temmuz’a eylül muamelesi yapan 1 ağustos sabahında,
büyük harfi kendine örnek alan bir küçük harf haylazlığında,
belki de kendini kesen terzi gazete başlığında ya da
cenneti üç vakitle de verebileceğini söyleyen ikinci el bir allah edasıyla
yatıyordun ütüsü tenine karışmış yatağımda..
her yanın dağınık, her yanın yanımda..
ayak ucunda, toplama bir rüya,
dil ucunda, sevgilin olacak dostuma zarif repliklerin..
yüz ucunda, yastığa bulaşmış, salya..
elbette bunların bir önemi olamaz, senin;
büyük umutlarla transfer edilmiş damarlarımda,
bir peygamber sakarlığı tavrına..
yineliyorum bak, ölüm yok ya ucunda..
soğuktun..
soğuğunda üşümek bir çeşit terfi, bir çeşit kışı gaza getirmekti..
kalbinin deneme sınıfına aldığın ve kendini zorunlu bir ders gibi sunduğun,
simitleri bayat, ayranı bozuk ve kapısı alabildiğine açık okulunda,
nöbetçi olabilmek bir çeşit incelik, bir çeşit çocukluktu..
magazin haberlerinde,
karıncabar’da çalan ağustosböcekleri,
ambar’da, penisilin müzik grubu..
ülke gündeminde;
yanan topraklar, yanan hayvanlar, yanmayı dallarına rütbe sayan ağaçlar..
yetkili ağızlardan, yetkisiz kulakları çatlatırcasına yapılan açıklamalar:
“sebep, sigarayı bırakmış bir izmarit”..
sokaklarda, halkın ertelenmiş hayatlarına uzatılan mikrofonlar:
“güne bakan bitkisi en çok hangi günü sever?”
ya da bir çiftçinin, “meyveler, mevsimlerini bu yıl da yemiş” isyanı..
elbette bunların bir önemi olamaz, senin;
namazlarına sıkıştırdığı korsan ayetlerle gündeme oturmuş
ve hiç kalkmamış bir imam gibi,
tesbih tesbih beni çekişinde..
ne uzun yollarda dönmekten midesi tutan bir lastik gibi; başım,
ne hatalı sollamada, cesetlerden özür dileyecek vakti bulabilmiş bir kaptan gibi;
herhangi bir merdiveni, koşan merdiven sayan çocuk yaşım,
ne de kendine çıkmayan bir sokak gibi;
sarsılan ahhlarım…
geçmişimiz olma yolunda görev almayı bekleyen gelecek kaygılarımız gibi;
özlemeyi arzuladığım tanım,
tanımlamaya çekindiğim konu ya da
uzanılıp koparılması ertelenmiş bir takvim gibi yatıyorsun ya hâlâ
yatağımın uçurum kenarında,
bir kolun enlemine, bir kolun boylamına uzanmış, bir yanın bakışlarıma eğik..
dünya durmuş, mevsimler susmuş..
şehit düşmüş yazsubay bir leylek,
güneşten kanatları tutuşmuş..
ki, şehitlik, ilk hayat sigortasıdır, allah katında!
elbette bunların bir önemi olamaz, senin;
ilk başvuru şartının ölmek olduğu sınavda,
cennet bahçelerine aranan manavcıların,
kendilerini darağaçlarına asmaları gibi;
yokluğuna kendimi çakıp bir çarmıh gibi taşıyacak oluşumda..
Göksel Bekmezci
“Gri Hikâyeler” kitabından alıntıdır.
Yitik Ülke Yayınları/ Say Dağıtım







