Robin Lee Graham… Kendisi yıllar önce yaşamış bir efsane… Yelkenlisiyle dünyayı gezen bir isim… Kendisini National Geographic dergisinin yıllığında tanımıştım, hayranlığımı gizleyemem, aşık olduğum herşey onda vardı.
O dergideki resimde yelkenli direğinden sarkan sarışın gencecik bi delikanlıydı. Yazdığım kitaba kahraman olabilecek kadar uzun onun öyküsü… Benim için oldukça derin… Onu kısaca tanımak için bir gazetenin köşe yazarının, 24 Aralık 2005 tarihli “Mutsuz bir kahramanlık öyküsü” başlıklı yazısından bir bölüm sunuyorum öncelikle sizlere:
“Robin Lee Graham adını daha önce hiç duymamıştım. 18 yaşındaki Alman genç Johannes Erdman’ın geçenlerde 8,5 metrelik teknesi ile tek başına tamamladığı Atlantik geçişi öncesinde, çok izlenen yelkencilik forumlarından birindeki sorusu ardından Robin Lee Graham’ın kim olduğunu öğrendim. Robin Lee Graham, Johannes Erdman’ın denizcilik kahramanıydı. Kaliforniyalı bir ailenin oğlu olan Robin Lee, Los Angeles’tan denize açıldığında teknesinde iki kedi yavrusu dışında can yoldaşı yoktu. Doğum gününde yani 5 Mart 1965′de “Sevgili ailem; ben Güney Pasifik adalarına gitmek istiyorum. Hem de tekneyle tek başıma” demişti. Sevgili aile bu isteği kabul eder. Robin Lee zaten yıllardır ailesi ile yelken yapmaktadır. Babasının parası vardır, tekne alınabilir ama hepsinden önemlisi, babası da Robin Lee’nin denize açılmasını istemektedir. Kendisinin yapamadığını oğlu yapmalı ve tek başına yedi deniz aşan en genç insan olarak tarihe geçmelidir.
***
Aslında buna bir rekor denemesi değil cinayet girişimi demek daha doğru olabilirdi. Çünkü Robin Lee’nin 7,5 metrelik fiber teknesi Dove ancak kıyı seyrine uygundu. Gerçi biraz güçlendirilmişti ama yine de sert okyanus şartları için düşünülmüş bir tekne değildi. O günkü koşullarda teknelerde bulunması gereken seyir ve güvenlik aygıtları yerli yerindeydi çünkü National Geographic dergisi projeyi destekliyordu. Ulusal ikon yapmaya çalıştıkları bir gencin ikon olamadan ölümü dergi için haliyle pek de şık olmazdı. Aradan 30 bin 600 mil ve 1739 gün geçti. Dove’nin direği iki kez kırıldı, güverte karinadan ayrılma tehlikesi atlattı, Robin Lee iki kez denize düştü ama mucize eseri tekneye yeniden binebildi. Bir tayfun, bir kasırga atlattı. Ama başardı. Tek başına yedi deniz aşan en genç insan oldu.
