Exlibrary

E-Kitap, Edebiyat, Kültür, Sanat, Felsefe ve güncel konular içeren yazılar. E-Kitap konusunda Türkiye’nin ilk ve en geniş kaynağı.
 
Exlibrary, E-Kitap yayıncılığı yapan, E-Kitap teknolojileri hakkında bilgi sunan ve Edebiyat, Kültür, Sanat, Felsefe içerikli günlük yazılar yayınlayan anonim bir web sitesidir. Ücretsiz yayınlanan kitaplarımızı ve yazarlarımızın deneme, şiir, öykü, mizah başlıklı edebî eserlerini, kitap, resim, sinema, tiyatro ve diğer kültürel konulardaki yazıları okuyabilir, bunlar hakkındaki görüşlerinizle katkı sağlayabilirsiniz. Kitaplarını ve yazılarını İnternet'te yayınlamak isteyen herkese açık olan bu paylaşım ortamı, sizlerin katkısıyla gelişmeye devam ediyor.

Karşılaşmalar -4-

Emel Yuna  Emel Yuna
20 Mart 2008 - 23:45

CiciGüneş tüm haşmetiyle ışımaya başlayıp, hiç yaşanmamış ve bir daha hiç yaşanmayacak yeni bir günü daha aydınlatıyorken Cici, kapısını rahatsız edici bir gıcırtıyla araladığı bahçeden içeriye süzüldü. Rehavetle etrafına bakındı derin soluklar alarak. Uzun, tahta masaya doğru salınarak yürürken ayağı yerdeki fosforlu bahçe hortumuna takıldı. Yorgun bir gülümseyişle kendi kendine mırıldandı Japon güllerine bakarak;

-Alıştırdım sizi, beni bekliyordunuz değil mi?

Kostüm çantasını masanın üzerine bırakıp bahçeyi şöyle bir dolandı. “–Arsız şeyler!” dedi sitemle akşam sefalarının yanından geçerken. “-Siz de biraz onlara çekseydiniz ne vardı?” diye serzenişte bulundu rengârenk boyanmış çitlerin ardında boy gösteren çelimsiz günebakanlara. Tüm ahali gözleri gibi baksalar da hep nazlanıyordu ayçiçekleri. Koca çınar ağacına kurulmuş salıncağa oturdu bir süre. Göz kapakları ağırlaşmaya başlayınca zorlanarak kalkıp hortumu aldı. Gelişigüzel sulamaya başladı bahçeyi. Hava gittikçe ısındığından sıcak bastı bedenini. Elini yüzünü yıkayıp, bir yanı sarmaşıkla kaplı apartman duvarlarına da su tuttu dikkatlice. Balkon ve mavi boyalı pencere demirleri dışarı doğru kavislenerek kıvrılan, dört katlı, turuncu apartmana sevgiyle baktı.

İki yıl öncesine kadar hiçbir zaman ve hiçbir koşulda hissetmediği, varlığından dahi habersiz olduğu bir duyguyla bağlıydı bu küçük apartmana ve sakinlerine; aidiyet. Aile, yaşam, duygu bağı. Anımsamak bile istemediği gerçek ailesiyle tüm ilişkilerini sonlandırışı henüz çocuk yaşlarına rast geliyordu. Anne-babası o beş yaşındayken ayrılmış, annesi bir yıl içinde son derece muhafazakar başka bir adamla evlenmiş, kabus dolu sekiz yılın sonunda, şimdiki kimliğinin önemli bir parçasını da edindiği yalnız yolculuğuna başlamıştı.

