Üç Elma
01 Ekim 2007 - 12:22
Gökten düşen bir elmanın, kırmızı olma olasılığı; %33,33’tür. Sarı da olabilir, yeşil de. Ama nedense, hep kırmızı elmalar göz önündedir, bu olayda. Bundan şüphelenmiş miydiniz hiç? Ya da bir çok hayvanın kuyruğu olmasına rağmen, sadece semenderlerin baskıya ve zulme uğradığını biliyor muydunuz? Evet, sadece kuyruklu olduğu için dayak yiyen semenderler tanıyorum. Tüm bunları bilmek için bir hikâyeniz olmalı, benim var.
Liseyi, başarılı bir şekilde bitirmiştim. Babam, sınavlarda muvaffak olacağımdan, Emin, annem ise büyük adam olacağımdan, Mücellaydı. Soruları, boş bırakmaz yakışmazdı, Emin beyin oğluna, bilemediğimi de cevapladım. Bazıları boş bırakır, bazıları ise atar. Bir yaşam tarzıdır bu, ama attıklarımızın tutuğu bir dünyada yaşamıyoruz ne yazık ki. Ben, denizlerin karalara oranı 52/98 desem, biri hemen çıkıp sadeleştirir bu kesri, durmazlar, durduramazlar kendilerini, yanlışlarımı ortaya çıkarıp, bilemediklerini boş bırakırlar.
Yanlışlar, sadece doğrularımı götürmedi. Emin Bey mahzunlaştı, sınav sonuçları açıklandığında, bir ağırlık geldi üzerine. Mücella hanım ise ev işlerine verdi kendini. Ben geldiğimde, fısıltılarla konuşulanlar yarıda kalıyordu artık.
“Ne saklıyorsunuz benden?”
“Ne saklayacağız oğlum, amcanlar gelecekmiş hafta sonu, onu konuşuyorduk.”
Çok dağınık çok, söz de dinlemiyor, konuşturmaya çalışıyorum olmuyor, dışarıya da çıkmıyor, zorla çıkarıyorum, bıraktığım yerden kıpırdamıyor, öylece duruyor, dalgın dalgın, olmayacak böyle, kafesiyle beraber verelim eski sahibine, bakamayacağız, ölecek. Planlar, planlar, planlar… Kapı aralarından, duyabiliyordum onları.
Ev kalabalık; misafirler; çocukları, çocukların oyunları, soruları, anıları, acıları ile beraber gelmiş. Koltukta oturup, tüm olanları izliyordum. Ne çok şey anlatıyorlar, anlatmaya daha fazla zaman ayırıyorlar, yaşamaktan. Nurten hanımı bilirsin, küçük oğlu Amerika’ya gitmişti okumak için, bilmez mi, orada bir kızla işi pişirmişler, evleneceğim diye tutturmuş, Nurten deliye dönmüştür, dönmez mi, atladığı gibi eyersiz atına, bizon sürülerinin peşine takılmış, o kış çok sert geçmiş, kuruttukları etler yetmemiş, kış boyu, çocuklar aç sefil bitap düşmüş, av sezonu iyice bir doyuralım garipleri, iki adağım vardı, onları da keserim, ikisi de oldu, Allaha şükür. Adakta bulunan, etten yemez değil mi? Yemez, dağıtmak uygun düşer, fakir fukaraya. Sen nasılsın yavrum, Turgay, hiç sesin çıkmıyor, iyi gördüm ama seni, maşallah aynı dayısı değil mi, dayısı da böyle az konuşurdu, sınavı kazanamadım diye üzmüyorsun değil mi kendini, aferin, bak küçük amcan Yavuz’a, üçüncü girişinde kazandı, şimdi mühendis çıktı, çok mutlu. Kıskıvrak yakalanmıştım, korkuyordum, bir av hayvanı gibi. Öyle bir hayvan ki, ne yalvaran gözlerle yardım isteyecek kadar evcil, ne de kendini kurtarmak için savaşacak kadar vahşi. İçim boşaltılmıştı, boncuktan gözlerim gerçek gibi, çürümesin diye ilaçlamışlar vücudumu, doldurmuşlar tekrar. Doldurulmuş bir av hayvanı olarak, yatağa uzanıp sigara yaktım. Dumanlar sardı etrafımı.
