Aydınlık göz kapaklarımdan taşarken uyanıklığımın bilincine vardım. Gözlerimi araladım ağır ağır; ağaçların yeşiline bulanmış ışık, ılık parlaklığıyla görüşümü doldururken, huzurla doldum. Nihayet görüntü netleştiğinde, önümde serili efsunlu manzara, yatıştırıcı bir rüzgârla seslendi bana. “Yardım edin.”
Rahatça ayağa kalktım, yumuşak adımlarla, görkemli ağaçlardan dökülmüş, üzerine bakır tozu serpilmişçesine ışıldayan kuru yaprakların oluşturduğu zeminde yürümeye başladım. Ne hissediyorum? Boşluk; anlamsız ve derinliksiz.
Kül renkli mantarlar tarafından çılgınca sahiplenilmiş bir ağacın gövdesine dokunmak istedim, ancak boşluğu tuttu elim. Anlamsız ve derinliksiz. Rüyadayım. Rüyada olduğumun bilinciyle ilerlemeye devam ettim ve dalgalanarak yere dökülen sarmaşıkların oluşturduğu bir perdeye vardım; elimi uzattım ve hafifçe araladım perdeyi. Orta kısımları göğün mavisine, kenarlara doğru ağaçların yeşiline, kıyı kesimi ise huzurlu taşların gölgesine boyanmış tertemiz bir gölcük. İki kuğu, göle taşan kaynak sularının oluşturduğu ak köpüklere doğru yüzüyor ve zerafet, bu iki canlının biçimli boyunlarında ifadesini buluyor. Cennet gibi…
– Yardım edin…
Zihnimde yankılanan ses, ıstırap dolu. Etrafıma kimin çağırdığını bulmak için bakınırken, yüreğimin atışları hızlandı. Karşı kıyıda, yerde uzanan bir karaltı… Kıyıdan, suya bata çıka, karaltıyı gördüğüm yere doğru ilerlemeye başladım.
– Yardım edin…
Karşı kıyıya ulaştığımda, paçalarım sırılsıklam olmuştu. Rüyada olmama rağmen ıslaklığı hissediyor olmak tüylerimi ürpetiyordu. Ancak esas huzursuzluğu, biraz ötede yatan, çevredeki ağaçların gölgelerini üzerine topladığı için gizemli bir ağırlık yüklenmiş karaltıya yaklaştığımda yaşadım. Bu bir insan mıydı?
“Merhaba..?” diye seslendim titrek, kısık bir sesle.
Karaltı kıpırdamadı. Bunun üzerine birkaç cesur adımla ulaştım biçimsiz kütlenin yanıbaşına ve dizlerimin üstüne çöküp, bu karanlık şeyin ne olduğuna karar verebilmek için eğildim. Yüz üstü yatıyordu. Siyah saçlarında kızıl bir ıslaklık…
– Yaralı mısın?
Elimi uzatıp saçları aralamak, yarayı görmek istedim.
– Yardım edin…
Uzattığım elim havada asılı kaldı. “Ya..yanındayım.” Saçları araladım, ve bir anda duygularım aklımı ele geçirdi; çığlık atarak, panik içinde geriye attım kendimi. Ne gördüğümü tam olarak bilemiyorum ama, karaltının gövdesi hareketsiz uzanırken ve ben geri geri çekilerek ondan hızla kaçarken, kopuk baş, benimle birlikte yuvarlandı ve ikimiz birden, aynı anda suya düştük.
