Büyük bir acı çekerken, etrafta yaralı ve vahşi bir hayvan gibi gezmek isterim ama gururum bunu yapmama asla izin vermedi. Belki de dolaştım ve gururum bunu görmeme asla izin vermedi. Zaten bu itirafı bile nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Evet, gururluyum. Belki herkes kadar, belki bazısından biraz fazla. Bunu ölçmeyi asla iş edinmedim kendime. Diğerlerinin gururlarıyla da nasıl başa çıkacağımı pek bilemedim. Bazen yıkıcı oldum bazen çok poh pohladım. Aslında ben hiçbir şey yapma eğiliminde olmadan bütün bunlara sadece “sebep oldum”.
Kendimi düşününce bazen içim sızlar. Bu kadar gururun altında, bu kadar karmaşık düşüncenin kucağında, nasıl ve hangi enerjiyle yaşıyorum? Bu soruları sürekli soruyorum ve bu soruları oluşturan durumlarla sürekli karşılaşıyorum. Bu sorgulamamın sebebi de benim Barış’a karşı nerede yanlış yaptığım? Açıkları görmek ve onları kapatmak için çok çabalarım. Her zaman kendimi sağlamlaştırmak için uğraşırım. Ama birisi, her seferinde, bu uğraşımı boşa çıkaracak bir saçmalıkla bana yaklaşır, beni sinirlendirir ve benim vaktimi alır.
Gözlerini kapadığında üşüyen bir adamın hikayesiydi benim derdim. Evet, bu adam yalnız kalamaz, sessiz duramaz. Yamuk yumuk biri değil belki ama bakışları eğri büğrü, düşünceleri kırık. Sıradan bir kırıklık değil bahsettiğim. Bana yaklaşacak kadar kırık düşünceler, beni zorla kendine büyük düşman edinecek kadar uçuklar. Hatalarımı düzeltmek için de yazıyorum bütün bunları. Zaten hayatımdaki her hangi bir şey, asla tek bir amaca hizmet etmedi. Şimdi de edeceğini sanmıyorum. Yoksa eylemlerim ve düşüncelerim kısır sonuçlar doğurmuş olurdu. Bunca mantık yıkılırsa, ben acı çekmeye başlardım. Acı çekince, kendiliğimi yıkan mantığımla birlikte ben, tamamen parçalanınca, vahşi ve yaralı bir hayvana dönüşürüm. Bakışlarım değişir, ritmim yavaşlar. Umutsuzlukla başımı ellerimin arasına alıp, çaresizliğin soğuk ifadesiyle yüzleşirim. Haykırmak isterim ve hatta çığlıklar atmak. Çığlıklarımla ağlamak, kaçmak, koşmak, kendimi duvardan duvara çarpmak… Kelimelerin döküldüğü temiz pınardan beni kurtaracak saf bir düşünce ararım. Bütün bu acıya rağmen, tutunacak bir tek dal yeter diye düşünürüm. Gururum yerler altında, ben vahşi bir hayvanın mantığıyla, içimde sağlam kalmış son düşünce parçalarını da kurtarmak için çabalarım.
Nerede yanlış yaptığımı bulmak için, unutmak ve öfkemi dindirmek için yazmaya başlamıştım. Sıradan bir adamın sıradan bir hikayesinde kendime nasıl bir yer bulduğumu keşfetmek, böylece mantığımın kırıldığı yeri belirleyebilmek istemiştim. Zihnimin kıvrandığı ve düşüncelerimin ağrıdığı bir anda, acılıyım demek yetmiyor. Acım tabii ki bir aşk acısı değil. Bu kadar mantığa rağmen hata yapabilmiş olmanın acısını çekiyorum. Bu çok daha yıkıcı bir duygu. Her şeye rağmen nasıl hata yaptım? Tüm farkındalığıma rağmen nasıl ele geçtim? Hamlelerimden hangisi yanlıştı?
