyorlar. En erken iki ay sonra hastaneye sevk ediliyorlar. / Ailelerin getirdiği ders kitapları çocuklara verilmiyor. / Koğuşta hamam böcekleri ve fareler cirit atıyor. / Adlilere tanınan haklar Terörle Mücadele Kanunu’nda yargılanan çocuklara verilmiyor. Örneğin bilgisayar kursuna katılamıyorlar. / Gece ışıkların söndürülmesine izin verilmiyor. / Götürüldükleri psikologun, “Siz teröristsiniz” dediklerini söylüyorlar. Ellerindeki kelepçe de sökülmüyor. / Aileleri görüşe geldiğinde kötü muameleye ve hakarete uğruyor.&#8221;</em></p>
<p align="center">* * *</p>
<p>İşkenceyle öldürenler korunup, taş atan çocuğu öldürene ceza verilmiyorsa; suçlular, güvenlik güçlerinin yanında kendilerini daha güçlü hissediyorsa, bir gün çocukların cezaevinde mektup yazabildiklerine sevinecek duruma gelecek bu ülke. Dağlarda, ülkesi için canını ortaya koyan komutanlarına suç isnat edip, onları cezaevine gönderen, kendine silah çekenlerle masaya oturmayı amaçlayan bir yönetimde, “Cumhuriyet” dediğimiz şeyin sadece bir gazete olmadığını göstermek için, lütfen; hepimize yetecek kadar hâlâ hayat varken dünyada, biraz daha zaman ayıralım kendimize.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Göksel Bekmezci</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/uc-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suskun</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 20:03:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2812</guid>
		<description><![CDATA[birleri eksik çarpım tablosu kadar eksik birileri olmayan yoklama defteri kadar tamamız biliyorum sözüm çok susuyorum hayır hayır uyumuyorum ben sadece sözlerimi dinlendiriyorum]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>birleri eksik çarpım tablosu kadar eksik<br />
birileri olmayan yoklama defteri kadar tamamız</em></p>
<p>biliyorum<br />
sözüm çok susuyorum<br />
hayır hayır<br />
uyumuyorum<br />
ben sadece<br />
sözlerimi dinlendiriyorum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/suskun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fırtına</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 20:56:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[anlamamak]]></category>
		<category><![CDATA[çamur]]></category>
		<category><![CDATA[fırtına]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir]]></category>
		<category><![CDATA[mayın]]></category>
		<category><![CDATA[mesai]]></category>
		<category><![CDATA[Naile Maviler]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[patron]]></category>
		<category><![CDATA[Ramiz]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[yevmiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2808</guid>
		<description><![CDATA[Fırtına gelcek diyolar Doğru mu Ramiz, Gelcek mi sahiden ayağa kalkmış yılan başı gibi görcek miyiz biz de celladımızı. Kaçın diyolar, Kaçımızı alcakmış ki daha? Alır mı sahiden Ramiz Hepimizi aldı ya, daha nemizi alacakmış? Fırtına gelmiş diyolar Ramiz Gelmiş de öyle bulmuşlar Naile’yi. Naile Maviler içinde. Hepimiz çocukmuşuz Ramiz He mi, bir o büyükmüş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fırtına gelcek diyolar<br />
Doğru mu Ramiz,<br />
Gelcek mi sahiden<br />
ayağa kalkmış yılan başı gibi<br />
görcek miyiz biz de celladımızı.</p>
<p>Kaçın diyolar,<br />
Kaçımızı alcakmış ki daha?<br />
Alır mı sahiden Ramiz<br />
Hepimizi aldı ya, daha nemizi alacakmış?</p>
<p>Fırtına gelmiş diyolar Ramiz<br />
Gelmiş de öyle bulmuşlar Naile’yi.<br />
Naile Maviler içinde.<br />
Hepimiz çocukmuşuz Ramiz<br />
He mi, bir o büyükmüş<br />
o da zaten ondan ölmüşmüş…</p>
<p>Fırtına gelcek diyolar Ramiz<br />
Sel alır diyolar<br />
Su diyolar<br />
Çamur<br />
Su mudur bizi kirleten,<br />
telsizden bi sorsan ya, su mudur öldüren?</p>
<p>Fırtına gelmiş Ramiz<br />
ölmüşüz kasasında vardiyanın.<br />
Gidememişiz mesaisine patronun.<br />
Bildiklerin vardır, tanıdıkların<br />
Bi sorsan ya Ramiz<br />
kesilir mi acep yevmiyemiz.</p>
<p>Fırtına diyolar Ramiz<br />
Bilmiyolar<br />
Mayına basıyoz<br />
Patlıyoz sessiz sedasız<br />
Ölüyoz ölüyoz anlamıyolar<br />
Dört yüz metre altındayız yerin<br />
Bi parkın demirindeyiz<br />
Sudayız…<br />
Diyoz ki canımızı aldınız<br />
hakkımızı verin bari<br />
baarıyoz baarıyoz anlamıyolar<br />
Haberleri yok Ramiz<br />
Bi haber yap, bişey et<br />
Demedi demesinler sonra<br />
Bigün gelcek kopcaaz başlarına<br />
Haber et Ramiz, kopcak fırtınanın tam bi kendisiyiz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><small><em><strong>*Naile Maviler:</strong>2006 yılında 19 yaşında bir çocuk parkının kaydıraklarında asılı bulundu. Fırtınanın ve göçüğün ve mayının can aldığı aynı gün onun da kimliği ve intihar nedeni belirlendi. Bekaret kontrolünü kaldıramayan Naile’nin bu nedenle intihar ettiği anlaşıldı…</em></small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/firtina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hızıra Dağ Dayanmaz</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2009 15:14:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Riza Esin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[bayır]]></category>
		<category><![CDATA[dağ]]></category>
		<category><![CDATA[domates]]></category>
		<category><![CDATA[egzoz gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Hızır]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet]]></category>
		<category><![CDATA[istepne]]></category>
		<category><![CDATA[kamyon]]></category>
		<category><![CDATA[kamyoncu]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[köroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[lastik]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[servet]]></category>
		<category><![CDATA[şoför mahalli]]></category>
		<category><![CDATA[vites]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2806</guid>
		<description><![CDATA[yüklendi sarı bemecesi hızırın kasası hınca hınç dolu kırmızının bini bir paraya çekecek o yolu ula hızır deli hızır ismete varınca haber et bana şu elli lirayı da veriver kimin derdi kalmış bende de ki elli daha gönderirim servetle kaputu açık et suyun ısınmasın ismetin ordan haber etmeyi unutma kasalar çürük bak domatesler bozulmasın vur [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>yüklendi<br />
sarı bemecesi hızırın<br />
kasası hınca hınç dolu<br />
kırmızının bini bir paraya<br />
çekecek o yolu</p>
<p>ula hızır<br />
deli hızır<br />
ismete varınca<br />
haber et bana<br />
şu elli lirayı da veriver<br />
kimin derdi kalmış bende<br />
de ki elli daha<br />
gönderirim servetle</p>
<p>kaputu açık et<br />
suyun ısınmasın<br />
ismetin ordan<br />
haber etmeyi unutma<br />
kasalar çürük<br />
bak domatesler bozulmasın</p>
<p>vur beline köroğlunun<br />
varınca dur başına nefeslen<br />
bak şanzuman kara<br />
salma sakın bayır aşâ<br />
üçü varsa ikile<br />
kampanalar cehennem</p>
<p>ula hızır<br />
ulan hızır<br />
kaç kat olmuş bu lastik<br />
istepneynen dönmez bu iş<br />
dönüşe yük et konyaya<br />
selime benden selam söyle<br />
hesaplaşırım ben onla</p>
<p>hızır derler ya buna<br />
kim vurduya gelmişlerden<br />
bakıp bir gideceklerden<br />
herkes tanır hızırı<br />
kamyonun eşgalinden<br />
koltuğunda izi olur<br />
egzozundan damlar teri<br />
teneşirle çizerler mahalline<br />
isimsiz gölgesini</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/hizira-dag-dayanmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deli</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:56:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dinç Çoban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[deli]]></category>
		<category><![CDATA[gitmek]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[karakol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2796</guid>
		<description><![CDATA[Sen gittin, çocukların hepsi öldüler yandılar, kenarında bir karakolun. Sen gittin, yollara düştüm, çok gittim kimseye küsmedim sonra başımı kaldırdım deliler gördüm saçını taramış hepsini öptüm. Sen gittin, bittim söylenmedim bilinmedim hep gizli kaldım çocukların bilmecesinde. Sen gittin, bir deli öldü penceresinde hareketin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sen gittin,<br />
çocukların hepsi öldüler<br />
yandılar, kenarında bir karakolun.<br />
Sen gittin,<br />
yollara düştüm,<br />
çok gittim<br />
kimseye küsmedim<br />
sonra<br />
başımı kaldırdım<br />
deliler gördüm saçını taramış<br />
hepsini öptüm.<br />
Sen gittin,<br />
bittim<br />
söylenmedim<br />
bilinmedim<br />
hep gizli kaldım çocukların bilmecesinde.<br />
Sen gittin,<br />
