Kitapçı

“Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye
ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…”

Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım.

Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne güzeldir; tazedir, temizdir. Köpür bakalım fırça… Köpür! Şurayı da köpürtelim bakalım. Oh oh, burayı da! Seni seni, bu köşecik kalmış demek! Seni arsız fırça! Huysuzlanma! Şuraya da, biraz buraya… Tıraş bıçağını en son ne zaman değiştirmiştim? Bayâ oldu herhalde! Hey Yarabbi, bu yaştan sonra akıl mı kaldı bende…

Ama her sabah kalkınca üstümde bir neşe… Neyin neşesidir bu, yıllardır çözemedim. Hayatla eğleniyor muyum yoksa hayat mı benle eğleniyor belli değil! Neyse, şu yaşa geldik, sıkılmak şöyle dursun, her sabah heyecanla uyanıyoruz yeni güne. Ben hala… Şimdi bile… Ben, benim.

Çay da mis gibi… Gerçi az şekerli. Ne yapalım alışmak lazım bu yaştan sonra. Ama baldan yerim bir parça. O da zarar verecek değil ya!

Ne zamandır yeşil zeytin yemiyorum, akşam mandıra kapanmadan uğramak lazım. Hem bitti bitecek zeytin, yarına yetişmez kesin. Zeytin… Tabakları da suya koymayı unutmayım, akşama çalkalar yerine yerleştiririm. Ulan halimize bak! Evcilik oynuyoruz sanki. Hiç de sevmezdim çocukken evciliği… Neyse artık! Ömrümüz böyle geçeceğinden herhâlde, hissetmişim de sevmemişimdir evciliği. He he!

Ne giysem ki? Bugün iyi giyinmek geldi içimden. Hem belki o hoş hanım gelip bir kitap sorar yine. Geçen gün de gelmişti. Ben yine pespaye; kadına yakalanmıştım. Aman canım! Bu yaştan sonra, beni beğenen böyle beğensin. Alımına çalımına kurban olduğum, nasıl da güzel gözleri vardı öyle!

Bu pantolonun altına siyah ruganları mı çeksem? Yok yok, ne öyle bayram ziyaretine gider gibi. Dur yeni boyattığım ayakkabıyı giyeyim. Ama o ruganları da çok seviyorum. Neyse, bugün de bayramlıklarını giymiş çocuk gibi gezelim bakalım… Altına mutlak siyah çorap lazım. Ahhh, dişler dişler!!! Bak yine fırçalamadan çıkıyordum. Zaten ağrıyor meretler… Of, su da buz gibi. Dişi fırçalasak da fırçalamasak da buz gibi su dökecek onları sanki… Gelecek kış yaptıracağım bu musluğun bağlantısını. Sıcak aksın artık. Nedir yav bunca senedir çektiğim! Hep gelecek sene demekten nerdeyse yirmi sene geçti. Yok mu şu unutkanlığım… Ama ben de kabahat, böyle şeyleri hep ertelerim. Neyse biraz parladık bugün. Tastamam olduk. Gerçi ayna yine yamuk. Şöyle bir günde düzgün karşıla be ayna beni! Gerçi sen de diyeceksin “Be adam, her yerin yamulmuş neyini düzgün göstereyim ki!” E sen de haklısın tabii…

Saat kaç olmuş ki? İyi, daha sekize on var. Yavaş yavaş giderim ağaçlık yoldan.

Kapıyı kilitlemeyi unutma Merter bey. Aman sakın unutma. Anahtar, hayret! Bugün takılmadı. İyi, demek ki bugün huysuzluğu üstünde değil…

Ağaçlar da kocaman olmuş, benle büyüdüler serpildiler tabii. Arkasındaki mezarlık sağ olsun, yoksa bunları da keserlerdi. Şu dar sokaklara azıcık temiz hava getiriyorlar hiç değilse… Oh, mis gibi çam kokuyor. Temiz hava… Dolsun içim.

Pist! Arsız kedi, az daha üstüne basıyordum. Burayı mesken belledin galiba kendine. Hadi, hadi dükkânın önünü kapama! Kilit de sıkışmış yine. Hmmkkkh! Aa, Açılmadı. Hmmmkkhh!!! He he, sen kilitsen ben de bugüne bugün Merter Bey’im, seni mi yenemeyeceğim? Hah! İyice tangırdayın ve bir de zangırdayın ki; kırılsın kapı, pencere. Ne gürültülü kepenk, namussuz… Seneye bunu otomatik yaptırmalı. Yan komşununki gibi… Basıyorsun açılıyor, basıyorsun kapanıyor. Hem güvenlikli de. Ancak seneye. Biraz daha belimi doğrultayım da öyle.