Hamile eşi Patty ile çocukken ayrıldığı Los Angeles’ta kucaklaştığında Robin Lee genç bir erkek olmuştu; denizden pek hoşlanmayan genç bir erkek! Birkaç kez bırakmak istediği dünya turuna babasının ve National Geographic’in baskıları nedeniyle devam ettiği, yolda karşılaşıp aşık olduğu Patty’den uzak kaldığı için öfkeli bir genç adam…
Çiçek çocuklarının hakim olduğu Stanford Üniversitesi’ne eşi ile birlikte öğrenci olarak girdiğinde umutluydu. Ama kendi deyişi ile “devrim isteyen Maocu profesörleri en çok alkışlayanların Mercedes ve Jaguar sahibi öğrenciler” olduğunu görünce okumaktan vazgeçti. Bu da yetmedi “açık denizden yaklaşıldığında beton ve asfalt kokan” Kaliforniya’dan eşiyle birlikte ayrıldı, yazdığı Dove adlı kitabın geliri ile Amerika’nın doğası en sert eyaletlerinden Montana’da arazi alıp, çocuğunu da mektupla eğitmeye karar verdi. Yani denizlerin ortasında değil, Amerika kıtasının göbeğinde yaşamayı seçti. En yakın komşusu beş kilometre ötedeydi ve onun için mutluluk, “vurduğu geyik omzunda evine dönerken, karısı ve çocuğunun onu kapıda beklemesiydi.” Şimdi nerede olduğu belli değil. Yaşadığını söyleyenler de var, bir motosiklet kazasında öldüğünü de. Elvis gibi yani…”
Dergiden kopardığım resmi, okuduğum kitapların arasında gezdiriyordum ve onun coğrafi dergilerde anlatılan soğuk dilli öyküsünü baştan yazma isteğiyle yanıp tutuşuyordum; Kitab-ı Mukaddes’i, Mesnevi’yi, Piri Reis’i okurken sayfa aralarının dalgalarında yelkenlisiyle sörf yapıyordu sanki… Robin Lee Graham, ayracım olmuştu. Yıpranmaya başladığında dergi sayfası, “Artık bu öyküyü yazmalısın ve Robin’i doğru noktaya iliştirip orada bırakmalısın!” dedim kendime ve bir gece, bir yıldır yazageldiğim romanımın ikinci bölümüne hatırı sayılır bir giriş yapıp, Robin’le vedalaştım. Size romanımdan bazı bölümler sunup veda edeceğim; işte bu da benim öyküm…
“Barbados açıkları… Beyaz başlı yalı çapkını, bir yelken direğinin çevresinde kesik kesik dönerken, direğin doruğuna bir anda vardığında, kuyruğundan direğin sivri ucuna kaptırdığı bir filinta tüy, gemiden çook uzaklara doğru yol alıyordu. O sırada Robin Lee Graham, iskeleye yatan Dove kod adlı 7 metrelik yelkenlisinin dümen yekesini kullanıyordu. Devrilme açısı sınırını bir yalı çapkını kadar keskin koruyordu, yelkenin çevresinde doğru yerden doğru anda dönüyordu ve açı sınırının zorlanacağı anı kollayıp o anı bir an bile kaçırmıyordu…”
Bu hatırı sayılır girişten sonra onu yola çıkaran benmişim gibi heyecanlandım. Ama onun uzaklara gitmesinden öyle korktum ki, uzunca bir süre onunla ilgili hiçbir şey yazamadım; ancak kısa bir süre sonra bu öykünün peşi sıra ekleyemediğim, ancak yeri ve zamanı geldiğinde adresine ulaşacak bir mektup yazdım. Mektup bittiğinde kendimi Robin’in eşi Patti ile özdeş kıldığımı farkettim. Delicesine platoniktim, onu nereye koyacağımı bilemiyordum, bazı geceler bilgisayar masasında, üstünde kül ve çay lekeleriyle unutulmaya başlamıştı ve onu kendimle daha fazla kirletmeden ait olduğu yere bırakmalıydım; yazdıklarımı ve dergi sayfasındaki resmi artık çok yaşlı olduğunu umduğum ona ulaştırmayı hayal ettim ve araştırdım ki kahramanım artık dünyada yoktu ve ben onu doğru yerde bırakmak zorundaydım; o yeri aramaya devam ettim. İşte o mektup…;
Sevgili Bay Robin Lee Graham,
Az evvel İstanbul Beyoğlu’na ait bir fotoğrafı inceliyordum, sanırım doksanlı yıllarda bir kış günü çekilmiş, kalabalık ve biraz karmaşık, çok insan var ve tepeden bakıldığı için belki de –belki de gerçekten öyledir– herkes aynı tipte giyinmiş gibi, aynıymış gibi herkesin gideceği yer, herkes aynı duyguda mıdır aynı caddedeyken? Ya da farklı olan biz miyiz bu fotoğrafa Long Beach’ten, Fiji açıklarından, kıtalar ötesinden bakarken… Bu fotoğraftaki caddede birkaç tane de araba var, eski tip bir cip var mesela, kasası oldukça geniş olanlardan, kasasının üstünde serili bir yelken bezi var, ya da ben benzettim… senin yelkenli orada gibiydi, fotoğrafın bir köşesinde… Şimdi de İstanbul limanında, başka bir denizdesin, başka bir şehirde duraktasın belki de… diye düşündüm ve gülümsedim. Durduğum her fotoğraf, ana eş değer sensizlik. Uzaklarda bir yerlerde olduğunu ve beni gördüğünü hissettiriyor bu bana, bir an ürperiyorum… Sonraki sayısız anı kaçırıyorum, fotoğraftaki sayısız sokak lambası, sayısız insan, sayısız vitrin ve bina geçip gidiyor ötemden.
