Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Başar Tanrıken

Keyif Adamı

Başar Tanrıken
31 Temmuz 2008 - 14:02

Bisiklet

Gözlerini açtı. Hâlâ var olduğuna şükretti. Bu şükrün fazla zamanını almasına izin vermeden ellerini, üstünü yumuşacık bir yaz denizi gibi örten örtünün üzerinde gezdirdi. Ellerinde, dirseklerinde kumaşın yumuşaklığını hissettikten sonra yavaşça doğruldu. Yüzünü yüksek apartmanları aşıp penceresinden sızmayı başaran gün ışığına dönerken gözlerini iyiden iyiye kısmayı da ihmal etmedi. Sabah güneşi onu her zaman gülümsetirdi.

Banyonun aynasında bu gülümsemeyle baktı kendine. Daha önce fark etmediği bir iki yeni kırışık gördü yüzünde. Onlara dokunmak hem parmakları, hem yüzü tarafından gerçekleştirilmiş bir eylemdi onun için. “Bir gün daha geçti bak!” dedi içinden… “Tadını çıkarmak için sahip olduğun zaman, bir gün daha azaldı. Üstelik kalan vaktinin ne olduğunu da bilmiyorsun.”… “Öyleyse fırsatları kaçırmamalı!”… Yüzüne suyu çarptı. Yüzünden öylece akıp gidişini daha iyi hissedebilmek için biraz bekledi. Su iyice aktığında bir kere daha çarptı. Yüzünü kurulamadan önce doğruldu. Böylece damlaların onu gıdıklayışını daha iyi hissedebilecekti. Sonra özenle kuruladı yüzünü. Son bir kez baktı aynaya.

Kapıya doğru yürürken aklından ayakkabılarını giymek, kapıyı kilitlemek, asansörü çağırmak vb. işlerini sıraladı. İlk asansörü çağıracaktı. Doğru sıralamayı yakalamasının ona yalnızca kırk-elli saniye kazandıracağının farkındaydı, ancak toplamda bir etkisi olacağına inanırdı. Bu saniyeler ona keyif alacağı işleri yapmaya birkaç dakika da olsa zaman yaratabilirdi. Bu bir ihtimal de olsa göz ardı edilemezdi. Öyle ya, yapmaktan hiç hoşlanmadığımız onca şeyi her gün mecburen yaptığımız düşünüldüğünde o dakikalar altın değerinde olmalıydı.

Asansör zemin kata geldiğinde o ayakkabılarını bağlamış, kaskını ve gözlüğünü takmış, bisikletinin anahtarını cebinden çıkarmıştı. Asansörden çıkar çıkmaz hareket sensörlü tavan lambaları yandı. “Ne güzel bir icat şu yeni lambalar…” dedi kendi kendine; ”Hem açmakla uğraşmak zorunda kalmıyorsun, hem de yalnızca ihtiyacın olduğu kadar yanarak tasarruf etmeni sağlıyor.” Tüm bunları düşünürken kapıya varmıştı ama kapının otomatik düğmesi tutukluk yaptığı için çıkmakta zorlandı. Bir iki denemeden sonra durdu. Sakin ve ağırca otomatın düğmesine tekrar bastı. “İşe bak; kendine özen gösterilmesini istiyor kapı efendi!” dedi fısıltıyla şimdi karar vermesi gereken “kaybettiği birkaç saniye canını sıkacak mı?” sorusu idi. Hayır! Kazanmak kadar kaybetmeyi de öğrenmeliydi. Hatta kazanmaktan çok daha iyi öğrenmeliydi. Çünkü çok daha kolay ve sık karşılaşılıyordu. Bisikletini kilitlediği zemin katın balkon demirinden bir hamlede söktü. Her gün yaptığı için bunu yapmakta ustalaşmıştı.

Bisikletini bahçe kapısına doğru çevirirken müzik çalarını takmadığını fark etti. Aslında trafiğe çıkarken kulaklıkla müzik dinlemenin riskli bir şey olduğunu biliyordu. Ancak müzik dinlemek için ayrılmış özel bir zaman yaratamamıştı henüz. Zaten çoğunlukla ara sokaklardan gidiyordu. Bu ona nerden bakılsa iki-üç kilometre kazandırıyor, O’nu egzoz dumanından kurtarıyor ve otomobil dışındaki her taşıtı yok sayan sürücülerden koruyordu.

