Sakallı Nine
17 Mart 2008 - 15:44

Birinci bölüm:
Muhtar onun doksan, doksan beş arası bir yaşta olduğunu söylemişti. Bu kadar yaşlı olmasına rağmen iri gövdesi hala bir gemi iskeleti gibi geniş yer yatağını kaplıyordu. “Altına ediyor,” dedi yanında ayakta duran kadın. Yaşı geçmiş olmasına rağmen gayet dinç görünüyordu. Belli ki sabah akşam süt yoğurt tüketmekten semirmişti. “Yatak, döşek koymuyor batırıyor. Her gün onun pisliğini temizlemekten bıktım,” diye devam etti. Muhtar bütün ikna çabalarının sonunda kadının inatla aynı cümleleri tekrar tekrar söylemesinden bıkmış olacak ki artık onu muhatap almak istemeden kocasına döndü.
“Bak Kemal Emmi; valla, eğer parası az geliyorsa tekrar söylüyorum arttırırız, yeter ki bu Yaşlıyı kış ortasında sokakta bırakmayalım. Hem biz Mart’a kadar anlaşmamış mıydık.” dedi. Muhtar lafını bitirir bitirmez kadın cırtlak sesiyle tekrar araya girdi, “Altına ettiğini söylememiştiniz emme.”
“Hanım doğru söylüyor. Kadın altına ediyor. Bakılacak gibi değil muhtar. Hem biz alırken parası içinde almamıştık zaten. Sen biliyon bizi. Biz üç kuruş için yapmadık yaptığımızı.” diyerek hanımını savundu Kemal Bey.
Yaşlı kadın son on beş dakikadır, düşen tülbendini tekrar başına sarmak için uğraşıyordu. Saçını başını tümden dağıtmıştı. Yüzü itici ve nursuzdu. Bu ifadesiyle geçmişinde yaptıklarının hesabını veren günahkâr birine benziyordu.
Köylünün anlattıklarına bakılırsa kadın gençliğinde gaddar ve acımasız biriymiş. Üstüne üstlük fitneci ve dedikoducuymuş. Perihan hanımın evini ziyaret eden her kadın, usülden olacak, bu kötürüm kadın hakkında bir iki dedikodu yapmadan kalkmazdı. Yaşlı kadının iyi biri olmadığı ortadaydı ama bu kadar kötü bir kaderi hak edecek ölçüde büyük günahlar işlemiş te sayılmazdı. Yüzüne dikkatle bakıldığında çenesinde ve dudaklarının üstünde tek tük uzunca sakal ve bıyıklar göze çarpıyordu. Yer yer siyahlıklarıyla uzun süpürge sapı gibi saçlarıyla gerçekten çok korkunç görünüyordu. Küçük çocuklar yanına yaklaşmaktan korkuyorlardı zaten.
Muhtar son bir hamle yaparak nihai teklifini yapmak için kendini hazırladı. Aslında köylülerin geri kalanı bu teklife pek sıcak bakmıyorlardı ama bu saatten sonra yapılacak bir şey de yoktu hani… “Bak Kemal Emmi o zaman sana bir teklifim var. Sen…” demeye kalmadan Kemal Beyin karısı lafa girdi, “Sen, sen diyon da burada ben de varım. Demi muhtar! Bu garının pokunu Kemal Emmin temizlemiyo ben temizliyom!” diye çıkıştı. Muhtar, “Yav Perihan Yenge tamam anladık sen temizliyon ama hele bi sus yav, bi sus ki ne diyecem…” diye sertçe tersledi kadını. Kemal Bey içerledi Muhtarın bu ani parlamasına. Kadın da sinirlenip mutfağa doğru hışımla yollandı. “Bak Kemal Emmi; sen bi yirmi gün daha dayan, mart çıksın, hemen bütün köylü senin arka bahçeye ahırdan bozma bi göz yapalım. Tuvaleti banyosu içinde… Bu yaşlı garibin zaten vadesi doldu dolacak. Ahır da sana kalır; bak iki ineği üç edemiyon… Yerin yok diye. Yapacağımız yere en az üç hayvan daha bağlarsın. Ne diyon?” Kemal Bey tabakasını çıkarıp ağır ağır bir sigara sarmaya başladı. Yüzü daha bir sertleşmişti. Başını kaldırmadan, “Perihaan!” diye sertçe karısına seslendi. Karısı iki eli önde kısa adımlarla salona girdi. “Hele bak hele muhtar ne diyo…” dedi Kemal Bey.
