Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Barış Kahraman

Günlükler 1

Barış Kahraman
22 Nisan 2008 - 0:08

Islak Lavabo“Biliyorsun, kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun.”

Ergenlik dönemimde –sanırım on yedi yaşlarındayken– bir öğle vakti uykuyla uyanıklık arasında yatağımdayken babam başucumda böyle demiş gibi gelmişti bana. Sonra gözlerimi açıp baktığımda kimseyi görememiştim. Ya kafamda duymuştum bu sözleri ya da gerçekten babam yatağımın başucunda söyleyip gitmişti bunları. Eğer bunlar babamın sözleriydiyse başka bir soru daha çıkıyordu ortaya: Bana mı seslenmişti yoksa kendisine mi? Bunu da hiç bir zaman bilemeyeceğim çünkü ona hayattayken sormadım veya soramadım. Belki sormak aklıma bile gelmedi. Belki şimdi önemsiyorum o anı ya da önemsediğimin farkına varıyorum. Ama şu anda kendi kendime soruyorum bunu kişisel bir tarihçi gibi…

Ona göre kaybeden ben miydim yoksa o muydu? Bana söylemiş olabilirdi, çünkü hayatımın hiç bir döneminde tam anlamıyla esenliğe kavuşmayacak olan ruhum hakkında ilk kez belirli bir teşhisin konulduğu ilk aylardı onlar. O zamana kadar zamanla geçeceği düşünülen ve sırasıyla çocukluk, ergenlik diye isimlendirilerek kanıksanabilen; böylece çevredeki diğer oğullarla aynı kategoride değerlendirilebilmemi sağlayan tuhaflıklarıma bir hastalık ismi verilmişti artık: Depresyon. Bu da belki artık babamın tek oğlunun hastalıklı bir tip olduğu gerçeğiyle yüzleşmesine sebep olmuş; işte bundan dolayı kendini kaybetmiş bir adam olarak yorumlamış olabilirdi. Çünkü bütün babalar oğullarının kendilerini geçmesini, en azından kendi ölçütlerine göre aynı seviyeye ulaşabilmelerini umarlar. Çoğu zaman kabaca soyun devamı olarak görülen erkek çocuklar bu anlamın dışında babanın yarım kalan işlerinin, gerçekleştirilememiş arzularının yerine getirilmesi göreviyle de sorumlu tutulurlar babalar tarafından. Kısacası ölümlü ruhlarının bir türevi, bir devamı olarak düşünülürler. Sonuçta o anda –yazın en sıcak günlerinde– diğerleri gibi sokakta arkadaşlarıyla değil de ilaçlar yüzünden yatakta sersem bir vaziyette yatan bir oğul, bir baba için hayal kırıklığı olarak algılanmış olabilirdi.

Hastalığımdan hiç kurtulamayacağımı düşünmüş ya da sezmiş ki gerçekten hayatım boyunca mecazi anlamda yataktan bazı kısa anlar dışında kalkmamış, hiç bir zaman uzun bir dönem tam bir ruhsal bütünlük içinde olmamış olduğumu şimdi ben de hissediyorum –olduğu için bana söylemiş olabilirdi bu kutsal kitaptan alıntı gibi duran cümleyi. Bir ihtimal de cümlede bana hitap etmiş olması. Belki hiç de o anki durumuma kendi bireysel başarı ya da başarısızlığı açısından bakmamış müşfik bir baba olarak tek oğlu için üzülerek söylemişti bu cümleyi. Böyle bir cümlenin hiç söylenmemiş olması, bu duyumun beynimdeki bazı nöronların bir anlık kısa devresinin bir sonucu olması ihtimali de orta yerde duruyor tabi ki.

Belki bir gün bu yazdıklarımı birileri okursa gerçekte söylenip söylenmemiş olduğu bile belli olmayan bir cümleyi bu kadar çok kurcalamamı garip bulacaktır. Sonuçta din adamlarının meali üzerinde bir türlü anlaşamayıp kanlı bıçaklı olduğu hatta ayrı mezheplere bölündüğü bir ayet, “cogito ergo sum” gibi felsefe tarihinde çığır açmış bir önerme ya da “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir; İleri!” gibi ülke tarihine damgasını vurmuş bir cümle değil bu. Ama bence bir oğul için –en azından bu dünyada– babasının kendisi hakkında söylediği sözler bunlarda çok daha fazla önemli ve belirleyicidir. Sanırım farkına varılmasa da baba dediğimiz kişiler bu dünyada bizi iyi ya da kötü olarak yargılayabilen tek merci. Burada Tanrı’nın, toplumun, vicdanlarımızın o da olmadı, arkadaş, eş ve dostun da bizleri yargılayabileceği söylenecektir. Bunları da sırasıyla şöyle cevaplamak istiyorum:

Tanrı yeryüzündeki bütün eylemlerimize sessizlikle karşılık vererek o ilahi yargısını ölümden sonrasına erteliyor sürekli. Bu arada bu sessizlik insanlarca kızgınlıktan sevgiye türlü şekillerde algılansa da hiç bir zaman bu sessizliğin gerçekte ne ifade ettiği konusunda emin olunamıyor. Beri yandan, küçük bir azınlık dışında ki buna ben de dahilim insanların çoğu kendileri cinayetten, tecavüze, rüşvetten yolsuzluğa ne yaparlarsa yapsınlar, Tanrının onları anlayışla karşılayacağı, çünkü günahlarının kendi ruhlarından ziyade koşullardan kaynaklandığı fikriyatı içinde yaşıyor. Oysa baba bize bir alaycı bakış, acı bir söz, hatta tokat kadar yakın. Bana öyle geliyor ki Hristiyanlığın kutsal üçlemesinde Tanrıya babalık vasfının verilmesi de bu yakınlığı vurgulayarak kavramsal düzeyde de nefesinin insanların ensesinde hissettirilmek istenmesinden kaynaklanmış biraz da.

Gelelim toplumun insanları yargılamasıyla babanın yargılaması arasındaki derin farka.

Toplumun yargısı asla bir babanınki kadar ikna edici değildir; çünkü son yüzyıllarda insanlık, toplumun değişimini ve bu değişimin hızını neredeyse eliyle tutabilecek kadar yoğun biçimde hissedebiliyor. Dün suç olan bugün makul karşılanıyor; dün devlet ve halk düşmanı olarak cezalandırılanlar, bugün ya devrim ya demokrasi şehidi olarak algılanabiliyor. Kaldı ki artık insanların eylemleri aynı anda daha pek çok şekillerde de algılanabiliyor toplumlarda. Yani artık hukukun cezalandırdığı bazı adi suçluların bile efsane haline geldiği bu medya çağında muğlak bir toplumun yargısını, dölü olduğunu bildiğimiz, belli bir şahsiyeti olan kanlı canlı bir adamın yargısından üstün tutamayız.

Kendi vicdanımızın yargısına gelirsek, tek cümleyle modern insan vicdanına hükmedebilen, ona karşı her zaman bahaneler bulabilen ve onu susturabilen insan artık. Kıçıkırık eş, dost ve arkadaşların bizim hakkımızdaki yargılarını babalarınkiyle karşılaştırmayacağım bile.

