Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Emine Sevde Yazıcı

Sicim

Emine Sevde Yazıcı
21 Ağustos 2009 - 0:35

Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e…

Oda

Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi sekiyordu önünde. Tam uzanacağım derken her seferinde kaçırıyordu ellerinden. Her türlü çabasının üzerine yenilgi tarafından dört bir taraftan sarılmışlık; adamın baş ağrısını biraz daha arttırdı. Belki bu kez ağrı dayanılmaz acısıyla birleşecek seviyeye ulaşmıştı. Yaşadığının ne olduğuna tam olarak karar veremiyordu. Uykusuzluk mu, yenilgi mi yoksa baş ağrısı mı daha çok canını sıkıyordu; bilmiyordu.

Bir hışımla yerinden fırladı. Kalktığında yaptığı ilk şey yeşil kadife perdeleri tamamen kapatmak oldu. Böylece karşıdaki sokak kandilinden gelen ışık zerreleri odasına sorgusuz sualsiz girme cüretini gösteremeyecekti. Loş odada oynaşan hiçbir ışık huzmesi kalmayınca adam bir an zaferi içinde hissetti. Sonra ağrısına geri döndü. Ya da ağrısı ona… Ne fark ederdi artık. “Delirmekle eş değer bir ağrı bu” diye düşündüğü bir anda, düşünmenin hiçbir şeyi çözemeyeceğine kanaat getirdi. Hazır ayaktayken, düşünmeden hareket etmek daha kolay olur diye yatağa da dönmemeye karar verdi. Yatağın oymalı başı duvara yaslanmış tam önünde duruyordu. Ama yatak karşısında olmasına rağmen ne yatağı ne de yatağın oymalarını gördü. Odanın ortasına yakın bir yerinde çıplak ayağıyla kabartmalarını seçtiği halının kıyısında ayakta dururken aniden arkasını döndü. Arkasındaki duvara hızla ilerledi. Ağrı hareketlerini şiddetlendiriyordu. Kaçarcasına ağrıdan, koşturarak duvarın önüne geldi. Duvardaki farklı uzunluk ve genişlikteki taşlardan birkaçına dokunarak bir ezgi mırıldandı. Duvardan daha önce duvarın bir parçasıymış gibi görünen bir kapak açıldı. Küçük bir dolaba benzeyen bu gizli bölmeden bir kutu aldı. Boynunda asılı duran mavi ve kırık bir taş parçasını kutunun üstündeki girintiye koydu. Girintiden ufak bir çıkırtı duyuldu. Kutunun kabartmalı desenleri değişti. Taş, yerine yerleşmiş ve görevini yerine getirmişti. Kapağı açtı. Oda aydınlıkla doldu. Adam yüzüne çarpan ışığa gözlerini kırpamadan bakakaldı. Bu, ağrısını daha da arttırdı. Başı yalnızca boynuyla kaldıramayacağı bir ağırlığa ulaşmıştı. Sol eliyle başını tutmaya başladı. Git gide ağırlaşan başına, boşta kalan sağ eli bir çözüm sunmak üzereydi. Kutunun içinden sağ eliyle ışıldayan sicimi aldı, başının tepesine doladı. Sicime iki eliyle düğüm attı. Hafif bir uğultuyla adamın tepesinde bir çember çizerek silindi sicim. Gözlerini kapayıp derin bir nefes alma ihtiyacı duydu. Az sonra yapacakları bu ağrıya ve ağırlığa bir çözüm olabilecek miydi, emin değildi. Sicimin kaybolduğu yeri parmağıyla yokladı. Sicim de işini görmüştü demek ki… Sıra sözlerdeydi. “Her neysen içerideki, çık ortaya!” diye bağırdı aynaya bakarken. Başının tepesi çatırdadı. Küçük bir gıcırtıyla açılmaya başladı. Önce aydınlandı ortalık. Sonra; aydınlık azalırken, adam ilk anda görünen aydınlığın yarattığı, gözlerinin karanlıktan aydınlığa geçişteki yanılsaması üzerine bir fikir geliştirmeye çalışıyordu. Tam göz kamaşmasının buna sebep olduğunu bulduğunda, kafatasının içinden saçlar çıkmaya başladı. Saçlar çıkmaya devam ederken, aydınlığa alışan adamın gözleri uzadıkça uzayan saçların sarı rengini ayırt etmeye başladı. Ardından küçük bir kafa yükseldi, onu takiben küçük bir beden göründü. Elleriyle adamın kesik kafatasından yardım alan beden, kendini aşağıya bıraktı. Süzülerek yere ilk inen saçlardı. Sonra da küçük bedenin ayakları yere kavuştu.