Muhtar usülce teklifini kadına da tane tane anlattı. Kadın aslında böyle bir teklif karşısında bunun gibi üç yaşlıya daha bakardı ama kendini ağırdan satıyordu. Sonunda birazda haddini aşarak, “İyi peki napalım ama parayı da isterim. Ben bu kadının pokunu temizliyom. Bu köyde kimse yapmaz benim yaptığımı.” dedi. Muhtar artık sinirini dizginlemekten vazgeçmiş, “Yav Perihan yenge biz sana parayı vermeyecez mi dedik, zaten alacaksınız paranızı. Evde bakamıyoz dedin diye bak sana evde yapıyoz. Alla alla…” dedi. Kadın rahatlamıştı. On yıldır ahırını genişletmenin hayalini kuruyordu. Kemal Bey ise başı önde dinledi konuşulanları. Her şeye rağmen gururlu bir adamdı. Biraz ağrına gitmişti bu rüşvet kendisine…
İkinci bölüm:
İleride ahır olarak kullanılmak için yapıldığından binanın duvarları yüksek, pencereleri küçüktü. Sonuna doğru sonradan yıkılacak şekilde ince duvardan bir bölüm ayrılmış bir kısmına yeni tuvalet taşlarından konulmuştu. Hemen yanında sıcak su kaynatmak için eğreti bir ocak ve onun da yanı başına yıkanma çarkı iliştirilmişti. Kadının bacakları on beş yıldır tutmuyordu. Kolay inip çıkabilsin diye yerden çok az yüksek bir de tahta yatak yaptırılmıştı. Binanın içinde sürünerek dolaşıyordu. Koca bina içinde bir köşeye tutunmuş örümceğe benziyordu.
“Aha burası tuvalet, burası da yatağın.” dedi Perihan içeri girer girmez. “İster buraya edersin ister oraya.” Yaşlı kadın yatağın içinde somurtup yüzünü duvara doğru çevirdi. “Ben senle mi uğraşacam. Sıç yatağa içinde yat, hemi.” Elindeki tepsiyi sertçe yere indirdiği gibi çıktı.
Tepside bulgur pilavı, salata, ayran ve ekmek vardı. Yemekler plastik tabaktaydı. Ayran da plastik bardakta… Kemal Bey işi gücü bırakıp şehirde bir gün boyunca bu plastik tabakların toptancısını aramıştı. Bu modern gereçleri bulduğunda kendisiyle gurur duymuş, karısı Perihan’dan da ciddi takdir almıştı. Öyle ki sırf konu komşuya plastik tabakları gösterip caka satmak için Yaşlının yemek saatlerini misafirlerin geldiği zamanlara denk getiriyordu. Yaşlı Kadın çoğu zaman pisliğin içinde olduğundan bulaşıklarına el değdirmek bile mide bulandırıcıydı gerçekten. Bu plastik tabak çanaklar çok makbule geçmişti doğrusu.