Kısacası bu dünyada bizim hakkımızda babalarımızınkinden daha yakın, kesin, etkileyici ve belirleyici bir yargı yok gibi görünüyor. Aslında bütün bu temellendirmelere girmeme gerek de yoktu, çünkü en azından ben babamın benim hakkımdaki fikirlerini Tanrı’nınkilerden, toplumunkinden ya da süper egomunkinden daha fazla bilmek isterdim. Bunun sebebi, babamla aramızda hiç bir zaman doğru düzgün bir iletişimin olmamış ve onun benim hakkımdaki düşüncelerinin belki sonsuza kadar benim için bir bilinmeyen olarak kalacak olması sanırım.

Bilmiyorum belki bu durum bir çok Türk ailesinde böyledir ama babam ve benim aramdaki iletişimi ve ilişkiyi hep annem sağlamıştı. Babamın yapmamı ve yapmamamı istediklerini hep annemden öğrendim neredeyse. Mesela eve erken gelmem, içki içmemem gerektiğini hep annem aracılığıyla bana bildirmişti. Hayatımın belli dönemlerinde babamın benim hakkımdaki duygu ve düşünceleri hakkında değişik değişik bir çok spekülasyonlarım oldu ama genel olarak beni sırf kan bağımızdan dolayı sevdiği ama asla beğenmediği izlenimine kapılmışımdır. Ama bana hiç bir zaman açık açık “seni seviyorum” ya da “istediğim gibi bir evlat olamadın” da demedi. Bu yazdıklarım “Freudyen” bir bakışla bütün başarısızlıklarını babasına yükleyen bir “Loser” daha diye yorumlanabilir. Buna tek cevabım: Hayır.

Kişiliğim üzerinde babamın bir etkisi mutlaka olmuştur; ama kendi kararlarının sorumluluğunu babasının sırtına yükleyerek kendisini inkar eden ve işin içinden sıyrılanlardan biri değilim ben. Ben yalnızca artık çok geç de olsa gerçekte ses olarak havada titreşip titreşmediğini bilmediğim bir cümleyi anlamak isteyen ve neden bunu bu kadar çok anlamak istediğini de kendi kendine açıklamak isteyen bir ayrıntı düşkünüyüm. Beni ben yapan uyumsuzluğumun temelinde yatanlardan biri de bu kılı kırk yarıcılık olabilir.

Gerçekler ayrıntılarda gizlidir derler. Beri yandan bazen ayrıntılar insanı gerçeklerden ya da varlığın genel algılanışından koparabiliyor. Demek istediğim, bir tablonun hangi ayrıntısının daha önemli ya da simgesel bir anlam taşıdığını gerçekte kim bilebilir. Tıpkı yaşam dediğimiz bütünün hangi parçasının daha çok önemsenmesi gerektiğini bilemeyişimiz gibi. Kimse ömür denen bu kocaman zaman, mekan ve tin bütünlüğünün tamamına odaklanabilecek kadar büyük bir göze sahip değil. Herkes gerçeğin belli ayrıntılarına yönelmekte uzlaşıp ona göre yaşıyor. Tanrı, para seks, sevgi, uyuşturucu, saygınlık, aile, alkol, sosyalizm, aşk… Bunlardan daha küçük ayrıntılara takılıp kalanları kim suçlayabilir? Sonuçta her şey sonsuza kadar bölünebiliyor mu?

Bu noktada konuyu daha fazla dağıtmadan kendi babamdan bahsetmeliyim. Yoksa işin içinden çıkamayacağım.

Mesudiye’nin sevilen avukatı Mustafa Bey, kasabada herkesin sevdiği ve saydığı bir insandı. Kasabada zengin fakir herkes hukukisinden özeline kadar bütün meselelerini ona danışırdı. Babamın bu saygınlığa sahip olmasının bir çok sebebi vardı. Bir kere kesinlikle iyi bir avukattı; öyle ki doğduğu bu topraklarda kök salmayı tercih etmemiş olsa, memleketin sayılı hukuk profesörlerinden biri olabilirdi. Bunun yanı sıra bir derdi için kendine gelenlere zengin fakir demeden elden geldiğince yardıma çalışırdı. Kimi zaman bazı davalardan para almaz kimi zaman da müvekkilleri için üst düzey tanıdıklarının gücünü hiç çekinmeden kullanırdı. O tam bir halk adamı tipiydi, hemen herkesin seviyesine inip derdine ve neşesine ortak olabilirdi. Boyacıyla boyacı, mühendisle mühendis olabilirdi.

Görünüş olarak da insanların saygınlığını topluyordu. Uzun boylu ve sağlam yapılı yakışıklı bir adamdı babam. Bu durumunu sanki taçlandırmak istercesine zevkli giyinir, ütüsüz pantolon, bembeyaz gömlek giymeden kapıdan dışarı adımını atmazdı. Hepsi bu kadar da değildi; O aynı zamanda kasabanın en saygın ve en zengin zatlarından rahmetli Bekiroğlu Ethem Bey’in de tek oğluydu.

Ben dedemi hiç hatırlamıyorum; fakat onun ve babamla aralarındaki ilişkinin benimle ve babamla aramızdaki ilişkiyle yoğun bir paralelliği olduğunu babaannemin ve annemin anlattıklarından çıkarsayabiliyorum. Dedemi siyah beyaz fotoğraflarından ve hakkında yaratılmış efsaneden tanıyorum diyebilirim aslında. Fotoğraflarından görünen o ki dedem babamdan hem enine hem boyuna daha iri bir adammış. Bu durum bana hep soyumuzdaki erkeklerin giderek daha kötüye gittiğini düşündürmüştür hep, hem fiziken hem de ruhen. Sanırım ben kısa boyum ve sallantılı kişiliğimle bu çöküşün son halkası olacağım.

Sonuç olarak dedem cumhuriyetten önce neredeyse kasabanın ve ona bağlı köylerin topraklarının yarısından fazlasına sahip bir ağaymış ve bu ayrıcalıklı konumunu cumhuriyetten sonra da korumayı ve artırmayı becermiş. Bunu da saf menfaate dayalı mantığından kaynaklanan her siyasi görüşe anında uyum gösterebilme yeteneğiyle becerdiğini düşünüyorum. Çünkü CHP’den Adalet Partisi’ne her hükümet döneminde siyasilerle iyi ilişkiler kurmuş. Aile hayatında ise tam bir despot olduğunu babaannemin ve annemin anlattıklarından biliyorum.

Ethem bey yatağa düşüp elden ayaktan çekilene kadar karısına ve oğluna şiddet uygulamaktan çekinmemiş. Bazen neredeyse doksan yıl boyunca bu dingin ve sağlıklı hayatı sürdürmüş olmasının sebebinin bu boşalımlar olduğunu da düşünmüyor değilim. Başkaları karşısında kendisinde her hakkı gören geniş bir vicdan, mutlaka insanlara huzuru da beraberinde getiriyordu. Ama işin bir başka yanı da ailesine bu denli sert davranmasının yine bu baskıya maruz kalanlarca anlayışla ve hatta haklı bir tutum olarak kavranması. Örneğin ondan daha uzun yaşayan babaannemi dövme hakkına sahipti; çünkü ona kasabanın en güçlü adamının karısı olma ünvanını bahşetmişti. Babama gelince, işte o da ölümünden sonra büyük bir servete onun sayesinde kavuşmuştu.