Sen uzak limanlarda sayısız balıkla kol kola, dalgaların en azgınlarıyla boğuşurken ben Long Beach’ten az uzaktaki bu ağaç cennetinde yazı makinemle konuşuyorum… Sessizlikten öleceğim sanki, beni yalnızca beni düşündüğünü unutturuyor bu sığınak ev bana, bu keten çarşaflara güneş vurduğunda dikenleniyor, fırlatıp atıyorum, boynum, omuzlarım, bacak aralarım ve en çok bağrım yele tutulup ta kalıyor. Kendime işkence etmek bu biliyorum, içimdeki işkenceciye suç ortağı oluşum ya da teslim oluşum… Başka yol bulamıyorum bu aralar. Ev işlerinden, “afiyetle”nin 15. sayısındaki yemek ve içki tariflerini uygulayıp, buradaki yerlilere verdiğim ziyafetlerden, romanımın bitmeyen talihsiz kahramanlarından ve sana sormadan bir türlü belirleyemediğim keşif hikayelerinin edebi iskeletini araştırma ve ilgili okumalarından, bahçedeki yonca tarlası prenseslerden, savaşçı yaban gülü prensi ve ordusu tüm saksılardan ve sarayımızın bin çanı dediğimiz tatlı su damlatan görkemli selvilerden –ağustos sıcağına dek hepsi dökülecek dikenli çan toplarının haberin olsun, rüzgârda zırıl zırıl ötüyorlar yalı çapkınlarıyla bir olup, ben duyarsızlaştım onların sesine de garip değil mi–, dantellerimden, boncuk işlemekten, yüz boyalarımdan ve kanımın kırmızısına varana değin tüm renklerimden sıkıldım. Bu sabah Gaşaia ile çamaşır ipi yaptık, keten bezlerinden ince şeritler yırtıp lifledik önce, sonra taşla sürtüp iplerini ayıkladık, iki ince şeritten bir ikili saç örgüsüyle bir dinç ipimiz oldu, çamaşırlarını ben serdim; bir şey keşfettim, hepsi aynı renk tonlarındaydı, renksiz gibiler sanki… Siyah, kahve, beyaz ve arasındaki tüm tonlar…
Benimkilerse gökkuşağı gibiydi ipte, Gaşaia’ya bir kaç kırmızı bluz kuruttuk, o benim renklerimin buradaki kadınları utandırıp erkekleri azdıracağını söyledi. Burada sadece erkekler renkli giyerlermiş Robin… Ne dersin sana da şöyle tropikal pembe bir keten gömlek hediye etsem, üzerinde de nil yeşili palmiye desenleri olsun ister misin?.. Espri bir yana çamaşırlarını astıktan sonra sallanışlarını izledim uzun uzun… O renksizlikte sakinleştiğimi anladım, –senin güneş rengi saçların var yelkenlilerin arasında uçuşan ve deniz tozu dökülüyor teninin yanıklarından ve sanki onlarca sen sallanıyordu çamaşır ipinde– Gaşaia öğle yemeği için omzuma dokunduğunda toparlandım; Gaşaia sen bir an evvel kâşiflikten vazgeçmezsen benim sonumun iyi olmadığını söylüyor, ben de ona senin bir kâşif olarak yaşayacağını ve birkaç ay sonraki yolculuklarındaysa evli bir kâşif olacağını belirttim. Haa, en önemlisi, eğer bir kâşif olmasaydın benim yurduma asla gelemeyeceğini ve beni asla keşfedemeyeceğini de…
SENİ ÇOK ÖZLEDİM ROBİN… HERŞEYDEN DAHA ÇOK… UZAĞIMDAKİ HERŞEYDEN… UZAĞIMDAKİ HERŞEY SENİN KOKUNDA, SESİNDE, BAKIŞINDA VE DURUŞUNDA SAKLI ÇÜNKÜ… sen benim SON –ROBİN’İMSİN…
Melek BALIĞIN
Patti…….