Perihan Hanım çıktıktan sonra Yaşlı Kadın kendisini yataktan aşağı doğru bıraktı. Önce bacaklarını yere indirdi. Ardından gövdesini çuval gibi yuvarladı. Sürüne sürüne tepsinin yanına doğru ilerledi. Yemeğini yedikten sonra yine sürüne sürüne tuvalete gitti. Ne hikmetse artık pek altına kaçırmıyordu. Sadece gece havalar soğuk olduğunda tuvalete kadar gidecek takati olmadığında yapıveriyordu altına. Bu yeni usül tuvaleti de kendisi için özel yaptırdıklarını sanıyordu. Ama bu kesinlikle herhangi bir minnet duygusu uyandırmıyordu ruhunda. Kolayca oturabilmesi için duvara bir de demir tutturmuşlardı. Demiri tuttu, kendini zorlayarak kalçasını taşa yasladı sonra bir hamle daha yaparak tam pozisyonunu aldı. Bacakları bir kuklanınki gibi iki yanında sallanıyordu. İşini bitirdikten sonra tekrar yatağına döndü. Yorganını başına çeker çekmez Perihan yanında iki kadınla tekrar geldi. Kısa boylu tombul olan, “Anam Allah canını almıyor ki kurtulsun. Ama almaz, bu az pislik yapmadı gençliğinde.” diyerek döşeğin başına doğru ilerledi.
Perihan, “Öyle deme gız, kastın mı var bana.” “Belki Allah senin yüzüne bakar da bu yaza kalmaz” diye devam etti sıska uzun boylu olan.
“Altına ediyomu hala? O ne muaviyadır o… Allah bilir kesmiştir, de mi Perihan?”
“He valla etmiyor.” dedi Perihan gözlerini kısıp döşeğe bakarak. “Bana eziyetti ya… Evin içinde kışın… Ne çektim ben bilirim.”
Üç kadın bu kısa dedikodudan sonra tülbentlerini düzeltip elleri çenelerinde kapıdan çıktılar. Uzun boylu sıska olan kadının kocası öleli üç sene olmuştu. Büyük oğlu ve geliniyle kalıyordu. Okumayan tek çocuğuydu. İki kızı Antalya’da evli, diğer oğlu ise Ankara’daydı. Geçen yaz zar zor düğün yapmışlardı ona da. Ayşe Hanım Yaşlı Kadının yanından ayrılırken gelinine karşı daha iyi davranması gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünce kendisine sıkıntı vermiş olacak ki aniden Perihan’a dönüp, “Sen bunun gençliğinde Sıdıka’ya yaptığını biliyon mu?” diyerek ortaya laf attı. “Hangi Sıdıka gız?” dedi Perihan heyecanla.
“Hangi Sıdıka Memet Kirvenin annesi Sıdıka mı?”
“He ya!” deyip hemen konuya girdi Ayşe Kadın.
Anlattığına göre şu anda Perihan hanım’ın yatağını pisleten bu yaşlı pespaye kadın zamanında Sıdıka’yı çok kıskanıyormuş. Nasıl yapmışsa bir yolunu bulup kadının evinin anahtarını yaptırmış. Karı-koca evde olmadığı zamanlar eve girip kendi kocasının iç çamaşırlarını bırakıyormuş. Çok geçmeden karı-koca bu esrarengiz don ve atletleri fark etmişler. Ardından komşuların sebebini bir türlü çözemediği kavga gürültü… Sıdıka Hanım’ın evinde huzur kalmamış. Sahipsiz iç çamaşırları dışında evde bir takım ufak tefek ev aletleri de kaybolmaya başlayınca, Sıdıka Hanım evine cinlerin dadandığını düşünmüş. Günlerce evde tütsüler, mumlar yakılmış. Hacı hocalar, nefesi kuvvetli yaşlı itikatlı nineler cinleri defetmek için bu bahtsız kadının evini suyolu yapmışlar. Kimse bütün olup bitenlerin kıskanç bir âdemoğlunun başının altından çıktığını düşünmemiş. Sonra kavgaların sakinleştiği bir gün Sıdıka Hanım evde pusuya yatmayı karar vermiş. İn mi, cin mi herneyse evinin huzurunu kaçıran bu şeyle yüzleşmek istemiş. Bütün bu olanların arkasında kendisini, ailesini istemeyen namert bir ırzı kırığın da olabileceğini aklına getirmemiş değil hani… Şansı varmış ki iki haftadır eve girmeyen bizimkinin o gün geleceği tutmuş. Gerisi bin bir türlü rezalet… Sıdıka’nın kocası olup bitenin çok fazla yayılmasına müsaade etmemiş. Bu edepsiz kadından biraz ürkmüş açıkçası.
