Mucize
27 Ekim 2007 - 21:42
Mola yerinden ayrılalı iki saati geçmişti. Otobüs, kıvrılarak uzayan yolda hızla ilerlerken, radyodan yükselen müzik, tatlı bir fısıltı gibi yayılıyordu içeriye. Yolcuların büyük çoğunluğu uykuya dalmıştı. Muavin, zorlu bir gün geçirdiğinden olsa gerek, uykusunda konuşuyordu:
“Acentenin hatası abla, erkek yanı kesmişler. Hep böyle yapıyorlar, bayram arifesi.” Şoför, uykusunda konuşan muavini desteklemekten almadı kendini:
“Sorunlu bir yer orası, bizi de yolcuyla muhatap ediyorlar…”
Yakınması, çarpışmanın gürültüsüyle yarıda kalmıştı. Aniden önünde beliren bir şeye çarpıp, metrelerce kayan otobüs, yolun kenarında zorlukla durabildi. Sarsıntıyla uyanan yolcuların çığlığı, kafasını cama çarpıp sersemleyen muavini, kendine getirdi. Hafifçe şişen kafasını ovuşturan muavin, şoföre dönerek:
“Geçmiş olsun abi, neye çarptık?” dedi.
Şoförün donup kalmış bakışları, otobüsün hemen önüne, yola kilitlenmişti. Konuşmadan, öylece duruyordu. Muavin, yola baktığında gözlerine inanamadı.
Kafasını, kristal tüylerle kaplı, büyük kanatlarının arasına almış garip bir yaratık, yerde uzanıyordu. Boyu, iki metreyi aşkındı. Dağınık kızıl saçları, farların ışığında alevleri andırıyordu. Pençe şeklindeki büyük ayakları, ne kadar tehlikeli olabileceğinin işaretiydi. Yaratık, kafasını hafifçe kaldırıp, buz mavisi kocaman gözlerini otobüse çevirdiğinde, dört numaradaki başörtülü teyze daha fazla dayanamadı:
“Uzaylı!” diye bağırıp başörtüsüne bir düğüm daha attı.
Korku ve heyecanla karışık bu nida, tüm otobüsün ön cama doğru hareketlenmesine neden oldu. Birkaç saniye süren şaşkınlığı üzerlerinden atan yolcular, olayı bir çırpıda yorumladılar.
Hemen ön sıralarda yerini alıp gözlüklerini aceleyle takan, takım elbiseli yaşlı adam;
“İnsanları kaçırmaya geliyor bunlar, deney yapıyorlarmış” dedi. Bir benzeri, altta kalmadı;
“Tabi, tabi… Özellikle burada çok oluyormuş.”
Tövbeler, salavatlar ve birkaç kısa dua duyuldu ardından. Arka taraflarda kalmış, elinde çakmak ve sigarayla bekleyen bir tiryaki, bağırdı ön tarafa doğru:
“Kaptan, daha duracaksak açsana kapıları, bir sigara içelim…”
Yolculuk boyunca, annesinin kucağında, diğer yolcuları kıskandırarak uyuyan küçük çocuk sordu:
“Anne, uzaylılar da oruç tutuyor mu?” Genç anne, çocuğun her sorusuna, cevap vermekle yükümlü hissediyordu kendini.
“Tutuyor tabi yavrum, hepimizi Allah yarattı.” Uzun saçlarını arkadan bağlamış, kalın çevreli gözlüklerinin ardından olup biteni izleyen adam, keçi sakalıyla oynayarak:
“Tutmaz mı! Bu yaratık ta, sabah namazına yetişmeye çalışırken, aceleden çarptı bize” deyince, tekrar tövbeler yükseldi, yolculardan.
Ön saflar, kısa süreli bir tartışmanın ardından, yaratığın zarar veremeyecek kadar yaralı olduğuna karar verdiler. Onu yakalama fikri, on bir yaşlarında bir çocuktan çıktı ve hemen destek buldu. Kapılar açıldığında, hala uyuyan bir yolcu hariç, herkes dışarıya çıkmıştı.
Refleks olsa gerek, otobüsten her inen, yolun kenarından birkaç taş aldı eline ve fırlatmaya başladı yaratığa. Uzaylının, hiç kıpırdamamasından cesaretlenen bir genç irisi, beş metre kadar yaklaştı ona. Elinde, uzun bir sopa vardı. Heyecandan, karşı şeridi kaplayan, yoğun sis bulutunu fark edememişti. Sisin içinde, aniden vücut bulan ak sakallı bir keçinin ileriye doğru atılmasıyla, genç irisi, elindeki sopayı atıp, koşarak diğer yolcuların arasına karıştı.
Keçi, kalabalığa dönüp, davudi bir sesle dile geldi:
“Ne yapıyorsunuz siz ey kendini bilmezler, o bir melek!” dedikten sonra, anlamlı gözleriyle, insanları süzmeye başladı.
