Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Burcu Nehir Halaçoğlu

Köy

Burcu Nehir Halaçoğlu
16 Haziran 2009 - 22:55

RyyeNe karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük… Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek… Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de öyle ısınmak, ışımak istiyorum; ışığı özlüyorum. Lambaların, neon ışınlarının, manyetik ekranların tüketen yapay ışık dalgalarını değil, gerçek, doyuran, dolduran ışığı…

***

Pedalları çevirirken, dinlediğim müziğin ritmine uyumluydum; sağ, sol, solda biraz bekle, yine sağ, sol, sağ, solda biraz bekle.. Başımı açık gökyüzüne kaldırdım bir anlığına ve tam tepemden uçup giden alıcı kuşu gördüm. Onun, rüzgâra kapılan kanatlarının hareketlerini taklit ederek, pedalların üzerinde dikildim ve yokuşu böyle indim. Alıcı bir kuşun avına odaklanıp dalması gibi.. Bu inişin ardından, ufku kapatan uzun bir yokuş geliyordu. Yorgunum ama zorlanmadım, ağır ağır tırmandım, sağ, sol, sağ.. Ne tarif edeyim size, eğer kayda değer bir manzara yoksa gözlerimin önünde? Çalılar? Ağaçlar? Küçük otlar? Bir milyon renk var çevremde dönen ancak hiçbiri parlamıyor, ısıtmıyor; yeşil, mavi, sarı, kırmızı tonları, hepsi kısır.. Gökyüzünde dolaştığını gördüğüm şu küçük bulutu, daha önce defalarca görmüştüm, vakti gelecek, yine göreceğim. Ötede, az önce gözüme takılan alıcı kuş dolaşıyor, arada dalış yapıp birşeyler avlıyormuş gibi beni kandırıyor. Kanmak istiyorum, kandığımı hayal ediyorum. Yoksa anlamı kalmaz.

Yokuşu aşınca, önüme bir tavuk çıktı. Yanına yaklaşana kadar da kaçmadı. Yakında bir köy olmalı, çünkü ileride de dört tane koyun otluyor. Daha hızlı çevirdim pedalları. Sağ, sol, sağ, sol! Köyün topraklanmış taş yollarına vardığımda bisikletim takırtılı seslerle ilerlemeye devam etti, ancak takırtı hissi mevcut değildi. Neden sonra durdum. Tavuklar hareket halinde, ötede bir eşek var, düzenli aralıklarla başını sallayıp, otlanıyor. Dünya kokusuz, ısısız ve ruhsuz. Hüzünlü gözlerle etrafıma baktım biraz. Buranın da tek hakimi hayvanlar, diğer her yerde olduğu gibi; farkındalık ve duygudan yoksun, uygar bilimimizin ideal, “içgüdülü” hayvanları. Tam onların arzuladığı ve buyurduğu gibiler, bu yüzden onlarla da paylaşabileceğim hiçbir şey yok; birini yakalasam, ılıklığını, tüylerinin duygularımı arıtan, yatıştıran yumuşaklığını, yüreğinin ürkek ve masum atışlarını hissedemem. Beni avutacak bir ruhları, göz göze geldiğimde kirli, çarpık aklımdan ötürü beni mahçup hissettirecek bakışları yok hiçbirinin. Ayrıntıda gizli eşsiz güzellikleri es geçilmiş, aynı kalıpta, şöyle bir bakmalık hepsi; yere düşen gölgeleri bile tekdüze bir grilikte, özensiz. İşin aslı kendi gölgem de, tavukların gölgesinden pek farklı değil. Çevrede tozlar uçuşuyor, ama toz gibi bir his vermiyorlar; hapşırtacak, kaşındıracak ya da gözü yaşartacak gibi değiller. Köyün topraklı yollarında karıncalar geziyor, yakından bakılmaya değmedikleri için, kimse onlara yakından bakmaya tenezzül etmediği için, basit bir beden yapıları var. Dünyada binlerce böcek türü varmış, neden özellikle karıncalar? İnsanlar yürürken en çok onlar mı dikkat çeker? Hayır, bu yalan, insan, yürürken, sadece düşmemek ya da pis bir şeye basmamak için önüne bakar; ayaklarının yakınlarındaki bir karıncanın yaşama, yürüme, durma hakkını düşündüğünden, ona yol vereceğinden ya da ayaklar o minik bedenin üzerinden geçerken onun hissettiği korkuyu, endişeyi, ya da o anda ne kadar keyifli olduğunu umursadığı, yuvasına götürmeye değer bir yiyecek bulma gururuna saygı duyduğu için değil. Zaten tüm bunları bilmiyor, bilmek de istemiyor insan yürürken; önemli olan tek şey, bencil bir cehaletle, kendi hayatı, kendi ayakları… İşte bu yüzden, gerçekte olduğu gibi, bu dünyanın kalıplarında da bir yeri yok karıncaların; tavuklar gibi hareketi temsil ediyorlar sadece; kıpırtılara ve seslere indirgenmiş doğanın basit taklitleri. Yüzbinlerce böceğin saygısızca bir kaç türe indirgenmesi…