Ağzı bir karış açık Perihan, “Zavallı Sıdıka’nın neyini kıskanmış ki bu kadar kötülük etmiş gıız.” diyerek inledi. Kısa boylu tombul kadın da bu manalı soru karşısında heyecanlandı ki, “He ya, neyini kıskanmış ki fakirin?” diye merakla tasdikledi. Ayşe kadın mağrur bir bilici gibi arkadaşlarına şöyle yukardan bakarak, “Neyini olacak, Sıdıka iki sene de bir topaç gibi çocuk doğuyordu. Bunun da çocuğu olmuyodu ya, o yüzden. Bi de yaşıtlarmış bu ikisi aynı sene evlenmişler.” diye cevap verdi.
Perihan Hanım arkadaşları gittikten sonra yaşlı kadının daha ne kadar yaşayacağı düşündü. Hatta “Bu gidişle gelecek kışa çıkmaz herhalde” diye tahmin bile yürüttü. Sonra Allahın nezdinde haddini aştığını fark ederek, “Ya rabbim kulların vadesi senin cebindedir. Aç bu fukaranın yolunu da yanına al, kurtulsun garibim.” diye mırıldanarak seğirtti gitti.
Üçüncü bölüm:
Mart ayının ortaları gelmişti ama henüz cemre düşmemişti ne toprağa ne suya. Köyün yukarı tepesinde çok eski zamanlarda ulvî bir şahsa iskân edilmiş olan, adaklar adanan mumlar yakılan ziyaretin orta yerindeki kabrin ta dibinden uğultuyla nefes gibi soğuk bir rüzgâr yükseldi. Rüzgâr uyuyan toprağın ve onun örttüğü soğuktan mecalsiz irili ufaklı bütün canlının, haşaratın üzerinden kayarak yaşlı kadının penceresine kadar geldi. Bu soğuk ve mat nefes yüzünü yaladığında kadın kalbi sıkışmış gibi inleyip doğruldu. Belli ki rüzgâr kabirden kendini salmaya başladığı sırada kadın da kötü bir kâbus görmeye başlamıştı. Yaşlı kadın o kadar korkmuştu ki iniltileri giderek homurdanmaya, homurtusu da çığlığa döndü. Çok geçmeden kadın kendini engelleyemeden, “uy aney, uy ane babo!” gibi nidalarla en pes sesinden bas bas bağırmaya başlamıştı. Kemal Bey henüz yatağa girmişti ki Yaşlı Kadının bağırtılarını işitti. Perihan Hanım mışıl mışıl uyuyordu. Başına yastığa koymaya görsün, top atsan uyanmazdı. Kemal Bey süratle yatağından kalktı. Parkasını, atkısını üstüne alıp koştu.
