Ziyaret
E-5 üzerindeki camlı durakta iniyorum otobüsten.
Öğlenin parlak sıcağında gözlerimi kısıp, uzaktaki hastane binasına bakıyorum. Şoförün bahsettiği alt geçidin girişi ileride. Benden önce inen genç çocuğun da alt geçide girdiğini görüyorum.
Alt geçitlerin bulaşıcı tedirginliği içinde, karanlıkta yürüyorum. Yerlere banyo karosu döşemişler sanki. Duvarda ölgün, sarı lambalar sıralanmış. İleride, gencin çıktığı yerde gün ışığı.
Gün ışığını gördüğüm an rahatlıyorum.
Alt geçidin çıkışında yaşlı bir simitçi. Şemsiyesinin altında, sandalyesine kıvrılıp kalmış. Camekanında iki-üç simit ümitsizce bekliyor.
Binanın üzerindeki Kalp Hastanesi yazısını görüyorum hâlâ. İnsanların akışından hastanenin girişi nerede, anlamaya çalışıyorum.
Ana girişe akan endişeli insanlara karışıyorum.
Binanın kapısına varıyorum. Hastanelerin kapılarından endişe taşar. Gözlerde nadiren kurtulmanın ferahlaması, genelde çaba ve arayış vardır. Bir çare arayışı. Hele kalp hastanesiyse.
Hiç tanımadığım, daha doğrusu yüz yüze görüşmediğim bir insan için buradayım. Yaşlı bir adam. Bugün kalp ameliyatı oluyor. Ciddi bir ameliyat yazmıştı internet sitesindeki mesajında. Kan arıyordu. Grubu bana uymuyordu. Çok zor bulunan bir kan. Ailesi, yakınları var mı, bilmiyorum. Bu yüzden geldim, belki yapabileceğim bir şey olur diye. Belki, sadece onun için gelen birinin olması bile ona güç verir.
Danışmadaki bıyıklı görevli, tipik memur bıkkınlığının tersine, aklı selim, cevap vermeyi seven bir sesle önümdeki adama bir katı tarif ediyor.
Sıram gelince hastamın adını ekranda buluyor. Dördüncü kat. K blok. İleride, koridorun sonundan sola dönün.
Renkli abur cuburlarla dolu bir makine kalabalık koridora renk veriyor. Tekerlekli sandalyede taşınan insanlar. Ellerinde tahlil sonuçları, hızlı hızlı yürüyen orta yaşlı oğullar. Önlüklü, sessiz memurlar.
Dördüncü kattaki hemşire, boş odaya bakarak hastamın ameliyatta olduğunu söylüyor. Nereye sorayım durumunu? İkinci kata sorun. Ameliyattan çıkınca buraya gelmez mi? Gelmez. Yoğun bakıma gider. Siz ikinci kata sorun.
İkinci katta, bir kulağında siyah kulaklık takılı, tertemiz, beyaz gömlekli güvenlikçi, listeye bakıp, “daha ameliyatta hastanız” diyor. Ne zaman çıkar? Belli olmaz. Çıkınca anons ediyorlar zaten. Anladım…
Beklemekten başka yapacak bir şey yok.
Acıkmışım. Dışarıda bir büfe görmüştüm gelirken.
Büfe, yaz sıcağına sıcak katıyor. Büfeci, müşterileriyle ilgilenen, kültürlü bir adama benziyor. İlgili, canlı konuşuyor. Kendimi ona emanet ediyorum. Neyiniz var sıcak? Çok güzel köftem var. Tamam, bir köfte, bir de… meyve suyu. Meyve suyunu şu dolaptan alabilirsiniz.
Yandaki dolaptan meyve suyumu çekip, yeşil plastik taburelerden birine oturuyorum.
Büfenin arka köşesindeki masada, formaları içinde hemşireler oturuyor. Hemşirelerin arasında gözleri yorgun, azalmış saçları dağınık, kalın çerçeveli gözlük takan genç bir doktor. Bol nefeslerle sigara içip konuşuyorlar. Ellerinde cep telefonu. Kimse bir şey sormasın diye, ziyaretçilere bakmıyorlar sanki.
Köftemin yeşillikleri iyi yıkanmış mıdır, diye şüpheleniyorum yerken. Şüphe, içimize işlemiş.