Suyun altında zaman yavaştı; dakikalar, saaatler, günler yoktu; köpükler yüzeye doğru binbir şekle bürünerek yükseliyor, yüzey, benden ağır ağır uzaklaşırken, kopuk başın yüzündeki iğrenç, vazgeçmiş ifade bana yaklaşıyordu. Hareket etmek istedim, ancak gözlerimi kapattığımda karşılaştığım mutlak karanlığın tahakkümü altında eziliverdim. Ve vazgeçtim…
Gözlerimi yeniden açtığımda, derin bir nefes aldım. Yatağımdayım. Ne rüyaydı ama… Sağıma baktım, her zaman görmeye alıştığım kişi var yanımda. Kumral saçları pencereden sızan günışığıyla parıldıyor. Hafifçe kıpırdandım sıcacık yatakta. Kıpırdanınca farkettim; bacaklarım ıslak mıydı? Belki de bu nedenle rüyamda bacaklarımın ıslandığını görmüştüm. Islak mı? Hey, altıma işemiş olamam değil mi? Biraz utanç, biraz korkuyla yorganı kaldırıp baktım; ıslak. Hayır, yatağın içi tümden ıslak! Su mu bastı evi? Altıma işemişsem bile tüm yatağı ıslatacak kapasitem olamaz herhalde! Oturduğum yerde doğruldum, üstümü açıp vaziyete baktım, hafifçe kokladım ıslaklığı. Yok, çiş değil bu. Su olmalı. Bacaklarımı yataktan aşağı indirdim; tuhaf, belimden aşağısı biraz uyuşuk. Bacaklarımın karıncalanmış olmasına aldırmadan kalktım ayağa. Evet, evi su basmış.. Yerlerde küçük gölcükler oluşmuştu ve içerideki odadan şıpır şıpır bir ses geliyordu. Oflayarak, sesin geldiği odaya doğru yöneldim.
– Patlayacak..
Anlamayarak döndüm yatağa doğru. “Uyandın mı?” Aceleyle açıkladım yataktaki arkadaşıma. “Hey, evi su basmış, işediğimi zannetme!”
– Elini ver!
Gözlerimi kırpıştırdım. Uykusunda mı konuşuyordu? Kumral saçları yüzündeki ifadeyi gizliyordu; şaka yapıp yapmadığını anlayamadım bu nedenle. “Ne saçmalıyorsun?”
– Patla..
Pencereler korkunç bir patlamayla dağıldı aynı anda ve kızıl ateş bedenimi yalarken yere attım kendimi. Patlamanın gücü beni içerideki odaya doğru savurmuştu. Doğalgaz mı patladı? O an için, olanlara bulabileceğim tek açıklama buydu. Bir sarsıntı daha oldu, bedenimin her noktası titreşti; her yanım sızlıyor. Birden, görüş alanımı sonsuz bir hızla kaplayıp, kayboldu dehşetli manzara. Dehşetliydi, çünkü farkındalık eşiğime ulaşır ulaşmaz, bilincimde ağır bir ritme kavuşmuştu; sağa sola devrilmiş tren koltukları gördüm; parçalanmış insan bedenleriyle kanlanmış duvarlar…
Yüreğimdeki korku gözlerimden taşıyordu. Bulanık da olsa anılarım var; biraz sakinleşsem gözümde canlanacaklar. Uyandım mı? Sol tarafımda, ki bu yukarıya tekabül ediyordu, ateş, sağ tarafımda, aşağıda, su vardı. Tiz yardım çığlıkları geldi kulaklarıma. Bir karaltı gördüm, insan parçalarını, olduklarından daha da tanımlanamaz hale sokarak, bana doğru yaklaşan bir karaltı. Ağır ağır.. Ayak sesleri vagonu dolduruyor, vagonu sarsıyor, sarsılan vagon sızlayan bedenimi titretiyor. Yaklaşıyor, gözleri yok, bakışları yok. Karanlık bir şey. İnsan değil, başka bir şey. Bizimle beslenmeye geldi. Gecenin içinden, ben elimdeki tostu yerken. Yardım edin! dedi içimden bir ses ve haykırarak doğruldum.
“Lanet..” karanlık basmıştı ve havuz kenarında yalnız başınaydım. Doğru ya, tatildeydim. Kaşlarım çatıldı. Ne tatili ya? Gözlerimi ovuşturdum, beni kendime getirmeye yetmedi. Havuzun çevresi büyük otel binalarıyla çevriliydi. Binaların soğuk yüksekliği üzerime üzerime geliyordu; kendimi devler tarafından çepeçevre sarılmış zavallı bir mahluk gibi hissettim. Burada olmamam gerekirdi. Az önceki sahneyi olduğu gibi hatırlıyor, yüreğim hâlâ korkuyla gümlüyordu. Bana ne olduğunu anımsamaya çalıştım. Bu bir rüyaydı değil mi? Uyanıkken ne yapıyordum, neredeydim? Tren koltukları görmüştüm değil mi? Tost yiyordum. Tosttan önce gazete okumuştum. Tatil yapmayı düşünmüştüm, hayaller kurmuştum. Sonra? Gecenin içinden birşey gelmişti. Birşey trene saldırmıştı. Az önceki rüyamda gördüğüm şey mi? İmkansız. O rüyaydı. Trende değilim. Neredeyim? Uyuyan bedenim, gerçek bedenim nerede? Kaybolmuş hissediyorum, korkuyorum. Ayağa kalkmak istedim. Bacaklarımı kıpırdatmakta o kadar zorlanmıştım ki! Islak.. Bacaklarım ıslaktı. Gerçek bedenim bu mu? Belki de öldüm. Ölmek istemiyorum. Yüzümü ovuşturdum. Burada olmamam gerekirdi. Koluma sıkı bir çimdik attım ve acı, beni bambaşka bir aleme taşıdı…
– Hey… İyi misin? dedi merakla birisi.