Ve arayışlarımın son kertesinde kıyamet alametlerine kadar vardım. O benim dalgalarda gördüğüm fırtınanın adı… onun adı Karia… Robin’in bendeki adı bir yanıyla… Karia, Kuran-ı Kerim’in 101. suresinin adı… Karia kelimesi arapça kapıyı tıklatmak manasına gelen ka-ra-e kelimesinden türemiş. Kapıyı tıklatan ses ya da şey; ancak Kuran-ı Kerim’de, insanlar için ansızın gelip çatacağına olan inançla, kıyamete ‘Karia’ denilmiş…
Bir yıl sonra Karia suresini okuduğumda öyküm bitti ve 30 Mart 2006 tarihi, saat 04:45… Perşembe günü ona adsız bir veda öyküsü yazdım;
“…Ve günlerden bir gün küçük bir filiz vermiş bir günebakan çiçeği… Gün boyu gecenin boyunu aşmış ta kimseler görmemiş bu filiz taneciğinin üzerine savrulup gelen su damlasını. Her uzak ses kulağa yapışıp ta kalan sinek vızıltısına eşmiş de, eşleşen kumrular bile bu ıslak taneciğin üzerine konmuşlar.
Rüzgârla sevişirken savrulan ne varsa üstünden geçmiş de gitmiş çiğdemciğin… İki küçük pervane, yeşil larvalar, ay kaçağı toz pericikleri, yeni doğmuş kelebek ölüleri, kavuğuna tutunamayan tırtıllar, örümceklerin bozulan yapışık ağları, çalı çırpı kovalayan gülbozan dikenleri, istiridyelerin kayalarda çarpışıp dağılan mozaikleri, havada tek kuru sıkıyla vurulup yere seken kekliğin saçılan tüyleri… Onlar konmuş o silkelemiş, onlar konmuş o silkelemiş; sanki yapışıyorlarmış gibi irkiliveriyormuş çiğdemcik… Aynı günün gecesi güneşi rehin tutarken, telaşlı bir Yeni Gine papağanı ve bir ateş böceği çiğdemciğin üstünde belirmişler… işte tam da o anda üstündeki su damlasına çarpıveren ateşin ışığı Karia’dır… Papağanların telaşı da hep bir fırtınayı haber verir… kıyamet-i alameti çırpınan kanatlarında görmüştü o, bir de ondan önce bir sarı saçlı oğlan çocuğunun gözlerinde, o bir kaşifti; dilsizdi ya o gün papağanlar, kanat çırpıp dört dönüyorlardı yekenin civarında… öyle ya bu sefer ikiye ayrılmayacaktı Kızıldeniz, bu sefer miçosuzdu Kaptan Robin ve sabaha dek sürüp dinmeyecekti okyanusun öfkesi; bu seferde lanetlenmiş bir kaşifin bedelini ödeyecekti Robin Lee Graham… Bir zerre su ateşe karışacak ve okyanuslar yanacaktı… Korsan-ı dervişlerin mazideki perdeden yarılıp gelen yasından… ilk yanma aşk oldu, sonuncusuysa kıyamet-i alamet…”
İşte bu kadar ona dair öyküm, durup nefes alamamak kadar kısa… yaşam da öyle… Onu, o dergi sayfasını nereye mi koydum, tam olarak hatırlamıyorum, yanılmıyorsam çerçevelenecek resimler arasında sırasını bekliyor, artık bunun bir önemi yok. Aslın sureti infilak etti. Bitti. Kimseler bilmiyor sanki gizliydi, öyküydü, kısaydı, penceremdeki çalıntı çiçeğin küs dalları kadar kesik kesik…