Yaklaşık yirmi santim boyunda saçları ayaklarına kadar uzanan, aydınlık yüzlü bir kız adamın karşısında duruyordu. Adam donuk gözlerle baktı kıza. “Daha içeride kalan var mı?” dedi. “Saçlarımdan göremedim.” dedi kız. Adam oflayarak kafasına küçük bir şaplak indirdi. “Kalanlar, hadi siz de çıkın!” Adamın az önce beyaz ışık saçan tepesinden şimdi de yeşil bir ışık göründü. Kısa, kızıl saçlı küçük oğlan “Ha-ha!” dedi adamla göz göze gelince. O da aşağıya zıpladı ve süzülerek indi. “E başka?” dedi adam tekrar aynaya dönerek. “Acele etme.” dedi kız, yumuşak sesiyle. “Onlar için erken.” dedi çilli suratlı küçük oğlan.

Adam başının tepesini tuttu ve kapattı. Sicimin dolandığı kesiği parmağıyla baştan sona okşadı. Sicim aydınlanmaya ve derinin içinden çıkmaya başladı. Hafif bir uğultuyla tamamen görünür olduğunda, adam sicimi eline aldı. Düğümü çözdü. Sicimi bir kâğıda sardı ve aynanın yanında duran kenarlarında aslan kabartmaları olan büyükçe masanın üzerine bıraktı.

Adam yeşil ışık saçan küçük oğlanı, beyaz ışık saçan kızı aldı eline ve masanın diğer köşesine bıraktı. Bir sandalye çekti ve karşılarına oturdu. Derin bir nefes çekti. Başını ve şakaklarını ovdu bir an. Ağrısı azalmıştı, belki de yok olmuştu. Yalnızca hafif bir sızı vardı; sicimin dolandığı çizgide.

Kız bir şarkı mırıldandı. Küçük oğlan masaya oturdu ve kızı dinlemeye başladı. Kızın söylediği mırıltı bir ninniyi çağrıştırıyordu. Sözlerini seçemiyordu adam. Ama hoşuna gitmişti duyduğu ezgi. Işığı daha da kuvvetlendi kızın. Mırıltısı şiddetlendi. Oğlanın yeşili de daha bir aydınlatıyordu sanki etrafı. Tiz seslerden oluşan nağmenin bu kısmı, nakarat olmalıydı. Arada bir tekrarlanıyor ve şarkıya coşku katıyordu. Adam kâğıdı-kalemi eline aldı. Notalarını yazmaya başladı; kız mırıltısını yinelerken. Oğlan masanın köşesine kıvrıldı mutlulukla. Sırasının gelmesini dinlenerek beklemeyi düşünmüştü.