Uzun günler aramadı. Günler, onun aramasını beklediğimden uzun gelmedi. Ben, kendimi sorguladığım ve çözmeye çalıştığım için zaman yavaşladı. Hem sınavlarım da vardı. Bu sınavlara daha iyi hazırlanmak ve kazandığım başarı sayesinde ilerleyen hayatıma bir yön verebilmek istiyordum. Bu istek gelecek kaygısıyla şekillense de, mantığımın bir yerde beni zafere ulaştırdığını görmek için başarılı olmaya ihtiyacım vardı. Derinlemesine, her konuyu tekrar tekrar gözden geçiriyordum. Evde gözlerim yorgunluktan kısılana ve gözaltlarım tamamen morlaşana kadar okuyordum. Akşamüstü evde ekmek ve sütün bittiğini fark ettim. Kesinlikle dışarı çıkmam gerekiyordu. Hava da çok hoş bir koku vardı. Bahar beni çağırıyordu. Ben de pek nazlanmadan dışarı fırladım. Biraz yürüş yapıp ardından markete uğradım. Sessiz bir sokağın tadını çıkardım. Gerçi bir sokak ne kadar sessiz olursa olsun kendini yalnız hissedip de huzurla dolamazsın. Ya da en azından ben dolamam. Hep gözetlendiğim hissine kapılırım. Zaten bu his pek de boşuna değilmiş. Arkamdan biraz yüksek bir ses şöyle dedi: “Candan!” Bu sesin kimden geldiğini anlamam pek uzun sürmedi. Arkamı döner dönmez yüzüne gevşek bir gülümseme yerleşmiş olan Barış’la karşılaştım. Şaşkınlıktan gülmekle somurtmak arasında bir yüz ifadesiyle, “Merhaba” dedim. Pek de gülümsememişim ki Barış soğuk bakışlar attı bana, kırgınlığını ifade etmek için. Hayııırrr!!! En nefret ettiğim tip! Her şeyi kişiselleştiren, alınan ve naz yapan sevimli erkek tipi. Hayır diğer üçünü anladım da, bu adamın sevimliliği neredeydi? Yoksa ben çok kızgındım da adama olmadık özellikler mi atfediyordum? Bilemiyorum. Eğer bir gün Barış’ı görürseniz, ona şöyle alıcı gözüyle bakıp siz karar verin. Ben tekrar onu görmeye pek niyetli değilim.
“Nasılsın?” “İyiyim, teşekkürler sen?” “Ben de iyiyim, Çok yorgun görünüyorsun.” “Sınavlarım var. Çalışmaktan yorgun düştüm.” “Demek çalışkan öğrencisin.” “Mümkün mertebe.” “Ben pek çalışkan değilimdir.” “Herkesin bir tarzı var.” “Evet haklısın, ne güzel yargılamıyorsun.” “Bilmem…” “Yemek mi yiyecektin?” “Evet.” “Neyse seni tutmayayım, bir gün bana da yemeğe gel, sınavların bitince tabii.” Hem hödük hem çapkın. Yok öyle değil, hem zıp çıktı hem dangalak. Hmm bu da yeterli gelmedi gibi aslında. Ama ne söylesem yetmeyecekmiş gibi geliyor. Böyle bir durumda, onu nitelemeye çalışmak pek akıllıca olmayacak.
“Teşekkürler, iyi akşamlar.” diyerek arkamı döndüm. “İyi çalışmalar” dedi arkamdan tatlı bir ses. Allah’ım bir de en tatlı tavrını takınıyor! Bu erkekler, ne yapmaya çalıştıklarının farkında olmadığımızı mı sanıyorlar? Bir de Boris Vian’ın kitabı vardı, “Kızlar Farkına Varmıyor” isminde. Bütün bir kitap boyunca adam nakarat gibi “kızlar farkına varmıyor” diyordu. Bu farkına varmayan kızlar her kimse, bence dişi ırkını aşağılamaktan fazlasını yapıyorlar, çünkü olayları anlamadıklarını göstererek erkeklere ümit veriyorlar. Böylece erkekler, her kızın tatlılıkla tavlanacağını falan sanıyor. Hayır, bu tavlama işini bir de kendilerinin yaptığını sanmıyorlar mı! Beni çileden çıkarıyorlar. Hala anlamadınız mı? Kızlar farkına varmıyormuş. Hadi ordan! Kızlar farkına varıyor ama siz farkına vardıklarının farkına varmıyorsunuz. Kızlar öyle bir farkına varıyor ki aslında, siz penisinizin etrafında dönen bir dünya yarattığınız için, penisinizi ilgilendirmeyen gerçekler, bulanık bir görüntü gibi uzanıyor önünüzde. Ah bir anlatabilsem! Bir kez yüzlerine haykırsam…
İyi çalışacağım Barış efendi, emin ol! Senin gibilerin canına okumak için çalışacağım. Her günümü size inat olsun diye yaşayacağım. Sıradan insanlara sıradanlığını hissettirmek için çabalayacağım. Size yer varsa dünyada, bana da var. Bu dünyayı size bırakmayacağım!