Artık yol kenarında duran araçların içinde sürücü olup olmadığını kontrol etmek alışkanlık haline gelmişti. Eğer sürücü varsa, hele bir de ön tekerlekler yola doğru dönükse ekstra dikkatli olması gerektiğini çoktan öğrenmişti. Ana caddeye çıkmak üzere yol kenarında bekleyen sürücülerin sanki bisikletin bir ağırlığı ya da bir fren mesafesi yokmuş gibi gözünün içine baka baka kaç kere yola çıktıklarını saymaya kalksa o rakamla bir milli piyango bileti alabilirdi.

Yaşamı algılama şekli… Fark yalnızca buradaydı. Onlar bisiklete çocuklukta hasbel kader biraz binmeli, sonra hemen statü ve itibarı toplum tarafından çok daha kabul gören otomobile geçmeliydi. Hele ki yetişkin bir insanın başka alternatifleri olmasına rağmen işine bisikletle gitmesi anlaşılabilir bir şey değildi onlar için. Onlar işlerine giderken bile rahat koltuklarında oturmayı tercih edenlerdi. Onlar için en iyi yaşam hiçbir şey yapmadıkları, birilerinin onlar için her şeyi yaptığı yaşamdı. Çoğu bu anlayış sayesinde kocaman göbekler yapmayı ve onları bundan kurtarması için doktorlara, diyetisyenlere tonlarca para harcamayı, bu harcamaları finanse edebilmek için diğer insanların emeklerini sömürmeyi tercih ederlerdi. O yüzden karşıdan gelen bisiklete dikkat etmeye gerek yoktu. Bisikletli duramayıp çarparsa kendi sorunu olurdu bu… Kendileri bin kiloluk bir aracın içindeyken bunları düşünmelerine ne gerek vardı.

Kulaklığından direkt beynine ulaşan Miles’ın nâmeleri minik çekiçler gibi zihnine sürekli yeni bir şekil vermeye başlamıştı. Pedala basmadan önce saatine baktı. Her zamankinden biraz daha hızlı gitmesi gerekecekti. Sokağın köşesini keskin ve ani bir hareketle döndü. Keskin ve ani dönüşlerin yarattığı hissiyatı seviyordu.

Yaşam dediğimiz şeyin minik hissiyatların toplamından oluştuğunu biliyordu artık. Öylesine sonsuz bir havuz idi ki bu… İçinde sonsuz ve sınırsız miktarda his barındırıyordu. Sizi siz yapan şey ise o havuzdan hangi hissiyatları seçtiğinizdi yalnızca. Olaylar ise yalnızca bu hislere birer bahane idi. Tamamen aynı ortamda yaşamış, başlarına tamamen aynı şeyler gelmiş iki kardeşin çok farklı yaşam öykülerine sahip olduklarını görmüştü. Başlarına tamamen aynı şeyler gelmiş bu insanların yaşam ilerledikçe bambaşka noktalara varmalarının bir tek açıklaması vardı. Başka insanlar olmaları. “Bizi biz yapan başımıza gelenler değil, başımıza gelenlere hangi tepkileri verdiğimizdi.”

İşte bu yüzden… Küçüklüğünde aynı eziyeti yaşamalarına rağmen bazıları suçlu, bazıları kahraman olmayı seçiyordu. Nasıl olsa ikisi de zorluk ve eziyet demekti.

