“Evde yalnız başına sıkılırken, çalan kapının deliğinden bakıp Liv Taylor’u görürsen, kesinlikle açma kapıyı. Kimse o kadar şanslı değildir.”
J. J. Ryso
Dört buçuk aydır çalmayan telefonum, sabahın onunda çaldı. Boş şişeler, en sevdiğim kazağım, birkaç kitap arasında buldum onu. Bir arkadaşım, taşınıyormuş, evlenecekmiş. Ne mutluluk!
“Yardıma gelir misin?” dedi. “Gelirim” dedim; uyku sersemiydim, bir bahane uyduramayacak kadar… Kalktım, giyindim; otobüse bindim…
Aylardır bu kadar yakın olmamıştım hiç kimseye. Bereli, kabarık montlu, bıyıklı, kısa boylu bir adamdı. Küflenmiş çavdar ekmeği gibi kokuyordu; on dört durak kucak kucağaydık. Tam birbirimizi tanımaya başlıyorduk ki, indi. Sonra bir başkası; yeni bir ilişkiye bu kadar çabuk başlayamam… İndim otobüsten.
Bir süre sonra eve vardım. Buzdolabı, çamaşır, bulaşık makineleri… Ama en kötüsü fırındı. Yataklar, ağır koliler, büyük bir ayna, televizyon… Sonra tekrar, hepsini indirdik yeni eve…
- Bir şeyler yiyelim öyle git, hemen gitmek olur mu?
- Yok abi sağ ol, ben kaçayım, işlerim var, daha fazla ertelemeyeyim. (En sevdiğim kazağım yerde duruyor.)
- Özlem, hadi sen de gel, çıkıp bir şeyler yiyelim.
- Ben aç değilim aşkım, çok yorgunum hem… Siz gidin.
- Gerçekten ben de aç değilim, önümüzdeki haftaya bir program yaparız, daha iyi olur, rahat rahat görüşürüz… (”Program yapmak” deyimini sadece yalan söylerken kullanırım.)
- Tamam o zaman; ama haftaya mutlaka geliyorsun, eskilerden konuşur, içeriz biraz.
- Tamam, anlaştık, görüşürüz.
Saat altıya gelmişti. Yorgundum, açtım, sağ işaret parmağım komodinle duvar arasına sıkıştığı için derisi soyulmuş, acıyordu. Ellerimi cebime sokamıyorum, ya ikisi de ya hiç; benden bağımsız sallanıyorlar yanımda. Kamyonla geldiğim bu semtten nasıl döneceğimi de bilmiyorum, yürüyüp duruyorum, ana yola çıkarım umuduyla.
İki katlı bahçeli evlerin çevrelediği bir sokaktayım. Ağaçlar, evler… Huzur veren bir yanı var. Güzel bir manzara karşısında sigara içme ihtiyacı duyan insanlardanım. Mümkün olsa rakı sofrası kurarım. Yaprak dökmemiş bir ağacın altında durdum. Duvara yaslanıp sigaramı yaktım. Ne güzel evler, ne güzel sokak, ne güzel huzur. Ateşe koşan pervane gibi, gelip beni bulacağını hissedemedim belanın. Hislerim kötüdür.
Evin sokak kapısı açıldığında sigaram bitmek üzereydi. Bir yetmiş boylarında, kumral bir kız eşikte durdu. Ayakları çıplaktı; askılı dar tişört, düşük bel kot -çok düşük-. Evin içi sıcak olmalı. Bana bakarken bir şeyler mırıldanıyordu. Hemen sigaramı yere atıp üzerine bastım. “Gel” diye işaret etti. Koşarak kaçmalıydım oradan, bela olduğu çok açık. Sadece bir organım bunun aksini düşünüyordu, ben de onu dinledim. Konuşmaya pek fırsatı olmuyor.
Bahçe yolundan ilerleyip yanına vardım, elimden tutup hemen içeri çekti beni. Böyle bir film izlemiştim, hepimiz izlemişizdir. Büyük bir salon, çok büyük tablolar, eski mobilyalar, dönerek yukarıya çıkan merdiven. Konuşmadı hiç, ben dilim olduğunu çoktan unutmuşum. Merdivenlerden yukarı çıktık; koridor; sola döndük, sonra sağa, büyük iki kapı. Parmağım acıdı, yaralı elimden tutuyor. Kapıyı itti; aydınlık, büyük, yüksek tavanlı bir oda. Koltuklara yayılmış üç kişi oturuyor içeride. Beni bekliyormuş gibi hepsi. Yaşlı teyze tek kişilik koltukta; beyaz işlemeli başörtüsü, siyah etek ve gömlek gibi bir şey var üzerinde. Birisi genç, iki adam yan yana oturuyorlar. İkisi de takım elbiseli. Birbirine benzeyen üç çirkin surat. Beni süzmeleri yirmi saniye kadar sürdü…
- Tüüü, Allah boyunu devirsin! Utanmadın mı gencecik kızı kandırmaya, bu genç fidanı söndürmeye!