***
Sınavlarım biteli bir kaç gün olmuştu. Arka bahçeye inmiş çimlerde kitap okuyordum. Çok da güzel gidiyordu. Verimli bir çalışma tarzıdır benim için. Telefon çaldı. Sakin ve huzurlu hayatımdan bir anda kopamadım ve sakin bir sesle telefonu açtım. “Efendim?” “Candan?” “Evet, buyrun.” “Ben Barış, nasılsın?” “Teşekkürler, siz?” “Ben de.” “Sinemaya gidecektim bugün. Hazır tatil günüm, belki sen de gelmek istersin diye düşündüm.” Ne yapacaktım şimdi, aslında bütün gün okumaktan sıkılmıştım. Ama bir taraftan Barış’la belli bir mesafeyi korumak zorundaydım. Eee ne yapacaktım? Hayır diyecektim tabii. Burnumun dibine girmeye çalışan bir adama izin veremezdim. Ben de öyle yaptım. Gelseymişim iyi olurmuş, aslında film güzelmiş ama evde de izlenebilirmiş tabii. Her filmi sinemada izlemek saçma olurmuş. Evde teknolojinin keyfi başkaymış, şeklinde reddedilmenin paniği ile Barış’tan bir sürü saçmalık dinledim. Utanmıştı, gerilmişti, dahası yaralanmıştı! Asıl amacım onu kırmak değildi. Sadece benden uzak durmasını istiyordum. Ama daha yeni tanıdığın bir adama, “bak kardeşim düşüncelerini hissediyorum ve bir kadın olduğum için gayet net bir şekilde görüyorum, bu nedenle de bu düşüncelerine cevabım hayır olduğundan benden uzak dur” diyemezdim. Diyememiştim de zaten. Adam bir çatlak bulup telefon numaramı almıştı. Ama yine de ipler benim elimdeydi. Hem benimle ilgilenmesi beni eğlendirmişti. Onu böyle kıvrandırmak az da olsa haz vermişti. Sanırım uzun yıllardır kadınların erkekler tarafından bastırılmış olmasının intikamını bu şekilde bir tek kişiden almaya çalışıyordum. Bunu çok da irdelemedim. Söz konusu kendimiz ya da yakınlarımız olmayınca acımasız olabiliyoruz. Bu sefer ben de acımasız davranmıştım. Ama kendime göre de haklıydım.
Adam bana kendisinin ulaşamayacağını anlayınca araya Özlem’i soktu. Özlem de o sıralar yeni birilerine ilgi duyuyordu. O nedenle Barış Özlem’le arkadaşça bir ilişki kurabiliyordu. Kurban tabii ki yine bendim. Özlem bu durumu pek fark etmedi ve kafası meşgul olduğundan ayrıntılarda gayet açık olan bu olayı hissetmedi. Bir kere olanlara salim kafayla baksaydı anlayacaktı. Ve alet olmayacaktı ama bunu sorgulamamıştı. Onu suçlamıyorum. Çok zor bir ilişkiden çıkmıştı, kalbi kanıyordu. Gerçekten kendini sıcak hissettirecek biriyle karşılaşmıştı. Bu ona iyi gelmişti. O nedenle etrafa gören gözlerle bakamıyordu. Aklı bir karış havadaydı. Ben de alet olmayabilirdim ama adam işini biliyordu. Beni zayıf noktamdan vurup duruyordu. Özlem aradı ve beni yemeğe davet etti. Özlem’in yeni sevgili adayıyla Barış da oradaydı. Sohbet edip, şakalaşacak, diğer medeni insanlar gibi sosyalleşecektik. Arada insanlar olacağı için Barış’ı pek tehlikeli bulmadım. Yani canımı sıkmak açısından tehlikeli. Ben de gittim yemeğe; doğal olarak.
