Kansız Köpek
25 Ocak 2008 - 15:13
İnsan benliğini ve karakterini korumak için
her zaman yarı iradi psişik ego oyunlarıyla
buzdağının aşağı kısımlarında eşelenmez…
Yeniden uyandığı bilindik günlerinden biriydi. Tenini saran nem ve alnına vuran kızgın güneş günlük planlarını ve çevresindeki insanlar hakkındaki dünden kalan yargılarını ağır ağır, yeniden oluşturmasına yardım etti. Uykulu gözlerini eğerek yan tarafta yatan yeni tanıştığı arkadaşına baktı. Başında hafif bir ağırlık hissetti. Geçen akşam her zamanki gibi alkolü biraz fazla kaçırmıştı. Gözleri, hayatına daha henüz girmiş bu yeni adamın üzerinde biraz daha büyüdü. Olumlu düşünmeye çalıştı. Aslında bu yeni arkadaş sevilmeyecek biri değildi. bakışları ve davranışları samimiyetten uzaktı. Bundan emindi. Samimiyetsizliğinin kaynağı zor durumda olduğundan, çıkarsız bir ilişki kurmakta zorlanması ve bundan dolayı çevresindekilere karşı önleyemediği artan minnet duygusunu bir türlü içine sindirememesiydi. Fakat böylesine saplantılı ve gergin düşünceler kendisinin hiçbir zaman önemsemediği, gereksiz gördüğü ve insanları değerlendirmek için hiçbir zaman başvurmadığını düşündüğü ruh halleriydi. Artık uyanmıştı. Düne dair aklında kalan fotoğrafların zihninden akmasına ilgisizce izin verdi. Sonra birden duraksadı. Dün gece arkadaşıyla arasında garip bir olay olmuştu.
Yavaş yavaş sarhoşluk kendini hissettirmeye başladığında, karşılık bir güç gösterisi ya da benliğini dayatma olarak tanımlanabilecek, zaman-anlam ya da oluşan imge niceliği açısından büyük bir orana sahip, normal bir göz temasından ziyade uzun sayılabilecek sevgisiz bir bakışmanın ardından kafasını arkadaşının kafasına gelecek şekilde ileriye atmış ve arkadaşının dudağının hafifçe kanamasına neden olmuştu. Bu sevgisizlikten ya da nefretten kaynaklı olamazdı ki bu ikisinin birbirine çok da yakın kavramlar olmadığını belirtmek gerekir.
Sonuçları çok acı ve dehşet verici olan ve sadece sonuçlarının verdiği yıkım açısından büyük ya da korkunç olarak nitelenen birtakım cinnet vakaları, ortaya çıkış sebeplerini abartılı eylemler silsilesiyle dönüştürdüklerinden hep anlaşılmaz kalırlar. Sıradan ve manasız nedenler tetiklediği sonuçlardan ne kadar ilgisizleşirse ve sertleşirse anlaşılmazlık büyür ve gizem halini almaya başlar. Ama bu olguyu anlayabilmek için daha küçük çapta cinnet vakalarına bakmak uygun olacaktır.
Arkadaşıyla yaşadığı bu olay küçük bir cinnet vakası sayılabilecek türden bir olaydı. Ama üzerinde asıl düşünülmesi gereken olayın akabinde ikisinin de hiçbir şey olmamış gibi davranmalarıydı.
Onur ya da gurur gibi kişi karakterini daha uzun vadede korumayla yükümlü erdemler bir türlü hareket alanı bulamıyordu. Sanki ruhlarının basireti bağlanmıştı. Bir karşı koyma, alakasız bir şaka ya da sevimli ama okkalı bir küfür her şeyi normale döndürebilirdi. Ama her iki tarafta hiçbir şey yapmayıp sustular. -Eğer diğer türlü olsaydı bu olaya küçük çapta bir cinnet demekte zorlanabilirdik- Sustular ve içkilerini içmeye devam ettiler. Dillerinin ucuna gelen her türlü yargıyı, sözü gerisin geri yuttular. Ta ki boğum boğum olan nefes boruları artık yumuşayana kadar… Arkadaşının dudağındaki kan; sanki var olan durumu daha da zorlaştırmak istemiyormuş gibi heybetli rengine tezat oluşturacak şekilde sindi, pembeleşti; vücudu ise sokakta, pencerenin öte yanında yaşanan bir rezaleti çocuklarından saklamak için cama yaklaşmalarına izin vermeyen bir baba gibi, akan bir damla kanı, tadını bile almadan ivedilikle emdi.