Adam şiddetle kâğıdı karaladı. Kız mırıltısına yeniden başladı. Adam karalamalarına bir kez daha baktı. “Çok güzel!” diye bağırdı kâğıtların birine bakıp bir şey anladığında. Kızın hüzünlü gözleri aydınlandı. Mırıltısını bu kez de, mutluluğunu paylaşmak için yineledi. Ardından “re-re-la-sol-la-re-re-la-sol-la-si-la-sol-fa-sol-miiiiii” diyerek şarkıyı sesini inceltip kalınlaştırmadan düz bir şekilde okudu adam önce. Sonra tekrarladı notaları… Bu sefer nağmeleri sesinde yerli yerine yerleştirerek; ince sesle “re-do-si-la-si-laaaa, do-si-la-sol-la-sooool” dedi. Adam nakaratı sevmişti. Şarkının bitişini bir kez daha mırıldandı. Kızın bitişte çıkardığı ara sesin hangi notaya tekabül ettiğini bir türlü bulamadı. Kafasını kaşıdı hızlıca. “Sanırım bir kez daha duymalıyım sonunu.” dedi. Kız memnuniyetini belirten bir gülümsemeyle şarkı ile ninni arasında gidip gelen huzurlu parçayı tekrar mırıldanmaya başladı. Bittiğinde adam; “Diyez sanırım. Ama yok, keskin olur, bemol bemol.” dedi. Tam da emin değildi. Yorgunluğu başına vurmuşken, bemoller veya diyezler; hepsi aynıymış gibi geliyordu kulağına…

“Yine de fena olmadı. Ezginin büyük bir kısmı kâğıtta. Çalışırım sonra, olmazsa…”

“Siz bilirsiniz efendim.” dedi kız, başını hafifçe eğip selam vererek.

Oğlan ayağa kalktı, gerindi. Adam kâğıtları masaya bıraktı. İri gözleriyle adama bakan kızın saçlarından bir ışıltı geçti; adam elini kızın saçlarına dokundurduğunda. Saç tellerini incelerken, ışıltı bir kez daha göründü. Kızın saçları sarıdan daha sarı oluveriyordu, bir anlığına da olsa. “Teşekkür ederim.” dedi adam mırıltıyla. Sonra tekrarladı daha yüksek bir sesle, mırıltısının şiddetinden memnun kalmadığından; “Teşekkür ederim.” “Önemli değil, siz memnun kaldıysanız.” dedi kız zarafetle. “Yorulmadınız ya?” dedi adam itinayla. “Sizi mutlu gördükten sonra, geçer gider tüm yorgunluklar.” dedi kız kelimeleri incitmeden vurgulayarak. Adam bir kez daha gülümsedi kıza. Ellerine alıp küçük kızı, saçlarına bir öpücük kondurdu. “Hadi sen olgun çıktın, bu çırpı bacaklı haytayla ne yapacağım ben?” dedi adam alaycı. Küçük oğlan kızdı bir an. Sonra, “Benim suçum değildi bu, bana pek yer kalmamıştı.” dedi sesini sivrilterek. Kızla adam gülüştüler, “Biliyorum, biliyorum…” dedi adam. “Benim tembelliğim ve inadım yüzünden. Ama uyumak istiyordum. Yorgun bedenime uyku yerine siz gelince, hemen kalkamadım ayağa.” “Bunu biz seçmiyoruz.” dedi oğlan çatlak sesiyle. “Sadece gelmemiz gereken zamanda geliriz biz.” dedi oğlanın yanına adamın bıraktığı yerden yürüyerek gelen kız, “Eğer istersen hemen, istemezsen de sonra çıkarırsın bizleri dışarı.” “Biz çok kaldık içerde. O nedenle arkadaşlarım çirkin ve büzüşmüş halleriyle sana kendilerini göstermek istemediler.” dedi oğlan, yeşilinde küçük bir azalma yaşanırken.

“Benim de suçum değil, yorgundum bu nedenle de inatla uyumaya çalışıyordum” dedi adam üzülerek. “Hadi artık” dedi yeşili solan oğlan. “Tamam” dedi adam. Kâğıdı kalemi tekrar eline aldı. Boş sayfaya bir şeyler çizdi. Yeşilli oğlana gösterdi, “İyi gibi…” dedi çocuk. “İstersen bir de şurada deneyelim.” dedi adam oğlanı omzuna koyarak. Diğer duvara yaslanmış olan tuvalin önüne geçti.