Of of şuraya bak… Hangi ara tozlanıyor bu raflar. Annem derdi; “At şu kitapları, toz yapıyor!” İnadına daha çok alırdım. Tozmuş… Kitabın değerini tozla mı ölçeceğiz yani? Şaşkın kadındı rahmetlik. Varsa yoksa temizlik. Başka işi de yoktu hani. Huzur içinde yatsın, ne de güzel gülerdi. Canı sıkılınca börek yapar, komşulara ikram eder… Komşular da onu çaya davet ederdi. Sonra birlikte oturup beni çekiştirirlerdi. “Bu çocuk kafasını kitaptan kaldırmıyor, ne olacak böyle bilmem ki!” Nurdan teyze de derdi “Büyük adam olacak o!” Peeh! Büyük kim, ben kim Nurdan teyze… Geldik altmış yaşına. Kitaplarla kaldık baş başa. Hafta içi her gün, sabah dokuzdan akşam dokuza, bakar dururuz birbirimize. Gelirsen beklerim ya Nurdan teyze, öldün mü kaldın mı onu da bilmem. Neyse. Rahmet istediler demek ki. Dur, okuyayım üç kulhü bir elham bari.

Şiir kitaplarının rafını en son temizlemek lazım… Hep gözüm takılıyor, kalıyorum orada. Sonra müşteriler giriyorlar tozlu dükkâna. Diyorlardır içlerinden “ne pis esnaf bu” diye. Aman yok, öyle değil ya; hep şiir sevdamdan oluyor bunlar. Dükkânın önünü temizliyorum ya, yarısına gelince şiir kitaplarını temizlerken kendimden geçiyorum… Bir de bakmışım kasanın oradan tabureyi hiç fark etmeden almışım. Sonra şiirlerin arasında kaybolmuşum. Ancak müşteri gelince ayılıyorum ya… Müşterilerde bir telaş, aman bu adam ne yapıyor böyle diye.

Al işte, yine geldik karanlık köşeye. İçli içli ağlayan, bıyık altından gülen, çaktırmadan beni kesen bir sürü şiir kitabı… E ben size ne deyim çocuklar şimdi? Her birinizin vardır ayrı bir işvesi. Milyon kere sevdim sizleri. Siz de sevdiniz mi beni?

“Deniz Kızı ile Sarhoşların Masalı

Bütün herifler içerdeydi
Girdiğinde o çırılçıplak
Herifler içiyordu, ona tükürmeye başladılar
Daha yeni çıkmıştı nehirden, bir şey anlamıyordu
Yolunu yitirmiş bir denizkızıydı
Küfürler aktı parıldayan teninde
Açık saçık sözler yağdırdılar altın memelerine
Ağlamadı çünkü bilmiyordu ağlamayı
Çıplaktı çünkü bilmiyordu giysileri
Dağladılar gövdesini sigaralar, yanık mantarlarla
Yuvaladılar meyhanede kahkahalar atarak
Konuşmadı çünkü bilmiyordu konuşmayı
Uzak bir aşkın rengindeydi gözleri
Kolları ikiz safirlerdi
Dudakları titriyordu mercan ışığında
Sonunda çıkıp gitti kapıdan
Güç bela girdiği nehirde tertemiz oldu
Yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıl yine
Yüzdü bakmadan arkasına
Yüzdü hiçliğe, yüzdü ölümüne.

Pablo Neruda”

Deniz kızlarını hep sevmişimdir, ölümleri hüzünlendirse de… Ne demeye daldın yine Merter Bey! Neyse ki tabure yok bu sefer altımda. Ayacıklarım çektiler; şiirin ağırlığını bu kez de. Kızmayın yav, işim bitince oturacağım. Ağrıyıp isyan etseniz de, tozları almadan oturamayacağım. Müşterilerimi mutsuz etmek düşmez haddime…

Dur, leğendeki suyu değiştireyim… Nedense bu merdivenleri bir türlü yavaş yavaş çıkamıyorum. Yine nefes nefese kaldım işte. Kaç yaşına geldik, akıllanamadık… “Elli yaşlarında bir cadının çekmecesinde yaşıyorum, çivilenmiş.” demişti ya Ece Ayhan. Ben de altmış yaşında bir adamın bedeninde yaşıyorum, gencecik ruhum çengelli iğneyle iliştirilmiş… Şimdi apar topar ineceğim merdiveni. Son hızla çıktığıma göre; içimde koşuşturan bir delikanlı var hala…

Işıkları açmayı unuttum. Hıh! Aydınlansın tüm yüzleri kitapların. Şöyle bir de yerleri sildik mi, mis gibi olur her yer. Huzur gelir onlara da, bana da. Ödevlerini bitirmiş bir çocuğun yaşadığı rahatlık gibi; ödevin sıkıştırdığı ruhumuz özgür kalsın şimdi!

Yerimizi aldık yine. Ayağımı uzatayım kasanın altına… Müşteri çok olursa oturamayabilirim rahatça…

Sağ kanattan Felsefe Sözlüğü göz kırpar, yanında Sosyoloji ve Ekonomi sözlükleriyle fısıldaşır. Sol kanatta, hem de yakın markajda Rusların külliyatı. Tam önümde de memleketim yazarları. İlerisinde de haylaz felsefe kitapları! Hepsi iyi hoş da, Rusların taraftan güneş vuruyor… Oradan aslında soğuk rüzgârlar esmeli!