Artık bir delil de kalmamıştı ortada. Arkadaşının dudağını yaralayan adam hiç de samimi olmayan bir bakış eşliğinde boynunu hafif kırarak arkadaşına döndü ve sırtına üç kere eliyle vurdu. Artık söylenecek hiçbir şeyin kalmadığı durumlarda belki bir hastane koridorunda yakınının ölüm haberini henüz almış ya da evi yanmış birinin, yükselen son dumanları izlerken, eş dostun sırayla omzuna dokunması gibi bir temastı bu.
Burada yaşanılan klasik bir efendi-köle çelişkisi olabilir miydi? Böylesine tümel soyut bir kavram bu iki arkadaşın mikrokozmos sayılabilecek ilişkilerinde de yasalarını işletiyor olabilir miydi?
Saldırganın cesareti kendisini mutlu etmemişti. Bilakis acı çekiyordu. Kendi susmasının bir anlamı vardı ama karşısındaki, o neden susuyordu ki. Aslında kendisinin susması bir tür beklemeydi. İlk hamleyi yapmış ve arkadaşından bir tepki beklemişti belki. Kafasını bir daha mı vursaydı yani… Haksızlık karşısında bu şekilde bir tepkisizlik bazen haksızlık yapanın eylemini kendi içinde duygusal olarak meşrulaştırabilir. Kendini kesinlikle suçlu hissetmiyordu. Efendiliği kabul görmüş olsa da kölesinden hoşnut değildi.
Efendilik ve kölelik-Evet bu şekilde düşünmek mümkün ama buradaki durumun mahiyeti biraz farklılık göstermektedir. Öncelikle şu söylenebilir. Bu mizanseni kuran karakterlerin hareket ettikleri düzlem, kimliklerin ve ünvanların açıkça ifade edildiği ve kabul görüldüğü şeffaf bir atmosfere kesinlikle sahip değildir. Ne köle köleliğini ne de efendi efendiliğini açıkça bilinç düzeyine çıkarabilir. Bu durum ile dünyanın genel haleti-ruhiyesiyle bir alaka da kurulabilir elbette… Eşitlik en yüce değerse diğer bütün erdemlerin onun altında sıralanması kaçınılmazdır. (Buradaki eşitlik kavramının insan kozmosu genelinde bir dogma olmaya başlayan demokrasi kavramına denk düştüğü de söylenebilir.)
Böylece safların belirginleşmesi istenmediğinden kazanan ve kaybedenin de hiçbir şekilde belirginleşmemesini istemek de bir gereklilik halini alır. Dolayısıyla dostluk yardımseverlik gibi erdemleri bir şekilde korumak zorunda olan efendi, kendisini olayın aktörü ya da sanığı olma durumundan kurtarır, yenmiş olmanın hazzını yaşamaktan feragat ederek sanık olmaktan kurtulur, azmettirici konumuna yerleşir. Ganimet ise diğer duruma oranla daha az sorumluluk ve iç rahatlığıdır. Böylece hem erdemlerini korumuş olur hem de hiç de azımsanmayacak gizli bir güç kazanır.
Arkadaşı için durum biraz daha vahim ve karmaşıktı. Bunun en önemli nedeni kendisi gibi davranmıyor oluşuydu. Dönüştüğü şey bir başkasının karakteri değil hiç kimsenin olmaması gereken bir “decadance” durumuydu. Lime lime ellerine bakan bir vebalının vücudunun kendisinden yabancılaşmasını seyretmesi gibi ruhunun kendisinden uzaklaşmasını izledi. Arkadaşı da aynı nedenden daha uzaktan bakıyordu artık. Basireti bağlanmıştı. Dili tutulmuş, gözlerinin feri sönmüştü. Sırtında hissettiği üç el, üç dokunuş oyunun bittiğini, düdüğün çaldığını, artık yapacak hiçbir şeyin kalmadığını bildirmişti zaten. İçinde bir şeylerin eksildiğini hissetti; bir daha yerine konulamayacak bir şeylerin…
Bazen zıtlıklar –ki burada efendi-köle’dir- belli bir durumu açıklamak için kullanıldığında zıtlıklardan birinin bahsi geçen durumun tezi diğerinin ise antitezi olması gerektiği sanılır. Arkadaşının dudağının yaralayan adamın efendi-köle zıtlığında efendi olarak soyutlanması onun durumunu anlamamız için bize değişik algı kapıları sunabilir. Lakin burada bu kişiye uyguladığımız soyutlama sırf efendilik değil efendilik ve köleliktir. Dudağı hafifçe yaralanan adama da bu soyutlamanın (efendi ve köle) uygulanması açıklayıcı olmayabilir.