Normalde yaptığı gibi köşeyi döndükten sonra da bisikletini slalom yapar gibi bir sağa bir sola sürmedi; bu hissi sevmesine rağmen. Bugün biraz daha hızlı olmalıydı. Bu hisse duyduğu sevgi onu yavaşlatmamalıydı. Zaten O’nun için şirkette işler çok da iyi gitmiyordu. Her ne kadar istemese de, son zamanlarda bulunduğu öneriler onu tehlikeli bir noktaya çekmişti… Çünkü doğruları söylemenin yanlışları da ortaya dökmek gibi bir özelliği vardır. Bir şeyler iyi gitsin diye uğraşırken, işlerini iyi yapmak yerine entrikalarla var kalmaya çalışanların ayaklarına basmamak imkânsızdır. Bu insanlar ise O’nun en nefret ettiği yöntemleri kullanırdı. Kirli bilgi! Çarpıtılmış, eksik, hatta bazen tamamen yalan bilgiler yayarlar, yönetmeye çalıştığınız ortamı algılamanızı engeller, yanlış algılanılmanıza sebep olur ve sizi çok kötü ve zor durumlara düşürürlerdi. Bir şirkette her zaman bu insanlarla, işini yapmaya çalışanlar arasında bir savaş olacaktır. Şirketin yaşayıp yaşamayacağını ise kimin kazandığı belirler.

Anayola yaklaşırken fren sıkıp yavaşlaması gerektiği bir anda dayanamayıp, minik hareketlerle direksiyonu kırarak bisikletine küçük çaplı bir slalom yaptırdı. Denge merkezinin uyarılması… Bu keyfin sebebi buydu. Çocukların kendi etrafında dönmekten, tahterevalli ya da salıncaktan keyif almalarını sağlayan şey de işte buydu.

İnsan çok ilginç bir mekanizmadır. Yaşamdaki sabitleri değil farklılıkları algılamak üzerine tasarlanmıştır. İşte yer çekimi de bir sabittir ve bir fark yaratılmadan algılanmaz. Bu, İnsan dediğimiz şeyin farkını yaratan adaptasyon yeteneği olarak tanımladığımız özelliğin bir laneti gibidir. Bir şey sabit bir biçimde her an varsa, zihin onun üzerinde hesap yapmaya yani onu algılamaya gerek duymaz. Tabii ki bir değişiklik yoksa algılamanın ne faydası var değil mi? Ancak bu adaptasyon öyle noktalarda lanete dönüşür, getirdiği kanıksamalar öyle basit sorulara hatalı cevaplar vermemize yol açar ki… Adaptasyonumuz gerçeği görmemizi engelleyen bir lanete dönüşür. Yer çekimini bu kadar geç keşfetmemizin sebebi de budur.

Ama O keyif adamıydı. Zihni algılayacak, işlem yapacak verilere ihtiyaç duyuyordu. Farklılıklara ihtiyacı vardı. Bu yüzden arada bu şekilde bisikletine slalom yaptırır, sokakları her seferinde farklı kombinasyonlarda karıştırarak, değişik güzergâhlar yaratarak giderdi işine. Ancak bir yere kadar. Çünkü bir noktadan sonra kullanabileceği tek bir yol kalıyordu. Bu noktada ara sokaklardan çıkmak, ana yola girmek zorundaydı. Yolunun son on dakikasını bu şekilde ana caddenin kıyısından gidiyordu.

Başka bir yol bulabilmek için çok uğraşmıştı ama sonunda olmadığını kabullenmek zorunda kaldı. Çünkü her tarafta yeni kurulan sitelerin inşaatları vardı. Tıpkı kendi çalıştığı şirketin yaptığı gibi herkes buralara site kurmaya çalışıyordu. Oysa birkaç yıl öncesine kadar buralar tamamen bataklıktı. Şimdi ise her yandan lüks sitelerin inşaatları vardı. Bu yol onun için en riskli olan kısımdı. Her an her yerden inşaatların kamyonları çıkıyordu. Eğer diğer araçların hızına yakın bir hızda gidemezse bu onun için daha da büyük bir risk yaratıyor, trafiğin bir parçası olmasını engelliyordu. Hem bu yüzden, hem de işine gecikmemek için pedallara yüklendi. Arada bir başını kaldırıp önüne bakıyor, sonra bir iki pedalı başı aşağıda tekerleğine bakarak basıyordu… Birden bire tekerleğinin kenarından bir yengecin geçtiğini gördü. Karşıya geçmeye çalışıyordu. Bir an zihni gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladı. Denizden yaklaşık iki-üç kilometre uzaktaydı. Sonra buraların eskiden bataklık olduğu geldi aklına. Bir belgeselde yengeçlerin bazen karaların çok içlerine kadar gittiğini işittiğini hatırladı.