Güneş bile üşütüyor bedenimi. Yaşlanmak ne zor şeymiş. Yok başın ağrır, yok öksürük tutar… Hayır, tek tek gelseler üstüme, belki zamanla alışacağım her bir arızaya. Ama biri bitince öbürü başlıyor, başlayanın yanına beriki ekleniyor. Aman! Tek derdin bunlar olsun Merter Bey! Gerisi hikâye…

Pratik Aklın Eleştirisi. Hep de gözüm takılır buna. Aklımıza çok önem verdik Sayın Kant. Bilmem sen de mi öyle yaptın? Gerçi öyle yapmasan hayatını takıntılarla geçirmezdin. Duygularını serbest bıraksan belki rahatlar, takıntılarından kurtulurdun… Hadi sen takıntılarına tutundun. Ben neye tutunacağım? Kitapların tozunu almaktan, onları kataloglamaktan, okumak ve yazmak için sürekli heves etmekten başka ne yaptım? Kitaplara tutundum ama nasıl? Hangi elimle? Hangi aklımla?

Ya sen ne yaptın Kafka? Eğdin büktün sevgimi, o garip suratınla. Kant’ın verdiği akılla, senin eğrilttiğin duygularıma değer vermedim. Sonra onun verdiği akılla kalakaldım. Buz gibi. Öyle bardağın içindeki buz değil! Kar fırtınasının ortasındaki buz dağı gibi; ıssız ama sessiz değil asla! Her sabah şu arsız kedi gelmese, nefesimin sıcaklığını hissedemeyeceğim. Sen ölürken ne hissettin Kafka? İçin benim kadar düzensiz miydi? Algıların eğilmiş miydi? Kesin eğilmiştir… O romanlarından sonra, senden doğru düzgün bir şey beklenmez!

Gelecek. O kadın gelecek bugün. Güzel gözlerine bakıp hislerimi samimice anlatacak bir ortam bulmalıyım. Bir zaman… Yavaşça demeliyim ki, “Kalbim anlamsızca atarken, ona amaç verdiniz. Kocaman bir sevgi. Gözlerinize bakıp ısınıyorum!” Kadın da diyecek içinden, “Manyak mıdır nedir?”; ben de diyeceğim, “Yalnızım, pişmanım yaptıklarımdan… İçim şişti düşünmekten!”; kadın yine diyecek ama dışından, “Bir psikologa gidin!” Sanki psikolog omzunu uzatacak bana; başımı yaslamam için…

Dostoyevski, Budala: “Rus romancı Dostoyevski, 1821’de Moskova’da doğdu, 1881’de Petrograd’da öldü. Babası doktordu. Çocukluk yıllarını Moskova’da, zorba bir baba ile hasta bir anne arasında geçirdi. Bir süre sonra annesi öldü, babası kendini içkiye verdi. Petrograd Askeri Mühendislik Okulu’nu bitirdi. (1843). Petrograd’daki yaşamı, bilimsel ve askeri bir sıkı düzen altında geçti. Geçimini sağlayabilmek için çeviriler yaptı. Memurlukta tutunamayacağını anladı ve yazar olmaya karar verdi.”

Ahh ben de karar verip de olabilseydim yazar. Bunca şeyi düşünüp havada uçuşsunlar diye dağıtmazdım etrafa, böylece… Belki… Olabilirdi… Bir iki fikir çıkar, gelişir; bana bir ışık tutardı… Belki.

I. Bölüm
“Karların ve buzların çözüldüğü bir kasım sonunda, Varşova treni, sabah saat dokuz civarında Petersburg’a yaklaşıyordu. Sisin ve nemin yoğunluğundan hava açık değildi. Vagonun pencerelerinden, hattın yaklaşık on adım sağında ve solunda olanlar zar zor görülüyordu. Yolcular arasında yabancı ülkelerden gelenler de vardı; fakat en kalabalık vagonlar üçüncü mevkilerdi. Çoğu, çok uzaklardan gelmeyen dar gelirli insanlar ve iş adamlarıydı. Hepsi yorgundu, yüzleri solgun ve sis rengindeydi, uykusuz geçen bir geceden sonra, gözleri ağırlaşmıştı ve soğuktan do…”

Bari paragrafı bitirseydim. Hoş geldin müşteri! Gel bakalım şöyle, bak; şu tozunu yeni aldığım raflara…

Dur bakalım neredeymiş, Thomas Bernhard, Bitik Adam. Romanların orada; duruyor sakince. Adamın yüzüne bakılırsa, bizim Thomas’la tanışıklıkları var önceden. Ağır entelektüel ağbi…

Oh neyse, bugün de yaptık siftahı. Üçtür beştir girsin bir şeyler kasaya; öğlen olmadan. Ha… Ne diyordu Dostoyevski, adamlar donuyordu soğuktan. Zaten Rusya’da başka bir şey olası değil ki!

“…soğuktan donuyorlardı.