Babam ve dedem arasındaki ilişki babamın çocukluktan çıkıp ilk gençlik çağına girmesiyle sürekli bir çatışmaya dönüşmüş. Fakat bu çatışmada dedem asla uzlaşma ve ödünden yana olmadığından hiç bir sonuç çıkmamış. En sonunda babam bu baskı ortamından okumak için İstanbul’a giderek kurtulabilmiş. Orada belki de sırf dedemin çıkarcı anlayışına isyan olarak pek çok solcu eyleme bulaştığını, neredeyse ahlaksızlığa varan bir sefahat hayatı yaşadığını da biliyorum. Ama dedem ölüm döşeğindeyken İstanbul’daki bütün yaşantısını bir kalemde silip sanki tahta oturma sırası gelmiş bir veliaht gibi kasabaya geri dönmüş. Annemle evlenmesi de sırf dedemin isteğiyle gerçekleşmiş. Ölüm döşeğindeki bir padişahın son isteğini yerine getirme fedakarlığı. Ve böylece annem için de babamla evlenmesini sağladığı için dedem büyük bir diktatör olarak ölmüş. Böylece ben de varlığımı babamdan çok dedeme borçlu oluyorum. Babam içinse annem, kızkardeşim ve ben, büyük bir servet için ödenmesi gereken bir bedel oluyoruz.

Benim babamla aramızdaki ilişki onun babasıyla arasındakinden çok farlı bir haldeydi. Babam dedem gibi zorba bir tanrı değil, sessiz, neredeyse umursamaz bir tanrı olmuştu benim için.

Arkadaşları ya da tanıdıklarının gözünde sevecen, iyi aile babası iken evde bizimleyken ketum ve umursamaz bir insana dönüşüyor, işlevsel olan bir takım direktifler dışında hemen hemen hiç konuşmuyordu. Sanki annemle aralarında bütün sorumluluklarını yerine getirmesi karşılığında annemin ya da biz çocukların ondan duygusal bir yaklaşım beklememeleri konusunda gizli bir antlaşma vardı.

“Bilişsel terapistim” Haldun Bey bunların hepsinin benim şahsi ve temelsiz fikirlerim olduğunu söylerdi. Evet, belki de babama atfettiğin bu özellikler benim kendi kuruntularımdan ibarettir. Ama sonuçta gerçek olmasalar da dünyayı hissettiğimiz gibi algılamaya yazgılı değil miyiz?

Babam ve benim aramızda geçen ve benim için en değerli hatıram onu bir kez olsun istemeden de olsa kızdırabildiğim bir anıdır. Bir kez olsun beni görmezden gelemediği bir an olmuştu.

Sanırım ilkokula yeni başladığım günlerde elimde kalem, gördüğüm her yere resimler yapıyordum; duvarlara, yerlere. Ve bir gün babamın çalışma odasının üzerindeki ajanda bana resim yapmak için inanılmaz çekici gelmişti. Kahverengi deri kapağı, sarı sayfaları ve o yoğun kâğıt kokusuyla içine bir şeyler çizmem için beni tahrik etmişti sanki. Onu aldım ve boş bulduğum yerlerine Cin Ali’ler, dağlar tepeler, evler çizmeye başladım. Belki birkaç saat içinde ajandanın tamamını doldurmuştum. Sonra ajandayı hiç bir şey olmamış gibi yine aynı yerine koydum.

Babam eve gelinceye kadar onu çoktan unutmuştum bile. Babam ajandasının o halini görünce annemi çağırdı. Bunu kimin yaptığını sordu. Annem de bilmediğini söyledi. Sonuçta suçlular iki kişiden biriydi ya ben ya da bir yaş küçük kız kardeşim. Babam kararını hızla verdi ve beni çağırdı. Yanına gittim; bana ajandaya benim mi resim yaptığımı sordu. O anda neden bilmiyorum hiç düşünmeden yalan söyledim. “Ben yapmadım” dedim. İşte bunun üzerine öfkeden gözleri buğulandı ve kulağımdan tuttuğu gibi beni sobanın yanına götürdü ve bir yanağımı yanan sobaya doğru yaklaştırdı. Tekrar sordu: “Ajanadayı sen mi karaladın?” diye.

Bu arada annem “Yapma Mustafa” diye sayıklayarak ağlıyor ama hiç bir şey de yapamıyordu. Babam onu duymuyordu bile. Bense bu durumdan garip bir biçimde zevk alıyordum, artık hiçbir şey söylemiyordum bile. Yalnızca babamın yanağımı sobaya yapıştırmasını bekleyerek susuyordum. Böyle yapması hepimiz için daha iyi olacaktı sanki.

Neden sonra beni bıraktı ve hırsla çıkıp gitti evden. O günden sonra ise ne yaparsam yapayım bir daha bana asla öfkelenmedi. Sanki o günden sonra yok olmuştum. O günden sonra içip içip evde kussam da, evden para çalıp kumarda kaybetsem de, arabayı kaçırıp çarpsam da beni karşısına alıp konuşmadı. Dediğim gibi büyük devlet başkanlarının yerel başkanlarla elçileriyle ilişki kurması gibi annem aracılığıyla bildirdi bana isteklerini. O babasıyla sürekli çatışmış; babasından sürekli baskı görmüş ve sonunda ölürken de olsa babasıyla uzlaşmıştı. Benimle ise çatışmaktan başka bir biçimde kurmuştu ilişkisini: “Umursamazlıkla”.

Sonunda üniversiteyi kazanıp kasabadan ve ondan uzaklaştım. İlk yıldan itibaren hiç bir tatilde oraya geri dönmedim. Çünkü uzaktan orada yaşadıklarımı düşündükçe nasıl katlandığımı ve tekrar bu tarz bir yaşantıya nasıl katlanabileceğimi bir türlü anlayamıyordum.

Okulda beşinci yılımdayken annem gelmem gerektiğini, babamın çok hasta olduğunu ve beni görmek istediğini söylediğinde de gitmedim. Gitseydim tıpkı onun babasıyla uzlaştığı gibi ben de onunla uzlaşacaktım, belki beni sevdiğini bile söyleyecekti. Ama ölürken de olsa fark etmesini istediğim şey, benim ve onun uzayda farklı yönlere giden ışınlar kadar biraraya gelemeyecek nesneler olduğumuzu ispatlamaktı. Ben onun devamı olmayacaktım “hiç bir şey” olmak pahasına. Bir ay sonra da ölüm haberi geldi. Cenazeye de gitmedim. O öldükten yıllar sonra askerlikten izin alıp kasabaya döndüğümde kasabalılar bana alnında nankör yazan biri gibi bakmışlardı. Gerçi herkes eski arkadaşlarım, babamın arkadaşları, kadınlar, erkekler benden selamını esirgememişti ama bakışlarındaki, tavırlarındaki gizli anlamları hissetmemek mümkün değildi.

Annem için bile bu böyleydi. Bu konuyu hiç açmasa da biliyordum. O beni annelik güdüsüyle belki anlıyordu ama kızkardeşim Esma için ben artık tam bir yabancı olmuştum. O da zaten neredeyse mirasın yarısını almış ve evlenmişti. Daha sonra bir daha kasabaya adımımı atmadım. Bu durumda kaybeden kimdi? Bilmiyorum.