bir deli öldü penceresinde hareketin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/deli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrenin Yeni Belleği: Sanal Kitaplık*</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:55:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Uçkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Elektronik Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramsal]]></category>
		<category><![CDATA[bellek]]></category>
		<category><![CDATA[Borges]]></category>
		<category><![CDATA[Cavalieri]]></category>
		<category><![CDATA[E-ink]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[E-Text]]></category>
		<category><![CDATA[enformasyon]]></category>
		<category><![CDATA[erişim]]></category>
		<category><![CDATA[Gerry McGovern]]></category>
		<category><![CDATA[Gutenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Gutenberg Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Jean-Joseph Goux]]></category>
		<category><![CDATA[kayıt]]></category>
		<category><![CDATA[kopya]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphanecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mallarmé]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Hart]]></category>
		<category><![CDATA[Project Gutenberg]]></category>
		<category><![CDATA[Roland Barthes]]></category>
		<category><![CDATA[sanal]]></category>
		<category><![CDATA[telif]]></category>
		<category><![CDATA[yayıncılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2798</guid>
		<description><![CDATA[“Web, ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu bir kitaplığa benziyor…” —Gerry McGovern&#185; İskenderiye Kitaplığı’ndan, hatta belki de en başından beri, kitaplıklar bellek ile ilişkilendirilmiştir. “Çok sayıda cilt toplanmalıydı çünkü görkemli kütüphanenin amacı insan bilgisinin tümünü bir yere toplayabilmekti. Aristoteles için kitap toplamak bilim adamının çalışmalarından biriydi ve bir ‘anımsatma aracı olarak’ gerekliydi. Öğrencilerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>“Web, ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu bir kitaplığa benziyor…”</em><br />
—Gerry McGovern&sup1;</p></blockquote>
<p>İskenderiye Kitaplığı’ndan, hatta belki de en başından beri, kitaplıklar bellek ile ilişkilendirilmiştir. “Çok sayıda cilt toplanmalıydı çünkü görkemli kütüphanenin amacı insan bilgisinin tümünü bir yere toplayabilmekti. Aristoteles için kitap toplamak bilim adamının çalışmalarından biriydi ve bir ‘anımsatma aracı olarak’ gerekliydi. Öğrencilerinden biri tarafından kurulan kütüphane ise genişletilmiş bir türdü: bu ‘Evrenin Belleği’ olacaktı.”&sup2;</p>
<p>Kitap hep bellek taşıyan bir ortam olarak görülmüştür. Bu düşüncenin uçları, Borges’in “Babil Kitaplığı”nın hayali “merkez”lerinden birinde buluşturulabilir. <strong>“Letizia Alvares de Toledo, engin Kitaplık’ın yararsız olduğunu gözlemlemiş: açık söylemek gerekirse, tek cilt, genel düzene uyan, dokuz ya da on kadrata dizilmiş, sonsuz sayıda, sonsuz incelikte yaprağı olan tek cilt yeterliymiş. (On yedinci yüzyılın başlarında Cavalieri, som gövdelerin tümünün sonsuz sayıda düzlemlerin eklentisiyle oluştuklarını söylemişti.) Gerçi bu ipeksi vade mecum’u taşımak kolay olmazdı: görünen her sayfa benzerlerine açılırdı: düşünülemeyen orta sayfanın da arkası olmazdı.”&sup3;</strong></p>
<p>Kitap ile bellek ilişkisi, kağıdın kaynağına, ağacın dokusuna, köklerine dek sürülebilir. Boş kağıdın, orada yazılı olabilecek her şeyin muhtemel toplamını içerdiğini ileri süren yazarlar çıkmıştır. Bu “toplam yazı”nın evrenin ta kendisi olduğuna inanan tarikatlarla doludur tarih: Tanrı, geçmişin, bugünün ve geleceğin belleğini taşıyorsa, evreni yarattığı alfabe belleğin toplamına eşit ve sonsuzdur.<span id="more-2798"></span></p>
<p>Kitap, bellek olarak kağıt ortamını kullanan bir bilgi mekânıdır. Basılı yazının çizgisel ve artzamanlı mekânı. Kitabın, bellek olarak kağıttan daha “yumuşak” bir ortamı, “bit”lerin&#x2074; elektronik ortamını kullanan yeni bir türü, yazının bu kez ne çizgisel, ne de artzamanlı olan bir başka mekânını ortaya çıkartmıştır: elektronik kitabın bilgi hipermekânı.</p>
<p>Ağaç dokusundan silisyum temelli silikon çiplere kitabın yaşadığı bu dönüşüme, kitaplıkların dönüşümünün eşlik etmemesi düşünülemez. Aslında kitaplıklar elektronik ortamla kitaplardan daha önce tanışmışlardır. Kitaplık düşüncesinin doğuşundan beri çok çeşitli konuda çok sayıda kitabı okuyucu için erişilebilir kılmak adına geliştirilen katalog, kart vb. arama sistemleri, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin sunduğu kapsamlı, hızlı ve esnek sınıflandırma yeteneklerinin çekimiyle yavaş yavaş elektronik ortama taşınmıştır. Katalogları ve arama motorlarını elektronik ortama aktarılan kitaplar izlemiştir.</p>
<p>Birer enformasyon mekânı olan kitapların mekânı olarak Kitaplık, enformasyonun mekânsal metaforu olmanın da ötesinde saf enformasyon mekânı haline dönüşmeye başlamıştır. Enformasyon dolaşımı üzerine kurulmuş, maddesel-olmayan, akışkan ve esnek bir ağ mekânı.</p>
<p>Elektronik kitaplar ve sanal kitaplıklar, yazılı kültürümüzün yeni bir evresine mi işaret ediyor, yoksa bitişine mi? Bu soru farklı bağlam ve niyetlerle bir çok kez sorulmuştur. Henüz cevabı belli olmayan bu sorunun çözümü, belki de gizlediği değişim göstergelerinde yatmaktadır. <strong>“Sözel olandan yazılı olana –Sokrates ve izleyicileri tarafından uyarıyla karşılanan- tarihsel geçiş, entelektüel işleyişin kurallarını da tamamen değiştirdi. Yazılı metinler dolaşıma sokulabilir, incelenebilir ve notlarla zenginleştirilebilirdi; bilgi istikrarlı bir temele oturabilirdi. Yazılı olandan mekânik baskıya geçiş ve buna bağlı olarak okuryazarlığın halk arasında yayılışı, çoğu kişi tarafından Aydınlanma’yı mümkün kılan şey olarak gösterilir. Ve şimdi de bilgisayarlar, bir anlamda uygulanmış akılsallığın kusursuz örneği olarak, basılı sözcüğün otoritesini sarsıp, bizi spiralin farklı bir bölgesinde de olsa, sözel kültürleri karakterize eden süreç odaklılığa geri döndürüyorlar.”&#x2075;</p>
<p>Aslında kağıt üzerindeki yazıyla ekrandaki yazı arasında belli bir süreklilik ilişkisi de mevcuttur. İnsanlar bilgiyi gelecek kuşaklar için erişilebilir kılmak için yazıyı, bilgi temelli bir iletişim teknolojisi olarak kullanmışlardır. Antik Yunan’ın “alfabetik zihni”, bir teknolojik paradigma dönüşümünün ürünüdür. </strong><strong>“Benzeri tarihsel boyutlara sahip bir teknolojik dönüşüm de 2700 yıl sonra meydana gelmiştir, yani farklı iletişim tarzlarının etkileşimli bir ağ yapısıyla bütünleştirilmeleri. Bir başka deyişle, Üst-Metin ya da bir Üst-Dilin ortaya çıkışıyla, tarihte ilk kez, insan iletişiminin yazılı, sözel, görsel-işitsel tarzları tek bir sistemle bütünleştirilmiştir. (…) (Gerçek ya da ertelenmiş) seçili bir zamanda erişimi herkese açık küresel bir ağ içerisinde bir çok noktada etkileşime giren metin, imge ve seslerin aynı sistemde olası bütünleştirilmeleri, iletişimin niteliğini temelden değiştirmiştir.”&#x2076;</strong></p>
<p>Belleği kayda geçiren yazı, aynı zamanda belleğin yıkımını getireceği iddiasıyla eleştirilmiştir, tıpkı bugün elektronik ortam için ileri sürüldüğü gibi. <strong>“Phaedrus’ta Platon, Sokrates’in ağzından yazının insani olmadığını; gerçekte sadece insanın zihninde var olan düşünceyi zihnin dışında kurmaya kalkıştığını söyler; yazı bir nesne, imal edilmiş bir üründür. Elbette aynı söz, bilgisayar için de geçerlidir. Daha sonra Platon, yine Sokrates’in ağzından yazının belleği çürüttüğünü söyler. Yazıya alışan unutkan olur, kendi öz kaynaklarından yararlanacağına dış kaynaklara bağımlı kalır ve öz kaynaklarını yitirir. Yazı zihni zayıflatır. Bugün aynı sözleri anne-babalar, öz kaynak sayılan çarpım cetvelini ezberleyeceğine hesap makinesi kullanan çocuklar için söylemektedirler.”&#x2077;</strong></p>
<p>Elektronik ortam, birlikte anıldığı “enformasyon hızı” boyutuyla, yazılı kültürün değerlerini tehdit eden bir güç olarak da görülmekte ve alınan her enformasyon paketinin bir öncekini silen hızlı akışıyla, insan algısını ve bu arada belleğini de dönüştürmekle suçlanmaktadır. Hız ile bellek, bildiğimiz tanımlarıyla birbirilerini itmektedir.</p>
<p><strong>“SİBER-mekân, ya da daha doğrusu, ‘sibernetik zaman-mekân’, gazetecilerin pek sevdiği şu doğrulamada kendini bulur: enformasyon, yerine ulaştırılmasındaki hızla değerlenir, daha da iyisi, hız enformasyonun ta kendisidir. (…) Bugün, ENFORMASYONUN madde-zaman-mekânın nihai boyutu haline gelmesiyle birlikte, bilişimcilerin, mekânın varolmadığı bu zaman derinliğini, sınırlı olmayıp genelleşmiş enformasyon ile, fizik ve bilişimin tümüyle birbirlerine karıştığı bir ENFORMASYON-DÜNYA ile özdeşleştirme eğilimleri artmıştır.”&#x2078;</strong></p>