Üçüncü mevki vagonların birinde, pencere önüne oturmuş iki genç yolcu, hava aydınlanınca seçilmeye başladı. Eşyaları neredeyse yok denecek kadar azdı, yüzleri çok dikkat çekiciydi ve aynı zamanda konuşmaya can atıyordu. Tam o anda…”

Müşteri! Bu da felsefeci midir nedir? Sabah sabah kim arar Spinoza’yı. Hem de Etika. Maşallah, maşallah! Al bakalım ya, gözlerin yorgunluktan görebilecek mi Spinoza’nın geometrisini… Yok almayacak galiba. Yav almayacaksan neden bölüyorsun kitabımı? Tam trendeki gençlerle yakınlaşacaktı Dostoyevski…

Almadı… Belliydi zaten. Belki parası yoktu, belki canı istemedi. Bu insanlar da türlü türlü şeyler düşünür her zaman, ne olacağı bilinmez ki! Kitabımı bölmeseydi, sakince kendi arayıp bulsaydı… Dostoyevski’yle ısınma turları atarken, müşteri yüzünden aramıza buzdağları girdi.

Bir kitapçıda çalışmanın en kötü tarafı… Kitaba yoğunlaşamamak. Vakit bölünür. Biri girer, öbürü bakar. Kitapları sürekli görüp bir türlü eline alamamak… Alsan da en fazla arka kapak sayfasını okumak… Önsöz yetişmez hiçbir zaman. İlk bölümdekiler, sadece kâğıt üzerindeki karaltı olarak kalır. Buna okumak mı denir arkadaş? Zaten bölünen zamana dahası eklenir ya. Bunun devamı daha da acıklı. Arka kapaktan ağzına bal çalınmıştır bir kere. Devamını istersin. Kitaptaki farklı lezzetleri tatmak… Bazen tatmış olduklarını bir kez daha hatırlamak. Ama iş güç sana asla izin vermez…

Kasada otur dur! Ağzına bal çalınmış bir bakkal gibi. Bir bakkal, deterjanı satmaktan dolayı hayal kırıklığı da yaşamaz ya…

İncilerimi bir bir tanımadığım insanlara satıyorum. Bu da son ders olsun bana… Kitap satacağına, kitap al!

Demesi kolay… Bu yaştan sonra hayatımı silip atamam ki. Silip atsam, geriye benden ne kalır?

Nedenini kaybedince yaşamak için, insandan geriye ne kalır?

Olmak ya da olmamak; değil mi Shakespeare? Bence de bütün mesele bu! Ya olmak ya ölmek… Olmak ama ölümüne olmak. Bir olmak ki, ölüme kadar gitmek! Gitmek ve ölmek…

Aman be Shakespeare, yine getirdin bizi ölüm tepesine…

Yavaş be adam! Kapı camdan! Zil mil bırakmadın kapıda, parçaladın her şeyi. Acelesi var belli ki…

Var var da bu gözlerle, siyah kitap sırtlarının arasından seçemedim Jack London’ı. Uçurum İnsanları… Hah! Zola’nın yanındaymış.

Romanlar hep satar zaten. Düşünmek isteyen de istemeyen de roman alır mutlaka. Azıcık yalnız başına kalmayı biliyorsa; birinin elinde roman görmek işten bile değil!

İyi, siftahın üzerine bu iyi geldi! Doldu… Kâğıt paralar. Dolsun.

“Tam o anda, birbirleri konusunda ilgi çekici şeyler bildiklerini fark etmiş olsaydılar, onları Petersburg Varşova yolundaki üçünü mevki vagonda, arkalı önlü garip bir şekilde oturtan rastlantıya şaşarlardı.”

Kader de rastlantılar ağı değil mi? Benim kendimi tam burada, bu dükkânda; 20 sene önce bulmam gibi… Her şeyi kaybedip, hayata yeniden başlamak kolay değildi! Bir anda baba gitti, anne gitti. Ardından mal mülk. Dımdızlak kaldık ortada… Geçmişi düşünmeyeli çok olmuş. Yüzleşmek kolay değil ki…

Kendime acımayı bırakmışım. Ondan dönüp bakabiliyorum geriye artık. Evet… Öyle olmasa saklardım hüznümü içime. Neşeyle boyardım kendimi… Kandırmak için. Herkesi…

Tutunamamak! Tutunamayanlardan olmak! Kırk yaşına gelince fark etmiştim; Oğuz Atay’ın tutunamayan derken ne kastettiğini… E dünya malı dünyada kalır ya, acısı da içimde! Boşanınca eski karıya kaptırmıştık her şeyi! Lanet karı! Ama iyi de oldu baksana, bir kitapçıda sanki bir kitap alıp çıkacak, sonra yoluma devam edecekmişim gibi… Turgut gibi… Yok! Turgut’tan biraz daha özgürce… Basıp gidecekmiş gibi, geçirdim yirmi senemi…

Uff karnım da gur gur… Ohoo, öğlen olmuş. Yemek vakti!

“Aman ye! Karnını doyur, akşama kadar yemek yok!” Ulen anne, senin yüzünden duba gibi olduk. Aman acıkmasın karnımız, sakın! Acıkmasın; anneye de iş çıkmasın diye diye…

Bir çorba, bir de yoğurtlu biber dolması. Yeter, yeter. Bu yaşına çok bile. Sonra ilacı da içerim.