Bütün bunları yazarken fark ediyorum ki yazı yazmak gerçekten de zor bir uğraş. Çünkü insan yazı yazarken sadece kendisine değil bütün bir insanlığa hesap veriyor ister istemez. Bugüne kadar tarihte kimsenin yalnızca kendisi için bir şeyler yazmış olabileceğini düşünemiyorum. Örneğin Kafka’nın ölmeden önce dostu Max Brod’a yazdıklarını yakmasını vasiyet ettiği söylenir. Mesele gerçekten Kafka’nın bunu isteyip istemediği değildir, mesele yazarken insanın farkında olmasa da kâğıt üzerinde insanlıkla yüzleşmek zorunda kalmasıdır. Günlüğüne kimseye söylemeye cesaret edemediği bir şeyleri yazan on yedilik bir kızın bile zihninin karanlık bir köşesi yazdıklarının okunması için yanıp tutuşmaktadır. Seri bir katilin için için yakalanmak istemesi gibi.

Sadece yazarken mi insanlıkla hesaplaşma halindeyiz? Yaşarken de bu böyle değil midir? Attığımız her adımda, bulunduğumuz her eylemde yine o beynimizin örümcek ağıyla kaplı yeri yaptığımızın ‘insan’a uygun olup olmadığını soruşturup durmaktadır. Bu yüzden değil midir çocukluğumuzdaki bir çok doğrudan ve samimi davranışı insanlık hakkında birikimimiz arttıkça, toplum ve tarihle haşır neşir oldukça yapamaz oluruz.

Felsefe bölümünde okurken üniversite hocalarımızdan biri “Bu bölümde okuyorsunuz ama okul bittiğinde şimdi yapabileceğiniz bir çok şeyi yapamaz hale geleceksiniz” demişti. Şimdi onu çok daha iyi anlıyorum. Herkes için farklı olabilir ama üniversite eğitimi alan birisi okuldan çıktığında büyük ihtimalle kapıcılık artık yapılamayacak bir iş bir haline gelmiştir. Çünkü artık bilinç dediğimiz şey yaptıklarımızın toplumla uyuşup uyuşmadığını yeni yeni bilgilerle sorgulamaya başlamıştır.

Çocukluğumda –henüz babamın elimden tuttuğu günlerde– bir keresinde babamla beraber 23 Nisan kutlamaları yapılan bir alana gitmiştik. İlkokul çocukları kim bilir ne azapla öğrendikleri halk oyunlarını sergiliyorlar, bizim gibi çocuklu anne babalar ve veliler de onları izliyordu.

Siyah elbiseler içinde Kafkas oyun ekibi oynamaya başladı. Onların o hareketleri neden bilmem çok hoşuma gitmişti, sanırım kendi aralarında bir çocuk oyunu oynadıklarını sanmıştım. (O yaşlarda bir çocuk için dünya bir oyun değil midir. Zaten oyun kavramı o kadar geniş ki hayatı bir oyun olarak gören birine ne denebilir.)

Babamın elini bırakıp koşarak oyun ekibinin arasına karışmış ve onlar gibi oymamaya çalışmıştım. Bu o kadar hoşuma gitmişti ki çevredekilerin ilgi odağı olduğumu fark etmemiştim bile. Önce okul öğretmenlerinden biri beni tutup oyun ekibinden uzaklaştırmış sonra da babam beni eve götürmüştü. Bundan bahsediyorum çünkü bu eylemi rahatça yapabilmemin sebebi büyük ihtimalle henüz resmi bayram kutlaması kavramına sahip olmamamdı.

Sonuçta yazarken de yaşarken de kendimizden öncekilerle ve çağdaşlarımızla bir hesaplaşma içindeyiz sürekli. Ama yazmayı yaşamaktan ayıran çok büyük bir fark var. O da yaşanılanların geçip gitmesi yazılanların kalıcı olabilmesi. Yaşadıklarınızın ve aykırılıklarınızın bazen kimse farkına varmayabilir ama bunları yazıya döktüğünüz zaman birilerinin belki de bütün dünyanın okuması ve bilmesi olasılığı ile karşı karşıyasınızdır.

Peki ben neden yazı yazıyorum şimdi. Aslında yazı yazmaktan hiç bir zaman hoşlanmamışımdır. Konuşmayı yazmaya hep daha çok tercih etmişimdir. Öğrencilik dönemlerimde yazım hep kötü, yazılı ödevlerim de hep mümkün olduğunca kısa olmuştur. Öğretmenlik yapabildiğim dönemlerde de not tutturmayı hiç sevmezdim. Günlük tutmayı da hep bir genç kızlık hastalığı olarak görmüştüm. Hatta askerdeyken pembe bir hatıra defteri olan bir çavuşla en çok alay edenlerden biri de ben olmuştum. Acemi birliğinden dağılırken ilkokulun son günüymüş gibi defterine yazı yazmamızı istemişti. Hani şu “Kalbin kadar temiz ve saf bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim ” diye başlayan yazılardan. Oysa şimdi oturmuş alnımdan ter damlayarak ve kendimi zorlayarak bunları yazıyorum yaz sıcağında. Bunu yapmamın asıl sebebi doktorumun beni terk etmesi. Evet, psikiyatristim de beni ortada bıraktı ve yaşadıklarımı anlatabileceğim kimse kalmadı artık. Bir yıllık beraberliğimizin sonunda bir hafta önce bana dedi ki:

“Tahir Bey, terapilerimizin artık bir işe yaramadığını ve size yardımcı olamadığımı görüyorum. Bu yüzden bundan böyle artık terapi yapmayacağız.”

İşte tam olarak bunları söyleyerek beni bir piç gibi bıraktı Haldun Bey. Halbuki o benim en son sığınağımdı. Belki de babamın yerine ikame ettiğim insandı ve o da tıpkı heyecanını yitirmiş bir sevgili gibi acımasızca birkaç kelimeyle bırakıvermişti ellerimi.

Belki biraz vicdan azabıyla gözlerime bakıp ne diyeceğimi bekledi. Ona kalbimdeki bıçak saplanma hissini belli etmemeye çalışarak haklı olduğunu, zaten terapiler için buraya gelmenin de bana çok zor geldiğini, zamanını benden daha çok ihtiyacı olan ve faydasını görebilecek hastalara ayırmasının daha iyi olacağını söyledim. O da içi rahatlamışcasına yine de terapiden vazgeçmemem gerektiğini, belki daha çok faydalanabileceğim bir doktor bulmamın uygun olacağını söyleyerek karşılık verdi. Durumumuz bir daha görüşmemek üzere ayrılan sevgililerin dostça ayrılmasına benziyordu. Ne yapalım yürümemişti işte. Sonra son bir vicdan borcuyla bana yeşil bir reçete yazıp tokalaşmak için elini uzattı. Bugüne kadar benim için yaptıkları için ona teşekkür edip elini sıktım ve odadan çıktım.

Sokağa çıktığımda kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibiydi ve gözlerim dolu doluydu. İşte bunca yalnızlığım, yabancılığım ve korkularımla tek başıma kalakalmıştım. Sonunda beni ilginç bir vaka olarak gören Haldun Bey bile kapının önüne koyuvermişti. O an beni bırakan o değildi, babamdı, ailemdi, sevgililerimdi, arkadaşlarımdı; para karşılığı konuşabildiğim birisinden hepsine bütün bir insanlıktı beni kapının önüne koyan.