<p>Kitap ile elektronik kitabı, metin ile hipermetini Paul Virilio’nun kavramlarıyla konumlayacak olursak; bir yanda elektronik enformasyon iletiminin “hız-yönelimli psiko-coğrafi imparatorluğu” “enformasyon-dünya”da sürekli akan “sibernetik ideografi” ya da “elektro-optik enfografi” olarak Hipermetin (hypertext); öte yanda “bilgi”nin gövde bulduğu, algılanabilir zaman-mekâna tabi, çizgisel-artzamanlı, optik-grafik topografya, yani Kitap bulunmaktadır.</p>
<p>Basılı yazının mantığı sentaks kurallarıyla belirlenir. Söylemin temel yapısı olarak sentaks, insan zihninin dil aracılığıyla anlama ulaştığı bir haritalandırmadır. Basılı yazı aslında bir tür çeviri işlemini gerektirir: Basılı yazı okunurken anlama doğru çevrilir. Okurun deneyimi tümüyle mahremdir. Sayfaların belli bir sırayla çevrilmesi ve sayfa boyunca dikey hareket, basılı yazının zaman eksenini belirler. Basılı kitap durağandır, okur kitap boyunca hareket eder, kitap değil.</p>
<p>Oysa elektronik ortamda enformasyon, bir özel vericiden özel bir alıcıya doğru değil, açık bir ağ üzerinde hareket eder. Özel ağlar dışında, bu deneyim, kamusal bir nitelik taşır. Elektronik iletişim etkileşimlidir. Ekrandaki içeriğin bir noktasından bir başka noktasına, bir başka içeriğe ve oradan bir başkasına ulaşmak mümkündür; enformasyon potansiyel olarak her zaman ağ üzerinde mevcut olsa da basit bir tıklama ya da tuş darbesiyle silinebilir, değiştirilebilir. Okuma hızı ekranın kaydırma hareketiyle artmıştır. Temel hareket, daha ziyade birleştiricidir, dikey olarak toplayıcı değil. Sunum algıyı yapılandırır ve algı enformasyonun nasıl düzenlendiğine göre belirlenir.</p>
<p>Kitaptan ekrana doğru bu geçiş, neleri değiştirecektir? <strong>“Eski tarz, tek bir yazar tarafından daktilo edilmiş, yeniden gözden geçirilmiş, dizilmiş, basılmış, kitapçılar aracılığıyla dolaşıma sokulmuş, okur tarafından satın alınmış, yine eski tarzda, sayfaları baştan sona çevirerek, yazarın seçtiği çok sayıda mevcut imkân arasında gerekli yapı sayılan bir anlam yapısına doğru birleştirilmiş A Metni. Şimdi de B Metni, bir ya da bir çok yazar tarafından seçenekleri çoğaltan bir yazılım kullanılarak bilgisayarda oluşturulmuş hipermetin. Ortaya çıkan metin, eski tarzda çizgisel olarak da okunabilir, ama aynı zamanda açık bir metindir. Okuyucu çok sayıda alt anlatı patikalarına sapabilir, belli anahtar tanımlamalarla görsel unsurları çağırabilir, farklı bir çok olası sondan herhangi birini seçebilir. B metni ile yaptığımız nedir? Bunu hala ‘okumak’ olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa, ‘metinlemek’ (texting) ya da “sözcük-pilotluğu’ (word-piloting) gibi bir terim mi uydurmamız gerek?”&#x2079;</strong></p>
<p>Roland Barthes, “S/Z”de, “ideal metin” olarak da adlandırdığı “ağ olarak metin”in, yani hipermetinin düşünü kurmuştur: <strong>“Bu ideal metinde, hiçbiri diğerine üstün gelmeksizin, ağlar çok sayıda ve etkileşim halindedir; bu metin, gösterilenlerden oluşmuş bir yapı değil, bir gösterenler galaksisidir; başlangıcı yoktur; tersine çevrilebilir; hiçbirinin asıl giriş olmadığı çeşitli girişlerden geçerek ulaşırız oraya; harekete geçirdiği kodlar göz alabildiğince uzanırlar ve önceden belirlenemezler…; anlam sistemleri bu mutlak olarak çoğul metin üzerinde egemenlik kurabilirler, ancak dilin sonsuzluğuna bağlı olarak sayıları asla sonlu değildir.”&sup1;&#x2070;</strong> Dünyadaki her şeyin bir Kitaba ulaşmak için varolduğunu düşünen Mallarmé gibi, metni henüz kurulmamış bir ağ olarak gören Jean-Joseph Goux da benzer bir yaklaşım içindedir: <strong>“henüz düşünülmemiş bir ağ düşüncesi, temsiliyetçi olmayan ve çokdüğümlü bir örgütlenme, bir metin düşüncesi… hiçbir şeyin başlıklandıramayacağı metin. Başlıksız, bölümsüz. Başsız, büyük harfsiz.”&sup1;&sup1;</strong></p>
<p>Bir çok farklı metni kendi içlerinde ve birbirleri arasında etkileşimli olarak bağlantılayan hipermetin, kendisini görsel enformasyon, ses, animasyon ve diğer veri biçimleriyle bütünleştirerek genişleten “hipermedya” terimiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, elektronik ortamın kitabı dönüştürdüğü bir başka noktayı ele verir. Elektronik kitap multimedya haline gelmektedir. Ya da, <strong>“multimedya giderek kitaba benzemektedir, katlayıp yatağa götürebileceğiniz, sohbet edebileceğiniz ya da size bir hikaye anlatabilecek bir kitaba.”&sup1;&sup2;</strong> Günümüzde, tümü internet erişimli olmak üzere, önce PDA (Personal Digital Assistant) adı verilen cep bilgisayarlarıyla, sonra kitap biçimi verilmiş tablet PC’lerle ve son olarak da bükülebilir, kullanılıp atılabilir “elektronik kağıt”la&sup1;&sup3;, e-kitaplar artık tümüyle birer hipermedyaya dönüşmektedir.</p>
<p>Gerek hipermetin, gerekse hipermedya kavramları dolaysız olarak ağ mantığına bağlı oldukları için, hipermedya olarak elektronik kitapların birer düğüm oluşturarak kurdukları ağı, “sanal kitaplık” diye adlandırmak yanlış olmaz. Bu öylesine bağlantılı bir kitaplıktır ki, erişilebilirlik bakımından içerdiği kitapların toplamı olan bir Sanal Kitap haline gelmektedir.</p>
<div id="attachment_2805" class="wp-caption aligncenter" style="width: 513px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/09/leiden-university-library_j-c-woudannus_1610.gif" alt="Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610" title="Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610" width="503" height="403" class="size-full wp-image-2805" /><p class="wp-caption-text">Leiden Üniversite Kütüphanesi - J. C. Woudannus - 1610</p></div>
<p>Aslına bakılırsa, bağlamı biraz zorlayarak, “ağların ağı” internetin kendisinin devasa bir sanal kitaplığa benzediğini söylemek mümkündür, ama “ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu” bir kitaplığa… Sağladığı hızlı enformasyon birikimi ve kayıt yeteneğiyle internetin, tıpkı İskenderiye Kitaplığı gibi, “evrenin belleği” olarak görülmeye aday bir konumu vardır. Ama aynı devasalık, gayri merkezi yapı ve bağlantı imkânlarının sonsuzluğuyla birleştiğinde, İnternet “enformasyon çöplüğü” olarak da adlandırılabilir.</p>
<p>Oysa zamanımızın sanal kitaplıkları, internet içerisinde oluşturdukları özel enformasyon mimarileriyle, sınıflandırma, arama ve erişim araçlarıyla bu kaosun içerisinde birer “düzen adası” olarak belirmektedir. Kütüphanecilik ve bilişim, başka bir çok alanda olduğu gibi iç içe geçmektedir. Bunu üniversitelerin kütüphanecilik bölümlerinin sunduğu uzmanlık nitelemelerinden de anlamak mümkündür: Enformasyon aracılığı, enformasyon erişim uzmanlığı, referans kütüphaneciliği, bilgi yöneticiliği, kitaplık enformasyon yöneticiliği, kitaplık medya uzmanlığı, internet kütüphaneciliği vb.</p>
<p>Sanal kitaplığın, birbiriyle sarmal bir ilişki kuran iki temel ekseni vardır: Bu eksenlerin biri, fiziksel kitaplar barındıran fiziksel bir kitaplığın, kayıtlarını, kataloglarını ve giderek kitapların elektronik versiyonlarını barındıran sanal uzantısıdır. Nitekim, iletişim ve bilişim teknolojilerinin gelişimiyle, önce British Museum and Library, Bibliothèque Nationale de France, Library of Congress gibi Batı’nın prestijli ulusal kitaplıkları, daha sonra da ilkokul kitaplıklarına kadar bir çok kamusal kitaplık, arama işlevleri başta olmak üzere, kayıt, erişim sağlama vb. işlevleri aşamalı olarak elektronik ortama taşımışlardır.</p>
<p>Diğer eksen ise, yalnızca elektronik kitapların bulunduğu, tüm mevcudiyeti ağ üzerinde olan sanal kitaplıklardır. Bu tür kitaplıkların öncüleri, genellikle telif yasaları kapsamı dışında kalan klasiklerin elektronik versiyonlarını barındıran ve hedeflenen kapsamıyla cüretkar “bellek” nitelemesine göz diken projelerdi. Hız kesmiş de olsa halen varlığını sürdüren “Gutenberg Projesi” bunların en ünlüsüdür.&sup1;&#x2074; 1971’de Michael Hart tarafından, kendisinin “kopyalayıcı teknoloji” (replicator technology) adını verdiği, “bir bilgisayara girilebilen herhangi bir şey sonsuzca çoğaltılabilir” ilkesinden hareketle başlatılan “Gutenberg Projesi”, bilgisayara girilen herhangi bir kitabın (bu arada resimlerin, seslerin, hatta üç boyutlu nesne taramalarının) dileyen herkes için (hatta uydu aracılığıyla bu dünyada olmayanlar için bile) erişilebilir olması fikri üzerinde kuruldu.&sup1;&#x2075; Erişilebilirlik adına, herhangi bir işletim sistemi tarafından tanınabilecek basit metin formatında&sup1;&#x2076; yüklenen e-kitapların, herhangi bir internet tarayıcısı ile okunabilmesi esas alınmıştı.</p>
<p>Zamanla bu tür kitaplıklar giderek arttı. Bugün, fiziksel/kamusal ya da sanal/kamusal nitelikli kitaplıkların yanı sıra, çok sayıda özel, akademik, vb. sanal kitaplıklara, hatta farklı kategorideki bir çok sanal kitaplığı bünyesinde barındıran ya da erişim sağlayan sanal kitaplık “portal”larına rastlamak mümkün. Bu zincire, giderek hacim kazanan elektronik yayıncılık sektörünün, e-kitap üretim, satış ve dağıtımıyla uğraşan şirketlerin oluşturduğu elektronik ticaret siteleri de katılınca, kapsam tahmin edilebilir. Henüz, kitaptan e-kitaba, kitaplıktan sanal kitaplığa doğru hareketin başlangıç aşamalarında olduğumuz ve bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişim ivmesi hesaba katılırsa, kültürel bellek olarak sanal kitaplığın yol açacağı değişimin boyutları konusunda çok silik bir imgeye ulaşmak zor olmayacaktır.</p>