Aşağılanmaya, dayağa, ne için olduğuna çocuk aklının hiç ermediği, hatırladıkça hala canını yakan, ruhunu sıkıştıran zalim cezalandırılmalara, çaresizliğini boynunda madalya gibi taşıyan annesinin basiretsiz esirgemezliğine isyan edip yollara düştüğünde 14’ünü doldurmamıştı henüz. Onca eziyet dolu yıllar boyunca tüm arzusu babasının yanına gidip artık dayanamadığı yaşantısını huzura erdirmekti. “–Azıcık soksan o dilini kıçına olmaz değil mi? Ne olmuş birazcık he desen? Esiyor geçiyor işte adam. Bıktım artık,yıkacaksın sonunda yuvamı! Bok var babanın yanında! Çok adamdı da ondan arayıp sormadı bir kere bile! Git hadi, gör bakalım el mi yaman bey mi yaman!” diyerek çıkışıp tersleyen annesi, cızırtılı son bir sesti yalnızca kulağında.

Yıllarca biriktirdiği düşleri, ümitleri lime lime etmesi bir haftasını almıştı babasının! Üvey babası gibi sert, kaba saba, her yaptığına karışan, bakışında mana arayıp ortalığı kırana sokan bir adam değildi babası. Şaşkınlıkla karşılamış, evine almıştı oğlunu. Git dememişti ama kal da demedi. Hiç karışmadı,hiç ilgilenmedi,aç mı tok mu hiç sormadı. Sabah erkenden evden çıkıyor, akşamüzeri muhakkak birkaç arkadaşıyla birlikte dönüp, özenle hazırladığı içki sofrasında ağırlıyordu onları. Yanında kaldığı bir hafta boyunca sadece iki kez ilgiyle gözlerine bakıp, eğik başını ağır ağır iki yana sallayarak aynı soruyu sormuştu; “-Annen n’apıyor?” İki seferinde de aynı cevabı verip “-Hiç, n’apsın!”, umutla beklemişti Cici, babası konuşmak isteyecekti belki de onunla,dertleşeceklerdi. İstemedi babası. Fakat o bir haftanın sonunda Selim ağabey, yani babasının sofra arkadaşlarından birisi konuşmak istedi Cici’yle. Babacan sesi, uzlaşmacı bakışları ve bıyık altından gülümseyişiyle;

- Bak delikanlı, görüyorsun babanın halini. Kendine faydası yok, bir de sana nasıl baksın? Konuştum ben onunla da, diyorum ki seni benim yeğenin yanına gönderelim. Kıbrıs’ta, turizm işleri falan, kurtardı kendini. Gençsin,hatta çocuksun daha. Erkenden meslek öğrenir, ileride rahat edersin. Bu zamanda anne babadan beklemeyeceksin her şeyi, çabala biraz sen de. Ha? Olur mu? Ne dersin aslanım?

Konuşurlarken yan gözle babasına bakıyordu Cici arada. Oralı bile değildi babası. Yılın futbol ligi üzerine yeni sezon tahminlerini tartışıyordu arkadaşlarıyla şakalaşarak. Hemen ertesi sabah Selim ağabey havaalanına bırakıp ayrılırken eline telefon numaraları ve bir adresin yazılı bulunduğu not kağıdıyla, biraz da para sıkıştırdı. “-Alandan alacak seni Ayhan. Kaybolmazsın korkma.”

Bütün geceyi babasıyla nasıl bir vedalaşma sahnesini yaşayacağını kurarak uykusuz geçiren Cici, gideceğini bildiği halde yanına uğramadan, kendisinden erken çıkıp giden babasına içerlemiyordu artık. Uçakta başını yolculuk boyu dayadığı pencereden, hem sükût’u hayalin ezberlenebildiğini, hem de yeni ve bilinmeyen başlangıçların nasıl da inadına umut ve heyecan taşıdığını anlattı bulutlara.

Kıbrıs’a indiğinde Ayhan ve kız arkadaşı Selin dostça karşıladılar. Hiç görmediği yakınlıktan yabansı bir sevinç duyan Cici hemen ısınıverdi yeni ailesine. Küçük, düzensiz bir evde altı arkadaş birlikte yaşıyorlardı Ayhan ve Selin. Ayhan ve diğer dördü; Hakan, Bekir, Özgür ve Metin farklı yerlerde garsonluk, barmenlik yapıyorlardı. Selin, akşamları otel ve restoranlarda dansözlük yapıyordu. Birbirleriyle iyi anlaşan, eğlenen, neşeli bu genç grup içinde Cici, kendisini buraya taşıyan olaylar için neredeyse şükrediyordu. Biraz kafasını dinlemesini, uygun bir iş bulunca onu da bir işe yerleştireceklerinin sözünü vermişlerdi. O süre içinde evle ilgili işleri hallediyor, onlar gelmeden yemekleri hazırlıyor, Selin ablasına kostümlerini dikip işlerken yardımcı oluyor, bazı akşamlar onunla programa gidip kostüm çantasını taşıyordu zevkle.