Şimdi ne yapacağımı kime sığınacağımı bilmeden yürümeye başladım sokakta. Sokakta yürürken yanımdan geçip giden bu iki bacağı üzerinde yürüyebilen canlılar ve onların kullandığı otomobil denilen bu cihazlar tümüyle yabancıydı o an bana. Hiç birisiyle yüzeysel ya da fiziksel olmanın ötesinde bir ilişki kuramazdım artık. Onlar damarlarında kan dolaşan canlılarsa ben onların içi boş bir maketiydim.

Ayaklarım beni her zaman gittiğim bara götürdü. Şimdi yeraltındaki bu barın loş ışığı altında bir sandalyede oturmuş bir dikişte yarıladığım Arjantin bira bardağını tutuyordum.

Bu tarz barları hep sevmişimdir. Çünkü ilk gençliğimden beri kendimi uygun hissettiğim yegâne yerlerdir buralar. Bu barlar derken, şehir insanlarının piyasa yapmak için gittikleri şık mağaza vitrinlerini anımsatan barlardan bahsetmiyorum. Yalnızca içki içmek için gidilen ve içki içmeden sigara dumanlı, havasız atmosferine tahammül edilemeyen üçüncü sınıf içkili lokantalardan bahsediyorum.

Buraları severim çünkü buralarda hissettiğiniz gibi olabilirsiniz rahatlıkla. Üzgünseniz üzgün, gerginseniz gergin, mutluysanız da mutlu görünebilirsiniz. Ağlamaklı bir haliniz varsa üzgün olduğunuz için gelmişsinizdir buraya, gerginseniz belki alkoliksinizdir ve birkaç bira içip rahatlayacaksınızdır. Oysa kafe, çay ocağı ya da diğer şık barlarda bu görünüşlerin bir bahanesi yoktur üzgün ya da gerginseniz neden oradasınızdır; evinizde bunu kendi başınıza başkalarına yansıtmadan yaşamanız varken. Ama işte bu barlarda kimse sizden Ayhan Işık gibi dört köşe olmanızı beklemez. Parasını verdiğiniz ve rezalet çıkarmadığınız sürece istediğiniz kadar dibe vurabilirsiniz buralarda.

Şimdi oturduğum Sakarya sokaktaki bar da böyle barlardan biriydi işte. Aslında burası böyle deyip geçiştiremem, son on yıldır bir çok tadilata uğrasa da, hatta ismi ve sahipleri değişse de her santiminde bir anımın olduğu bir yerdi. Hani derler ya burada yaşadıklarımı anlatsam roman olur diye; o kadar olmasa da bu şehre geldim geleli önemli kararların çoğunu aldığım yerdir burası.

İşte oradaydım ve kalabalıktı. Hava kararmış ve sokaktan bara inen merdivenlere güneş ışığı değil sokak lambalarının ışığı vurmaya başlamıştı. Bir Sezen Aksu şarkısı ve bardaki insanların konuşma sesleri uyumlu bir şekilde birbiriyle harman olmuş gibiydi. Gözlerim hala dolu doluydu ve kalp çarpıntımın geçmesi için biramı hızlı hızlı yudumluyordum. İki üç yudumda birayı bitirmiştim ama lanet olası kalbim bana mısın dememişti. Belki kalp krizi geçirmiyordum ama insana ölümü özleten ölüm ve hayat arasındaki ince bir çizgi gibiydi bu çarpıntı. Bir şekilde sona ermeliydi. Boş bira bardağını top sakallı garsona göstererek bir bira daha istedim. Kalkıp tuvalete gittim ve bir Xanax alıp yüzümü yıkadım. Döndüğümde yeni biram masamdaydı.

Bir yandan içiyor bir yandan da beynimin karanlık dehlizlerinde dolaşıyordum. Peki ne vardı bu dehlizlerde. Doğru düzgün tutarlı akıl yürütmeler yoktu. Bir kısır döngü gibi kendi kendini yineleyen hisler vardı. Artık hiç bir zaman iflah olamayacağım; anlamsız korku ve suçluluk duygularımdan asla kurtulamayacağım hissine ait birbirinin türevi cümleler. İkinci biradan sonra panik durumundan biraz çıkmış, düşüncelerime az çok hakim olabilecek vaziyete gelmiştim.

Evet, Haldun Bey de beni bırakmıştı. Bu bir hastalıksa hastalığımla, yok değilse kendi berbat varoluşumla baş başa kalmıştım işte. Bundan sonra başka bir doktor veya tedavi seçeneği de yoktu benim için ya da en azında ben buna inanmıştım. Çünkü ergenliğimden bu yana götürülmediğim, gitmediğim hastane, doktor; kullanmadığım ilaç kalmamıştı nerdeyse. Haldun Beyi kurtarıcım olarak görmüş, o da beni bırakırsa bunun sonum olacağına daha tedavi sürerken karar vermiştim ve işte her zamanki gibi kötü kehanet kendini gerçekleştirmişti. Kendimi insanlık tarafından terk edilmenin de ötesinde çemberin dışına itilmiş hissediyordum. Haldun Bey de biliyordu intihara meyilli olduğumu ve buna rağmen bana kapıyı göstermesi “Bazen ölmenin de zamanı gelir” demek değil de neydi?

İçimden bir ses “Eve gidip bütün bunların, bu çırpınışların hepsine bir son vermelisin” diyordu “Otuz yıllık hayatının tek bir anında olsun kesin bir karar vermeli ve bunu uygulamalısın. Kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun…”

Nasıl intihar edeceğimi düşünmeye başlamıştım bilmem kaçıncı biramı yudumlarken. Elimdeki bütün ‘ana’ları içecek ve bir daha uyanmayacaktım. Bu kararı verince garip bir rahatlama hissettim. Böyle oluyordu demek ki; insanlar böyle karar veriyordu intihar etmeye.

Masam duvar kenarında buradaki en sevdiğim posterin yanındaydı. Stanley Kubrick’in “Shine” filminden bir sahneydi bu afiş. Jack Nicholson bar taburesinde barmenin karşısında oturmuş kameraya bakarak ağız dolusu gülüyordu. Barmen ise çok şey bilen adam mağrurluğuyla asil bir gülümseyiş takınmıştı. Bu postere her bakışımda Jack Nicholson’a kahkahanın yakıştığını ve hayatımın hangi anında böyle bir kahkaha attığımı düşünürdüm. İnsanın kendi hayal dünyasında da olsa böyle mutlu olabilmesi özenilecek bir şeydir benim için. Filmi izleyenler bu sözümü anlayacaktır. Gülümseyerek bardağımı Jack ve garsonun şerefine kaldırdım ve Jack’in mutluluğuna içtim.

Bu masada otururken aklıma ismini hatırlayamadığım ve Hacettepe Resim Bölümü’nde araştırma görevlisi olan o adam geldi. Çünkü o da hep bu masada otururdu. Ankara’ya –bir süre beraber olduğum hemen hemen her şey gibi bağımlısı olduğum, hem güzel hem satranç bilir bu şehre– yeni geldiğim ve bu bara yeni takılmaya başladığım zamanlardan hatırlıyordum onu. Ne zaman bu bara gelsem o da benim şimdi oturduğum bu masada ve bu sandalyede otururdu.

