Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Sertaç Atalay

İkiz Penis

Sertaç Atalay
19 Mart 2009 - 21:46

PisuvarTanıdığım tüm insanların beni sevmesini beklediğimden değil, bazılarının beni becermeye çalışmasından da değil; daha derinlerde olmalı, sıkılıyorum onlardan.

“Tüm Kötülüklerin Kaynağı” diye bir belgesel izledim. Bizim alıştığımızın tersine, içki değil cevap, din. Ateistler ve teistler birbirini bokluyor. Herkes aynı dine inansa, hiç savaş olmayacak, ya da herkes ateist olsa insanlar ölmeyecek. Saçma. İnsanın doğasında var öldürmek. “Silahlar bırakılamaz, en büyük silah insan bedenidir.” demiş adamın biri, aynen katılıyorum.

Peki, insan bedeninin neresi? Sadece zenciler için değilse bu söz, beyin olmalı. Beynimizi bırakamayız, bir çoğumuzun beyni kurumuş köpek bokuna dönmüş olsa da.

Farklı şeyleri kötü görüyoruz, uğursuz, lanetli, karanlık. Penis görmenin uğursuzluk olduğuna inanan ve bu yüzden hayatı alt üst olan bir adam tanıdım yıllar önce. Üniversite bitip parasız kaldığımda, haftada dört gece bekçilik yapmaya başladım. Akşam sekiz, sabah sekiz. Çalıştığım hastanede bize bekçi demiyorlardı, bir şey sorumlusuyduk; ne olduğunu unuttum. Verdikleri işi daha önemli göstermek için bunu uydurmuşlardı. Biz eğitimli bekçiler yakalarımızdaki beyaz kartlarla gelenlere gülümsüyorduk. Dikkat! Bekçi var; gülümseyebilir…

Mesai bitimlerinde bir şeyler içmeden uyuyamadığımdan, o saatlerde açık olan bir bar buldum. İçmenin saati olduğuna inanmam. Saat on olduğunda at yarışı oynayanlar gelmeye başlıyordu bara; ellerinde bültenler ile. Kısa boylu bir adam masaların arasında dolaşıp, kuponları topluyor ve cüzi bir ücret karşılığında ganyan bayisine yatırıyordu; kupon tutarsa biraz da bahşiş.

Sistem çok güzel işliyordu. Önlerindeki bültenlere gömülmüş adamlar sessizce çalışıyorlardı. Müzik yoktu; sadece barın önündeki boş meydana sıçıp duran güvercinlerin sesi. Ben hep bara oturdum on ay boyunca ve koşular başlamadan çıktım. Barmen, kırk yaşlarındaydı. Uzun beyaz saçları kirden, sigara dumanından sararmış, yaz kış aynı gömleği giyen ve bana on ay boyunca her sabah “ayazda kalmış bekçi” esprisini yapan, yarı yaşayan, yarı ölü bir adamdı. Ona, gece hastanede olan olayları anlatırdım; ameliyat olan travestinin arkadaşlarının hastaneyi nasıl alt üst ettiğini, tinercilerin hastaneyi basmasını, yokluk sendromu çeken kızın yalvarışlarını. O da bana fahişeleri anlatırdı, yeni düşenleri, nerden geldiklerini, sonlarının ne olacağını ve ne kadar ettiklerini. Fahişenin ilk müşterisi olmanın, bir de penis görmenin uğursuzluk olduğuna inanırdı. Pisuvara işemezdi bu yüzden. Zorunlu olmadıkça kendi aletine bile bakmazmış. Penisten böylesine korurken gözlerini, bir gece başına gelenler saçlarının bir anda beyazlamasına sebep olmuş.

Barda kavga çıkmış o gece; polisler gelmiş, erken kapatmışlar barı. Barların arka sokaklarından, kestirmelerden eve doğru giderken, köşeyi döndüğünde, dar yolun tam ortasına işeyen sarhoşla göz göze gelmişler. İstemeden orasına bakmış, ay ışığında parlıyormuş herifin aleti. “Bu kış çok soğuk geçecek” demiş sarhoş “daha şimdiden beş derecenin altında”; sonra termometreyi toplayıp, fermuarını çekmiş.

Yerde parlayan sidiğe basmadan geçmeye çalışırken, “görmedim! görmedim!” diye kandırmaya çalışıyormuş kendini. Ama görmüş. Tek başına uyumak istememiş o gece; sevgilisi, uğruna dünyaları yakacağı bir aşkı varmış; Fulya… Kahverengiymiş saçları, gözleri lacivert, teni sedef… Ancak onun yanındayken kötü bir şey olmaz diye geçirmiş içinden.

Birkaç şişe bira almış büfeden yolunu değiştirip. Eve geldiğinde sessizce açmış kapıyı, içeriden gelen seslere anlam verememiş; salona girdiğinde, kız arkadaşını iki adamla sevişirken yakalamış. İkisi de birbirinin aynı ve tabii ki aletleri. İkizler…

Donup kalmış, elleri ayakları taş kesmiş. İkizler korkmuş, toparlanıp kaçmışlar evden. Fulya sarılmış ona, ağlamış. O ise taştan bir heykel. Kıpırdayamıyormuş. Fulya yatağa yatırmış, kolonya ile ovmuş ellerini, yüzünü; sarılıp yatmış yanına, gözyaşlarıyla ıslatmış göğsünü. Uyandığında saçları bembeyazmış; Fulya ise hâlâ çok güzel… Bakamamış bir daha yüzüne, çıkıp gitmiş. Ona hâlâ aşıktı bunları anlatırken ama utanıyordu Fulya’nın yaptıklarından. Bir daha hiç aşık olmamış ve sadece fahişelerle yatmış.

Bir süre sonra, işe gitmeden öncede bara uğramaya başladım, dayanamaz olmuştum lobinin parlak spotlarına. İhtar aldım bilmem ne müdüründen; işe alkollü gelmekten. Hâlâ saklarım… Sonra bir ihtar daha; işten atıldım. Son maaşımı alıp günlerce içtim evde.

Yaşadıklarımı düşündüm. Hareket bekledim, dışarıdan gelen bir gücün beni harekete geçirmesini.

Son defa gittiğimde bara, sabaha kadar içmiştim evde, ilk otobüsle yola çıktım, her zaman yapış yapış olan tezgâhı siliyordu barmen. İçeri girdiğimde kafasını kaldırıp baktı; sonra işine devam etti. Gidip oturdum karşısına; “kovuldum” dedim.

Küçük bir bardağın içine birkaç şişeden içkiler doldurdu, önüme koydu. İçtim. Bir daha doldurdu. Yine içtim. “Sadece kadınlar yaşasa dünyada, fahişeler yine de olurdu” dedi. “Belki kucak dansı olmazdı ama sonuç değişmez…” Böyle herifleri sevmez kimse ve saçmalıklarını. Ben belki… Hayallerin beyinde bıraktığı yapışkan sarı sümük, arabandaki kusmuk kokusu, manzarayı kapatan duvar, şeytanın sarhoş nefesi, hepsi bu adam. Vazgeçilen amaçlar ve kaybedilen inançların tezgâh arkası putu. Kaybeden…

Sızıp kalmışım tezgâhta… Uyandığımda pis koku genzimi yakmıştı. Tuvaletin yanında bir oda… Kalkacak enerjim yoktu. Gözlerimi kapattım, evde olmayı hayal ettim… Yatağımda… Örtünün altında…

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
4 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.75

Öykü bölümündeki unsur 2,100 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Görüşleriniz