Söylenildiği üzere ortada eğer bir vehamet varsa dudağı hafifçe yaralanan adam içindi. Çektiği acı çok fazla hızlı geçen bir nesneyi algılayamadığımız gibi yanıp söndü. Bilinçaltının benliğini koruma programları ustaca işleyerek olup biten bu olayı unutmasını ve eğer mümkünse bunu unuttuğunu da unutmasını öğütledi. Bunun şu anda varolduğu durum itibariyle kendisi için en iyisi olduğunu bildirdi.
Güçlü olan ve güçsüz olan karşılıklı olarak durumlarının farkında varıp kanıksadıkları zaman çatışmalar diner, zaman ferahlatan bir rüzgar gibi esmeye başlar; hınç, öfke ve haksızlık duygusu yerini tevazu ve tevekküle bırakır. Koşulsuz kabul ve biat olgunlaşmamış bir ruhun şerbetidir –tatlılıkla hayatını sürdürsün diye… Dinsel ya da metafizik tümel üst anlatıların asli görevi tarih boyunca hep bu olmuştur.
Ama dudağı hafifçe yaralanan adam için bütün bunlara sahip olduğundan söz edilemezdi. Uhreviyat konusunda öncelikle bir agnostikti o. Bunun dışında prensip sahibi ve mantıklıydı. Yüzleştiği olayları neden sonuç-ilişkisi içinde değerlendirir, yordamalarını olabildiğince genel örneklere başvurarak nesnel akıl yürütmelerle yapardı. Arkadaşıyla yaşadığı bu olay o kadar ani ve tekinsizdi ki eyleme geçmesi için gereken zaman onun tümdengelen zihinsel yapısıyla göreli olarak; ancak sürenin atomu sayılan “an” kadar uzundu. Gerçi daha uzun olsaydı bile onun öğretici ahlaki töresi eyleme geçmesine yine olanak vermeyebilirdi. Belki de durumu açıklığa kavuşturmak için ayrı bir etik, bir “kuantum etiği” gerekliydi.
Gözlerini açtı. Sıcaktan alnındaki damla damla terleri hissedebiliyordu. Ağzının içi çamur gibiydi. Arkadaşı kendine bakıyordu. Aniden doğruldu. Yatağın ucuna oturdu. Gözlerini ovarken gereksiz bir sertlikle arkadaşına kahvaltıyı hazırlamasını emretti. Dudağını düşünmedi bile. Zira iyileşmişti. Üstüne bir de küfür salladı. Gülüştüler. Ama aklının bir köşesinden bir anlık bir düşünce geçti:
Üzerinde nilüferlerin gezindiği, koruluklar içinde küçük bir gölde, hafif üşüten bir sonbahar gündüzünde, öleyazmış yaprakların huzurlu pastel sarısında, bembeyaz vücuduyla bir nilüfer gibi, yüzü göğe, sırtı serin sulara dönük, hiç kimse olmadan ve hiçbir şey düşünmeden rüzgârın naif dokunuşlarıyla savrulup durmayı hayal etti… Hemen savuşturdu hayalini…
Diğer Cem Çınar Yazıları

Dünyanın en büyük 3 destanından biri olan Kuvayi Milliye Destanı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tiyatro topluluğu tarafından 28 Mart Cuma gecesi İzmir'de ilk sahneleme denemesini yapmıştı. 70 kişiden oluşan kadrosuyla, canlı müziğiyle ve içerisinde milli mücadele günlerine ait danslarıyla Kuvayı Milliye Destanı oyunu, 16 Mayıs 2008 tarihinde Gaziantep Üniversitesi'nde sahnelenecektir.








Bu gerçekten tam olarak senin yazman gereken tipte bir yazı. Neredeyse “seri katil” zihninin içine felsefefi bir yolculuk gibi.