Uzun boylu, esmer, yakışıklı, her zaman tıraşlı ve iyi giyimli biriydi. Bacak bacak üstüne atar, hafiften gülümseyerek merdivenden bara inenleri izler ve içer dururdu. Onu burada her gördüğümde hayatından memnun birisi olduğunu düşünürdüm. Çoğu zaman yalnız otururdu, bazen de başka başka kişiler olurdu yanında. Etrafında oturanlar değişse de o bu masanın demirbaşı olarak aynı sandalyede otururdu hep. Onu görürdüm ama tanımazdım; ta ki Meral bizi tanıştırana kadar. Burada Meral’le nasıl tanıştığımı da anlatmam gerek.

Hacettepe Felsefe Bölümü’nü kazanıp bu şehre geldiğim ilk aylardı. Kasabadan ve ailemden uzakta olmak beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Korkuyordum, çünkü o zamana kadar kasabada herkesin sevip saydığı bir adamın oğlu olarak etrafımda beni koruyan bir haleyle dolaşmıştım. Şimdiyse ilk defa kimsenin beni tanımadığı yabancı bir şehirdeydim. Heyecanlıydım, çünkü içindeyken farkına varamadığım bir karabasandan kurtulduğumu hissediyordum.

Yurtta kalmaya başlamıştım. O aralar ilk arkadaşım yurtta aynı odayı paylaştığım İlker diye bir çocuk olmuştu. İlker makine mühendisliğinde okuyordu. O bir senedir burada olduğu için şehri benden daha iyi biliyordu. Daha sonraları müptelası olacağım mekanlara beni ilk götüren de o olmuştu. O da, ben de sinemayla çok ilgiliydik ve saatlerce oturup sinema üzerine konuşabiliyorduk. Gündüzleri bir çay ocağına takılır tavla, satranç oynardık. Bu çay ocağı daha çok sol görüşlü ya da anarşist tabir edilen gençlerin takıldığı bir yerdi. Burası da daha sonra şehir merkezinde gidip oturduğum birkaç sığınağımdan biri olacaktı.

Bir gün yine oturmuş İlker’le çay içiyorduk. Tam karşımızda tek başına oturan otuz yaşlarındaki kadın çok dikkatimi çekmişti. Biz İlker’le gelip buraya oturduğumuzdan beri hiç gözünü ayırmadan bana bakıyordu sanki. Ne zaman gözüm o tarafa kaysa delici bakışlarıyla karşılaşıyordum. Öyle ki utandığımdan o tarafa bakamamaya başlamıştım. Bir süre sonra İlker’le konuşmaya dalmış o kadını unutmuştum ki dizimde birinin elini hisettim. Deminden beri bana bakan kadın yanıma oturmuştu. Çirkin bir kadın değildi ama güzel de denemezdi. Güzel olmamasının sebebi de yüzü ya da vücudu değil, mimiklerindeki gariplik, gözlerindeki tuhaf parıltıydı.

“Adın, burcun?” diye sordu birden.

Ben de şaşkın şaşkın, hızla cevapladım bu soruyu: “Tahir, Terazi.”

“Ben de Meral.” dedi “Boğayım…”

“Memnun oldum” diye karşılık verdim. El sıkıştık. İlker’le de tanışıp el sıkıştılar. Kadının bu ani taaruzu karşısında o da şaşırmıştı. Bana “Neler oluyor” der gibi bakıyordu.

Kadın neyle uğraştığımı sordu. “Okuyorum” dedim.

“Nerede?” diye sordu. “Hacettepe Felsefe” dedim.

Biz Meral’le konuşurken yan tarafta oturan başka bir kız da İlker’e tavla oynamayı teklif etti ve onlar da tavla oynamaya başladılar. Böylece Meral’le baş başa kalmıştık.

“Ben de Hacettepe Resim mezunuyum.”dedi Meral.

Bana nerede kaldığımı, nereli olduğumu sordu; cevapladım.

O doğma büyüme Ankaralı’ydı. Resim bölümünü bitireli iki sene olmuştu ve işsizdi. Annesinin ona aldığı evde yalnız yaşıyordu; yine annesinin verdiği parayla.

O zamanlar Ben henüz yirmi yaşındaydım o ise otuz yaşındaydı. Çaktırmamaya çalışsam da kendimi tacize uğruyormuş gibi hissediyordum. Çünkü bir eli devamlı bacağımın üzerindeydi ve bana yiyecekmiş gibi bakıyordu.

Onu güzel bulmamıştım ama çirkin de bulmamıştım. O zamanlar bakir olduğumu ve bundan kaynaklanan cinsel açlığımı düşünürsek normal bir kadın vücuduna sahip olması bile yeterliydi zaten. Ereksiyon olmuştum ve keten pantalonumdan belli olacak diye korkuyordum.

Neden sonra “Meclis Parkı’na gidelim mi?” diye sordu.

“Niye?” diye sordum. “İçki içeriz,”dedi.

İlker’e baktım. Tavla oynadığı kızla muhabbeti iyice koyulaştırmıştı. Beni fazlaca umursadığı yoktu.

“Peki” dedim “gidelim”.

Sonra çıkıp gittik. Meclis Parkı’na ilk defa geliyordum. Meclisin arka tarafında ağaçlık bir parktı burası. Orada burada çimlerin üzerinde oturan çoğu metalci, siyahlara bürünmüş gençler içki içiyorlardı. Biz de yakındaki bir Tekel bayiinden bir şişe şarap ve iki plastik bardak alıp ağaçların arasında gözden uzak bir yerde oturduk ve içmeye başladık.

İçtikçe benim de kanım kaynamış ve çekingenliğimden sıyrılmaya başlamıştım. Artık sarmaş dolaş olmuş, durmadan öpüşüyorduk. Ben iyiden iyiye hoşlanmaya başlamıştım ondan. O ise benimle alay ediyor gibiydi.

“Genç Tahir’le yaşlı Meral’in aşkı dilden dile dolaşacak” dedi. Ben de yaş farkının önemsizliğinden dem vurdum. Şarap bitince “Gel bana gidelim” dedi. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum.

O an garip bir korku sardı içimi. Yeni bir şehirde hiç tanımadığım bir kadın beni evine çağırıyordu. Yurda gitmem gerektiğini söyledim. Gerçekten şaşırdı, belki ilk defa böyle bir teklifi reddediliyordu. Birden yüzü asılmıştı.

Telefonunu istedim. Bir kağıda yazıp verdi. Beraber çay ocağına kadar geldik. O eve gitmesi gerektiğini söyleyip kapıdan ayrıldı. İçeri girdiğimde İlker ve o kız da yoktu. Ben de yurda gittim,İlker yurtta da yoktu.

O akşam İlker yurda gelmedi ve ben de uyuyana kadar kadının evine neden gitmediğime dair bahaneler arayıp durdum. Neden korkmuştum? Böbreklerimin çalınmasından mı? Hayır, galiba kendimden korkmuştum: beceriksiz olmaktan.

Ertesi gün öğlen İlker yurda geldi. Kızın evinde kalmıştı. Bana gece kızı nasıl usülüne göre düzdüğünü anlattı ballandıra ballandıra. O gün ben de Meral’i aradım. Görüşüp görüşemeyeceğimizi sordum. Bana dışarı çıkmayacağını ama istersem evine gelebileceğimi söyledi. Adresini aldım ve yola koyuldum. Oraya varana kadar heyecandan gözlerim neredeyse hiç bir şey görmedi, yalnızca renkler görüyordum çevremde sanki.

