Soğuk, üşütüyor bedenimi. Diz çöküp kaldığım, kök verdiğim toprağın çıplak kucağına dökülmüş, saçlarım… Uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Sonsuz uykularını böceklerle paylaşan atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım kadar yalnızım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya… Ben bu mezarlığın hanımıyım. İnce dudaklarımdan yayılan dertli nağmeyi rüzgâra yükler, bu taşsız mezarlarla paylaşırım. Sesim tepelerin ötesindeki sisli gölde yankılansın. Yükselsin, kuru ağaçların güneşten sakınan kırık dallarına! Yayılsın, ne olur, bu kuru, kısır toprağa… Birisi ahımı duysun…
***
Soğuktan donmuş çamur tabakalarını çatırdattı güçlü, zırhlı ayaklar. Kıştan kalma kar öbeklerinin ak parıltısı, yüreği kamaştıran bir çınlamayla kıpırdanan kılıçların keskin çeliğine yansıdı. Kaba tavırlarla çekiştirdiler peşlerinden sürükledikleri kırpani kılıklı delikanlıyı.
- Yapmadım dedim! Ben yapmadım!
- Yürü! Lanet haydut yürü!!
Delikanlının paçavraları şık kılacak, rengi akmış pantolonu ve çuval kadar ağır, kabuk gibi gömleği, bu muameleden ötürü iyice biçimsiz bir hal almıştı. Saçları, ağır bedenlerin altında ezilip yumuşayan çamura bulanmış, dizleri sürüklenmekten ötürü sıyrılmış, kanıyordu. Sağında solunda dev kuleler gibi yükselen güçlü kuvvetli savaşçılara kaldırdı başını bir anlığına. Gözlerinde merhamet dilenen bir ifade vardı ancak bu ifadeyi farkında olmadan, gençliğin verdiği bir gururun ardında gizliyordu.
“Yemin ederim.. yemin ederim..” diye açıklamaya çalıştı zırhlı kulelere. “Sadece görmek istedim, birşey çalmadım!”
“Bir aydır uğraşıyoruz seni yakalamak için, ne desen boş! Adam gibi yürü köpek!” diyerek hoyratça tekmeledi sürünen genci, iri yarı savaşçı.
Delikanlı yediği tekmeyle iki metre öteye savrulsa da, can korkusundan olsa gerek, imkansız bir hızla toparlandı ve savaşçılar yanına ulaşamadan daha, fırladığı gibi koşmaya başladı. Zırhların çangırtısı, çekilen kılıçların iç gıcıklayan çınlaması ve küfürleri böğürtüye dönüşen adamların korkutucu sesleri… Delikanlı arkasına bakmaya cesaret edemeden, vücudunun titrek yorgunluğuna aldırmadan koştu, koştu. Ta ki, kar ve buz kalıntılarını emen bir yamacın toprağında ayağı kayıp, aşağıya, çarptığı her taşta kanından bir iz bırakarak yuvarlanana kadar.
Yuvarlanışı nihayete erip kıpırtısız kaldığında, düşünmeyi başaramadı önce. Öylece yattı, üzerine eğilen ağaçlarda tek tük asılı kalmış, damarları kurumuş, kahverengi yaprakları, havada süzülen karahindiba tohumlarının büyülü gezintisini izledi. Doğa iki kutba ayrılmıştı; ağaçlar bilge bir sabırla zamansız kar yağışlarının dinmesini beklerken, otlar azıcık güneş görünce tohumlarını rüzgârın kollarına bırakmıştı. Kulağının yakınlarından geçmekte olan böceklerin sakin ayak seslerini dinledi, öylesine sessizdi ortalık; kuşların cıvıltısı uzak, ormanın hayvanları suskundu. Savaş meydanlarından gelen çığlıklar ve dev ordugâhlardaki hengame ulaşamazdı buraya. Yanan köylerin insan eti kokan çıtırtıları, yaralıların kaderlerine küfreden iniltileri… Yavaşça doğrulurken, düştüğü mesafeyi görebilmek için kaldırdı başını. Karnı guruldadı. Karnından gelen isyana cevap verircesine, yukarıdaki yamaçta bir ses çınladı.
- İzleri burada!!
Delikanlı, yüreği oynayarak fırladı oturakaldığı yerden ancak az önceki kadar atik ve hızlı değildi. Arkasından bir takım bağırış çağırışlar duyunca, neresinin çizildiğine aldırmadan, dev, mavi çalılarla kaplanmış küçük bir tepenin kollarına attı kendisini. Nereye gittiğini bilmeden, hırçın dallarla boğuştu uzunca bir süre. Bacakları bedenini taşıyamayacak kadar ağırlaştığında, heyula gibi yükselen çalıların dikenli dalları birden bitti ve delikanlı kendisini, sisin fokurdadığı, huzursuz, gri bir göle bakarken buldu. Gölün çevresini saran ağaçlar kuru ve yamuktu. Sanki bir lanet kavramıştı onları, dayanılmaz bir ıstırapla kasılıp kalmışlardı; kararmış gövdelerinden dökülmüş kabuklar, gölün nemlendirdiği mat renkli çalıların üzerini kaplamıştı. Bir yılan kıvrılarak suya yöneldi; delikanlı gözlerini açıp kapayana, yılanın suda bıraktığı zayıf kıpırtılardan başka birşey kalmamıştı görünürde.