Armağanın beyaz sardunyam, diktiğim beyaz gelin çiçeği kadar kayıp… Kaybolduğu yerden izini arayan ve silinen tozların altında mazisini bulan… Bir el ele versek de silsek diyorum şu mezar taşına yapışık tozları. Çiğdemciğin ilk filizi lâl değilse kör olayım. Kim baksa kördüğüm olur içinde. Ondan mıdır bahtın kem talihi, kör ahlâkı…?
Yazgıya karşı durmak da değil bilene çare, elinden tutmazsak yazgımız kıyamet-i alamet…
21 Mayıs 2008 Çarşamba - 02:47
Aslında buna bir rekor denemesi değil cinayet girişimi demek daha doğru olabilirdi. Çünkü Robin Lee’nin 7,5 metrelik fiber teknesi Dove ancak kıyı seyrine uygundu. Gerçi biraz güçlendirilmişti ama yine de sert okyanus şartları için düşünülmüş bir tekne değildi. O günkü koşullarda teknelerde bulunması gereken seyir ve güvenlik aygıtları yerli yerindeydi çünkü National Geographic dergisi projeyi destekliyordu. Ulusal ikon yapmaya çalıştıkları bir gencin ikon olamadan ölümü dergi için haliyle pek de şık olmazdı.
Aradan 30 bin 600 mil ve 1739 gün geçti. Dove’nin direği iki kez kırıldı, güverte karinadan ayrılma tehlikesi atlattı, Robin Lee iki kez denize düştü ama mucize eseri tekneye yeniden binebildi. Bir tayfun, bir kasırga atlattı. Ama başardı. Tek başına yedi deniz aşan en genç insan oldu.
Çiçek çocuklarının hakim olduğu Stanford Üniversitesi’ne eşi ile birlikte öğrenci olarak girdiğinde umutluydu. Ama kendi deyişi ile “devrim isteyen Maocu profesörleri en çok alkışlayanların Mercedes ve Jaguar sahibi öğrenciler” olduğunu görünce okumaktan vazgeçti. Bu da yetmedi “açık denizden yaklaşıldığında beton ve asfalt kokan” Kaliforniya’dan eşiyle birlikte ayrıldı, yazdığı Dove adlı kitabın geliri ile Amerika’nın doğası en sert eyaletlerinden Montana’da arazi alıp, çocuğunu da mektupla eğitmeye karar verdi. Yani denizlerin ortasında değil, Amerika kıtasının göbeğinde yaşamayı seçti. En yakın komşusu beş kilometre ötedeydi ve onun için mutluluk, “vurduğu geyik omzunda evine dönerken, karısı ve çocuğunun onu kapıda beklemesiydi.”
Şimdi nerede olduğu belli değil. Yaşadığını söyleyenler de var, bir motosiklet kazasında öldüğünü de. Elvis gibi yani…”








Çekmecelerimizi dolduran platonik mektuplar hiç gönderlilemeyecek oldukları için mi bu kadar güzellerdir acaba?
içten yazınızı beğeniyle okudum…