Apartmana girip evinin kapısına geldiğimde kalbim gümbür gümbür atıyordu. Zili çaldım. Kapıyı açıp beni içeri aldı. Oturma odasına geçtik. Odanın her tarafı gerekli gereksiz bir sürü eşyayla doluydu. Her tarafa yayılmış kitaplar, resimler, boş bira şişeleri ve dolu kül tablaları. Beni bir koltuğa oturttu ve kendisi de beyaza boyadığı tuvalinin karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Nasılsın?” diye sordu, “İyiyim.” dedim.

“Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim.” dedi asık bir suratla. Bana karşı son derece ilgisiz ve soğuk davranıyordu. Dünkü teklifini geri çevirmemin bedelini ödüyordum. Onun bu sertliğini nasıl kıracağımı bilemiyor susarak onun tuvali boyamasını izliyordum.

Neden sonra dönüp bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Kahve olup olmadığını sordum. Varmış. Beraber mutfağa gittik. Mutfak haftalardır temizlenmemişti. Tezgahın üzeri kirli bulaşıklarla doluydu. Kirli bardakların arasından iki kupa alıp yıkarken su ısıtıcıyı çalıştırdı.

“Heykellerimi görmek ister misin?” diye sordu. “İsterim” dedim.

Mutfak kapısı balkona açılıyordu. Balkonda birkaç kırık dökük heykel vardı. Birkaç büstün dışında ilgimi bir cenin heykeli çekmişti.

“Bu çok ilginçmiş” dedim. “Evet, benim için de özeldir.” dedi. Özel bir anlamı olup olmadığını sorduğumda öldürdüğü çocuklarına ithaf ettiği bir heykel olduğunu söyledi. Bu arada su ısınmıştı. Neskafelerimizi alıp odaya geçtik.

Amma da uzatıyorum. Nereden nereye vardım. Bütün yapmak istediğim bütün bunları neden yazdığımı açıklamaktı. Ama nasıl olduysa iş öyle dallanıp budaklandı ki ilk sevişme deneyimimi anlatmaya kadar vardı. Sanki bir roman yazarmış gibi; desem de, biraz düşününce sanırım bütün bunlar birbiriyle fena halde ilgili. O gün olanlar bunları yazmamdan, bugün olduğum şeye kadar beni köklü bir biçimde etkilemiş olabilir. İlk seviştiğim kadın başka biri olsaydı ben de başka bir adam olabilirdim belki. Neden olmasın. Neyse…

Odasında neskafelerimizi içerken umutsuzca çay ocağındaki o ilgisini bekliyordum. Oysa o ben orada değilmişim davranıyor, tuvalini beyaza boyamaya devam ediyordu. Kahvemi içerken bir şey yapmam gerektiğini düşünüyordum. Ya bir şeyler yapmalı ya da kahvem bitince hiç bir şey olmamış gibi çekip gitmeliydim. Daha ne bekliyordum, bir kadın ve bir adam aynı odada yapayalnızdı ve bir şeyler yapması gereken kişi erkekti.

Kahvem bittiğinde ne yapacağıma karar vermiştim ve yaptım. Ayağa kalkıp arkasına sokuldum ve boynunu öpmeye başladım. O ise umursamazca bana dönüp çok terli olduğumu bir duş almam gerektiğini söyledi.

Ben bir cevap veremeden o beni banyoya götürmüştü bile, “İstersen beraber duş alalım” dedi.

Bense küçük bir çocuk mahcubiyetiyle kendim duş alacağımı söyledim. O zaman söylediği şu sözü hiç unutmam: “Yoksa kuşunu daha önce hiç kimse görmedi mi?”

Evet görmemişti, cevap veremedim. Duş alıp üzerimde onu bornozuyla çıkınca bu defa beni yatak odasına götürdü.

“Gerçekten de çok toysun… Başkası olsa eve girer girmez beni yatağa atardı.” dedi.

Yine onun güdümünde sevişmeye (Buna sevişme denebilir miydi bilmiyorum. Belki sevişmek üzerine bir uygulama çabasıydı demek daha doğru olur; bir etüd…) başladık.

Filmlerde gördüğüm gibi gidip geliyordum ve lanet olsun neredeyse hiç zevk almıyordum. Bu sırada kulağıma şöyle fısıldadı: “Siktin attın beni!” Gerçekten sikip atıyor muydum onu? Halbuki sikip atılan benmişim gibi hissediyordum. Epey bir uğraştıktan ve kan-ter içinde kaldıktan sonra boşalamadan bıraktım bu işi.

Bu ilk seks deneyimi bende öyle bir travma yaratacaktı ki ilk boşalmam başka kadınlarla yapılan birkaç seksten sonra ancak vuku bulacaktı. Öyle ki uzunca bir dönem doğanın benden cinsellikten zevk alma duygusunu esirgediğini bile düşünmüştüm. Duygusal bir yakınlık olmadan yapılan seksin bana zevk vermediğini de düşünmüştüm ama daha sonraki deneyimlerim bunun saçma bir fikir olduğunu gösterdi bana. Hatta içinde şevkat barındıran bir seks gerçek anlamda zevk bile vermiyor insanlara sanırım.

İş cinselliğe gelince insan sevdiği bir kadın karşısında da olsa terazinin nefret kısmına geçebilmesi gerekiyor. O günkü fiyaskonun tecrübesizliğimin ve kendime güvensizliğim dışındaki asıl sebebi sanırım yılarca içimde “kutsal” bir aşk ve kadın imgesi yaratmama karşın bu imgenin gerçek bir kadın karşısında bozguna uğramasıydı.

Her neyse… Daha sonra Meral’le orada burada yine rastlaştık. Zaman zaman –bunlar genelde etrafta asker bir sevgili bulamayacak kadar yalnız kaldığı ya da varolan sevgilisiyle arasının bozuk olduğu zamanlardı– yine beraber de olduk. İşte şimdi oturduğum bu sandalyede oturan o adamı da onun vasıtasıyla tanımıştım.

Bir gün yine bu bara geldiğimde adamın yanında Meral de vardı. Ben de selam verip yanlarına oturmuş, o adamın masasında oturanlardan biri de ben oluvermiştim. Resim Bölümü’nde araştırma görevlisi olduğunu da o gün öğrenmiştim. Hatta o gece Meral’i yatağa onun atacağını düşündüğüm için onu biraz kıskanmıştım da.

Daha sonra o adamla yine bu barda karşılaştık ama bir daha ne selamlaştık ne de beraber oturduk.

Aradan bir vakit geçtikten sonra onu burada otururken görmez oldum. Neden sonra bir gün yine Meral’le karşılaştığımızda bana onun intihar ettiğini söyledi. Hatta yanında onun anısına düzenlenmiş bir resim sergisinin kataloğu vardı. Katalogda onun da resimleri vardı. Resimlerini görünce onun derininde yatan o korkunç ve anlaşılamamış yalnızlığının ve umutsuzluğun yüzüne değil, resimlerine yansıdığını anladım. Resimlerinin pek çoğu kendi asık yüzlü otoportreleriydi. Burada otururken ne kadar da kendinden emin ve hayata bağlı görünüyordu halbuki. Onun yalnızlığını korkunç kılan da buydu herhalde; kimsenin göremeyeceği kadar derinlerde olması. Dışarıdan bakıldığında belli bir işi olan, insanlarla ilişkileri varmış gibi onlarla yan yana görülen adamın umutsuz yalnızlığı. Belki onuru yüzünden o gerideki ben’ini kimseyle paylaşamamıştı da. Bu barda otururkenki gülümseyiş maskesinin ardında eriyip bitmişti kimse farkında olmadan.