Peşimdekilerin seslerini duyar mıyım diye kabarttı kulaklarını. Lâkin, değil peşindeki savaşçıların öfkeli homurtuları, kendi ayak pıtırtıları dahi emiliyordu bu tekinsiz sis tarafından. Vazgeçmişti ki dinlemekten, bir inleme yakalandı kulaklarına; hayır, inleme değil, hafif, ezgisi büyülü bir şarkı… Gölün kıpırtıları, sisin fokurtuları anlamlı gelmeye başladı o anda; şarkının ritmine uyumlu, bir yılan kıvraklığıyla raks ediyorlardı. Bu hüzünlü, sözsüz şarkıyı söyleyenin ince, duru sesiyle doldurdu ruhunu. Korkusu, çaresizliği, açlığı yatışıverdi, güç geldi vücuduna. Şimdi, önemli olan peşindekiler değildi; şarkıyı söyleyeni merak etmeye başlamıştı. Şevkle yürümeye başladı, sesin sahibini bulabilmek için kibirle yükselen çalıları, devrilmiş ağaçların, önüne set çeken delik deşik gövdelerini aştı. Tepeleri tırmandı, tepeleri indi, ses yaklaşınca sevinçle doldu, ses uzaklaşınca korkuya kapıldı. Sonunda puslu, gizemli bir açıklığa vardı. Basit, kırık dökük bir çit çevreliyordu burayı. Çitlerin üstünden tek hamlede atlayıp bakındı etrafına. Kırağı tutmuş toprak kısır, topraktaki tümsekler yapayalnızdı. Kemikler ve kurukafalar çarptı gözüne. Savaşların içinde doğup büyümüş olduğundan, bu görüntü onu o kadar da etkilememişti. İlerlemeye devam etti.
Bir anlığına, ama yanlızca bir anlığına, tümsekten mezarlarla ve mezarlardan taşmış kurukafalarla süslü puslu açıklığın ortasında gördü onu. Dizleri üstünde oturmuş, uzun saçları yerleri kaplamış, incecik belinin silüeti heyecan uyandıran bir kız. Pusun kanatlarına sığınmıştı, bu yüzden ayrıntılardan yoksundu bilincine kazınan görüntü; yinede, aklı ve kalbi kıza kilitlenmiş bir halde koşturdu. Kızın hüzünlü sesi, o yürek yakan tını yaklaştıkça gözleri ışıldadı delikanlının.
“Kimsin sen?” diye seslendi ona. “Ne işin var bu taşsız, terk edilmiş mezarlıkta?”
Kız şarkısına ara vermedi. Pusun, delikanlının etrafına çektiği çember daralmıştı iyice; bir an kaybeder gibi oldu kızın silüetini ve yanık sesini, sonra uzun saçlarının pusu yaran parlaklığını yakaladı ve koşmaya devam etti. Birden, hafif bir esinti sardı her yanı, uçuştu karahindiba tohumları ve kızı gördü hemen karşısında; zarif boynu bükük, bakışları toprakta, elleri bitkince iki yanında, kuru yaprakların takıldığı toz yeşili elbisesiyle birlikte toprağa yayılmış, parıldayan saçları… Acıyla yere yıkıldı delikanlı. Delik deşik olmuş karnından ve göğsünden akan kanları izledi hayretle. Arkadan bir yerden zafer yüklü böğürtüler geldi kulağına ve bir iki ok daha çakıldı yanıbaşına. Kız susmuştu; o acıklı ezgiyi duyamayacaktı bir daha. Gözlerinin feri akarken, kızın donuk gözlerini yakaladı ve ağır ağır uzattı elini dizlerine. Soğuktu.
Savaşçılar, öldürdükleri gencin yanına gelip, üstünde değerli bir şey var mı diye onu yokladılar. Yoktu. Hırsız! diye tükürdüler cesede, kılıçlarını kınlarına, oklarını sadaklarına yerleştirdiler, rahat bir oh çekip, gittiler…
***
Ben bu mezarlığın hanımıyım. İnce dudaklarımdan yayılan dertli nağmeyi rüzgâra yükler, bu taşsız mezarlarla paylaşırım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya… Sesim tepelerin ötesindeki sisli gölde yankılanır, yükselir, kuru ağaçların güneşten sakınan kırık dallarına! Yaklaşma, ne olur, bu taşsız mezarlığa. Uzaktan dinle, merak etme ahımın kaynağını; ölümün habercisidir büyülü şarkılarım. Diliyorsun diye yanıma varmayı, pusun ardında gizlenir, gözlerinden sakınırım. Seslenmişlerdi bana aynı senin gibi, adını bilmediğim atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım… Yaklaşırsan parlar saçlarım; uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Dokun bana; ben, bu mezarlıktaki tek taşım…










güzel öykü b.nehir, betimlemeler yaratıcı, dil ahenkli. kurgu sürükleyiciliği de iyi. ellerine sağlık.
betimlemelerin mezarlar kadar ilginç geldi bana:) yuregine sağlık.. tadı guzel bir yazıydı..
beğendim, iyi bir final.