<p>Sanal kitaplıkların önünde, tıpkı e-kitap yayıncılığının olduğu gibi, güçlü bir fikri hak mülkiyeti engeli vardır. İnternet ortamında dolaşıma giren e-kitabın kopyalanabilir olması bakımından, telif kapsamı dışında kalan eserler haricindeki kitap, makale vb. malzemenin kamusal dolaşımı sorunu henüz tam olarak çözülememiştir. Sanal kitaplıklar, özellikle fiziksel kitaplıkların sanal uzantıları, bu sorunu üyelik vb. sistemlerle, giderek de kopya koruma teknolojisi gibi önlemlerle çözmeye çalışmaktadır. Yine de yayıncılar fikri hakları konusunda kamusal kitaplıkları önemli bir tehdit olarak algılıyorlar. Ancak, tıpkı okulların elektronik öğrenime, kitapçıların e-kitapçılara, müzelerin sanal müzelere dönüşmesi, daha doğrusu sanal paralel evrenini yaratması gibi, koruma, hacim yönetimi ve depolama, erişim sağlama gibi pek çok sorunla boğuşan kitaplıklar sanal uzantılarını oluşturmaya devam ediyorlar. Kitaplık portallarıyla birbirine bağlanan sanal kitaplıklar, internet içinde ikinci bir ağ kuruyor, evrensel kütüphanecinin dünyadaki tüm kitapları birleştirme düşü bir bakıma yeniden hayat buluyor.</p>
<p>Evrenin belleği olarak kitaplık, hep sonsuzluk imgesiyle düşünüldü. Ağın içerdiği ve içereceği düğümlerin birleşimindeki olasılıkların uçsuzluğuyla kurulan hipermekânda, kitaplar, yazı, kültür fragmanları, taklitler, simülasyonlar, unutuluşlar durmaksızın birbirine bağlanabilir. Ama enformasyon hızıyla atalete tutulan algının zaman-mekânı ya da kamusallığın kaygan zemini, bu çizgisel ve artzamanlı olmayan boyuta nasıl açılacak? Kütüphanecinin bile, hızla dokunan ağın her anını kuşatamadığı sonsuz bir kitaplıkta, ancak “zahir”den bakanın küresel bakışlarıyla her anı ve noktasını ”okuyabildiği” ve çıldırdığı o imkânsız kitabı kim okuyacak? Siborg mu? “İnsan-sonrası” (post-human)…</p>
<p>Peki ya e-kitaplara da, kitap kurtları gibi, virüs, internet solucanı türü haşarat bulaşırsa? Ya virüs, elektronik ortamda kodlanmış bilgiyi tüm ağ boyunca kendisini sonsuz sayıda kopyalayarak sonsuza dek dönüştürürse? Sorular açık, imkân da…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dr. Özgür Uçkan</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* (ARIES, S:1, Haziran-Ağustos 2002)</p>
<h4>Kaynakça</h4>
<ol>
<li>Gerry McGovern, “Egovernment: Epublisher”, NUA White Paper, Şubat 2001, http://www.nua.com (Artık yayında olmayan bu web sitesi yerine belgeye şu adresten ulaşabilirsiniz: (<a href="http://www.veribaz.com/viewdoc.html?egovernment-epublisher-446310.html">http://www.veribaz.com/viewdoc.html?egovernment-epublisher-446310.html</a>)</li>
<li>Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, çev. Füsun Elioğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2001, sf. 223</li>
<li>Jorge Luis Borges, “Babil Kitaplığı”, Ficciones – Hayaller ve Hikayeler, çev. Tomris Uyar – Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 1998, sf. 75, dipnot 4</li>
<li>Bit: B(inary) (Dig)it, yani ikili sayı sözcüklerinin kısaltılmasından türetilen “bit” sözcüğü, bilgisayar dilinde en küçük enformasyon birimini belirtmek için kullanılır. 0 ve 1 lerden, yani açık / kapalı mantığından oluşan dijital enformasyonun en küçük birimi, 0 ve 1 değerine sahip olan bit’tir. Normal boyutlarda bir kitabın elektronik versiyonu, yaklaşık 10 milyon bit’ten oluşur.</li>
<li>Sven Birkerts, “Hypertext: Of Mouse and Man”, The Gutenberg Elegies – The Fate of Reading in an Electronic Age, Faber and Faber, 1994</li>
<li>Manuel Castells, The Rise of the Network Society (The Information Age: Economy, Society and Culture – Volume I), Blackwell Publishers, 1996, sf. 328</li>
<li>Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, çev. Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 1995, sf. 98</li>
<li>Paul Virilio, L’art du Moteur, Galilée, 1993, sf. 180-181</li>
<li>Sven Birkerts, “Hypertext: Of Mouse and Man”, a.g.y.</li>
<li>Roland Barthes, S/Z, Seuil, 1970 (1996), sf.11-12</li>
<li>Jean-Joseph Goux (Numismatique II), aktaran: Jacques Derrida, La Dissémination, Seuil, 1972, sf. 203</li>
<li>Nicholas Negroponte, “Boks without Pages”, Being Digital, Coronet Boks, 1995 (1996), sf. 71; ayrıca bkz. “The Future of the Book”, Wired 4.02, Şubat 1996, <a href="http://www.wired.com/wired/archive/4.02/negroponte.html">http://www.wired.com/wired/archive/4.02/negroponte.html</a></li>
<li>“Elektronik Kağıt”: Yüksek kontrastlı, düşük maliyetli, okunabilir/yazılabilir/silinebilir ortam</li>
<li>Project Gutenberg, <a href="http://www.promo.net/pg/">http://www.promo.net/pg/</a></li>
<li>Bkz. “History and Philosophy of Project Gutenberg”, 1992, <a href="http://www.promo.net/pg/history.html">http://www.promo.net/pg/history.html</a></li>
<li>“Plain vanilla ASCII” – Enformasyon Değişimi için Amerikan Standard Kodu’nun düşük bir türevi.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/e-kitap/evrenin-yeni-bellegi-sanal-kitaplik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suç Ölenlerin mi?</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:46:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Göksel Bekmezci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[bakan]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolları]]></category>
		<category><![CDATA[demiryolu]]></category>
		<category><![CDATA[hızlı tren]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[kemer]]></category>
		<category><![CDATA[köprü]]></category>
		<category><![CDATA[ölmek]]></category>
		<category><![CDATA[ray]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<category><![CDATA[TCDD]]></category>
		<category><![CDATA[tren]]></category>
		<category><![CDATA[vagon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2792</guid>
		<description><![CDATA[Romalılar, bir kemerin yapımını bitirdiklerinde, sorumlu olan mühendisin, iskele kaldırıldığında o kemerin altında durmasını beklerlermiş. Eğer kemer dayanıklı olmamışsa bunu ilk öğrenecek olan mühendis olurmuş. * Britanya&#8217;da, 10 Mayıs 2002&#8242;de Potters Bar kasabasında bir trenin dört vagonu raydan çıktı. Yedi kişi öldü. Trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıkınca Ulaştırma Bakanı Stephen Byers [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Romalılar, bir kemerin yapımını bitirdiklerinde, sorumlu olan mühendisin, iskele kaldırıldığında o kemerin altında durmasını beklerlermiş. Eğer kemer dayanıklı olmamışsa bunu ilk öğrenecek olan mühendis olurmuş.<span id="more-2792"></span></p>
<p align="center">*</p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/hizli-tren2-266x320.jpg" alt="Hızlı Tren" title="Hızlı Tren" width="266" height="320" class="alignleft size-medium wp-image-2794" />Britanya&#8217;da, 10 Mayıs 2002&#8242;de Potters Bar kasabasında bir trenin dört vagonu raydan çıktı. Yedi kişi öldü. Trenin üzerinden geçtiği köprünün hatalı inşa edildiği ortaya çıkınca Ulaştırma Bakanı Stephen Byers istifa etti.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Yine Britanya&#8217;da, 17 Ekim 2000&#8242;de 160 kilometre hızla giden ekspres tren kaza yaptı. Dört kişi öldü. Kazaya raydaki bir kırıklığın neden olduğu saptanınca demiryolu işletmeciliğini üstlenen Railtrack şirketinin patronu Gerald Corbett görevinden ayrıldı.</p>
<p align="center">*</p>
<p> Fransa&#8217;da 1998&#8242;de benzer bir tren kazası oldu. 56 kişinin öldüğü kazanın ardından Devlet Demiryolları Müdürü Philippe Rouvillois istifasını sundu.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Hindistan&#8217;da 2 Ağustos 1998&#8242;de iki tren ışıklandırma hatası nedeniyle çarpıştı. Demiryolları Bakanı Nitish Kumar ise henüz soruşturma bile açılmadan istifa etti.</p>
<p align="center">*</p>
<p>Türkiye&#8217;de, 22 Temmuz 2004 tarihinde Sakarya Pamukova’da 41 kişinin ölüp, 89 kişinin yaralandığı &#8220;Hızlandırılmış Tren&#8221; kazası oldu. 80 km hızla gidilmesi gerekirken 132 km hız yaptığı söylenilen iki makinist, sekizde dört kusurlu bulundu. Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;nde verilen karar gereği makinistlerden Fikret Karabulut 2 yıl 6 ay hapis, 1100 TL para cezası, Recep Sönmez de 1 yıl 3 ay hapis ve 733 TL para cezasına çarptırıldı. Tren şefi Köksal Coşkun beraat ederken, bilirkişi tarafından yol tamiratlarını yapmayan ve sinyalizasyon hatası yapan TCDD yönetimi de makinistlerle aynı oranda kusurlu bulundu. Fakat herhangi bir işlem yapılmadı.</p>