Bir inleme duydum, yo, bu benim sesim. Canım yanıyordu; kıpırdandım hafifçe. Neredeyim? Gözlerimi, göreceklerimden korkarak açtım, yanıbaşımda dikilen kızı ana hatlarıyla seçtim ancak dikkatimin daha büyük bir kısmını ona ayırmadan önce, doğrulmaya çalıştım. Neredeyim?
– İyi misin dedim?
Yüzümü ovuşturdum. Belim ağrıyordu, bacaklarımdaki garip uyuşukluk devam ediyordu. Havuz kenarında hissettiğimden çok daha fazla.
– Hey, dedim!
Meraklı kıza baktım ilgisizce. Kırmızı gözleri vardı! İlgim bir anda üçe katlanmıştı.
– Sen..
– Bir dordorayı yere serdin!
Etrafıma bakındım, gördüklerimi algılamayı başaramayınca kırmızı gözlü kıza döndüm sessizce.
– Hayatımı kurtardın! Adın ne?
Rahatsızca bacaklarımı oynattım. “Rüyalarda isimlerin önemi olmaz.” diye mırıldandım kendi kendime fakat rüya görüp görmediğimden emin olamıyordum, zira kendimi olabildiğince uyanık hissediyordum.
– Bir dordorayı yere serdin! Bir adın olmalı!
Omuz silktim. “Duman..” diye uydurdum. Neden bu ismi seçtim, bilmiyorum, belki de gerçekten ismim budur, ancak o an için gerçekten umurumda değildi. “Dordora da kim?”
Kız şaşırmış göründü. “Hafızanı mı yitirdin? Dordora diyorum! Dordorayı kim bilmez!”
“Şey, ben bilmiyorum.” derken, biraz ötede yatan devasa, cansız kütle, kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Dordorayı özel isim zannetmiştim ama bu.. bir çeşit yaratık mıydı? Aklıma, gölün kenarında gördüğüm kopuk başlı ceset ve tren koltukları arasında yürüyen karanlık canlı gelince, içimden enteresan bir ürperti geçti gitti.
Kız kıkırdadı. “Benimle dalga geçiyorsun!” Ayağa kalktı heyecanla ve yerden bir kılıç aldı. “Onu hakladın ama sonuçta bir dordoradan bahsediyoruz. Sana son anda bir vurdu, yere düştün ve öylece kaldın! Öldüğünü düşünmüştüm.” Kız, kılıcı bana uzattı. “Büyükannem ülkede işgale karşı koyan savaşçılardan bahsetmişti ama onlardan biriyle karşılaşacağımı hiç düşünmezdim! Duman!
Duman.. Kedi köpek ismine benzese de, adım şimdilik buydu, değil mi? Tutuk hareketlerle, bana uzatılan kılıcı aldım. FRP oyunu gibi… Bu şekilde düşününce şevk geldi bedenime ve kılıcı kabzasından sıkıca kavrayıp ayaklandım. Ah! Ne oldu? Dizim boşanmıştı birden, yere öylece oturuvermiştim!
“Bacakların yaralanmış.” dedi kız. “Sana yardım etmeme izin ver.”
Kıza baktım, sevimliydi. Eh, bu fena bir rüyaya benzemiyor. “Olur..”
– İsmim Acil…
Yüzümü buruşturdum; hayatımda duyduğum en saçma isimdi bu. Nasıl bir bilinçaltım varsa artık. Kız koluma girip, yavaş yavaş yürümeye başladıktan sonra, konuştum. “İşgalden bahset.”