Dayımlar beni görmek istiyor, hem değişiklik olur benim içinde, evden çıkmıyorum hiç, balığa çıkmayı da severim denizi de, dayımla çıkarım işte balığa, dayımın oğlu da benim yaşıtım, beraber gezeriz İzmir’de, açılırım biraz. Gitmek istemiyorum. Gitsem çok severim ama, gelmek istemem bir daha, arka bahçelerinde meyve ağaçları var, çeşit, çeşit. Burada kalsam. Ormana da yakın, yürüyüş yaparım gidersem, taze meyveleri dalından koparırım, köpekleri de var, benim sevdiklerimden, kocaman, aptal suratlı, sakar köpeklerden, çok gülerim gidersem. Gitmesem. Yengemde çok özlemiş beni, en sevdiğim yemekleri yapacakmış, yarın mutlaka bekliyor, otobüs biletini de ayırtmış babam, öğleden sonraya. Tamam gidiyorum. Çok eğleneceğim.
Kendi yaşamımı, bu kocaman taşıtı kullanan insanın, tecrübesine ve dikkatine bırakmıştım, sorumluluk tamamen onda, ileride ki virajda kontrolünü kaybedebilir, sollama yapmak isteyebilir, olmadık bir yerde, uyuyuverir rahat koltuğunda. Beni hiç ilgilendirmez, tüm sorumluluk onda. Çok güzel bir duygu, yaşanabilecek olumsuzlukların, sorumluluğunun başkasında olduğu, bir yaşam diliminin olması, hayatımda. Huzur içinde uyuyorum. Gece uykusu bambaşkadır, gündüz uyuyup, gece oturarak yaşar mı insan hiç?
Ani bir sarsıntıyla uyandım.
“Nerdeyiz?”
“Aydın’ı geçtik, Muğla’ya doğru gidiyoruz, siz nerede inecektiniz.” Bu soruyu, boş bırakmak istiyorum. Ne kadar çok uyumuşum, neden uyandırmadılar beni?
“Burada.”
“Burada mı?” Şehirler arası yolda, tam da ineceğim yerde, uyanmama şaşırdı.
“Evet, burada inmek istiyorum, ineceğim yeri geçiyoruz.” Böyle şeyler olamaz mı? Şehir merkezlerinde değil de, şehirler arası yollarda, inmez mi insanlar? Tam da inecekleri yerde uyanıp, durdurun otobüsü demezler mi?
Asfalt oldukça sıcak, yolun kenarında ki otların arasından, hayvan leşlerinin kokusunu getiriyor rüzgar, ara bir yola sapmalıydım. Toprak yol. Her adımımda, küçük bir toz bulutu kaldırıyorum. Karıncaların tanrısı, kum fırtınaları çıkarak, geldiğini haberdar ediyor.
Evden çıkmak istemezken, İzmir’e gitmek için otobüse binip, Muğla yakınlarında indim, kader diye bir şey var mı? Varsa asfaltın üstünde, sıcaktan erimiş sakız gibi bir şey olmalı. Ayağımın altına yapışan, uzadıkça uzayan, sakız. Kim çiğneyip tükürdü onu? Münasebetsiz. Kaderin, yuvarlak, püskülü ve tozlu bir şey olduğunu, henüz öğrenmemiştim.
Yolun sonuna gitmekte ısrarcıydım. “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar, yorulmaz.” demişti güneş, uydularına. Bir daralıp bir genişliyor yol, dalların altından eğilerek geçiyorum, kimi zaman.
Yeni yerler bulmalıyız kendimize. Kimsenin gitmediği bir yoldan, herkesin gittiği bir yere çıkmanın anlamı ne? Yol, kıvrılarak beni sahile kadar götürdü, yorulmuş olmalı. Hava kararmak üzereydi.
Yolculuğun sonunda, Orhan Veli’nin aksine, söğüt ağacı olmak isterdim ve olabilirim. Söğüt ağacı anaçtır, insanlığa en yakın canlıdır, verdiği öğütlerle koca bir imparatorluk kurulmuştur. Altına uzanıyorum, zamanı geldiğinde uyandıracak beni, söğüt ağacı.
Uyandığımda, gece olmuştu. Üzerimdekileri çıkarıp, denize doğru yürüdüm. Su, tüm vücudumu sardığında, dünyayı elbise gibi giymiştim üzerime, onun bir parçasıyım artık. Konuşacak ne çok şey var.
Ay tatilde, yıldızlar isteksizdi o gece, yarışacak kimse olmayınca parlaklığıyla. Alabildiğine karanlığın içinde, beliren ilk görüntüler ürkütücüydü, soğuk bir kış günü, karların üzerinde, parlayan siyah tüyleri, kocaman gözleriyle, yanarak koşan bir at. Çaresizdi, sırtından alevler yükselirken. Koşması, acısını dindirdiğinden değil. Burnundan buharlar çıkıyordu, hızla uzaklaştı, nal izlerinde alevler. Düştüğü yerde, siyah bir nokta oldu.