<p>Sivil Toplum Örgütleri ve muhalefet; &#8220;TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım istifa etmeli&#8221; diye sesini yükseltti.  Binali Yıldırım, tepkilerin azalmaması üzerine Süleyman Karaman&#8217;ı kazadan 55 gün sonra görevinden aldı ve <em>&#8220;Zor anlarda kaçacak adam değilim. Kazayı fırsat bilip bize karşı yönelenler ülkeye kötülük yapıyor&#8230;&#8221;</em> dedi. </p>
<p><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/hizli-tren1.jpg" alt="Hızlı Tren" title="Hızlı Tren" width="565" height="363" class="aligncenter size-full wp-image-2795" /></p>
<p><em>&#8220;Hayatım boyunca altında kaldığım tek iş bu oldu&#8221;</em> diyen Karaman da görevden alınmasının kendisini zerre kadar etkilemediğini dile getirdi. Gelişmeler Karaman&#8217;ın gerçekten de etkilenmediğini gösterdi. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 11 Mayıs 2005&#8242;te Karaman&#8217;ın görevden alınmasının hukuka uygun olmadığına hükmetti ve 8 Temmuz 2005’te Karaman yeniden görevinin başına döndü. Diğer iki makinist ise Ocak 2007’de yaptıkları açıklamada, <em>“Hükümetin çıkardığı Sicil Affı’ndan faydalanarak bir ay önce TCDD’de iş başı yaptıklarını”</em> söyledi.</p>
<p>TCDD Genel Müdürü ve Ulaştırma Bakanı hakkında herhangi bir işlem yapılmadığından, davayla ilgili karara makinist avukatları ve ölenlerin yakınları olmak üzere 20 kişi itiraz etti. Dava dosyaları, kararda adları geçen yakınlarını kaybeden ve yaralananların da bulunduğu 177 kişiye tebliğ edildikten altı ay sonra Yargıtay&#8217;a gönderildi. Yargıtay 2. Ceza Dairesi, 1 Şubat 2008 tarihinde karara çıkan ‘Hızlandırılmış Tren’ kazasıyla ilgili dosyayı inceledikten sonra 5 yüksek yargıçtan oluşan mahkeme heyeti, kararı &#8216;usulden&#8217; bozdu. Yargıtay bozma gerekçesini, &#8216;Kovuşturma ve soruşturma aşamasında şikâyetçi olan beş kişinin yokluğunda kararın verilmesi&#8217; olarak gösterdi. Yargıtay&#8217;ın bu bozma kararı sonrasında ‘Hızlandırılmış Tren’ davası dosyası yeniden görülmesi için Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;ne gönderildi.</p>
<p>Bugün her şeyi başa döndüren bu sonuç, ne ölen 41 kişiyi geri getirdi, ne de acıları biraz olsun dindirebildi.</p>
<p>Bazı Milletvekilleri, sert bir ifadeyle “Eleştirilerin dozunu kaçırıyorlar! Felaket çığırtkanlığı yapıyorlar” deyip kazayla ilgili olarak “Takdir-i ilahi” dedi. Oysa onların İlâhı bu yaklaşıma 14 asır önce, yine onların kutsal saydıkları kitabında; A’raf suresinin 28. Ayetinde yanıt vermişti: <em>&#8220;Bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?&#8221;</em></p>
<p>Hızlı Tren Bileti’nin resmi sitesi <a href="http://www.hizlitrenbileti.com/">www.hizlitrenbileti.com</a>’dan bir alıntıyla bitiriyorum yazımı. </p>
<p><em>&#8220;Hızlı tren güvenli mi? Evet, Hızlı tren güvenlidir. Çünkü 7 start kontrol testle open marş alır. Vira Bismillah nonstop ray-cer dinleyicisi railwayskinner da devreye kazandırılır. Ve hızlı trenleri euro- makinistlerimiz olan bir pilot timi sürer. Sistemin gerisinde ise DDY ailesi vardır. Hızlı tren güvensiz diyene siz gülün!&#8221;</em></p>
<p align="center">&nbsp;</p>
<p><strong>Göksel Bekmezci</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/denemeler/suc-olenlerin-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kara Prens</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:27:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Tan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[dost]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[kara]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[meltem]]></category>
		<category><![CDATA[prens]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2801</guid>
		<description><![CDATA[Cem’e&#8230;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; Karanlık gecenin kara prensi Gölgeler dostu Yalnızlık ailesi Uyanıverdi bir gece&#8230; Kalktı, soyundu&#8230; Üzerine giydiği hüznü bavula Dudaklarındaki şarkıyı cebine koydu. Gözlerindeki gökkuşağı sevgiyi Sığdıramadı hiçbir yere. Kapadı gözlerini sımsıkı İçine akıttı renkleri. Dışarıda siyah bir meltem esti&#8230; Karanlık gecenin kara prensi Yürüdü, gitti, Rüzgara karıştı. Kara Prens gitti şimdi. Tüm renkleri kendine kattı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>Cem’e&#8230;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</em></p>
<p>Karanlık gecenin kara prensi<br />
Gölgeler dostu<br />
Yalnızlık ailesi<br />
Uyanıverdi bir gece&#8230;<br />
Kalktı, soyundu&#8230;<br />
Üzerine giydiği hüznü bavula<br />
Dudaklarındaki şarkıyı cebine koydu.<br />
Gözlerindeki gökkuşağı sevgiyi<br />
Sığdıramadı hiçbir yere.<br />
Kapadı gözlerini sımsıkı<br />
İçine akıttı renkleri.<br />
Dışarıda siyah bir meltem esti&#8230;<br />
Karanlık gecenin kara prensi<br />
Yürüdü, gitti,<br />
Rüzgara karıştı.</p>
<p>Kara Prens gitti şimdi.<br />
Tüm renkleri kendine kattı,<br />
Kendinde boğdu gitti.<br />
Pembeyi kana<br />
Sarıyı boka<br />
Beyazı pise çevirdi gitti.<br />
Karanlık gecenin kara prensi&#8230;<br />
Gündüzü çaldı, gitti.<br />
Karanlık gecenin deli rüzgarı&#8230;<br />
Kara Prensi aldı, gitti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/siirler/kara-prens/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanat mı San’at mı?*</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san-at-mi/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san-at-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Aug 2009 00:37:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Uçkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kuramsal]]></category>
		<category><![CDATA[ağ sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allan Kaprow]]></category>
		<category><![CDATA[Ars Scissendi]]></category>
		<category><![CDATA[Avangart]]></category>
		<category><![CDATA[Croce]]></category>
		<category><![CDATA[dadacılık]]></category>
		<category><![CDATA[dijital sanat]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[eser]]></category>
		<category><![CDATA[Eudoxia]]></category>
		<category><![CDATA[eylem]]></category>
		<category><![CDATA[fetişizm]]></category>
		<category><![CDATA[Fluxus]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[geometrik uyum]]></category>
		<category><![CDATA[George Maciunas]]></category>
		<category><![CDATA[Gysin]]></category>
		<category><![CDATA[ifade]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[işlev]]></category>
		<category><![CDATA[John Cage]]></category>
		<category><![CDATA[kitsch]]></category>
		<category><![CDATA[kutsal]]></category>
		<category><![CDATA[Man Ray]]></category>
		<category><![CDATA[Merce Cunningham]]></category>
		<category><![CDATA[modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Klee]]></category>
		<category><![CDATA[performans sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[plastik sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[popüler]]></category>
		<category><![CDATA[pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Robert Filliou]]></category>
		<category><![CDATA[romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[süreç]]></category>
		<category><![CDATA[sürrealizm]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Vergillus Maro]]></category>
		<category><![CDATA[William S. Burroughs]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcılık]]></category>
		<category><![CDATA[yaratım]]></category>
		<category><![CDATA[zanaat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2785</guid>
		<description><![CDATA[William S. Burroughs, &#8220;aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up&#8217;larıdırlar.&#8221; der1. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani “kendisi olmayan bir şeyle” ifade edilmesi olarak tanımlar. Bu &#8220;ifade&#8221;nin özel biçimlerinden birkaçına “sanat” adı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>William S. Burroughs, <em>&#8220;aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up&#8217;larıdırlar.&#8221;</em> der<sup>1</sup>. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani<span id="more-2785"></span> “kendisi olmayan bir şeyle” ifade edilmesi olarak tanımlar.</p>
<div id="attachment_2787" class="wp-caption alignleft" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-le_violon_dingres.jpg" alt="Le Violon Dingres - Man Ray" title="Le Violon Dingres - Man Ray" width="280" height="352" class="size-full wp-image-2787" /><p class="wp-caption-text">Le Violon Dingres - Man Ray</p></div>
<p>Bu &#8220;ifade&#8221;nin özel biçimlerinden birkaçına “sanat” adı veriyoruz. Böyle baktığımız zaman, sanatı niçin “benzersiz, tekil bir yaratım” olarak yüceltme ihtiyacı içinde olduğumuzu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü sanat da bir nesnenin, sürecin, duygunun, düşüncenin, herkesin kullanımına açık simgeler, işaretler ve seslerle ifadesinden ibarettir. Bazı simge-işaret-ses-renk-hareket kombinasyonları bizi diğerlerinden daha fazla etkiliyor ya da onlara daha fazla değer atfedip daha fazla para ödüyoruz diye onların “tekil”, “benzersiz” “yaratım”lar olduğunu iddia edebilir miyiz?</p>