- Sen dur anne, konuşacağız şimdi, utanmadan karşımıza çıkıyor bir de, ben buradayım, sizi takmam diyor. Hadi Allah’tan korkmuyorsun, bu kızın babası bana ne yapar diye de mi korkmuyorsun? Dur oğlum otur sen!.. İlk önce konuşacağız!”
– Abi yapma!
- Sok onu beline, her şeyin bir yeri, zamanı var. Ben senin filmlerde gördüğünden çok adam vurdum. Dur bekle bakalım.
- Selami’yi seviyorum, bizi affedin baba!
- Sen sus, sana da sıra gelecek!
Selami?.. Kapı hemen arkamda; ilk önce sağ mı, yoksa sol muydu? Ev çok büyük Allah kahretsin!.. Nerdeyim ben?..
- Söyle bakalım, ölecek kadar seviyor musun kızımı?
- Ben, aslında, yani… Hayır.
- Neeeee?!!!
- Yani evet de!.. (Tamam kız fena değil ama Allah belanızı versin, daha beş dakika olmadı.)
- Bak, görüyorsun değil mi? Uğruna bize bırakacağın adam senden nasıl da vazgeçti. Sus tamam, seni dinleyecek değiliz.
Abisi lafa girdi; “bir daha bu kızı görmeyeceksin, görürsen ne olacağını anladın. Ankara’yı terk edeceksin.” Yaşam ümidim yeşermişti ki…
- Lütfen ona bir şey yapmayın baba, onun çocuğunu bekliyorum!
Ellerimden tutup kendini yere attı. Nasıl bir kâbus bu. Bir anda yerinden fırlayıp, silahı kafama dayadı abisi. İnsan bu gibi durumlarda diz çöküyor. Silahın namlusundan içeri bakabiliyorsun böylece. Farklı bir sebebi de olabilir…
- Ben Selami değilim, bu kızı ilk defa gördüm; yemin ederim, on aydır hiç sevişmedim. (Dilim açılmıştı.)
- Kimsin ulan sen?
- Ben, ben… Başkasıyım… (Gerçekten unutmuştum.)
Babası kalkıp, ayağı ile göğsümden ittirdi, sırt üstü yere düştüm. Canım sigara içmek istiyor, kötü şeyler olduğunda sigara içmek isteyen insanlardanım. Mümkün olsa rakı sofrası kurarım…
- Böyle bir sünepe, böyle bir sıfat, kişiliksiz; adam bile değil… Bunun için mi bize çektirdiklerin, al sana Selami!
Oğlunun elindeki silahı çekip aldı bir çırpıda, tetiğin üzerinde parmağı; patlama… Öldüm mü?.. Halı yumuşak… Yorgunluğum, parmağımın acısı, açlık… Hiçbir şey hissetmiyorum. Ölüm fena değilmiş diye düşünürken… Kapıyı çarpıp içeri giren Selami’ymiş.
- Durun! Selami benim!
Adam silahı hâlâ bana tutuyor. Kız benim yanımdan kalkıp, Selami’ye doğru koşup; “hayır aşkım, git buradan; Selami orda baba, Selami o!” diye beni gösteriyor. Beni bırakıp ona koşmasına içerledim galiba. Gururum kırıldı. “Selami benim!” diye atılacağım nerdeyse… Selami bir doksan boylarında, sarışın, gözleri çakır, kaslı bir genç. Devi yenen şövalye gibi mağrur…
- Senin için birisi ölecekse o ben olacağım aşkım, bununla yaşayamam.
- Ya çocuğumuz?
- O da bilecek annesi için öldüğümü…
Kimseden ses çıkmıyor; demin beni yerle bir eden, kafama silah dayayan, bir sürü hakaret eden adam dilini yutuyor. Genç katil de babası gibi, öylece izliyor olup bitenleri. Yaşlı teyzeye bakıyorum bir umut, başörtüyü yüzüne doğru tutmuş; kafama ateş ederlerse, kan sıçramasın diye. Sinirlerini benden mi aldılar, yoksa onu kızlarına layık bir tip olarak, beni de pislik olarak mı gördüler bilmiyorum. Bana gelince işkence, Selami’ye gelince hiçbir şey yok. Gerçekten sinirlendim, halının üstünden kalktım…
- İyi de olur mu, evlenmeden yapılır mı böyle şey, şimdi nasıl bakacak bu adam insanların yüzüne. (Selami’yi vurmasını istiyorum.). Bir de bana tuzak kuruyorsunuz utanmadan!
- Kimsin ulan sen?!!!
Son gördüğüm kafama doğru inen kabzaydı. Kendime geldiğimde Kurtuluş Parkı’ndaydım. Kafamdan akan kan boynuma kadar süzülmüş, kurumuş. Derimden kazıdım bir kısmını, parkın tuvaletine gittim, kapalıydı. Yüzümün ne hale geldiğini merak ediyordum. Tuvaletin önünde güvercinlerin pislediği bir banka oturdum, sigara yaktım. Mümkün olsa rakı sofrası kurarım. O kadar çok sebebim var ki…