Zihni gördüğü şeyin gerçekliğine karar kıldığında ise O’nun için çok daha kötü bir şey oldu. Yaşamdan keyif almaya duyduğu saplantılı tutkusu onun kendini başka canlıların neler hissettiğini düşleme alışkanlığı edinmesine yol açmıştı. Pek çok durumda farklı insanlar neler hisseder, bir kuş uçarken neler hisseder, bir at koşarken neler hisseder… Bunları düşlerdi. Zihin hayal edilen ile gerçek arasındaki farkı bilmez. Birden bire O’nun üzerinden bir araç geçti. Kalın zırhının bu dayanılmaz ağırlığın altında çatırdayarak dağıldığını duyumsadı ve acılar içinde asfalta yapıştı.

Bu hissin şokunu atlattığında etrafına bakındı. Fazla araç yoktu. “Yengecin bir şansı var!” dedi kendi kendine… Yine de içinden bir ses “Dur geri dön! O yengeci karşıya geçirmelisin. Eğer ezilirse neler hissedeceğini biliyorsun!” diye haykırıyordu. Kafasından bu düşünceyi silmeye çalıştı. Tüm bu zaman içerisinde bayağı ilerlemiş, nerdeyse şantiyeye varmıştı. “Olmaz!” dedi kendi kendine “üzgünüm ufaklık… sana yardım etmek için dönmek bana çok fazla vakit kaybettirir. Böyle bir zamanda işe geç kalma ihtimalini göze alamam. Yaşamımın dengelerini gözetmek zorundayım. Sana tüm kalbimle şans diliyorum.”

Asfalt yoldan çıkıp şantiyenin toprak yoluna girdi. Ofis olmak üzere geçici olarak kurulmuş prefabrik binanın önünde durup her zaman yaptığı gibi kaskını ve kulaklıklarını çıkardı. Müzik kesildiğinde birden bire başka bir dünyaya girmişti sanki. Saatine baktı. Tam vaktinde… Mesai başlamıştı.

İçeriye girerken kaskını sırt çantasına koymuştu. Her sabah yaptığı gibi çay ocağının önündeki sebile gitti. Plastik bir bardak alıp suyunu doldururken çaycı Safiye Hanım’a “Günaydın!” dedi. Her sabah gelişen bu olayı diğer günlerdekinden ayıran tek fark, Safiye Hanım’ın yüzündeki ifade idi. O ise bu ifadeyi fark etmemişti. Kadıncağız yavaşça yaklaştı. Sonra birden bire O’nun boynuna sarılıverdi. “Evladım…” dedi fısıldayarak ama cümlesinin devamını getirememişti. Ne yapacağını bilemedi. Çaresiz, kadının sarılmasına karşılık verdi. Kadın çok geçmeden bıraktı sarılmayı. “N’oldu teyze hayırdır!?!” demek için ağzını açmıştı ki kadın ağlamaklı bir sesle “afedersin evladım” diyerek oradan uzaklaştı. Bu olaya gülümsemekle yetindi. Nedense nedenini sorgulamak aklına gelmedi. Belki de sevgi belirtisi olduğunu düşündüğü bu davranışın sebebini sorgulamak haksızlık gibi geldi. Elinde sırt çantasıyla odasına girdiğinde bu davranışın nedenini anlayacaktı.

YengeçKendisini görür görmez amiri Meltem Hanım “ Kimseden duymadan benden duyman daha iyi olur sanırım ablacım. Seni işten çıkartmışlar” dedi. O anda elinde çantasıyla donakaldı. Oysa hep “Ben pek pişman olmam. Çünkü pişman olabileceğim şeyler yapmam” derdi. Oysa iliklerine kadar pişman hissediyordu kendini. Yanlış seçim yapmıştı. Hafif donuk gülümsedi. “Üzülme abla” dedi. “Demek alacağımız daha çok ders varmış.”