Yaşlı hala, “Uy aney, vay babo, Allahım canımı al da kurtulam.” diye bağırıyordu. Kemal Beyi karşısında görünce henüz ölmediğini anlamış olacak ki iki kolunu açarak, “Gel hele gel, gurban olam ben sana, gel ki sana ne diyecem” diyerek ağlamaya başladı. Kadının ağlaması bağırtısından pek te farklı değildi. Aslına bakılırsa ağlıyor mu böğürüyor mu anlamak için Kemal Bey lambayı açmak zorunda kalmıştı. Yaşlı Kadın ışığın altında çaresizce kollarını indirdi. Kemal Bey kadını omuzlarından tutup, “N’oldu bibi, hele bi söle n’oldu?” diyerek birkaç kez silkti. Kadın sakinleşmişti. Yaşlı kalbi eski ritmine kavuşup ta soluğu yerine gelince başını kaldırıp Kemal Bey’e:
“Bak oğul sana ne diyecem. Ben ölüyorum artık. Ama senden bir isteğim var. Benim evin önünde bir yalak taşı var ya, koyunların tuz yaladığı… Gidip onu kaldıracaksın. Altını biraz kazacaksın. Orda bir çuval var. Onun içinde de bir naylon torba. Onun da içinde bişey var. O çuvalı içine bakmadan bana getireceksin.” dedi. Kemal Bey çok heyecanlanmıştı. “Başka kimseye söyledin mi bunu,” diyebildi gözleri yuvalarından çıkarak. Yaşlı kadın, “Yok oğul yok, kimse bilmiyor. Git getir ben ölecem haa!” dedi. Kendini yatağa bıraktı, inlemeye devam etti.
Kemal Bey o gece hiç uyumadı. Kadın tarif ettiği yerde ne gizlemiş olabilirdi yıllarca. Muhakkak altın olmalıydı. Bu köy Ermenilerinmiş vaktiyle. Osmanlı zamanında köylerini terk ederken altınlarını, değerli eşyalarını belki geri gelirler diye kimsenin aklına hayaline gelmeyecek yerlere sakladıklarını bilmeyen yoktu. Yaşlı kadının kocasının yıllar önce bu gömülerden bir kısmını bulduğu da Kemal Beyin kulağına gelmişti bir vakitler. İnanmamıştı tabi… Ama neden olmasındı. İbrahim Efendi altınlardan bir kısmını bulmuş olabilirdi. Sık sık İstanbul’a gidip her haltı yediği dedikodularını kendisi bile hatırlıyordu çocukluğundan. Nerden gelmişti bu değirmenin suyu. Evet, İbrahim Efendi Ermeni altını bulmuştu. Ve ölene kadar bozdurup bozdurup afiyetle yemişti İstanbullarda. Hepsini bitirememiş olacak ki bir kısmını da gömmüştü. Bu düşünce Kemal Bey için yeterince tatmin ediciydi. İçinde daha önce hiç hissetmediği bir heyecan uyandı. Gençliğinde kumar oynarken yaşadığı duyguya benzer bir heyecandı bu.
Dördüncü bölüm:
Kemal Bey bir sonraki günün akşamı, çatıdan su işlerinde çalıştığı günlerden kalma tulum ve botlarını indirdi. Yıllarca çatıda sakladığı bu iş kıyafetlerini kıyamayıp giymek istememişti köy işlerinde. Ama vakti gelmişti işte. Bundan daha önemli bir iş olamazdı herhalde geri kalan ömründe. Kıyafetleri özenle istifledi. Evden getirdiği balıkçı yaka kazağını, deriden yapılmış, usta işi kalıpçı eldivenlerini, çift katlı kulaklıkları kendinden beresini ve hepsinin üstüne giyeceği su geçirmez yeşil askeri parkasını giyme sırasına göre yan yana samanlığın uygun bir köşesine dizdi. Ayrıca su kuyusu açmak için kullanılan kısa saplı saf çelikten yapılma Alman malı kazma ve küreğini de hemen kıyafetlerin yanına iliştirdi. El fenerini ve oğlunun Ankara’dan kendisine ramazanda hediye olarak getirdiği İsviçre bıçağına da uygun bir yer ayarladıktan sonra eksik bir alet var mı diye iki üç kez kontrol edip usulca samanlığı terk etti. Perihan Hanıma da o gece sırtının ağrıdığını salondaki tahta somyada yatacağını söyledi usturuplu bir şekilde. Gerçi karısının bunca yıldır gece uyandığına şahit olmamıştı ama tedbirli olmak lazımdı. Gece uyanıp ta kendisini göremezse, maazallah köyü birbirine katardı bu yarım akıllı.