Kız bir kâğıdı kıvırıp başının altına yastık yaptı. Uzun elbisesinin eteklerini toplayarak adamın çizdiği notaların üzerine yattı. Uykuya dalmadan az önce “İyi geceler… Mutluluklar! Bir daha görüşemesek de…” dedi. “Teşekkürler” dedi adam, “Tüm güzellikler de seninle olsun.”

Adam tuvale döndü. Omzundaki çocuk kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Çocuk fısıldadıkça adam tuvale bir şeyler çiziyor, fırça değiştiriyor, bazen de fırçaları temizliyordu. Bir an durup geriye doğru iki adım attı. Adam elindeki fırçayı tuvale hizalayarak uzaktan bakıp, “acaba bir parça daha aşağıya mı yerleştirsem?” diye omzundaki oğlana sordu. “Bak oraya koyarsan eğer, az aşağıya üçgen gibi gelecek olan adamın bacağı için yer kalmaz, çerçevenin oranları bozulur.” dedi bilmiş bir tavırla. “Sadece hafif bir vurgu için, çok açık bir kahverengiye ne dersin?” “Palette göstermelisin, açıktan kastın, ne kadar açık?” “Tamam” diyerek adam beyaz ve kahverengi boya tüplerinden birer parça boya aldı paletine. Bol beyazın üzerine azıcık kahverengi kattı. Bejden biraz koyuca, kahverengiden hayli açıkça bir renkti paletteki. “Hmm belki olabilir.” dedi oğlan ihtiyatla.

Çocuk ve adam yorgun düşene kadar devam ettiler tuval üzerindeki işlerine. Sonunda çocuk, “diyebileceklerim bu kadar” dedi. Oğlanın yeşil ışığı iyice solmuş, tuvalin önü dışında hiçbir yeri aydınlatamaz olmuştu. Adam, “Ne yapalım, ‘tamam’ demekten başka yapacak bir şey yok!” diye ünledi. Tabloya yakından göz attılar bir kez daha. “Güzel, güzel de bu gece tamamlayamayacağım… Artık… Sonra!” diyebildi adam yarım kalmış resme bakarken… Çocuğu eline alıp az önce karalama yaptığı kâğıtların üzerine bıraktı. “Şimdilik iyi geceler, biz bir kez daha görüşeceğiz sanırım.” dedi çocuk.

Kızın ışığı neredeyse tamamen sönmüş, görüntüsü de iyice silikleşmişti. Bedeni köpük köpük olup kabarcıklarına ayrılıyor, her bir kabarcık patladığında da kızın silüeti bir parçasını daha kaybediyordu. Az ötesinde yatan çocuğun ışığı sönmüşse de görüntüsü hala netti. “Evet, görüşmeliyiz. Tablomu yarım bırakmak istemem.” “Görüşeceğiz, merak etme.” dedi çocuk gözlerini kaparken. Kızın köpük köpük olan bedeni, notaların üzerine yayıldı ve bütün kabarcıklar patlayınca tamamen yok oldu. Gerisinde başının altına koymak için kıvırdığı kâğıt parçası ve notalar kaldı yalnızca. Adam oğlanın az ötesinde duran kâğıda sarılı sicimi alıp kutusuna yerleştirdi ve kutuyu duvardaki yerine koydu.

Adam yatağa dönerken aynadaki aksine bir göz attı ama daha önce küçük bir huzme de olsa, karşıdaki sokak kandilinden gelen ışığı engellemek için perdeleri tamamen kapattığından, içeriye bir ışık zerresi dahi giremiyordu. Bu koyu loşlukta aksini seçemeyince, elini sicimin değdiği yerlere bir kez daha götürdü. Ne sızı ne de bir kabartı hissediliyordu. Başında ağrı ve ağırlık da kalmamıştı. “En azından şimdilik rahatım.” dedi adam esneyerek. Yatağa yatarken gözlerinin çöktüğünü ve kuruduğunu hissetti. Ama yine de mutluydu, gözlerini kapatırken…

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
8 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.75

Öykü bölümündeki unsur 1,476 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Görüşleriniz