<p>Bu iddia sanıldığı kadar eski değildir. Aydınlanma sonrası akılcılığa tepki olarak doğan, ancak Batı Uygarlığı’nın bir “Aydınlanma Kalesi” olduğu fikrini itirazsız sürdüren romantizmin başlattığı ve ona tepki olarak doğmakla birlikte estetiği rasyonel temellere yerleştirme çabasında olan modernizmin sürdürdüğü bir sanat yüceleştirmesi, fetişizmi bu.</p>
<p>Sanat 20. Yüzyılı bu yüceleştirmeden, kutsallaştırmadan, etkisizleştirmeden kurtulmak için harcadı. Çünkü bu fetişizm, tapınacak “nesne” arayışı içinde olduğundan sanatı “eser”e indirger, süreçten ve “iş”ten tiksinir&#8230; Sanat yücelerde yaşar ve bize nasıl anlamdırabileceğimizi tam bilmediğimiz, ama “değer”inden kuşku duymamamız gereken yaratım işareti “eser”ler gönderir. Bunlar neredeyse birer vahiydir.</p>
<p>Sanat “işini yapmak” için bu kutsallıkla mücadele etmek zorundaydı. Avangart sanat “nesneden” kurtulma sürecidir.</p>
<p><em>“Sanat ve dil arasındaki karmaşık ve katmanlı ilişki sanat hakkındaki teorik literatürün ayrıcalıklı bir bölümünü oluşturur. Bu doğaldır, çünkü sanat &#8216;medyum&#8217;suz yapamaz ve sanatın medyumla ilişkisi dil(ler) ile olan ilişkisine bağlıdır. Sanat, ister nesne üretsin ister üretmesin, kendisi sayesinde vücut bulduğu, içine nüfuz ettiği veya sızdığı ya da yaratılmasına katıldığı medyumla ilişkisini dil içinde kurar. Bu dil(ler) semantik, plastik, görsel, işitsel, eylemsel (kinetik) veya teknolojik olabilir ya da tümü/ bir kısmı etkileşim içinde bulunabilir… Sanatın yaptığı da genellikle budur: dilleri etkileşim içine sokmak ve yüzleştiği bu kaosu anlamaya/ anlamlandırmaya uğraşırken yeni diller kurmak, yeni düzenlemeler (agencement) türetmek, yeni kaçış çizgileri bularak bu düzenlemelerden özgürleşmek… Sanatın dil ile olan ilişkisi, kullandığı medyum kadar yaratım süreciyle olan ilişkisini de belirler. 20. Yüzyılın avangart akımları, farklı dillerin iç içe var olduğu ve yaratım sürecine izleyiciyi de katan işleriyle, sürecin bitmiş işten (nesneden) daha önemli olduğu vizyonunu miras bıraktı. Sanatsal dil yaratım sürecini bakışa açar. Nesne ise bu süreci örterek, gizleyerek &#8216;değer&#8217; kazanır. Sanatın nesne üretirken bile nesneden özgürleşmesinin arkasında yine bu dil bağı bulunur. Sanat üretilen &#8216;iş&#8217;te konuştuğu dili görünür kılarak süreci dışa vurur ve işin nesneye dönüşmesine engel olur. Bir Rönesans resmindeki boya katmanlarını kat eden fırça darbelerini, bir Bacon resmindeki akışkanlığı, bir Dada sistemindeki işlemselliği düşünün. Performans sanatı ise, eylemi bir dil ve bedeni bir medyum olarak &#8216;kullanırken&#8217; nesneden kurtulup süreci plastikleştirmeyi hedefliyordu.”<sup>2</sup></em></p>
<div id="attachment_2791" class="wp-caption alignright" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/merce-cunningham.jpg" alt="Merce Cunningham" title="Merce Cunningham" width="280" height="322" class="size-full wp-image-2791" /><p class="wp-caption-text">Merce Cunningham</p></div>
<p>Romantizm “yaratımın kutsallığı”nı vahyederken, modernizm, geometrik uyum ve matematik minimalizmin pozitivizmini kutsadı ve  Batı sanatını “merkez”e alarak oluşturduğu kurmaca coğrafyada sanatı “alçak” – “yüksek”, “merkez” – “periferi”, “popüler” – “seçkin” kavram çiftleriyle kategorileştirmeye yeltendi. Bir tarafta “yüksek” (ya da yüce) sanat vardı, öte tarafta da kitsch süslemeler, popüler kültür, yerel folklor ya da düpedüz zanaat. Sanatın “eser” üretmediği sanat alanları, önce fotoğraf, sonra sinema ve hele performans sanatı modernizmin sanat otoriteleri tarafından “zanaat” ve hatta “şarlatanlık” olarak aşağılandı. Her iki akım da “kutsal” ve “yüce” gibi ahlaki değerleri sanatı tanımlamak için kullandılar ve sanatın bir süreç olduğu, sürecin de sanatı bitmiş işten ve nesneden çok daha fazla bir şey kıldığı fikrine direndiler. Oysa sanatı “değerlendirmek” için kullanamayacağımız bir kategori varsa, bu da ahlâki değerlerdir. Sanatın ahlâki değerleri yoktur.</p>
<p>Bu bakış açısı yaklaşık yirmi yıldır hakimiyetini kaybetti, ama etkileri azalarak da olsa sürüyor. Tuhaf olan, bu etkilerin özellikle popüler sanat algısında devam etmesi. Sanatın bir işe yarayamayacak kadar yüce ve kutsal olduğunu düşünmeye devam ediyor çoğunluk. Avangart sanat modernist etkisizleştirmeye karşı mücadelesini kazandı, ama bunun bedelini “modern sanat” müzelerine kapatılarak ve dışlayıp kurtulmak istediği “nesne”lerin açık artırmalarda astronomik rakamlara satıldığını görerek ödedi.</p>
<p>Bu arada modernizmin zamanında performans sanatına karşı yürüttüğü alçaltma taktiği bugün elektronik mecraları ortam olarak kullanılan, genellikle “dijital sanat” denilen, ama benim “ağ sanatı” olarak adlandırmayı tercih ettiğim sanat disiplinine karşı kullanılıyor. Tıpkı zamanında fotoğrafa yapıldığı gibi bu sanat türünün sanat olamayacak kadar “otomatik” olduğu veya tıpkı performans sanatına karşı söylendiği gibi “şarlatanca bir yozlaşma”dan ibaret olduğu söyleniyor. Çünkü ağ sanatı dışardan bakınca fazla demokratik görünüyor ve bildiğimiz anlamda “nesne” üretmiyor. Üstelik teknolojik bir ortamı kullanarak sanatın “kutsallığı”na ihanet ediyor. O zaman en iyi ihtimalle bir “zanaat” olabilir, en kötü ihtimalle soytarılıktan ibarettir.</p>
<p>20. Yüzyılın başlarında “sanat erbabı” Man Ray&#8217;i zanaatkar ilan etmişti! 1960&#8242;larda George Maciunas, Merce Cunningham ve Allan Kaprow&#8217;a onu bile çok gördüler! Yüce sanat&#8217;ın peşinde olanlar, onlara &#8220;şarlatan&#8221; dediler&#8230; Bugün bu isimleri performans sanatının ustaları olarak selamlıyoruz&#8230;</p>
<div id="attachment_2788" class="wp-caption aligncenter" style="width: 489px"><a href="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-salvador_dali.jpg"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/man_ray-salvador_dali-479x313.jpg" alt="Salvador Dali, Man Ray" title="Salvador Dali, Man Ray" width="479" height="313" class="size-large wp-image-2788" /></a><p class="wp-caption-text">Salvador Dali, Man Ray</p></div>
<p>Sanatın kullandığı ortam, ister tuval-yağlı boya, ister ses-hava, ister beden-boşluk, isterse elektronik ortam-dijital enformasyon olsun fark etmez. Çünkü tıpkı nesne gibi ortam da sanat eserini tanımlamaz. Her ortamda zanaat da vardır sanat da&#8230;</p>
<p>&#8220;Süreç&#8221; ve &#8220;işlev&#8221; kavramları, Croce&#8217;den beri (ki kendisi tam bir yüceltme üstadıdır) sanat eserini değerlendirmek için kullanılıyor. Croce önce bu kavramları aşağılamaya çalışmıştı, çünkü yüceleştirmenin karşısında duruyorlardı. Croce haklı olarak &#8220;üretim&#8221;, &#8220;süreç&#8221; ve &#8220;işlev&#8221; kavramlarıyla hesaplaşıyordu, çünkü sanatı yüceltmek için bu kavramlarla hesaplaşması gerektiğini biliyordu. Ama 20. Yüzyıl sanatı tamamen bu kavramlara odaklandı. Paul Klee, <em>&#8220;yoldur eser, bitmiş iş değil&#8221;</em> der: <em>“Varılacak yer, gidilecek yönün değil, yolda-olma-halinin kendisinin belirlediği bir süreç; deneyim, eylem, hayat, hakikat, durum, duruş gibi nosyonlarla kurulan ve bizzat sanat eseri olan bir yol…”</em><sup>3</sup> Yol, deneyimdir. Sanat hakikati deneyimler. John Cage’in dediği gibi, “deneysel sözcüğü, başarı ya da başarısızlık terimleriyle yargılanmaya yazgılı bir edim değil, yalnızca sonucu bilinmeyen bir edim olarak anlaşıldığında anlamını bulur.”<sup>4</sup> Tüm 20. Yüzyıl sanatı, sanatsal sürecin nesneden arınma öyküsüdür. Sanat, &#8220;nesne&#8221; değil &#8220;iş&#8221;tir. Süreçtir ve ürettiği nesnede de sürecini anlatır. Bizi çarpan üretim sürecini görünür kılmasıdır. Sanatın yüceleştirilmesi onu nesneye indirger ve yaftalar. Onu dondurur. Sanat gibi canlı, ele avuca gelmez bir eylemi “yüceltmek”, ona ket vurmak ve etkisizleştirmektir.</p>
<div id="attachment_2790" class="wp-caption alignleft" style="width: 290px"><img src="http://www.exlibrary.com/wp-content/uploads/2009/08/john-cage-playing.jpg" alt="John Cage" title="John Cage" width="280" height="366" class="size-full wp-image-2790" /><p class="wp-caption-text">John Cage</p></div>
<p>&#8220;Yüksek-alçak”, &#8220;merkez-periferi&#8221;, &#8220;yüce-sıradan&#8221; kavram çiftleri sanatın gündeminden düşeli çok oluyor. Artık kimse sanatı bu &#8220;değer&#8221;lerle &#8220;değerlendirmeye&#8221; cesaret edemiyor. Bu yaklaşım &#8220;modernist tahakküm&#8221; olarak etiketlenip sanat dünyasının dışına sürüldü artık&#8230; Ama yine de popüler algı sanatı “san’at” olarak görmeye devam ediyor.</p>