İkinci şoka dayanamayan baş örtülü teyze, olduğu yere yığıldı, ama kimse onunla ilgilenmiyordu. Herkesin donup kalmasını fırsat bilen uyanık muavin, koşarak otobüse girdi. Döndüğünde, elinde kolonya, iki tane top kek ve meyve suyu vardı. Meleğe ürkek adımlarla yaklaşıp, pişkince sırıtarak:
“Kolonya alın efendim, açılırsınız” dedi. Melek, keçiyle garip bir dilde konuşuyordu bu esnada. Bakışlarını muavine çevirip, kafasıyla, istemediğini belirten bir işaret yaptı. Muavin, günahlarından pişman, pişman olduğu kadar da ısrarcıydı. Meyve suyu ve top kekleri uzatarak;
“Uzun yoldan geldiniz, alın lütfen, yiyin” deyince, melek, hızla iki yana açtı kanatlarını. Muavin kokuyla geriye doğru sıçramıştı. Şoför, bir an için kaçmayı düşündüyse de, işleri tatlıya bağlamaya karar verip, ileri atıldı. Ne de olsa meleğe çarpan kendisiydi. Ellerini önünde kavuşturarak, meleğin yanına gitti. Muavini, bir omuz darbesiyle saf dışı bırakıp, hemen diz çöktü.
“Biz ettik, sen etme, melek efendi, ver o mübarek elini öpeyim” deyip, meleğin kanatlarına, kafasını gömdü. Hemen ardından, tüm yolcular şoförün arkasında sıraya girdi, el öpmek için. Melek, çaresiz boyun eğdi bu isteğe, tabiatı gereği. Yolcular, sevinçten deliye dönmüştü. Hem affedilmişlerdi, hem de bir meleğin elini öpeceklerdi, bayram arifesinde.
Keçi, sonuçtan memnun kalmıştı. İsimsiz bir kahraman gibi, sessizce, olay yerinden uzaklaşıyordu ki; yolun kenarına park etmiş otobüsü, geç fark eden bir araba, direksiyon hakimiyetini kaybetti. Sağa sola yalpaladıktan sonra, tam yola geri dönerken, karşısına çıkan keçiyi gördüğünde çok geçti.
Keçi, çarpmanın etkisiyle, birkaç metre havalandı, düştüğü yerde bayıldı. Çok kötü yaralamıştı. Araba durmayıp, hızla yoluna devam etti.
Yolcular, yerde yatan meleği yalnız bırakıp, keçinin etrafında çember oluşturdular hemen. Yaşananlar, yeni bir tartışmaya yol açmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu:
- Bu bir işaret, melek için onu kurban etmeliyiz…
- İşaret falan değil, adam nasıl araba kullanıyor, görmedin mi?
- Bence, kesip yiyelim. Melek için tabi…
- Ben, konuşan bir hayvanı yemem!
- O, hayvan değil, tövbe, tövbe…
- Mundar olmadan, keselim hemen!
- Anne, mundar ne demek?..
- Bence keselim ama etini fakirlere dağıtalım.
- Nerden bulacağız teyze, dağ başında fakiri…
- Ben et yiyemiyorum, kollestrolüm var.
- Siz ne yaptığınızın farkında mısınız, konuşan bir hayvanı, hem de meleğin yanında kesmek istiyorsunuz.
- Belki melek te yer?..
- Tövbe tövbe…
Keçinin başındaki tartışma sürerken, on bir yaşlarındaki yaramaz çocuk, meleğin kanadından kopardığı tüyleri saçlarına takmış, Kızılderililer gibi bağırarak, etrafında dönmeye başlamıştı. Annesi, kafasını çevirip, meleğin tüylerini, çocuğunun saçları arasında gördüğünde, çılgına döndü. Koşarak çocuğun yanına gelip, acımadan dövmeye başladı onu. Çocuk ağlamasıyla, daha küçük yaşlarda ki dört çocuk daha ağlamaya başlamıştı. Kadın, tüyleri, meleğe geri vermeye çalıştıysa da, melek, hareketsiz yatıyordu yerde. Garip bir değişim geçirmeye başlamıştı. Kadının, tiz bir çığlık attıktan sonra “Melek öldü” diye bağırması, tartışan yolcular arasında kavga çıkmasına neden oldu.
Otobüsün içinde, uzun süredir uyuyan, akşamdan kalma adam uyandığında, dışarıda tam bir kargaşa hakimdi. Çığlık atan kadınlar, ağlayan çocuklar ve kıyasıya kavga eden diğerleri. Yerde yatan yaratığı da görünce, olayı bir çırpıda çözüverdi: “Uzaylılar, otobüsü ele geçirip, insanların içine girmişti!”
Hemen otobüsten inip, yerden aldığı taşları, yolculara ve yerde yatan yaratığa atmaya başladı. Birkaç isabetli atıştan sonra, ilginin kendisine döndüğünü fark edince, yol boyunca kaçmaya başladı. Yolcular, kendilerini ve meleği taşlayan bu sapkını yakalamak için, uzun süre peşinden koştularsa da yakalayamadılar.