Acil, işgal kelimesinde ifade bulan korkuyu yansıtan gözlerini kocaman kocaman açtı. “Dordoralar iki hafta önce görünmeye başladı buralarda. Bir sürü şehrin düştüğünü duyuyorduk, hatta köyden bazıları savunma planları yapıyordu.”
– Köyünüzü işgal mi ettiler?
“Henüz değil.” Umutla gülümsedi. “Artık sen varken edemezler!”
Mahçup bir edayla sırıttım, ben, kendime o kadar güvenmiyordum. Elimdeki kılıcı, kızdan uzak tutmaya gayret ederek sağa sola salladım deneme için. Bu mereti kullanabilir miyim gerçekten?
– Çatalşehir buraya çok uzak değil. İki gün önce o taraftan duman yükseldiğini söyledi korucular.
Korucu lafını duyunca, ilk defa etrafımla ilgilendim. Derin, gizemli bir ormanın ortasındaydık. Yakınlardan bir yerden coşkulu bir akarsuyun sesi geliyor. Vahşice büyüyüp, ölçüsüzce etrafa yayılmış otlar, sarmaşıklar ve mantarlar, sabırlı, irfan sahibi kadim ağaçlarla amansız bir hakimiyet mücadelesi içinde. Bacaklarıma baktım. Kan. Dizlerimin altı baştan aşağı kanla kaplıydı! Güm güm atmaya başladı yüreğim.
Kız, endişemi hissetmiş olacaktı ki, teselli etti beni. “Dordora yüzünden ama büyükannem seni hemen iyileştirir. Özel iksirleri var.”
Nedense bunu duymak beni biraz rahatlatmıştı. İksirlere güvendiğimden değil de… Hani, FRP oyunu gibi düşününce, mantıklı geliyor. Uzun müddet yürüdük; attığım her adım, bacaklarımı daha ağır hissetmeme neden oluyor; ayaklarım, başka birisinin ayakları, dizlerimde de birer deniz kestanesi gizli sanki; dikenlerini kıpırdatan, ama diz kapaklarımın içinde olduğu için, her kıpırdanışında etimi paralayan bir deniz kestanesi… Bitkin fakat uyanık hissediyorum, nasıl bir ikilem bu? Ölecek miyim?
“Böyle hissetmem doğal mı?” Kızın anlamamış bakışlarını görünce omuz silktim. “Sonuçta, hepsi bir rüya.”
Kız endişelenmişti. “Ateşin yükselmiş olmalı.. Sayıklıyor musun?”
– Sayıkladığım falan yok, sadece.. her neyse.. boşver.
Uyanıklığı uyanınca hatırlamak, bu yeni uyanıklığın da aslında bir rüya olduğunu bilmek… Kafa karıştırıcı.. O halde rüyaların, gerçek hayattan fazla bir farkı olmamalı. Akıl, rüyaları uyanıkken hatırlayabiliyor, hatta rüyanın içinde görülen rüyaları dahi hatırlayabiliyor. Ölüm, farklı türden bir uyanmaysa, yaşadığımız hayatın öldükten sonra hatırlanma ihtimali var mı? Bu durumda, korkacak bir şey yok mu, yoksa esas korkulması gereken şey bu mu? Aah, dizlerim.. Dizlerimin acısı bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor. Bacaklarım vücudumu daha fazla taşıyabilecek gibi değil.
Kız, “İşte geldiiik!” diye ciyakladığı vakit, gerçekten sevinçli hissettim bu nedenle.