Özlem güzel bir sofra hazırlamıştı. Uzun sohbetler yapma, keyifle yediklerimizi sindirme ve üzerine güzel bir şeyler içme fırsatını bulduk. Tabii fonda da tango çalıyordu. Klasik olmayanından. Yeni nesil tango. Biz gençler her şeyin remikslisini dinleriz ya. Onun için yeni nesil tango. Ben bu mantık çerçevemle remiksleri pek kendime göre bulmasam da kendimi genç hissediyordum. Her neyse, zaten benimle aynı nesilden olan insanlar gibi davrandığımı pek de iddia edemem.
Barış hüzünlü bir şekilde kenarda oturuyordu. Nasıl narin, nasıl içli… Nasıl derin, ne kadar duygulu. Aman Allahım! Bu ne yoğunluk. Sanki adam kuyudan kırk kova su taşımış da oturmuş hayatın zorlukları üzerine kafa yoruyor. Gerçi adama sinirimden şimdi durumunu birazcık abartıyor olabilirim ama oturduğu yerden bana bakmadan beni çağırıyordu. Duruşuyla. Bir kadın anlar. Onun oyununu oynamak istemiyordum. Ama sıkılmamak için de, ben bir oyun oynamayı tercih ettim. Kendisi kaşındı. Biraz arkadaş canlısı, birazcık da gizemli insan rolleriyle adamı çok pis kıvama getirdim. Özlem’i yeni elemanla baş başa bırakmak için. Madem onun ritmi beni bozuyordu, sıra benim onun ritmini bozmama gelmişti. Barış ne yapacaktı bu sefer?
Önce çok ilgili, ardından şaşkın ve daha sonra yine ilgili bir yüz ifadesiyle beni dinledi. Bir iki okuduğum hikayeden falan bahsettim. Okuduğum bir kaç yazardan. Sonra Sadık Hidayet gibi favorim olan bir yazarın acıklı hikayelerinden… Nasıl adamsa artık, yazarlardan etkileneceğine benden etkilendi. Ulan adam, ben sana estetikten, sanattan bahsediyorum. Ben bahsediyorum diye neden hayranlığını bana yansıtıyorsun? Bunları biliyor olmak hiç bir şey değil ki. Bizim bölümde neredeyse herkes bunları bilir ve okur. Ben onlardan farklı değilim ki! Yok adam illa farklı görecek beni. Gerçi erkeklerin âşık olmak için bir fark aradıklarını da sanmıyorum ya, neyse. Sonra sustum. Çok konuşunca başım ağrımıştı. Sürekli ipleri çeken olmak kolay değildir; bir süre sonra yorar. Ben de birazcık sakinleşmiştim. Elinde şarap ve yine ağzında içki kokusuyla Barış biraz yakınıma geldi. Sanırım fark etmişti.
“Neden kaçıyorsun?” Senden, dememek için zor tuttum kendimi. Her şeyi anladığımı ve anladığını anladığımı gösteremezdim. “Efendim, anlayamadım?”; işte Boris Vian’ın kızlarının farkına varmadığı an. Ne yapmaya çalıştığı bal gibi ortada ama erkeklerin egosu tamamen yıkılmasın ve bizim sırlarımızı öğrenmesinler diye bütün kadınlar arasındaki sessiz sözleşmeden dolayı anlamamış ayağına yattım. “Efendim, anlayamadım?” “Uzak kaldın da ondan söyledim.” İşte strateji böyle değiştirilir. Direkt sorular böyle savuşturulur. Sağ gösterip böyle sol vurulur. “Sigara içmiyorum ya ondan” dedim; nasıl da masum kız ayakları. Gerçi sigara gerçekten de rahatsız ediyordu ama Barış’tan daha fazla değil. “Aa afedersin, herhalde içkiden sigara içmediğini fark etmemişim” Barış, Barıııışşşş, kendine gel! Sen neyin farkına varabildin ki şimdiye kadar? “Önemli değil, sigara içen insanlar bencil olur zaten. Herkesi ya sigara içer zanneder ya da sigara içmelerine müsamaha göstermeleri için kandırırlar.” “Hmm çok kızmışsın.” “Vaktinde kızmıştım. Şimdi bu çıkarımla sakince oturuyorum yerimde.” “Maşallah, ağzın da iyi laf yapıyor.” “Yapar, çok okumaktan”. “Sana bir içki getirmemi ister misin?” Benim de kendisi gibi uyuşmamı ve saçmalıklarına katlanmam için salaklaşmamı istiyor. Sana katlanmak için neden kendimi içkiyle uyuşturayım? “Yok teşekkürler, şimdi kalkacağım zaten.” Kalkmaya yeltendim. Özlem “Ya herkes gider sen kalırsın, konuşuruz, ne zamandır baş başa kalamadık.” deyince sinirle karışık bir kabullenme süreci yaşadım. Zaten adamlar yakında gidecekti. Onlar gidince rahatça konuşurduk.