En çok, Selin evde dans provası yaparken eğleniyorlardı birlikte. Hangi ritimde hangi figürün yapılacağını, sahnede “ben gecenin yıldızıyım” duruş ve bakışının ayarını, alkış almak için tatlı-sert nasıl nazlanılacağını teorik kısmını ezberlemişti artık Cici. Arada sırada kendisine katılıp dans etmesi için ısrar ediyordu Selin; “-Bir öğrensen aslında var ya, paraya para demezsin. Bizden çok alıyor zenneler. Havaları da cabası. Tabii dansöz bulmak kolay, ama herkes zenne olamaz. Görmedin mi akşamki Prens’i?”

“-Yok abla, ben yapamam” diye geçiştiriyordu Cici. Onu geçiştiriyordu geçiştirmesine ama para mevzuu iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı. İkinci haftası dolmak üzereydi yanlarında. Yaptığı işlere iltifat edip hoş tutuyorlardı kendisini gerçi, ancak ortak harcamalarla ilgili konularda aralarında çıkan ufak tefek geçici tartışmalardan alınıyor, içerliyordu Cici. Böyle zamanlarda hissettiği eziklikten dolayı iş bulmak istediğini dile getirdiğinde tersleyip susturuyorlardı; “-Dur bir gözünü seveyim, bir de senle uğraşmayalım şimdi! Bakıyoruz dedik, konuşuruz sonra.”

Tatsız ve fazla alkol tüketilen bir gecenin sonunda, herkes yatağına gittikten sonra ortalığı toparlayıp, Metin’le Özgür’le, ve çoğunlukla misafirliğe gelen bir arkadaşlarıyla daha paylaştığı odasına girdiğinde, misafir arkadaşın yer yatağında değil de, kendi yatağında uyuduğunu gördü. “-Keşke onlar odaya girmeden hazırlasaydım yatağı” diye geçirdi içinden. Büyükçe eşyalar ancak seçilebilen loş odada gürültü yapmamaya çalışarak yer yatağını sermeye çalışırken Metin ranzanın üst katındaki yatağından eğilerek çıkışır edayla söylendi; “-Oğlum n’apıyorsun gecenin körü tıkır tıkır yahu! Gir yatağına zıbar yat!”

“-Yatağımda arkadaş yatmış Metin ağabey. Yere yatak hazırlıyordum” dedi Cici uysalca açıklamaya çalışarak.

-Sıçmayayım yerine şimdi ha! Göt kadar ev zaten, gir yanına yat işte! Şşşt, Gökhan! Az kaysana oğlum!

Alt ranzadaki Özgür’de seslerden rahatsız olunca terslenmeye başlayıp manidar iç geçirişleriyle kafasını yastığın altına soktu. Cici huzursuzlukla ayakta dikilirken Metin son kez çıkıştı;

-Duymuyor ibne, leş gibi sızmış! Gir ayakucuna yat sen de dikilme öyle kazık gibi!