<p>&#8220;Sanat işlevsel&#8221;dir, bir “işe yaramalıdır dediğimiz anda, karşımızdaki genellikle &#8220;yol gösterme”, “aydınlatma” işlevini anlıyor. Yol göstermek, bir ahlaki ideale &#8220;göre&#8221; doğru-iyi-güzel-haklı vb. bir yerlere götüren yolu anlatır. “Aydınlatma” da öyle. Birileri bir şeye karanlık başka bir şeye aydınlık diyor. Bunlar ideolojik işlevler. Ben işlevden sanatın hakikatina dair bir şey anlıyorum. Beni, izleyicisini içine çağıran, oradan aldığım bir şeyi kafamda evirip çevirmeme ve başka şeyler üretmeme sebep olan bir işlev&#8230; Hakiki bir işlev&#8230; Sanat ne “aydınlatır” ne de “yol gösterir”. Sanat, ahlaki değildir, ama etiktir; ideolojik değildir, ama siyasaldır. Çünkü bir “hakikat”i vardır.</p>
<p>&#8220;Sanatın mutlaka bir işe ‘yaraması’ gerektiğini, bu işlevin ancak, ‘gösteri toplumunun’ yasalarını izleyen ‘tasarım sergiler’de, ‘markalaşmış bienaller’de, birer ‘tasarım tapınağı’na dönüşmüş müzelerde medyatize edilen ‘stil gösterisi’nden kurtularak yerine getirilebileceğini ve bu ‘dekadan’ dünyada söz konusu işlevin mutlaka ‘siyasal’ olabileceğini düşünüyorum. (Çünkü) imgenin hakikatin, medyanın belleğin yerine geçtiği, kopyayla modelin birbirine karıştığı, imge tüketiminin refahla özdeşleştiği, medyatize edilerek dolayımsız haklarından yoksun bırakılan atıl köleler topluluğunun tam bir bellek yitimine uğrayarak hakikat duyumunu yitirdiği ‘gösteri toplumu’nu sanat dolayımıyla yeniden üretmek siyasi bir işlevdir.&#8221;<sup>5</sup></p>
<p>Sanatın tıpkı bir zamanlar olduğu gibi yanı başımızda, bizden biri olup bize bizi değiştirecek bir hakikati anlatacağı günler çok mu uzak? Bence değil&#8230; <em>“21. Yüzyılda sanat nesnesiz olacak. Nesneler aslında izleyici ile sanatçının niyetleri arasında birer engel. İzleyici ve sanatçı arasındaki dolaysız enerji alışverişi için nesneler aradan çekilmek zorunda.”</em><sup>6</sup> Sanat her zaman bize en yakın ortamı ve bizi en çok etkileyecek simge-işaret-ses-renk-ton-düşünce kombinezonları kullanmaya meyillidir.</p>
<p>Sanat bizimle iletişim kurar, çünkü bizimle bir “derdi” vardır.</p>
<p><em>“Karmaşık ağ iletişimleriyle şekillenen yeni dünyanın sanatı ile ilk çağların minik figürlerinden ibaret sanatı aynı yerde birleşecek: iletişim. (&#8230;) Nesnesiz sanat, eh, nerden baksan hayatın kendisi değil mi?&#8221;<sup>7</sup> Sanat “nesneden kopuyor, ağa bağlanıyor. (Çünkü) dünya, düzen ve kaos, yaşam-öncesi ve tam bir yıkım arasındaki gergin hatta ilerleyen,  birbirleriyle sürekli etkileşim halinde bir dizi dinamik sistemdir…”<sup>8</sup></em></p>
<p>Fluxus sanatçısı Robert Filliou, bunu şöyle açıklamış: <em>&#8220;Sanat, hayatı sanattan daha ilginç kılmaktır&#8221;</em>&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dr. Özgür Uçkan</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Bu yazı “Friendfeed” ortamındaki tartışmalardan doğdu (&#8220;<a href="http://ff.im/6Gkuc">http://ff.im/6Gkuc</a>&#8221; ve  &#8220;<a href="http://ff.im/6KqIk">http://ff.im/6KqIk</a>&#8220;). Tolga, Devrim, Ex Instance ve Ekim başta olmak üzere tartışmaya katılan herkese teşekkür ederim&#8230;</em></p>
<ol>
<li>W. S. Burroughs, “The Cut-Up Method of Brion Gysin”, RE/SEARCH, sf. 36. 1959′da Paris’teki &#8216;Beat Hotel&#8217;de Burroughs’un komşusu olan Gysin’in icat ettiği ve Burroughs’la birlikte geliştirecekleri ‘Cut-Up’ tekniği, ‘dilsel manyetik itim’ projesinin önemli bir parçasıdır, yalnızca bir edebiyat yöntemi değil. Kökeni, Eudoxia’nın “İsa’nın Yaşamı”na ya da altıncı Yüzyıl dilbilimcisi Vergillus Maro’nun “Ars Scissendi”sine dek götürülebilecek, Dadacı sözel kolajlara ya da Sürrealist “lezzetli kadavra”lara benzese de ciddi farklılıklar taşıyan, bir “kesip yapıştırma” tekniğidir.” (Bkz. Özgür Uçkan, “<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=347">Şehrin yaşlı adamı: William S. Burroughs</a>)
</li>
<li>Özgür Uçkan, <a href="http://www.ozguruckan.com/?p=153">Makinedeki Hayalet: Ağ ve Sanat</a></li>
<li>Özgür Uçkan, <a href="http://www.ozguruckan.com/?p=305">Silinen sınırlar, karışan diller: İnter-media / Performans sanatının dünü, bugünü, deneyimler…</a>&#8220;</li>
<li>John Cage, Silence, Wesleyan University Press, 1961, sf. 13</li>
<li>Özgür Uçkan, &#8220;<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=170">Bir plastik sanatlar ekonomi politikası: ‘Süs ve suç’, ‘stil ve tasarım’</a>”</li>
<li>“Marina Abromovic in Conversation”, New Moment, special issue “La Biennale di Venecia”, N: 7, Spring 1997</li>
<li><a href="http://friendfeed.com/obeca">Devrim</a>, &#8220;<a href="http://ff.im/6KqIk">http://ff.im/6KqIk</a>&#8220;</li>
<li>Özgür Uçkan, “<a href="http://www.ozguruckan.com/?p=296">68 – 98: ‘Kaotik Retorik’</a>”</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/kuramsal/sanat-mi-san-at-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sicim</title>
		<link>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/</link>
		<comments>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Aug 2009 21:35:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emine Sevde Yazıcı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[duvar]]></category>
		<category><![CDATA[ezgi]]></category>
		<category><![CDATA[görmek]]></category>
		<category><![CDATA[görüşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[kabartma]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[nota]]></category>
		<category><![CDATA[oda]]></category>
		<category><![CDATA[pencere]]></category>
		<category><![CDATA[perde]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sesler]]></category>
		<category><![CDATA[silüet]]></category>
		<category><![CDATA[tablo]]></category>
		<category><![CDATA[taş]]></category>
		<category><![CDATA[tuval]]></category>
		<category><![CDATA[uykusuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[yatak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.exlibrary.com/?p=2782</guid>
		<description><![CDATA[Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e… Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e…</em></p>
<p>Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi sekiyordu önünde. Tam uzanacağım derken her seferinde kaçırıyordu ellerinden. Her türlü çabasının üzerine yenilgi tarafından dört bir taraftan sarılmışlık; adamın baş ağrısını biraz daha arttırdı. Belki bu kez ağrı dayanılmaz acısıyla birleşecek seviyeye ulaşmıştı. Yaşadığının ne olduğuna tam olarak karar veremiyordu. Uykusuzluk mu, yenilgi mi yoksa baş ağrısı mı daha çok canını sıkıyordu; bilmiyordu.<span id="more-2782"></span></p>
<p>Bir hışımla yerinden fırladı. Kalktığında yaptığı ilk şey yeşil kadife perdeleri tamamen kapatmak oldu. Böylece karşıdaki sokak kandilinden gelen ışık zerreleri odasına sorgusuz sualsiz girme cüretini gösteremeyecekti. Loş odada oynaşan hiçbir ışık huzmesi kalmayınca adam bir an zaferi içinde hissetti. Sonra ağrısına geri döndü. Ya da ağrısı ona… Ne fark ederdi artık. &#8220;Delirmekle eş değer bir ağrı bu&#8221; diye düşündüğü bir anda, düşünmenin hiçbir şeyi çözemeyeceğine kanaat getirdi. Hazır ayaktayken, düşünmeden hareket etmek daha kolay olur diye yatağa da dönmemeye karar verdi. Yatağın oymalı başı duvara yaslanmış tam önünde duruyordu. Ama yatak karşısında olmasına rağmen ne yatağı ne de yatağın oymalarını gördü. Odanın ortasına yakın bir yerinde çıplak ayağıyla kabartmalarını seçtiği halının kıyısında ayakta dururken aniden arkasını döndü. Arkasındaki duvara hızla ilerledi. Ağrı hareketlerini şiddetlendiriyordu. Kaçarcasına ağrıdan, koşturarak duvarın önüne geldi. Duvardaki farklı uzunluk ve genişlikteki taşlardan birkaçına dokunarak bir ezgi mırıldandı. Duvardan daha önce duvarın bir parçasıymış gibi görünen bir kapak açıldı. Küçük bir dolaba benzeyen bu gizli bölmeden bir kutu aldı. Boynunda asılı duran mavi ve kırık bir taş parçasını kutunun üstündeki girintiye koydu. Girintiden ufak bir çıkırtı duyuldu. Kutunun kabartmalı desenleri değişti. Taş, yerine yerleşmiş ve görevini yerine getirmişti. Kapağı açtı. Oda aydınlıkla doldu. Adam yüzüne çarpan ışığa gözlerini kırpamadan bakakaldı. Bu, ağrısını daha da arttırdı. Başı yalnızca boynuyla kaldıramayacağı bir ağırlığa ulaşmıştı. Sol eliyle başını tutmaya başladı. Git gide ağırlaşan başına, boşta kalan sağ eli bir çözüm sunmak üzereydi. Kutunun içinden sağ eliyle ışıldayan sicimi aldı, başının tepesine doladı. Sicime iki eliyle düğüm attı. Hafif bir uğultuyla adamın tepesinde bir çember çizerek silindi sicim. Gözlerini kapayıp derin bir nefes alma ihtiyacı duydu. Az sonra yapacakları bu ağrıya ve ağırlığa bir çözüm olabilecek miydi, emin değildi. Sicimin kaybolduğu yeri parmağıyla yokladı. Sicim de işini görmüştü demek ki… Sıra sözlerdeydi. “Her neysen içerideki, çık ortaya!” diye bağırdı aynaya bakarken. Başının tepesi çatırdadı. Küçük bir gıcırtıyla açılmaya başladı. Önce aydınlandı ortalık. Sonra; aydınlık azalırken, adam ilk anda görünen aydınlığın yarattığı, gözlerinin karanlıktan aydınlığa geçişteki yanılsaması üzerine bir fikir geliştirmeye çalışıyordu. Tam göz kamaşmasının buna sebep olduğunu bulduğunda, kafatasının içinden saçlar çıkmaya başladı. Saçlar çıkmaya devam ederken, aydınlığa alışan adamın gözleri uzadıkça uzayan saçların sarı rengini ayırt etmeye başladı. Ardından küçük bir kafa yükseldi, onu takiben küçük bir beden göründü. Elleriyle adamın kesik kafatasından yardım alan beden, kendini aşağıya bıraktı. Süzülerek yere ilk inen saçlardı. Sonra da küçük bedenin ayakları yere kavuştu.  </p>