Gözlerini tavana dikmiş müzik dinliyordu. Kim olacak canım; Barış! Yalnızlığının tadını çıkarıyordu. Aslında bir taraftan da az önce konuştuklarımızı düşünüyordu. Bana pek bakmıyordu ya da bakamıyordu. Adamı savuşturmuştum. Ama yine de içimde pis bir his vardı. Adamın bununla kalacağını sanmıyordum. Dişlerini geçirmek isteyeceği biriydim, beni kazanırsa büyük bir zafer kazanırdı. Egosunun onu bana doğru itelemesini açıkça görüyordum. Ama benim egomun onu geriye doğru ötelemesini, onun egosu hazmedemiyordu. Neyse işte, Barış derin bir konuşmaya dalmak için geldi yanıma. Belliydi; tavrını ve bakışlarını değiştirmişti. Sonra ne zorluklarla buraya geldiğini, kendi ayaklarının üstünde durduğunu söyledi. Buna, her anlamda kendi ayaklarının üstünde durabildiğini kanıtlamak için, çok sevdiği kız arkadaşı tarafından aldatıldığını ama kendisinin kadınlara düşman olmadığını da ekledi. Takdir edilecek yönlerini sayıp döktü. Ben de bu hassas anında onu yaralamadım. Yani en azından anlayışla karışık bir soğuklukla davranmaya çalıştım. Zaten muhabbeti tahmin ettiğim kadar uzun da sürmedi. Ama cesurdu belli ki. Demek hayatın zorlukları onu cesur biri yapmıştı. Deneyimlerini anlamaya çalışıyordu. Bunu az erkek yapardı. Takdir edilecek yönleri vardı. En yanlış insan bile, bir kez olsun doğru ya da erdemli bir şey yapar hayatında. Ancak, bu adamın bir iki doğrusu, beni kandıracak güçte değildi.
Kalktılar. Uğurladık iki adamı. Evdeki eril hava bir anda silindi. Kedi, Özlem ve ben kaldık. Gerçi kedi de erkekti ama kediler her şeyi bilirdi. İnsanların erkek olanı gibi davranmazdı hiçbir kedi. Özlem Barış’ın bana uzun uzun ne anlattığını sordu. Ben de anlattım, babasını kaybetmiş, ailesine bakmak zorunda kalmış. Annesi ve kardeşine bakıyormuş, kardeşi okuyormuş ama uzaktalarmış. Çok sevdiği kız arkadaşı onu aldattığından beri hayatında kimse yokmuş. Uzun zamandır yalnız yaşıyormuş. Yalnızlık ona bazen ağır geliyormuş. “Ay adam neler anlatmış sana kısa sürede” dedi. E amacı vardı tabii. Mesajları yerine ulaşsın diye çabaladı ama olmadı. Hem her yalnızlık birbirine benzemez. Ona ağır gelen yalnızlık, benim zayıf insanlarda ortaya çıktığını iddia ettiğim türden bir yalnızlıktı. Yoksa yalnızlık sevilmez miydi? Bu insanların nesi vardı Allah aşkına böyle? “E kızım adam seninle ilgileniyor işte” “Amaaan bana ne!” “Nereye kadar bunu diyeceksin?” “Canımın istediği kadar söylerim.” “Peki bulaşmıyorum, sen bilirsin” dedi.
Özlem beni bilirdi, bu konularla uğraşmak beni sıkardı. Hayatımın çok çok küçük bir köşesini kaplardı bunlar. Her zaman ki gibi umursamadım. Ama içimdeki kötü his de olduğu gibi duruyordu.