Oh, dumanı tütüyor çorbanın. Limon da sıkalım! Ne zaman limonu görsem ağzım sulanır zaten. Nedir bu limonun etkisi böyle. Görünce Pavlov’un köpeğine döndürüyor insanı. Şapır şupur yalanmaktan, yutkunmaktan… Yok, bugünkü dolmada iş yok. Herhâlde malzemeyi yeterince kullanmamışlar. Neyse ekmekle yiyeyim de doyayım… Zira akşama kadar yemek yok!

İlaç da kafam kadar… Ulan azıcık küçüğünü yapamadınız mı! Boğazdan geçmiyor… Tee! Öksürükten boğulacağım bir gün bunu içerken…

Oh neyse sakinleşmiş sokak. Bizim kapının önü dışında da bütün dükkânların önü tozlu! Bir su döküp yıkasanıza… Hem de yaz günü… Ne demeye bunlara esnaf derler bilmem ki! Pasaklılar… Ben döneyim köşeme, açayım güzel, sakin bir şarkı… Sinirim yatışsın… Bu yaşta sinir iyi değil. Hem de yazayım biraz… Az az… Belki, içimden. Belki gelir… Az ama çok az.

Benden geriye bir şey kalmayacak değil mi? Kimseye… Kimse yok ki. Kim kaldı geride? Varsa yoksa kitaplar ve kitapların çürümüş yazarları. Yaşayanlardan hayır olmadığı gibi, ölüsünden de hayır yok…

Bakkal olmadığım defterimden de belli. Sayfa kenarları kıvrık değil! Annem olsa “aferin” derdi. Temiz, titiz kadın. Defter bile devlet malı mübarek. İlla düzgün ve temiz kullanılacak. Ama sağ olsun onun sayesinde öğrenmişim tertip düzeni. Bak! Dükkânın hem önü temiz hem de içi…

Offf…

Bu defter de dolmuş… Yenisini almak gerekecek. Şimdilik yeter. Ne zaman başlamışız buna? Taa 25 Şubat 2007’den bu yana. Bugüne kadar…

“25 Şubat 2007

Gecelerim çoğunlukla okuyarak ya da yazarak geçiyor. Bunları yapamadığım geceler ise bir daha okuyamamak ve yazamamaktan korkarak geçiyor. Ne zaman araya bir durgunluk girse, aynı korkular ruhuma saldırıyorlar. Ben daha ne olduğunu anlamadan, duygularımın suratsızlığıyla karşılaşıyorum. Tepkisiz, değişmez bir korku… Okuyamamak veya yazamamak… Ne yazamamak? Neyi okuyamamak? Ya yine eskisi gibi okuyamazsam… Zaten eskisi gibi okuyamıyorum; On yedi senedir… Bir daha gelmeyecek olan seneler. Onca geceye kaç kitap sığardı; kim bilir. Ya içimde bir tembellik oluştuysa. Bu korku donduruyor zihnimi. On yedi sene alışmamak için çok fazla. Eskisi kadar çok okumamaya alışmak için… Belki de alışmamıştır zihin. Öyle olmasını istiyorum. Eskisi kadar okuyacak vaktim olmasa da, olan vaktimi, elimden geldiğinde okumaya ayırmak istiyorum. Korkmak istemiyorum. En azından bunun için. Bütün sevdiğim kitapları hatırlasam da, buna sevinemiyorum. Hatırıma girmemiş nice kitabı tadamadan gitmenin, zamanımın tükenmesinin korkusu, tembelliğin korkusunu bastırıyor. Okuduklarım için ise bunca korkunun yanında mutlu olamıyorum bile. Daha nice şiir var, ne güzel hikâyeler var solumadığım; kim bilir. Onca emek var. Tüm yazarlar, tüm düşünürler… Dünyanın düşünerek nefes almayı adet edinmiş akılları. Hepsi birleşmiş beni çağırıyorlar. Her birine selam vermeye ömrüm yetecek mi?”

Hep aynı endişe. Yumak olmuş içimde. Sürekli de artıyor meret. Azalmak yerine. Büyüdük ya, endişe de bizimle birlikte… Yeni sayfa, yeni bir düşünceyi doğurur belki. Belki… Ama yeni düşünce, endişeyi söndürmeye yetecek mi?

“10 Temmuz 2009

Budala ya… Ben budala. Ve geri kalan herkes! Budala ya… Hepimiz. Ben ve Dostoyevski, şu adamla diğerleri. Budala! Özgürmüş… Hadi ordan be! yirmi senedir nereye kitap alıp çıkacakmış gibiyim. Oturuyorum, ahıra bağlanmış inek gibi. Bu kitaplar birer inci tanesi, bense mezbelede asla bulamayacağım bir inciyi aramaya yazgılı bahtsız bir serseri. Ne işi var inci tanesinin mezbelede? İşi yok ya, benim yazgım böyle…

Kabul etmezdim yazgıyı gençken. Neden yazgıma takıldım bugün?

Sen kim, özgürlük kim? Merter bey; Altmış yaşına kadar kendini özgür sanmış bir talihsiz kişi; diye tanıtırdı eğer Oğuz Atay ele alsaydı beni… Disconnectus Erectus’a yakın ama bazen daha aşağıda. Bazen özgürlüğü tanımlamadan, hisleriyle gördüklerine inanan…

Özgürlük neydi? “Öz”ünün “Gür”lemesidir demişti biri… Benim özüm, bir Budala olarak mı gürledi?