Gece on ikiyi vurduğunda Kemal Bey usulünce giyinmiş, takım taklavatını alıp yola koyulmuştu bile. Gece sessiz ve renksizdi. Dolunay üçüncü günündeydi. Saldığı ışığın rengi hazan sarısından soluk beyaza dönmüştü artık. Boylu boyunca uzanan tarlaların öbek öbek yarılmış fehlanları, ayın soğuk beyaz ışığıyla çivit mavisine çalıyordu. Tek tük göze çarpan birkaç ağaç dışında koca bir göl gibi görünüyordu ova.
Kemal bey sağını solunu yoklaya yoklaya ağır adımlarla ovadan dereye kadar indi. Söğütlüğün içinden geçerek köprüye kadar vardı. Bu mevsimde derenin suyu elli santimi geçmezdi. Köprüden geçmeyi biraz sakıncalı gördüğünden, altından dereyi yararak geçecekti. Zira bu güzergâhı akşama kadar kafasında ayrıntısıyla planlamıştı. Dere yatağından çıktığında Yaşlı Kadının mezrasının ışıkları artık görülebiliyordu.
Mahallenin sokaklarına girmeden etrafından dolaştı. Yaşlı kadının izbeye dönmüş olan evinin arka bahçesine vardığında heyecandan ritmini şaşıran kalbini dinlendirmek için oturup biraz soluklandı. Buradan baktığında yalak taşını görebiliyordu. Bakımsızlıktan yabani otaların bastığı bahçeden yavaş yavaş ilerleyerek taşın yanına vardı. Belki kendisinden çok daha yaşlı olan bu taş hiç te yerinden oynayacak gibi görünmüyordu. El yordamıyla sağını solunu yoklayıp dengesini bozabileceği bir kör nokta aradı. Taşı ayakta tutan nispeten daha küçük bir taşta karar kıldı sonunda. Bu taşı oynatabilirse yalak taşı da dengesini yitirecekti hesapta. Toprak ıslandığından mı nedir alttaki taşı kolaylıkla oynattı, sonrada söküp aldı yerinden. Dengesini yitiren yalak taşı da aynı istikamette gürültüyle devrildi. Bu ağır kütleyi biraz daha yana almak kalmıştı geriye. Bu iş diğerinden daha uzun sürdü ama sonunda onu da başardı. Kemal Bey hemen taşın altını kazmaya girişti. İyiden iyiye heyecanlanmıştı artık.
Beş altı el kazma darbesi vurmuştu ki, alet çuval gibi bir şeye takıldı. Oysa altınları yüzeye bu kadar yakın bir yere gömmek delilikti. Hatta salaklıktı, salaklığın daniskasıydı. Kemal bey bunları düşünürken artık kazmayı bırakmış kürekle işliyordu. Çuvalın etrafını iyice temizledi. Sonra iki eliyle asılıp bir iki yüklenerek topraktan ayırdı. O an içinde hiçbir heyecan kırıntısı kalmadığını hissetti Kemal Bey. Çuvalı kendisinden biraz uzağa gelecek şekilde karşısına koydu. Sırtını da yalak taşına yaslayıp oturdu. Cebinden tabakasını çıkarıp ağır ağır sigarasını sardı. Sonra yine hiç acele etmeden tüttürdü sigarasını ateş parmaklarına varıncaya kadar. Çuval yıllardır toprak altında kalmaktan lime lime olmuştu. Gerçi taşın altında kaldığından yağmurdan, kardan korunmuştu korunmasına ama kim bilir kaç on yıl geçmişti üstünden. Çuvalın içinde kalın plastik torba olmasa muhtemelen dağılıp giderdi her ne varsa içinde. Yaşlı kadın çuvalın içine bakmaması konusunda defalarca tembihlemişti ama Kemal Bey pek te itibar edecek gibi görünmüyordu.