Cici, Gökhan’ın ayakucuna kıvrılıp rahatsızca yattı. Metin’in azarları ağrına gitmişti. Onlara artık fazla yük olduğunu düşünüp kederlendi. Ertesi gün çıkıp iş aramaya karar verdi. Ne olursa olsun bir işe girecekti. Bekle bekle nereye kadardı, kendi işini kendi bulacaktı. Bu kararıyla biraz olsun ferahlayarak uykuya daldı. Neden sonra gözünü açtığında,ensesinde hissettiği ürpertiyle sıçradı yerinden. Arkasını döndüğünde sessiz olmasını işaret eden Gökhan, bir yandan da yanağını okşamaya başladı. Gökhan’ın elini hızla iterek karşı yatağa göz attı. Metin ve Özgür derin derin uyuyorlardı. Neye uğradığını şaşırmış halde yataktan inmeye davranıyordu ki fırsat kalmadan daha Gökhan iyice abanınca üzerine bağırmaya başladı. Sese fırlayan Metin ve Özgür Cici’nin nefes nefese yarım yamalak şikayetini duymazdan gelip azarlayarak ikisini de kovdular odadan. “Ne bok yiyeceklerse çıksın dışarıda yesinlerdi!”

Kulaklarına inanamayarak odadan dışarı attı kendini Cici. Gökhan da hemen arkasından yetişip büyük bir pişkinlikle sarf ettiği sözlerle hem ikna etmeye çalışıyor, hem de duvara doğru sürükleyerek sıkıştırıyordu. Diz kapağına sıkı bir tekme isabet ettirip Gökhan’ın elinden kurtulduğu sırada, elinde bir bardak suyla hemen karşılarında duran mutfak kapısından çıkıp, Cici’nin yüzüne kısa bir an umursamazca uykulu gözlerle bakarak yanlarından geçip giden Selin’i gördü. Selin odasına girip kapısını kapattı.

Koşarak sokağa çıktı Cici. Uzunca bir süre,nefesi kesilene kadar koştu. Büyük bir ardıç ağacı altında durup takatsiz dizleriyle yere çöktü. Şafak sökmek üzereydi. İçindeki çığlığı bastırmak için öyle sıkıyordu ki kendini, bir haykırsa sandı ki ada sulara gömülecek, sandı ki yer gök inleyecek, sandı ki böyle şanssızlık görülmemiştir. O sustu. Bende tufan koptu… İşte o gecenin güne dönen zamanında rastladım ona. Zamanı durdurduk, şafağı arındırdık gün gülümsemeden önce ki; Cici de yaşasın artık kaygısız gülüşleri…

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
(6 oy, ortalaması: 4.83)
Loading ... Loading ...
Öykü bölümündeki yazı 272 kez görüntülendi. Yazıya tek yorum var. Sizin Fikriniz?

Diğer Emel Yuna Yazıları

 

İlgili Sayılabilecek Yazılar

Tek Yorum Yapılmış — Sizin Fikriniz ? »

  1. Konu iyi ama,cümleler gereğnden fazla uzun olduğu için okurken insanı yoruyor. Kişiyi öykünün içine çekebilmek için daha vurucu bir üslüp kullanmak gerekir diye düşünüyorum. Başarılar dilerim.

Yorumların RSS Bildirimi

Yazıyla ilgili yorumlarınız


Duyurular

'Ex Dergi' çıkıyor!..

Exlibrary, iddialı bir dergi çıkarmaya hazırlanıyor. İlk kez yayınlanacak yazılar ve başka sürprizlerle karşınızda olacak Ex Dergi'nin ilk sayısını sadece üye olan dostlarımız indirebilecek.
Nazım Hikmet Kuvayı Milliye DestanıDünyanın en büyük 3 destanından biri olan Kuvayi Milliye Destanı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tiyatro topluluğu tarafından 28 Mart Cuma gecesi İzmir'de ilk sahneleme denemesini yapmıştı. 70 kişiden oluşan kadrosuyla, canlı müziğiyle ve içerisinde milli mücadele günlerine ait danslarıyla Kuvayı Milliye Destanı oyunu, 16 Mayıs 2008 tarihinde Gaziantep Üniversitesi'nde sahnelenecektir.

Yeni yazılarımızı E-Posta ile almak ister misiniz? Abonelik için E-Posta adresinizi aşağıdaki formla gönderip gelecek ilk mesaja onay vermeniz yeterli. Sadece yeni yazı yayınlanan günlerde bir kez mesaj gönderilmektedir.

 

FeedBurner desteklidir. (Bir Google hizmetidir)