İlk önce nokta vardı, cümle ardından geldi. Ölüm her yerde ölüm, ya yaşam. Anafora kapılmış bir tekne dönüp duruyordu, giderek daha derine, batmasını istemiyordum. Ben baktığımda dönüyordu yalnızca. İnanılmaz bir kalabalık, bakışlarımı onlara çevirdiğimde, koşuşturmaya başlıyor insanlar. Başka bir yöne çevirdiğimde duruyorlar. Hareket, sadece baktığım yerde, tanrı olmak böyle bir şey mi? “Hayır”. Yazılar konuşuyor benimle.
Dünya yakınların de bir ev, binlerce penceresinden seyrediyor, yaratıklar bizi. Güvendeler, kucaklarında eğlencelik yemişler, yağları fırlamış, derilerinin altından, tenleri rahatsız edici beyaz. Tekneden, çığlıklar geliyor, bakmamalıyım oraya. Yazılar hızlanıyor, öğrenmek istediklerim ve istemediklerim, düşüncelerim mi yönlendiriyor onları?
Tarihin karanlık sayfalarına geldiğinde yazılar, insanlık tarihinin yüz karası adam düştü denize, uzaydan gelen kahkahalar eşliğinde. Beraber yüzdük. Karaya varana kadar konuşmadı. Kumsalda elimizde biralar, oturduk söğüt ağacının altına. İçtikçe, attı üzerindeki utangaçlığı, uğradığı haksızlıkları anlattı, aslında yapmak istediklerini.
“Ben” dedi, “o devrin insanı değildim, bak şimdi.” Baktım, ağaçları gösteriyor, farklı şeyler görüyoruz.
“Melancolia I’i gördüğümde, düşündüm ilk. O, başaramamış ama ben, başarırım dedim. Ben, başarırım dedim.” Bir süre, söylediklerini tekrar etti. Kumun üzerine, kanatlar çiziyordu.
“Tanrının, hayal gücüyle yarışmak.” Kahkahalar atmaya başlamıştı. Şiddetti, giderek azalan kahkahalar, yerini, yine mırıldanmalara bıraktı.
“İşte ben, dünyanın yüz karası adam, bana böyle diyorlar, değil mi? Onların, denemeye, hatta akıllarından bile geçirmeye, cesaret edemeyeceği bir şeye kalkışan ve mağlup olan adam. Basitliklerinin, esaretlerinin, çaresizliklerinin sonsuza kadar var olacak, tabusu. Biliyorum.” Yine susmuştu. Aklında, bu an için, onu, dinleyenlerin olduğu an için, hazırladığı yüzlerce cümle içinden, en uygun olanı arıyordu.
Söğüt ağacı; “Ya tanrı” diyerek, lafa girmeye çalışsa da, bağırarak devam etti.
“Biliyorum. Her tabunun, bir yasağı, her yasağın, bir isteği gizlediğini biliyorum. Biliyorlar. Benden korkuyorlar.” Bir daha konuşmadı, anlatmak istediklerini anlatmıştı.
Sabah kahvaltısında, kızarmış ekmek ile yumurta hazırladım. Çayı, dünyanın yüz karası adam demledi. Gökten, üç elma düştü, ikisi yeşil, biri sarı, ben olasılık hesaplarına dalmışken;
“Hoş geldin aramıza” dedi, söğüt ağacı.
Kök salmaya başlamıştım bile, toprağın derinliklerine doğru, yapraklarım yeşil, dallarım taze, yüzyıllar boyu sürecek maceranın, henüz başındaydım. Dünyanın yüz karası adam, kaybolup gitti bir anda. Biz, iki söğüt ağacı, dallarımızda rüzgarlar, kaldık dünyada.
Diğer Sertaç Atalay Yazıları

Dünyanın en büyük 3 destanından biri olan Kuvayi Milliye Destanı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tiyatro topluluğu tarafından 28 Mart Cuma gecesi İzmir'de ilk sahneleme denemesini yapmıştı. 70 kişiden oluşan kadrosuyla, canlı müziğiyle ve içerisinde milli mücadele günlerine ait danslarıyla Kuvayı Milliye Destanı oyunu, 16 Mayıs 2008 tarihinde Gaziantep Üniversitesi'nde sahnelenecektir.








çok güzel olmuş bence belkide geleceğin en çok okunan yazarlarından birine yorum yazma işini yaptımyarın için bugünden
Keyifle bir solukta okudum.Tebrikler.
çok güzeldi tebrikler