<p>Yaklaşık yirmi santim boyunda saçları ayaklarına kadar uzanan, aydınlık yüzlü bir kız adamın karşısında duruyordu. Adam donuk gözlerle baktı kıza. “Daha içeride kalan var mı?” dedi. “Saçlarımdan göremedim.” dedi kız. Adam oflayarak kafasına küçük bir şaplak indirdi. “Kalanlar, hadi siz de çıkın!” Adamın az önce beyaz ışık saçan tepesinden şimdi de yeşil bir ışık göründü. Kısa, kızıl saçlı küçük oğlan “Ha-ha!” dedi adamla göz göze gelince. O da aşağıya zıpladı ve süzülerek indi. “E başka?” dedi adam tekrar aynaya dönerek. “Acele etme.” dedi kız, yumuşak sesiyle. “Onlar için erken.” dedi çilli suratlı küçük oğlan. </p>
<p>Adam başının tepesini tuttu ve kapattı. Sicimin dolandığı kesiği parmağıyla baştan sona okşadı. Sicim aydınlanmaya ve derinin içinden çıkmaya başladı. Hafif bir uğultuyla tamamen görünür olduğunda, adam sicimi eline aldı. Düğümü çözdü. Sicimi bir kâğıda sardı ve aynanın yanında duran kenarlarında aslan kabartmaları olan büyükçe masanın üzerine bıraktı. </p>
<p>Adam yeşil ışık saçan küçük oğlanı, beyaz ışık saçan kızı aldı eline ve masanın diğer köşesine bıraktı. Bir sandalye çekti ve karşılarına oturdu. Derin bir nefes çekti. Başını ve şakaklarını ovdu bir an. Ağrısı azalmıştı, belki de yok olmuştu. Yalnızca hafif bir sızı vardı; sicimin dolandığı çizgide. </p>
<p>Kız bir şarkı mırıldandı. Küçük oğlan masaya oturdu ve kızı dinlemeye başladı. Kızın söylediği mırıltı bir ninniyi çağrıştırıyordu. Sözlerini seçemiyordu adam. Ama hoşuna gitmişti duyduğu ezgi. Işığı daha da kuvvetlendi kızın. Mırıltısı şiddetlendi. Oğlanın yeşili de daha bir aydınlatıyordu sanki etrafı. Tiz seslerden oluşan nağmenin bu kısmı, nakarat olmalıydı. Arada bir tekrarlanıyor ve şarkıya coşku katıyordu. Adam kâğıdı-kalemi eline aldı. Notalarını yazmaya başladı; kız mırıltısını yinelerken. Oğlan masanın köşesine kıvrıldı mutlulukla. Sırasının gelmesini dinlenerek beklemeyi düşünmüştü. </p>
<p>Adam şiddetle kâğıdı karaladı. Kız mırıltısına yeniden başladı. Adam karalamalarına bir kez daha baktı. “Çok güzel!” diye bağırdı kâğıtların birine bakıp bir şey anladığında. Kızın hüzünlü gözleri aydınlandı. Mırıltısını bu kez de, mutluluğunu paylaşmak için yineledi. Ardından “re-re-la-sol-la-re-re-la-sol-la-si-la-sol-fa-sol-miiiiii” diyerek şarkıyı sesini inceltip kalınlaştırmadan düz bir şekilde okudu adam önce. Sonra tekrarladı notaları… Bu sefer nağmeleri sesinde yerli yerine yerleştirerek; ince sesle “re-do-si-la-si-laaaa, do-si-la-sol-la-sooool” dedi. Adam nakaratı sevmişti. Şarkının bitişini bir kez daha mırıldandı. Kızın bitişte çıkardığı ara sesin hangi notaya tekabül ettiğini bir türlü bulamadı. Kafasını kaşıdı hızlıca. “Sanırım bir kez daha duymalıyım sonunu.” dedi. Kız memnuniyetini belirten bir gülümsemeyle şarkı ile ninni arasında gidip gelen huzurlu parçayı tekrar mırıldanmaya başladı. Bittiğinde adam; “Diyez sanırım. Ama yok, keskin olur, bemol bemol.” dedi. Tam da emin değildi. Yorgunluğu başına vurmuşken, bemoller veya diyezler; hepsi aynıymış gibi geliyordu kulağına… </p>
<p>“Yine de fena olmadı. Ezginin büyük bir kısmı kâğıtta. Çalışırım sonra, olmazsa…” </p>
<p>“Siz bilirsiniz efendim.” dedi kız, başını hafifçe eğip selam vererek.</p>
<p>Oğlan ayağa kalktı, gerindi. Adam kâğıtları masaya bıraktı. İri gözleriyle adama bakan kızın saçlarından bir ışıltı geçti; adam elini kızın saçlarına dokundurduğunda. Saç tellerini incelerken, ışıltı bir kez daha göründü. Kızın saçları sarıdan daha sarı oluveriyordu, bir anlığına da olsa. “Teşekkür ederim.” dedi adam mırıltıyla. Sonra tekrarladı daha yüksek bir sesle, mırıltısının şiddetinden memnun kalmadığından; “Teşekkür ederim.” “Önemli değil, siz memnun kaldıysanız.” dedi kız zarafetle. “Yorulmadınız ya?” dedi adam itinayla. “Sizi mutlu gördükten sonra, geçer gider tüm yorgunluklar.” dedi kız kelimeleri incitmeden vurgulayarak. Adam bir kez daha gülümsedi kıza. Ellerine alıp küçük kızı, saçlarına bir öpücük kondurdu. “Hadi sen olgun çıktın, bu çırpı bacaklı haytayla ne yapacağım ben?” dedi adam alaycı. Küçük oğlan kızdı bir an. Sonra, “Benim suçum değildi bu, bana pek yer kalmamıştı.” dedi sesini sivrilterek. Kızla adam gülüştüler, “Biliyorum, biliyorum&#8230;” dedi adam. “Benim tembelliğim ve inadım yüzünden. Ama uyumak istiyordum. Yorgun bedenime uyku yerine siz gelince, hemen kalkamadım ayağa.” “Bunu biz seçmiyoruz.” dedi oğlan çatlak sesiyle. “Sadece gelmemiz gereken zamanda geliriz biz.” dedi oğlanın yanına adamın bıraktığı yerden yürüyerek gelen kız, “Eğer istersen hemen, istemezsen de sonra çıkarırsın bizleri dışarı.” “Biz çok kaldık içerde. O nedenle arkadaşlarım çirkin ve büzüşmüş halleriyle sana kendilerini göstermek istemediler.” dedi oğlan, yeşilinde küçük bir azalma yaşanırken. </p>
<p>“Benim de suçum değil, yorgundum bu nedenle de inatla uyumaya çalışıyordum” dedi adam üzülerek. “Hadi artık” dedi yeşili solan oğlan. “Tamam” dedi adam. Kâğıdı kalemi tekrar eline aldı. Boş sayfaya bir şeyler çizdi. Yeşilli oğlana gösterdi, “İyi gibi&#8230;” dedi çocuk. “İstersen bir de şurada deneyelim.” dedi adam oğlanı omzuna koyarak. Diğer duvara yaslanmış olan tuvalin önüne geçti.</p>
<p>Kız bir kâğıdı kıvırıp başının altına yastık yaptı. Uzun elbisesinin eteklerini toplayarak adamın çizdiği notaların üzerine yattı. Uykuya dalmadan az önce “İyi geceler… Mutluluklar!  Bir daha görüşemesek de…” dedi. “Teşekkürler” dedi adam, “Tüm güzellikler de seninle olsun.” </p>
<p>Adam tuvale döndü. Omzundaki çocuk kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Çocuk fısıldadıkça adam tuvale bir şeyler çiziyor, fırça değiştiriyor, bazen de fırçaları temizliyordu. Bir an durup geriye doğru iki adım attı. Adam elindeki fırçayı tuvale hizalayarak uzaktan bakıp, “acaba bir parça daha aşağıya mı yerleştirsem?” diye omzundaki oğlana sordu. “Bak oraya koyarsan eğer, az aşağıya üçgen gibi gelecek olan adamın bacağı için yer kalmaz, çerçevenin oranları bozulur.” dedi bilmiş bir tavırla. “Sadece hafif bir vurgu için, çok açık bir kahverengiye ne dersin?” “Palette göstermelisin, açıktan kastın, ne kadar açık?” “Tamam” diyerek adam beyaz ve kahverengi boya tüplerinden birer parça boya aldı paletine. Bol beyazın üzerine azıcık kahverengi kattı. Bejden biraz koyuca, kahverengiden hayli açıkça bir renkti paletteki. “Hmm belki olabilir.” dedi oğlan ihtiyatla. </p>
<p>Çocuk ve adam yorgun düşene kadar devam ettiler tuval üzerindeki işlerine. Sonunda çocuk, “diyebileceklerim bu kadar” dedi. Oğlanın yeşil ışığı iyice solmuş, tuvalin önü dışında hiçbir yeri aydınlatamaz olmuştu. Adam, “Ne yapalım, ‘tamam’ demekten başka yapacak bir şey yok!” diye ünledi. Tabloya yakından göz attılar bir kez daha. “Güzel, güzel de bu gece tamamlayamayacağım… Artık… Sonra!” diyebildi adam yarım kalmış resme bakarken… Çocuğu eline alıp az önce karalama yaptığı kâğıtların üzerine bıraktı. “Şimdilik iyi geceler, biz bir kez daha görüşeceğiz sanırım.” dedi çocuk. </p>
<p>Kızın ışığı neredeyse tamamen sönmüş, görüntüsü de iyice silikleşmişti. Bedeni köpük köpük olup kabarcıklarına ayrılıyor, her bir kabarcık patladığında da kızın silüeti bir parçasını daha kaybediyordu. Az ötesinde yatan çocuğun ışığı sönmüşse de görüntüsü hala netti. “Evet, görüşmeliyiz. Tablomu yarım bırakmak istemem.” “Görüşeceğiz, merak etme.” dedi çocuk gözlerini kaparken. Kızın köpük köpük olan bedeni, notaların üzerine yayıldı ve bütün kabarcıklar patlayınca tamamen yok oldu. Gerisinde başının altına koymak için kıvırdığı kâğıt parçası ve notalar kaldı yalnızca. Adam oğlanın az ötesinde duran kâğıda sarılı sicimi alıp kutusuna yerleştirdi ve kutuyu duvardaki yerine koydu. </p>
<p>Adam yatağa dönerken aynadaki aksine bir göz attı ama daha önce küçük bir huzme de olsa, karşıdaki sokak kandilinden gelen ışığı engellemek için perdeleri tamamen kapattığından, içeriye bir ışık zerresi dahi giremiyordu. Bu koyu loşlukta aksini seçemeyince, elini sicimin değdiği yerlere bir kez daha götürdü. Ne sızı ne de bir kabartı hissediliyordu. Başında ağrı ve ağırlık da kalmamıştı. “En azından şimdilik rahatım.” dedi adam esneyerek. Yatağa yatarken gözlerinin çöktüğünü ve kuruduğunu hissetti. Ama yine de mutluydu, gözlerini kapatırken…  </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.exlibrary.com/edebiyat/oykuler/sicim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