“Artık insanlara işten çıkarıldıklarını işe geldikleri sabah söylemeyi de alışkanlık haline getirmeye başladılar.” dedi Meltem Hanım. “Abla, bu kimlerin kazanmaya başladığını gösteriyor. Bu benim için zaten burada artık paylaşacak bir şey kalmadığının kanıtı. Sen de dikkatli olsan iyi olur.” dedi O da… Tam Meltem Hanım bir şey demek için ağzını açmıştı ki… “Ben gidip arkadaşlarla vedalaşayım. Seninle sonra görüşürüz zaten” diyerek kadını durdurdu. “Peki” dedi kadın, yüzünde buruk bir gülümsemeyle. Sarıldılar. Dışarı çıktığında Safiye Hanım’ın davranışının sebebini kavramıştı. Zaten koridorda yürürken de karşılaştılar. “Evladım çok üzgünüm. Sana bişey de diyemedim. Çoluğun çocuğun da var.”… “Benim için üzülme sen teyzem” diyerek durdurdu kadını; “iş yapmayı öğrenmiş biri için her zaman yapacak bir iş bulunur.”. Oysa içinde bazı şeylerin asla geri döndürülemeyeceğini bilmenin burukluğu vardı…

Odaları tek tek gezerek herkesle vedalaştı. Sonra ofislerinin karşısındaki showroom’a gitti. İnsanların kiminin bakışlarında üzüntü, kimininkinde ise ya benim de başıma gelirse sorusundan kaynaklı bir korku vardı. Bakışlarında gizliden bir zafer pırıltısı olanları ise, tek bir masanın etrafında toplanmış buldu. Teker teker ellerini sıktıktan sonra en yetkili olanına dönüp gülümseyerek “Sizlerle çalışmaktan çok şey öğrendim” dedi. Kendi aklınca onlarla alay ediyordu. Tıpkı onlar gibi eksik bilgi veriyordu onlara. Gerçekte cümlesini tamamlayacak olsa “Çünkü kötüye ve yapılmaması gerekene örnek de çok iyi bir örnektir. Sizleri gözleyerek yapılmaması gerekenlere dair koca bir kitap yazılabilir” demeliydi. Ama demedi. Biliyordu ki yarın bu söylediği söz ballandıra ballandıra anlatılacak, yenilgiyi kabullenmenin bir ifadesi sayılacaktı. Bunu çok da umursamıyordu. Şirket onun değildi. Artık işten de çıkarıldığına göre patronunun parasına karşı bir sorumluluğu yoktu. Bu yüzden kendi akıllarınca kazandıkları zaferin tadını çıkarmalarında bir mahsur görmedi. Çünkü zaman gerçekleri hep ortaya çıkarır. İnanıyordu ki, onların anlayışıyla gidilmesi şirketin günlerini sayılı kılıyordu. Şimdi zafer kazandıklarını düşünenler, yakında şirketi zor duruma düşürecek ve er geç kendisinin şu an bulunduğu noktada olacaklardı. İşten çıkarılmasını sağlamak için nasıl kirli bir yöntem uyguladıklarını dahi merak etmiyordu. İpin kopmuş olması gerilimi bitirmişti. Yalnızca buydu onun için önemli olan.

Şantiyeden çıkmak üzereyken sırt çantasından kaskını çıkardı. Koltuğunun altına koyarak geldiği o uzun yola baktı. “Çuvalladın dostum” dedi “Büyük hata yaptın.”… “Yaşam sana ertelenemezliğini, kendinden daha önemli şeyin olamayacağını daha kaç kere göstermeli? Geri dönmeliydin ve o yengeci karşıya geçirmeliydin.”

İçinde duyduğu pişmanlık kendini felçli gibi hissetmesine yol açıyordu. Bu duygudan sıyrılmaya çalışarak kaskını taktı kafasına. O anda duyduğu acının zaman içinde keyfe dönüşmesinin bir yolu olduğunu biliyordu. “Ders almak” diyorlardı buna… Duyduğunuz her acı, deneyim dediğiniz şeyi oluştururdu ders alındığında; bu da geleceği daha keyifli kılardı. Yine de artık gittiği her yolda gözü o yengeci arayacaktı. Arayan gözlerle yepyeni yaşam dengelerine doğru bastı pedalını.

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
2 kişi oylamış. 5 üzerinden 3.00

Öykü bölümündeki unsur 2,427 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , ,

Görüşleriniz