Dev bir ağacı aştığımızda karşıma çıkacak görüntünün, sevimli bir orman köyü olacağını düşünürken, yakıp yıkılmış, acı içinde çatırdayan, odundan bir harabe gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığı, hissetmekte acele ettiğim sevinç duygusu yüzünden iki kat yoğunlaşmıştı. Acil, beni bırakıp, hüzünlü haykırışlarla, paramparça olmuş köyün içine dalarken, ben, dayanağım olmadan uzun süre ayakta kalamayacağımı hissedip yere bıraktım kendimi. Onu teselli edemezdim, rüyadaydım. Peşinden de koşamazdım, bitkindim. Ee, iksirle şifa bulma olayı nasıl olacak şimdi? Fakat şifa bulma meselesini düşünmekte de erken davranmıştım; Acil’in uzaklaştığı yerden yükselen acı çığlığa karışan korkunç böğürtü, nefesimi tutmama, bacaklarımı unutmama neden oldu. Menfur bir yaratık, namıdiğer dordora, çıkageldi yıkıntıların arkasından bir yerlerden. Ne cüsseli, ne dehşetli bir varlık! Boynuzlarının sivriliği ve parlaklığı gözlerimi deliyor. Vücudundaki kahverengi tüyler öğürten bir oynaklığa sahip. Yaratık, sanki cehennemden firar etmiş, on binlerce yılın can sıkıntısını üzerinden atmaya çalışıyordu. Tiksindirici bir merakla etrafı araştırırken, yerde oturan varlığımı farketti ve saf dehşet saçan kızıl gözlerini hevesle yeni avına, bana odakladı. Bense, onun elinde mıncıkladığı et parçasının Acil olduğunun idrakına varamayacak kadar şok içindeydim. Ayağa kalkıp kaçmam gerektiğini düşündüm. Düşündüm ama beceremedim. Bacaklarım tutmuyordu! Dizlerime attım ellerimi, toparlansınlar diye; dizlerimden daha önce de mi bu şekilde kan fışkırıyordu? Bacaklarımı çok sevdiğimi düşündüm, onları kaybetmek istemediğimi. Panik içinde başımı kaldırdım, güm güm yaklaşan kızıl gözlü şeytana. Ölmek istemiyorum! Burada değil, bu şekilde değil! Yaşamak istiyorum! Yaşamak istiyorum!
Bacaklarımda zonklayan keskin bir acı hissettim; ancak daha önce hissettiklerimden daha gerçek değildi. Gözlerimin önünden akıp giden ışıklar vardı. Tavan mı baktığım duvar? Yanımda biri var, koşturuyor. Anlam veremedim. Birşeyler söyledim ancak ne ben kendi sesimi duydum, ne de yanımdaki. Yine de, yanımda koşturan kişi mırıldandığımı farketmişti ki, yüzünü yaklaştırdı söylediklerimi duymak için.
“Bir savaşçıydım..” diye tekrarladım bu nedenle.
Adam öylece baktı bana. “Kurtulacaksın..”
Ne saçmalıyordu? “Rüyadayım?”
– Uyanıksın. Bu iyi bir şey.
Tavanda akan ışıklara çevirdim bakışlarımı yeniden. “Uyanık mıyım?”
Bir yere ulaşmıştık ki, tavanın şekli değişmişti. Oramı buramı yokladı bir takım eller. Dit dit bir ses duyuyorum. Başıma doluşan insanları izledim bir müddet, sessizce. Rüyadayım. Aralarında birşeyler konuşuyorlar; benimle ilgili, belli, ne var ki, söylediklerini anlamlandırmakta zorluk çekiyorum. Bulunduğum yerden çok uzaktalarmış gibi…
“Bacaklardan kaynaklı..” dedi birisi.
“Dordora yüzünden…” diye cevap verdim ona ama, duymuş muydu bilmiyorum. Işıklı tavandan geçerken benimle konuşan adam, –bir doktor mu?– baş ucuma yaklaşınca, gücümü toplayıp nefes verdim. “Ne oldu?” Dilim zor dönüyor. Düşünebiliyorum ama konuşamıyorum.
Adam bana baktı çabucak. “Nehre devrilen vagonun içindeydin. Kurtulacaksın.”
– Patlama oldu..?
– O, başka bir vagon.
– Kopmuş kafa vardı..
Adam kaşlarını çattı. “En iyi durumdakilerden biri sensin.”
– Kaza değildi, bir yaratık vardı.. Karanlık..
– Kazaydı, halüsinasyon görmüşsün.
Değildi.. Saldırdı, karanlıktı..” onunla tartışacak gücüm yoktu. “Bacaklarım..?
Bu bakışı biliyorum. Güldüm. Rüya.. Anlamsız ve derinliksiz. Gülünce, doktor, belki de asistandı, benimle biraz ilgilendi; en azından, bacaklarım tarafına bakmaktan, bir süreliğine vazgeçmişti. Ağzımı burnumu örten bir şey kapattılar yüzüme.
“Rüyada mıyım?” diye sordum boğuk boğuk.
– Biraz uyuyacaksın.
İtiraz etmedim. Bu uyanıklığı da hatırlayacağım bir uyanma halinin mümkün olduğunu umarak, gözlerimi kapattım… Yanılmamıştım, karanlıktı…