Keçinin yanında yalnız kalan muavin, meleğin tekrar canlanması için dua ettikten sonra, keçiyi kurban etti. Hemen ardından, yolun kenarına atılmış, paslı yağ tenekesinin içinde ateşi hazırlamaya koyuldu.
Yolcular geri döndüklerinde, ortada kavga edecek bir sebep kalmamıştı. Meleği otobüsün içine taşıyıp, koltukların üzerine yatırdılar. Hep beraber kurban etinden yiyip, biraz önce nasıl kavga ettiklerini birbirlerine anlatmaya başladılar. Bu esnada kadınlar, melek için dua ediyorlardı.
Akşamdan kalma adam, uzun süre, yol boyunca koştuktan sonra, jandarma minibüsü ile karşılaştı. Yaşadıklarını tüm gerçekliği ile onlara anlatmıştı. Minibüse atlayıp, olay yerine geldiklerinde, hava aydınlanmak üzereydi. Sönmek üzere olan ateşin başındaki yolcular, gayet normal gözüküyordu.
Askerler, temkinli davranıp, herkesi tek sıra şeklinde dizdi. Olanı biteni anlatmalarını istediler. Onlar da anlattı. Meleğin, otobüste olduğunu söylediler. Komutan sordu;
“Ne yani, otobüsün içinde melek mi var?”
Güneş, ileride tepelerin ardında belirmişti. Otobüsün içine girip, arama yapan askerler, yirmili yaşlarında çıplak bir erkekle karşılaştı. Üzerine kamuflaj giydirip, dışarıya komutanın yanına götürüler. Komutan giderek sinirleniyordu, insana dönüşmüş olan meleğe, ters ters bakıp, sordu:
“Sen melek misin evladım?”
Melek, keçinin, etrafa saçılmış kemiklerine baktıktan sonra; “Hayır, ben…” dedi. Sustu.
Başörtülü teyze, hemen atıldı: “Komutan evladım, o benim oğlum”
Yolcular, insana dönüşen meleği kurtarmak için, teyzeyi desteklediler. Komutan, bu delilerle daha fazla uğraşmak istemiyordu. Genç adamın, neden otobüste çırılçıplak yattığını, öğrenmek bile istemiyordu.
“Peki, getirin o zaman bu gencin kimliğini, bir bakalım kimmiş. Ondan sonra da gidin yolunuza.” dedi.
Teyze, böyle tuzaklara düşecek kadın değildi;
“Cüzdanını çalmışlar mola yerinde evladım, deliye döndü o yüzden” dedi.
Komutan, “İsmini söyleyin bari, nasıl iş bu kardeşim, alırım hepinizi içeriye” diye bağırınca; Teyze, başörtüsünü gevşetip, aklına ilk gelen ismi, hayırsız oğlunun ismini söyledi.
“Bahattin Sarıkanat”
Komutan, bilgisayardan araştırmaları için askerlerine emir verdi. Birkaç dakika sonra gelen asker;
“Asker kaçağı, komutanım” dedi.
Jandarmalar, yolcuların tüm ısrarlarına rağmen, talihsiz meleği, arabaya attıkları gibi götürdüler. Geride kalan yolcular, isteksiz ve kırgın, bindiler tekrar otobüse. Keçinin kemiklerinden, hatıra alanlar oldu.
Tekrar yola çıktıklarında, başörtülü teyze, derin bir iç çektikten sonra;
“Biz, elimizden geleni yaptık, Allah günah yazmasın” dedi.
Tüm otobüs “Amin” diyerek katıldı bu duaya.
Aradan aylar geçmişti. Malum otobüste bulunan genç bir kadın, bıkmadan usanmadan, meleğin nerede askerlik yaptığını araştırıyordu. İlk görüşte aşık olmuştu ona. Sonunda buldu. Kars’ta, Jandarma Er olmuştu melek. Mektuplaşmaya başladılar.
Melek Bahattin, son mektubunda “Vatani vazifemiz, yapacağız tabi. Şafak 135” yazsa da, genç kadının içini şüpheler kemiriyordu. Kırgın mıydı acaba, o gece yaşananlardan dolayı?..
Diğer Sertaç Atalay Yazıları

Dünyanın en büyük 3 destanından biri olan Kuvayi Milliye Destanı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tiyatro topluluğu tarafından 28 Mart Cuma gecesi İzmir'de ilk sahneleme denemesini yapmıştı. 70 kişiden oluşan kadrosuyla, canlı müziğiyle ve içerisinde milli mücadele günlerine ait danslarıyla Kuvayı Milliye Destanı oyunu, 16 Mayıs 2008 tarihinde Gaziantep Üniversitesi'nde sahnelenecektir.