İşte tam da kendimi umutsuz hissettiğim ve intihara karar verdiğim bu anda onun oturduğu sandalyede otururken o gelmişti aklıma, ismini bile hatırlayamadığım biri.

Birkaç bira daha içip çıktım bardan. Eve varınca ilk iş banyoya gidip yüzümü yıkamak oldu.

Yüzüme bakınca içimi bir tiksinti kapladı. Gözaltları torba torba olmuş, gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü şişmiş, saçı başı darmadağın, yanakları bazı köpekler gibi sarkmış bir berduştu karşımdaki.

Nasıl olmuştu da bu noktaya gelmiştim. Hangi hatalar beni bu geceye getirmişti, ya da bu durumda olmam varoluşumda gizli makus son muydu. Köklerimden geri dönemeyecek kadar uzaklaşmıştım. Ölmüş babam beni asla affedemeyecekti artık. Ben onun yarım bıraktığı yolu, kullanmadığı bir olasılığı mı kullanmıştım? Peki nereye varmıştım? İşte buraya… Herkese karşı tek başına bir hiç olmaya.

Elimde kalan bir avuç hapı yutup yatağa uzandım. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, soğuk soğuk terliyordum. Her yanımı korkular sarmıştı… Ölecek miydim? Gerçekten yok mu olacaktım? Peki ya yaşasaydım, belki her şey düzelecek miydi? Ne kadar garip bir çelişkiydi bu; intihar etmek ve ettiğine pişman bile olamamak ya da intihar etmemek ve intihar etmediğine pişman olmak. Gözlerim kapandı, derin bir uykuya daldım sonunda..

İşte bu sabah gözlerimi açtığımda öğleden sonraydı, ölmemiştim; yalnızca başım ağrıyor, midem bulanıyordu. Bir duş aldıktan sonra işte bunları yazıyorum.

Ne demiştim? Doktorum beni terk ettiği için yazıyorum bütün bunları demiştim değil mi? Haldun bey seanslarımızdan birinde bana yazı yazmanın en iyi terapi yöntemlerinden biri olduğunu söylemişti. İnsan yazarak kendi gerçeğine ulaşabilirmiş. Ben de işte bunu deniyorum. Çünkü aslında gerçekten ölmeye cesaret edemiyorum. Kendimi kandırmamalıyım. Dün gece gerçekten cesaretim ve kararlılığım olsaydı bu gün sağ ve bunları yazıyor olmazdım. Belki kalkar kalkmaz kendimi pencereden aşağı atardım. Üstad Bilge Karasu ‘Lağımlaranası Beyoğlu’ kitabında “Ölümle oyuna başlandığı anda sözün, oyalanmanın, yeri yoktur.” demiş. Oysa ben oyalanıyorum ve yazıyorum.

Cengiz Dağcı’nın ‘Yurdunu Kaybeden Adam’ diye bir kitabını okumuştum. Orada da tıpkı benim gibi doktoru tarafından terk edilen ve anılarını yazmaya koyulan bir adam vardı. Aslında tam olarak okudum diyemem o kitabı. Yalnızca biraz başını okumuş, sonra da sonunu okumuştum. Kitabın sonunda anılarını yazmayı bitirmiş ve kendi hakkında bir karara varabilmişti. Son cümlesi şöyle diyordu:

“Son fırtına ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru, yalpa vurup duruyoruz.”

Bunun gibi neredeyse bir tür oluşturacak kadar çok roman var galiba. Roman karakteri büyük bir bunalıma girer, bunalımının tutanaklarını tutmaya başlar –sanki mecburmuş gibi– sonunda bir kurtuluş, sonuç ya da kararla sonlanır roman. Artık yazacak bir şey kalmamıştır, belki de yazmaya gerek kalmamıştır. J.Paul Sartre’ın Bulantı’sındaki karakter bir trene, Knut Hamsun’un Açlık’ındaki karakter de bir gemiye biner ve giderler.

Olur ya belki ben de yazdıklarımı bitirdiğimde bir sona ulaşmış olurum.

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
11 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.73

Öykü bölümündeki unsur 1,763 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , , ,

Görüşünüzü paylaşmak istemez misiniz? — Sizin görüşleriniz? »

  1. seninle gurur duyuyorum…

  2. gerçekten güzel ve sıraışı bir anlatım, oldukça da felsefi. devamını bekliyoruz

  3. Zaman zaman kendi kendine bir şeyler yazan başka bir depresif olarak günlüğünün ruhuma dokunduğunu söylemeliyim Barış ve bu dokunuşun tamamen anlamsız olmadığını, içimde sana karşı bir yakınlık uyandırdığını da. Bu yakınlık senin veya benim için ne kadar değerlidir bilmem, ama yazı başka ne için yazılır? Senin de dediğin gibi, okunmamak üzere yazılmış bir yazı düşünemiyorum. Tabii, bu dokunuş, senin yazının içeriğinin derinliğinden ve üslubunun etkileyiciliğinden mi kaynaklanıyor, yani iyi bir yazar olmandan mı; yoksa benzer süreçler yaşamış insanlar olarak aynı dili konuşuyor olmamızdan mı, bilemiyorum. O netlikte bir ayrıma varmam için kendimden iyice sıyrılarak okumam gerekir ki, inan, bunun için hiç enerjim yok.

    Her hayat kendine özgüdür ve herkes kendi hikayesinin baş rolündedir. Sen ne kadar kendini anlatırsan anlat, benim anladığım belki de sadece ‘ben’imdir. O yüzden ukalaca yorumlara girişmek istemem. Canım şu an sıkkın olmasa girişmek isterdim aslında. Severim ukalalık yapmayı. Yazmak isterdim yani. Yalnız, şunu da ekleyeyim; bu yazıdaki cümlelerden bir kısmını ben de ya düşünmüşümdür ya da yazmışımdır. Bu durum, benim yazının sahiciliğine, samimiyetine ve tutarlılığına inanmamı kolaylaştırıyor. Çünkü biliyorum, böyle oluyor. Alıntıladığın ilk cümlende konunun intihara varacağını hissetmiştim mesela. Bence yazı yazmakla intihar arasında negatif bir korelasyon var. Yazabildiğin sürece intihar etmiyorsun. Yazmak gibi beyin yiyici, zor, anlam ve amacı muğlak bir işi yapmak için intihar etmiyor olmak lazım. Bu yüzden hep şunu düşünmüşümdür: Tarih hiçbir zaman gerçekten intihara meyilli (intihar etmiş olup olmadıkları önemli değil) dahileri yazmaz, çünkü son durağı intihar olan yolculuklarda kişi nadiren bir şey yapar. Yapabilse intihar etmez zaten. İntihar yapamamaktır biraz da. Bu kadar ukalalık yeter.

    Yazıya yazıyla yorum yapmayayım ve kısa keseyim. Ben bu işlerden anlamam, yani ölçüm, ölçeğim yoktur; ama yeteneğin olduğu kuşkusuz. Barış, yazabiliyorsan yaz ya da yazmayabiliyorsan yazma ve yaşa. Hangisini yapacağına sen karar ver. Okuyacak bir kişi daha olduğunu biliyorsun en azından.

Görüşlerin RSS Bildirimi

Görüşleriniz