Bisikletimden indim, onu öylece bir yere dayadım ve yürüdüm. Yürümeyeli uzun zaman oldu sanki. Öyle oldu, evet. Köy evlerinin kapıları aralık, rüzgâr esiyor lâkin herhangi bir his vermiyor; ne ferahlık, ne de üşüme. Rüzgâr eser, hayvanlar kıpırdar, tozlar uçuşur, güneş doğar ve batar; bu basit gerçekler sanki biraz fazla basitleştirilmiş gibi. Köyün kahvehanesine gittim, masalarda birileri oturuyor. Kıpırdamıyorlar. Hayvanlar kıpırdar, insanlar vakit geçirir. Çaylar dolu, çaydanlıktan buhar çıkıyor ancak çayların tadı, buharın nemi yok. Masa başındaki insanlar aynı benim gibi, bakışlar derinliksiz, isteksiz fakat düşünceli. Belki çoğu düşünmüyor bile. Kimse konuşmuyor, kimse bakışmıyor; tavuklara bir bakımdan benziyoruz, birimizi diğerimizden ayırt edecek bir özellikten yoksunuz. İçim yanıyor. Önce birbirimizle konuşmaktan vazgeçtik, sonra evimizden çıkmaz olduk, çünkü dışarıda görecek hiçbir şey yoktu; güneş yoktu, hayvanlar yoktu, bitkiler yoktu, kahkaha, anlaşmazlık, paylaşma, kıskançlık yoktu; teknolojinin soğuk ama baştan çıkaran bedenleri arasında sıkışıp kalmıştık. Gerçekten, işgal ederek yayılabileceğimiz, yakıp yıkabileceğimiz, kötüleyip ötekileştirebileceğimiz, sömürebileceğimiz ya da putlaştırıp tapınabileceğimiz hiçbir şey kalmadıktan sonra mı kendi içimize doğru çökerek büzüşmeye başlamıştık? Yoksa, kibir kokan acımayı, özünde şefkat bulunan merhametle karıştırmaya başladığımızda mı?

Evlerimize çekildiğimizde ne değişti? Evimizin mekanik sıkıcılığından sanal dünyaya kaçtık ve şimdi, bu sanallıkta da yapacak bir işimiz yok. Herşey çok yorucu; bu dünyanın yapay ışığı canımızla besleniyor, can vermiyor. Zaman kayboldu, mekân kayboldu, hayaller de onlarla birlikte. Ne zamandır bu dünyadayız? Ne zaman buradan çıkacağız? Hepsi bekliyor. Benim gibi. Benim tek farkım, beklerken, hayvanlar gibi kıpırdamaya çalışmak. Belki birisi, bir tek kişi, bu dünyaya yeni birşey eklemek için geri döner diye. Belki birisi bir gün sıkılır, gözlerine takılı aygıtı kapatır ve ekranı açar. Programlamak uzun vakit alır ama, sonunda belki yeni birşey tasarlar; yeni bir böcek türü, yeni bir tepe, yeni bir koruluk. O zaman, vakit geçirilebilecek yeni bir mekân, oyalanacak yeni bir nesne olur da, insanlar yeniden hareketlenir. Ya da, birisi gözlerindeki aygıtı kapatır ve evinin penceresinden dışarı, o boğucu karanlığa bakar ve gerçek bir ışık görür; mesela, hâlâ parlayan bir yıldızı, kayıp güneşin son parıltılarını. Belki de yeni bir şey öğrenir ve geri döner aramıza; böylece bu yeni bilgi hepimizce paylaşılır. İçten içe de ümitsizim; bir bilgi herkesçe, aynı anda öğrenildiğinde, yeni bir mekân dünyaya eklendiğinde ve bu mekân herkesçe keşfedilip sıradanlaşıverdiğinde, aykırı olan kendisini tekrar ettiğinde ne yapacağım? Bu sanal hayvanlar gibi olmak istiyorum; sürekli kıpırdamak. Onlar gibi kendimi bilinçsizce yineliyorum sürekli; lâkin kıpırdayamıyorum. Dileğim öylesine basit; kollarımı, başımı gerçekten oynatabilmek istiyorum. Belki bunu başarsam, vakit de geçecek. Kıpırdayabilsem, gözlerime kendi ellerimle takmış olduğum arayüzün düğmesine uzanıp, sistemi kapatacağım. O zaman ne hissederim bilmiyorum; ama en azından, ışıktan yoksun kalmış olsa da, dünyayı görebileceğim. Yürümeyi unutmuşsam, havalandırma borularıyla ve kablolarla örtülü tabakaların arasından, yeryüzüne doğru tırmanacağım emekleyerek; sesimi kaybetmişsem, inleyeceğim; su içeceğim, tad alamasam da birşeyler yiyeceğim. Acı hissedeceğim, yanlızlığımı farkedeceğim ve ağlayacağım. Evet, gözyaşlarımın tuzlu ıslaklığını hissetmek istiyorum.

Kahvehanedeki bir sandalyeye çöktüm bitkin ama az da olsa ümitli; karşımda oturan kadın, önündeki çay tabağına dikmiş gözlerini, ben de diktim. Birisi çıkar mutlaka; birisi kıpırdamayı başarabilir, bu sanal dünyada bir değişiklik yapar ve ben, diğer herkes gibi bunu aynı anda farkederim. Sonra ona özenir ve kıpırdayabilirim. Gözlerimde köklenmiş aygıta uzanabilirim. Evet, birisi çıkacak ve ben o vakte kadar, burada, bu masada, benim gibi, tasvir edilecek hiçbir özelliği olmayan bu kadının karşısında, o anı bekleyeceğim sabırla. Sıkılırsam, bisikletim dışarıda…

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
12 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.50

Görüşleriniz