Peçetemi, meyve suyu kutusunu çöpe atıp, ikinci kattaki güvenlikçiye gidiyorum.
Güvenlikçi, bütün gün sorularımla bıkkınlık vereceğimden kaygılanan bir sesle, daha ameliyatta diyor, çıkınca anons ederler. Anons buradan duyulur mu? Hiç anons duymadım çünkü… Yok, aşağıda, girişte, acilin orada duyulur.
Giriş katına inip, acil tarafındaki, binanın öbür yanına uzayan bekleme salonuna giriyorum.
Tavana asılı ekranlarda hastaların oda numaraları yazıyor. Koltuklarda, masalarda bekleşenler. Karmaşık bir muhabbet.
Acaba yakınları gelmiş midir? Hasta katında kimseler yoktu. Şehirli bir adam olduğunu sanıyorum. Şehirli bir grup olabilir yakınları. Bu tür büyük ameliyatlarda iş birinci derecelere veya en samimi, işinden izin almayı göze alacak kadar yakın arkadaşlara düşer. Diğerleri kalabalık eder. Eğer yakınları varsa, bir şeye de ihtiyacı yoksa, kalabalık etmeyi düşünmüyorum.
Bekleme salonunun öbür tarafı, acile açılıyor. Yürürken anonsu ilk defa duyuyorum. Hasta şunun yakınları, kan merkezine lütfen. Veya ameliyattan çıkanlar için; Hasta şunun yakınları, yoğun bakıma lütfen.
Her anonsta, salonunun bir köşesinde hareketlenme oluyor.
Acil çıkışına yakın bir yer bulup oturuyorum.
Kimdir acaba yakınları? Ülkenin her bölgesinden, her kültürden insan var bu salonda. Son moda Ray-Ban gözlükler. Evde gazete kağıdına sarılmış, yarım ekmek, domates. Plastik bardaklarda paylaşılan iki litrelik kola. Gençlerin kucağında bilgisayarlar. Ayakkabılarını çıkarıp ikili koltuğa uzanmış, Anadolu esmeri, bıyıklı, tespihli, yorgun bir adam.
Elli yaşlarında iki adam dikkatimi çekiyor. Bir tanesi, internet sitesinden simasını hayal meyal gördüğüm hastama benziyor. Belki kardeşidir. Karşılarındaki koltuklarda oturan dört kişilik grupla uzaktan konuşuyorlar. Görme engelli bir genç, gözlüklü, orta yaşlı bir çift ve başka bir adam daha. İçimden bir ses onlardır, diyor.
Hastam, iyi yürekli bir insan, bunu biliyorum. Göremeyenler için yardım projeleriyle uğraşıyor. Belki görme engelli genç çocuk yeğeni veya akrabasıdır, böylece görmeyenler için çalışmaya başlamıştır. Engelli insanları evde görünce, hayatlarını düzeltebilmek için daha çok uğraşıyoruz.
Anonsları takip edip, kendimi belli etmeden bekliyorum. Arada kucağımdaki romandan bir iki satır okuyorum.
Acil tarafı curcunalı.
Arabayla getirilen şişman, dudaklarını ısıran bir kadın. Yüzüne acı vurmuş. Sedyede içeri taşınan, kendinden geçmiş gençler. Dışarıda kaldırıma karton serip oturanlar. Susmayan cep telefonları.
Yanaşan beyaz, zırhlı bir minibüs herkesin dikkatini çekiyor. Arka kapıları açılıyor. Bir hareketlenme. Yelekli, bereli jandarmalar, başlarında bir başçavuş, iki hükümlüyü indirip, aralarına alıyorlar. Bekleme salonuna girdiklerinde, bütün gözler iki adama ve sanki dünya dışı bir elementmiş gibi bileklerinde parıldayan kelepçelere dönüyor. İki adam, bu kadar kalabalığın, özgürlüğün içine girince, çölden alınıp denize bırakılmış gibi şaşkın, afallamış gözlerle etrafa bakıyorlar. Hızlı hızlı, grupça geçiyorlar salondan. Herkeste bir sakınma hali. Allah göstermesin.
Sonra herkes kendi derdine, masasına dönüyor.