Sigarasını söndürdükten sonra çuvalın başına gidip çömeldi. İplik iplik olmuş çuvalı bir hamlede yırttı. İçinde ağzı sıkı sıkı bağlı plastik torbayı da bıçağıyla keserek açtı. Açmasıyla da yüzü düşüverdi Kemal Beyin. Çünkü torbanın içinden değil altın, madeni kuruşluk bile çıkmamıştı. Hırsla ne var ne yok torbanın içinde her şeyi oracığa boca ediverdi. Torbanın içinden bebek kundağı, bebek ayakkabısı, el örgüsü bebek süveteri, birkaç çift bebek patiği, tahtadan üç beş eski oyuncak ve buna benzer birkaç parça eski eşya çıktı. Kemal bey hayal kırıklığının ötesinde kendisiyle dalga geçilmiş gibi hissediyor, olup bitenleri anlamaya çalışıyordu. Olanlar saçma sapan, tekinsiz, bir o kadar da korkunçtu. Bebek eşyaları kendisini o kadar ürkütmüştü ki bir süre dokunamadı. Sonra sinirle yerinden fırlayıp çuvalın yerini tekrar kazmaya başladı.
Kan ter içinden kalıncaya kadar kazdı; ama toprak ve kilden başka hiçbir şey yoktu geride. Son umutlarını da tüketip çöküverdi olduğu yere. Siniri de bir nebze geçmişti ama hala bir anlam veremiyordu olanlara. Çuvaldan çıkan eşyaları yanında getirdiği başka bir çuvala doldurup mahcup ve bitkin bir şekilde geldiği istikametten evinin yolunu tuttu.
Attığı her adımda öfkesi giderek artıyordu. Aldanmış, kandırılmıştı. O yaşlı koca karı oyuna getirmişti kendisini göz göre göre. Evine vardığında doğrudan yaşlı kadının kaldığı odaya yöneldi. Kapıyı açtığında kadın karşısında duvara sırtını yaslamış kendisine bakıyordu. Pencereden yüzüne düşen beyaz ışıkta gözleri bir kedininki gibi yanıp sönüyordu. Kemal Bey Onu daha önce hiç bu ifadeyle görmemişti. Sanki kırk yıl birden gençleşmiş gibiydi. Kalkıp yürüyecek kadar da dinç görünüyordu. Kemal Bey hışımla kadının döşeğinin önüne geldi elindeki çuvalı ters çevirerek ne var ne yok boşalttı önüne. Bir yandan da sövüp sayıyordu kadına:
“Sen benimle dalga mı geçiyon ulen, ne lan bunlar! Konuş ulen konuş! Altınlar nerede lan! Altınları nereye sakladın!” Kemal Bey o kadar sinirlenmişti ki kendini tutamayıp iki eliyle kadını omuzlarından tutup sallamaya başladı. Kadın korkudan dili tutulmuş, gözleri fal taşı gibi açılmış vaziyette Kemal Beyin önünde öylece kalakalmıştı. Ne karşılık verebiliyor, ne de tek bir kelime edebiliyordu. Kemal Bey kadını bırakıp odanın içinde bir ileri bir geri dolaşmaya başladı. Kadına yaklaştığında da işaret parmağını sallayıp tehditler savuruyordu. Çıldırmış gibiydi. Kadın yaşadığı şoku atlatınca bir iki söz söyleme fırsatı buldu:
“Oğul bunlar benim bebeğimin haa. O benim herif gidip gelmiyodu ya İstanbul’a. Hamileydim ben o zaman. Ona kızıp düşürdüm çocuğu. O Sıdıka karısı var ya o orospunun aklına uydum da düşürdüm çocuğu yaa… Oğul kızmayasın bana haa.. Çocuğum yaşasaydı bakardı bana şimdi. Yaa oğul kurudum ondan sonra ben. Bak bunlar o bebeğin esvapları. Daha doğmadan almıştım hepsini.” Kadın bir taraftan kendini Kemal Beyden sakınırken bir taraftan olanları kendince izaha çalışıyordu. Kemal Bey ise kadının sözlerini duymuyordu bile. Delirmiş gibi odanın içinde elini kolunu savura savura dolaşıp, “Ulan koca katır öldürürüm lan seni, altınlar nerede ulan?” deyip bas bas bağırıyordu.