Of Merter bey offf!!! Gençken, dünyayı düşüncelerinle yıkacağını sandın. Hatta tüm küfürlerinde onu yok etmeyi arzulamıştın. Ama bu… Senin için bile fazlaydı… Senin için bile fazlaydı Merter Bey… Sen ki tek yumruğunla kırardın kapıları. Şimdi oturduğun sandalye kadar kaldın…

Hah! Nasıl da güçlü duyardım kendimi. Bağırınca karşımdaki yok olacak sanırdım. Anlatınca anlayacak, görecek ve dediklerimi kabul edecek sanırdım.

Sanırdım da,
Sanılarım avucumun içinde kumdan…
Bir rüzgârla süzüldü boşluğa.
Arkasındaki talihsiz budalaya,
Bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan!

Ağlama Anne! Babam öldü diye ağlama artık lütfen. Sil gözyaşlarını… Al git başındaki siyah yaşmağı. Bir daha girme kafama hüznünle. Gir mezarına ve bir daha beni anma…

Koca insanlığa karşı BEN! Yalnız mıydım? Ama güçlüydüm. Gençtim. Her şey mümkündü. Her şey ulaşılabilir, hepsi sorgulanabilir, mana ele geçirilebilirdi. Koca insanlığa karşı BEN! Tek başıma, tek tüfek, tek el… Dengesiz. Ama yine de kavgacı. BEN! Koca insanlığa karşı… Ama BEN! İnsanlık kocaman ama karşımda… Karşıyım koca insanlığa! BEN mi? Koca insanlık, ama karşımda… Ve BEN! Karşıyım, inatla, koca insanlığa…

Koca insanlığa karşı BEN! Bir yumruk! Değişmemeye yemin etmiş, kendi olmak için hayatını yakmış… Ve BEN, karşı değilim! O insanlığın, o kocaman insanlığın karşısında değilim! Duramam. Aynı güçte duramam… İnsanlık kocaman. Gözün alabildiğine ufku dolduruyor; hem düşünceleri hem de bedenleriyle… Duramam. BENİM için bile kocaman!”

Ohoo… Saat bir olmuş. Ne zaman geçti vakit? Ne biçim soru bu be… Vakit zaten zaman içinde geçer. Tey tey tey! Merter Bey, koca insanlıkla ne de güzel konuştun SEN!

Gel müşteri gel… Zili çıngırdat da neşemiz yerine gelsin. Bir nefes girsin şuraya. Tozların topakların arasındaki incilerin başına, bir bakış gelsin. Aa! Defteri alayım aşağıya. Müşterinin meraklı gözleri değmesin…

Olmaz mı ya… Don Kişot her daim bulunur bizde. Bizim inci gibi dizilmiş çocuklar da severler Don Kişot amcayı… Huysuz yaşlı bunak. Elinde mızrağı… Kahramanların sonuncusu…

Al işte! Dünya edebiyatında duruyor sevimli sevimli. Gerçi kağıdı biraz ağır, okurken insanın elini yoruyor. Bunu da masa başında okumak lazım. Öyle uzanırken okumamak, kitabın tüm ağırlığını tek ele vermemek gerek. Bu kitabı isteyen müşteri zaten işini bilir. Ona ayrıntılardan bahsedip de bunaltmamak ve onu kaçırmamak gerekir.

Kim bilir yirmi senede kaç tane Don Kişot satmışımdır. Kaça satmışımdır… Zaman içinde de pahalanmıştır iyice. İyi, daha saat iki olmadan üçüncü kitabı da sattık. Akşama dolar taşar burası. İşten gelenler, gezmeye gidenler, okuldan çıkanlar, eve dönmeden bir de buraya uğrarlar nasılsa…

Mert adammış vesselam… Kapıyı kırdı da çıktı maşallah! Gerçi sertliğinde bile bir güzellik vardı.

Ben nasıl çıkarım kapıdan? Sakince… Usulca… Şiddetle… Öfkeyle… Mertçe? Allah allah, ben nasıl çıkarım acaba? Merdivenleri yavaş çıkamadığım kesin. Kapıyı da aynı şiddetle geçiyor olabilirim.

İçimde bir sıkıntı var yine. Belki sürekli oturmaktandır… Dur bir elimi yüzümü yıkayayım zira suda ferahlık vardır.

Bu daracık merdivenleri kaç milyon kere çıktım… Öncesinde bu dükkânı sırf bu merdivenler yüzünden beğenmemiştim. Ne öyle eğri büğrü, her basamağı başka ölçü… Demiştim, demiştim de yine de tutmak zorundaydım; para yoktu, zaman hiç yoktu… Ne zaman oldu ki zaten? Önümüz sıra koşar anca kovalarız onu… Bitimli. Sonlu. Zamanı… Biten zamanı. Zaman…

Oh be! Su ferahlattı hakikaten. Şu sıcak yaz gününde sudan fazla uzaklaşmayacaksın arkadaş! Aman bu merdivenlerde… a… aa… aaa…

* * *

Nerdey-immm…

N’ol-uyor…

Bu ki-im…

Ouuvvv, başım… Sanki ayılar zıplıyor tep-emde… Ahh, bu ses ne?