Az sonra, hastamın ismi anons edilince, yakını sandığım grup hareketleniyor. Evet, ellilik adamlar kalktı. Diğerleri de kalktı. Hasta yakınları kan merkezine demişti anons. Ellilik adamlardan uzun saçlı, mavi tişörtlü olanı, en önden hızlı hızlı acile girip koridora dalıyor. Arkasından diğerleri, daha sakin yürüyorlar. Bir bayan daha görüyorum yanlarında. Arkalarından çaktırmadan takip ediyorum.
Kan merkezi, acilin içerisinde, solda. Bir de genç adam katılmış gruba. Gayet metin ve sadık bir ekip olarak hazırlar. Uzaktan duyuyorum; gerekebilir diye kan istemişler, önemli bir şey yokmuş. Genç adamın kan vermek için geldiğini anlıyorum. Yanımdan sedyede baygın bir genç kız geçiyor.
Hastamın yakınları, hali vakti yerinde, ne yapacağını bilen, sağlam insanlara benziyorlar. Bana iş düşecek bir durum yok. Hastam, İstanbul’un bir ucundan geldiğimi hissetsin yeter. İş, güç, koşuşturmaca içinde yapabileceğim buydu. Acaba ameliyattan çıktığında geçmiş olsun, çok anlamlı işler başardınız, daha da çok şey yapacaksınız, acil şifalar dilerim, deyip elini sıkmam, gözlerine bakmam mümkün olur mu. Bir nebze de olsa faydam dokunur mu?
Bu ümitle bekleme salonuna, yerime dönüyorum.
Hastanın yakınları da salona dönüyorlar. Yüzlerinde endişe yok, sadece beklemenin verdiği dalgınlık. İyi gidiyor demek ki. Atlatacak ameliyatı. İyileşecek. Ümit, insanın yüzüne, yürüyüşüne can veriyor.
Salondaki curcunayı izlemeye devam ediyorum.
Bıyıklı, dik saçlı bir adam koşuşturan iki çocuğa bağırıyor.
Az sonra iki hükümlüyü aynı telaş içinde çıkarıyorlar salondan, minibüse götürüyorlar. Adamların gözlerinde bir mutluluk pırıltısı. Kalp hastanesinde bile olsa, özgürlüğü yudumladılar. Mahkumiyetin sonundaki gün ışığını gördüler.
Karşımda oturan başka bir grup, binanın dışında, kenara oturmuş sigara içip ağlayan genç kadını birbirlerine gösteriyorlar. Genç kadın az önce bana yakın bir koltukta oturuyordu. Çok solgundu yüzü. Gözyaşları, dökülmezse ağırlaşır. Ağlasın istiyorsa. Ağlayıp hafiflesin.
Tamam, yapacak bir şey yok. Hastamın çıkmasına var daha, hissediyorum. Artık kalkma vakti.
Hastamın yakınlarına bir kez daha bakıyorum. Sakin sakin, konuşmadan oturuyorlar. Bakışları ayrı noktalara dalmış. İyi insanlara benziyorlar.
Hastasını bekleyen herkes iyidir. İçindeki iyilik çıkar insanın, kaprisleri geride kalır. En azından badire atlatılana kadar.
Acil tarafından dışarı çıkıp, büfenin ilerisinden yürüyorum.
Şemsiyesinin altında esmerleşmiş bir simitçi, renkli gözleri, açık yüzü, Trakyalı muhabbetiyle dönüş yolunu tarif ediyor.
E-5’e varınca, üst geçitten karşıya geçiyorum.
Mavi dolmuşa binerken cebim çalıyor. Şoföre parayı uzatırken konuşmaya çalışıyorum. Hastaneye nasıl geleceğimi tarif eden arkadaşım. Merak etmiş. Buldun mu kardeşim hastaneyi? Buldum buldum, sağol. Dönüyorum şimdi. İyi, hastan nasıl kardeşim, nasıldı ameliyat? İyi, iyi çok sağol, bir sorun yok, yakınları yanında zaten…
Paranın üstünü alırken, hastane binasından uzaklaştığıma seviniyorum.
Her hastane dönüşünde olduğu gibi, bir daha hiç bir şeyi dert etmeyeceğime kendi kendime söz veriyorum.
2009