Tekrar kadının üstüne seğirtti ki kadın, “Tamam tamam söylüyecem, aha burada ha. Vuramayasın bana oğul. Ben yaşlıyım zaten al senin olsun.” deyip arkasındaki yastığı çekip dikiş yerinden sökmeye başladı. Kemal Bey bunu duyunca olduğu yerde kalakaldı. Bu sefer neyin peşindeydi bu yaşlı şeytan. Yine mi oyuna getiriyordu kendisini yoksa. Ağzı bir karış açık kolları havada şaşkınlıkla kadını izledi. Kadın yastığı sökerken bir yandan da, “Öldürmeyesin beni oğul, ben yaşlıyım zaten, mapusa atarlar seni, al senin olsun bak hepsi burada.” diyordu korka korka. Kadın yün yastığın içine elini daldırıp içi altın dolu, sağı solu defalarca yamanmış bir çorabı çekip çıkardı. Kemal Bey altınların şıngırtısını duyunca kendine gelmiş olacak ki ani bir hamleyle uzanıp kapıverdi kadının elinden. Çorabın içi altın doluydu. İbrahim Efendinin yiyip te bitiremediği Ermeni altınlarıydı bunlar. Yalak taşının altında bulmuştu zamanında…
Beşinci bölüm:
O gecenin sabahında Yaşlı Kadın ruhunu teslim etti. Mevtayı ilk Perihan Hanım gördü. Döşeğinin içine yayılmış bebek kıyafetleriyle karşılaştığında çok korkmuş, şaşırmıştı. Kemal Bey ne o gece olanlardan ne de altınlardan bahsetti karısına. Döşekten çıkan bebek kıyafetlerini ise kadının daha önce gizlediği bir yerden ölmeden önce çıkarmış olabileceğini, muhtemelen kendisi için önemli olduğunu ve bu sebepten eşyaların kadınla birlikte gömülmesi gerektiğini söyledi karısına. Ayrıca bu konuda kimseye bir şey anlatmamasını da sıkı sıkı tembih etti. Bunları söyleyerek hem karısını rahatlatmış hem de belki yıllarca sürecek, milletin diline pelesenk olacak bir hayalet hikâyesinin de önünü almış oluyordu.
Kemal bey Yaşlı Kadından kalan altınlardan karısı dahil kimseye bahsetmedi ama İbrahim Efendi gibi har vurup harman da savurmadı. Perihan Hanım ise aniden gelen bu bolluğu Allah katında yaptığı iyiliklere ve iyi niyetine yoruyordu.
SON
Diğer Cem Çınar Yazıları

Dünyanın en büyük 3 destanından biri olan Kuvayi Milliye Destanı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tiyatro topluluğu tarafından 28 Mart Cuma gecesi İzmir'de ilk sahneleme denemesini yapmıştı. 70 kişiden oluşan kadrosuyla, canlı müziğiyle ve içerisinde milli mücadele günlerine ait danslarıyla Kuvayı Milliye Destanı oyunu, 16 Mayıs 2008 tarihinde Gaziantep Üniversitesi'nde sahnelenecektir.








Bu hikayeyi okurken kendi dilini oturtmuş, çok tecrübeli bir yazarı okur gibi hissettim kendimi. Çok duru ve temiz bir anlatım, ne özenti ne de fazladan bir kelime yok gibi. Hikayenin içeriği de oldukça inandırıcı. Eline sağlık
inanın son zamanlarda bu kadar sürükleyici bir hikaye okumamıştım teşekkürler