Uğultu? Gibi… Ne-e…. Sus birazzz… Lütfen… Lütfen, uğuldama… Her neysen…

Sus! Başım. Başıımmmhh…

Ayılar neden tepemde?

Gözlerimi açamıyorum. Yoksa açtım mı? Neden göremiyorum…

Yeşilsi bir siyah var etrafta demek ki. Günün hangi vakti?

Bu ses ne… Dıt bıt? Dıt Bıt? Dııııt bıt bıt?

Elim uyuşmuş. Kıpırdamıyor…

Ihh! Hiç gücüm kalmamış.

Hala uyuşuk elim. Ellerim…

Gözlerimi bir açabilsem… Her şey çözülecek. Açılacak sebepler önümde.

N’oldu gözlerime? Hadiiii! Ihh, aahhh! Hadiii! Sinir göz! Hadi…

Kimse yok mu? Etrafım… Boş mu? Ahh başım… Yalnız mıyım?

A-ha! Birisi var. Birisi bakıyor. Bakıyor oradan. Bakıyor… Ne bakıyorsun? Siyah. Saçları… Kadın. Gözleri… Endişeli… Gözlerim açıldı mı? Vızıltı?

Yok yok. Dıt bıt, dıt bıt…

Gülümsüyorsun? Neden gülümsüyorsun kadın? Elimi bırak! Sen de kimsin? Ne diyorsun? Anladık… Bir şeyler oldu, anladık. Meraklanmamalıyım.

Yandan anneme benziyorsun…

Soğuk soğuk terliyorum. Terimi silsen keşke!

Kalbim gümbürdüyor sanki! Bu üstümdeki şeyler ne böyle…

Ihhh! Uhhh!! Nefes al-ahh-mıy-oorrumm… Huhhh!!

Darlanıyorum… Ne bağladığınız böyle ağzıma yüzüme? Bunlara gerek var mıydı?

Gitmiş kadın. Hemşire? Herhâlde… Doktor olamaz gibi. Şefkatle gülümsedi.

Gelecek mi yeniden?

Terim… Terledim.

Ne zaman gelecek geri? Neden buradayım acaba? Hmm, sanki… Sanki, merdivenler… Düştüm yani?

Ihhh! Nefes… Nef-fesss… Ihhh…

Hemşire! Daha erken gelmeliydin…

Ohh, bu taktıkları şey iyi gibi. İyi geldi. Yenisi mi? Yenisi yenisi…

Ohh, açıldı nefesim… Oh, oh, derince nefes alayım… Ciğerlerim bayram etti.

Sesimi çıkarabilseydim… Çıkarabilseydim… Teşekkür ederdim.

Yine terlemiştim. Sonra merdivenler… Evet, uçtum sanki. Ama korkuyla, değil mi? Korkuyla. Uçtum. Kim buldu beni?

Aşağıdaydım belki. Uzanırken yerde, birden biri girdi. Girdi mi? Girmese nasıl görecek beni?

Kimdi? Nerelerim yaralandı? Nerelerim sağlam?

Terim… Terimi silin.

Ne garip! Kabloların içinde, yüzümdeki maskeyle soluyarak yaşama bağlanmaya çalışıyorum…

Çabalıyorum. Hep çabalıyoruz… Yalnız veya birlikte.

Bizi yaşama bu kadar büyük kuvvetle bağlayan şey ne?

Aslında çok az bir bağım kalmış gibi… Kendimi pek iyi hissetmiyorum çünkü.

Ohh! Derin derin, ohh… Dolsun içim.

Karşımdaki hemşirenin hareketleri yavaşladığına göre, algılarım zayıf…

Şuna bak, şu halimde bile… Düşünmeye devam ediyorum. Sanki yaşama her zamanki şekliyle devam edecekmişim gibi.

İçimde az da olsa dükkâna ne olduğuna dair… Anahtarın kimde olduğuna dair merak var…. Hatta yarın sabah. Dükkânı açtığımda… Açabilirsem. Arsız ama sevimli kediyi yine… Paspasın üstünde bulacak mıyım diye soruyorum geleceğe.

Yaşamla bağımın çok zayıfladığını hissettiğim halde… Sıradan günlük endişelerle. Kurbanlık koyun gibi bağlanmışım bu sedyeye.

Daralıyorum… Terimi sil. Terimi… Nef-fesssim. Nefes… Ahhh!!

Geldin mi? Ne zaman geldin? İyi geldi. Dıtlar artmıştı. Sonrası karanlık. Bir ara yeşilsi siyahlık vardı. Koştun geldin ya aferin. Oh derin derin, nefes almak… Tamam rahatladım, merak etme artık.

Bir gidip bir geliyor… Bir ağırlaşıp bir hafifliyorum. Verdikleri ilaç her neyse, halden hale giriyorum. Tek ayağım aksarken… Aksarken ince bahçe duvarının üstünde yürümeye çalışmak gibi…

En sonumun… Zamanın sonunun. Benim ve düşüncelerimin son halinin bana hızla yaklaşmakta olduklarının bilinci ile… Hayata dair bildiklerimi sıralıyorum. Değil mi? Söylediklerim, sadece bildiklerimden ibaret değil mi?

Sıralıyorum aslında her şeyi… Anlamı kaybettikten sonra, düşündüğüm her şey sadece sıradan birer dizilim. Ya bilmediklerim?

Birazdan olabilecek olan şeyin korkusuyla ve acısıyla… Duygularımın yangını bir yerde, düşünceleriminki başka yerde. İçimi kurcalıyorlar…

Son bağlamımı da bu kablolar koparacaklar.

Ihhh!! Nefessiimm… Darlanıyorum yine. Hey, kimse, kimse yok mu… Hemşireee!

Sağol. Ellerimdeki kan kurumuştu. Elimle birlikte yüzümü de sil… Yine tekledim değil mi? Nefes incecik bir bağ…

Üzerimde durmuyor. Nefes tutulmuyor. Geçip gidiyor. Geçmese, gitmese… Gidip gelmese; fırlatır, atar köşeye; kimsesizliğe.

“Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! Aslında başlayan askerler tabiatta hala tramvaydan Sirkeci’de mi inerler? Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.” Evet ya, Ece Ayhan. Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için. Kimsesizliğe giden… Kurşun kalemle yazılmış bir şiire dönüşmek için…

Gelmedi. Gelmeyeceğini biliyordum sanki.

O kadın gelmedi. Sirkeci’de inmedi…

Sarı saçları, soğuk gözleriyle altın gibiydi…

Belki ben bu hale düştükten sonra geldi. Beni bulamadı ve gitti… Mutlaka öyle olmalı. Gelmez mi yoksa? İşten çıkınca mutlaka gelir, güzel bir şiir kitabı alır; evine dönerdi… Ama gelmedi. Beni göremedi. Gelemedi. Benim yüzümden…

Bu yaşlı adamın ayağı tekledi!

Gelmedi. Benim kanlı düğünüme. Düğünden cenazeye kanla gelen bir rüzgarda. Hilafına duyduğu benzersiz bir merhametten doğan birleşmeyle. Düğünün kanla cenazeye bitişmesinde… Benim kutlanması veya yas tutulması kararlaştırılmamış merasimime… Kanlı düğünüme; gelinim, dünyadaki tek kanım olmak için… Gelmedi.

Süsüne kaçılmamış cenaze törenime gitmek için… Sirkeci’de inmeliydi. Yağmur… Orada olmalıydım. Teklemeden. Kansız ve cansız da olsa. Orada… Süssüz bir günün yağmuruyla. Beklemeliydim. Damlalar tenimde. Ruhumsa koca bir dağın binlerce metre yukarıdaki zirvesinde…

Hufff, çeksem de… Gelmiyor. Çöküyor. Karanlık yine.

Nerede? Hemşire…

Dengeyi neyle sağlayacaksınız? Gücünüz nefesi tutmaya yetecek mi? Tüm insanlar birleşse… Bilgileri eklense birbirine. Gelecek ama gidecek olan nefesi istediğiniz yerde… İçimde tutabilecek misiniz?

İnsanlar ve kitaplar. Kitapsız insanlar. Aklımın görmek istemediği. Yukarıdan bakınca küçülen. Süslü. Görünen. Görünce çözülen. Damladan akana susamış. Aslında damlaya değil… Çıkana. İçindekine. Ama nerede? İçinde, ama nerede? Görebileceklerini sandılar.

Defterimi kapatıp… Belki bir kurdele bağlayıp. Ama süs olmaz… Kurdelesiz. Eline bıraksaydım. Uzaklara bakan gözlerini yakalayamasam da minik defterim dile gelirdi. Benim yerime. Benim için. Bir söz. Ama süssüz bir sözle. Derdi; “yaşlı adam, böyle yaşadı…” İstemeden veya isteyerek. Farkerder mi artık?

Soğuk gözlerinde… Sarı saçları parlak tenine yapışmış. İkiz safirdendi kolları, altındandı teni… İnmedi. Sirkeci’de inmedi. Girmedi. Kapıdan içeri girmedi. Gelinim kanlı düğününe gelmedi. Defter masada… Bıraktığım yerinde şimdi. Gelmedi. Gitti. Git-ti… Arkasındaki talihsiz budalaya, bir kez bile bakma zahmetine katlanmadan! Gitti hiçliğe, gitti ölümüne…

Çöküyor… Ağır ve karanlık bir canavar gibi. Nefesimi çalıp kaçacaksın değil mi? Nefese susamış deli seni… Al artık, uğraştırma. Hemşire gelmeden usulca! Sessiz sedasız al… Ve kimseleri ağlatma.



One Comment

  1. fethi wrote:

    Şuna bak, şu halimde bile… Düşünmeye devam ediyorum. Sanki yaşama her zamanki şekliyle devam edecekmişim gibi.

Bir Cevap Yazın