***
Eve dönüyordum okuldan. Uzun uzun yürümek istemiştim o gün. Hem hava güzeldi hem de yürüyerek düşünmek istiyordum. Başımı kaldırınca Barış’ı gördüm. Arabasının kapısını kilitliyordu. Gayri ihtiyari gülümsedim. Selamlaştık. Barış sevimli duruyordu. Ben de çok yorgun olduğumdan dolayı sakindim. “Gel sana yemek yapayım” dedi. Adam tipik bir baba figürü gibi mi davranmaya çalışıyor diye düşünmeye başladım. Karnım açtı. “Yemek yapmana ne gerek var, şuraya gidelim yiyelim işte” dedim, sağ taraftaki restoranı göstererek. “Hem salataları güzel ve ucuz.” dedim. Barış bir an düşündü sonra “olur.” dedi. Herhalde kafasında yeni hesaplamalar yapmaya ihtiyaç duydu. Restorana girdik. Saldırgan bir havamda değildim. Zaten pestilim çıkmıştı okulda. Barış yumuşak bir anımı bulmuştu yine. Ama öyle yorgundum ki, onun hesaplarını yüzünde görmeye, ayrıntıları çözmeye çalışmadım. Zaten o da yorgun görünüyordu.
Yemeğimizi yerken iki insanın konuşabileceği en sıradan konulardan konuştuk. Böylece sakin bir yemek faslı geçirebildik. Ama yemekten sonra iş çay faslına geçince aynısının olduğunu söyleyemem. Yemek yiyince gözlerim açılmıştı tekrar. Gerçi bu sefer rahattım. Ben hayır dedikçe bana bir şey olmayacağının farkındalığıyla, rahat bir şekilde çay içiyordum. Bir an telefonu çaldı ve Barış izin isteyerek dışarı çıktı. Döndüğünde yüzü eğilmişti. Annesi biraz rahatsızlanmıştı. Aslında büyük bir şey değildi. Annesi küçük şeyleri büyütüp şikâyet eder, mutsuzluğunun adına türlü hastalık isimleri koyarak doktorlara koşardı. En azından Barış annesinin hayata bakışını böyle anlatmıştı. Annesiyle bir türlü anlaşamıyormuş. Babası öldüğünden beri, annesi hayata olumsuz yönünden bakmaya başlamış. Tabii bu durum kardeşinin psikolojisini de oldukça etkilemiş. Kız kardeşi de annesinin bu olumsuz tavrından usanıp onunla kavga etmeye başlıyormuş. Onların arasını yapmak için türlü diller dökmek zorunda kalıyor, annesinin kapana kısılmış mutluluğunu özgür bırakmak için ona türlü hediyeler alıyormuş. Kadınlar tarafından çevrelenmiş hayatında, olgun olmayı öğrenen bir erkek edalarıyla, bana kadınları anladığı -bence anlamadığı- kadarıyla anlattı. Ailesinin durumu yüzünden, baba figürü olmaya bayâ alışmıştı anlaşılan. O nedenle bana da aynı tavırlarını yansıtmaktan çekinmiyordu. Zaten bu şartlarda başka bir davranış kalıbına sahip olabileceğini de zannetmiyordum. Pek üstelemedim dediklerini. Sinirliyim ve aksiyim ama merhametsiz değilimdir. İnsanları zayıf anlarında vurmayı sevmem. Zaten adamın dertleri varken bir de başına ben dert açmayı istemem. Ben sadece benim başıma dert açılmasın isterim.
Bu anlayışım Barış’a iyi gelmişti. İyi kötü anlaşıyorduk işte. İçindeki gizli niyetlerini o an için bir kenara bırakıp, benimle sadece benmişim gibi konuştu. İşte böyle! Her zaman bunu yapsana. Herhangi bir insan gibi davran ki ben de herhangi bir insana davranırmış gibi kaygısızca karşılık vereyim. İletişim kurmamıza engel olan düşüncelerini kenara at! Ailesiyle ilgili her olay onu derinden etkiliyordu. Ama yine de birçok şeyi boş vermeye alışmıştı. Ayakta kalmak için, güçlü olabilmek için. Kız arkadaşıyla yaşadıklarından sonra kadınlar kadar kendini de sorguladığı belliydi. Koca dünyada bunu kim yapmaz ki? “Şunu düşündüm, buna karar verdim, böyle yapmayı öğrendim sonunda” deyişinden kendini dinlediği ortaya çıkıyordu. Güçlü durmaya da çalışsa yaşadıkları üzücüydü. Ama gardımı indirecek kadar değil. İnsan olarak dertliydi; dinleyebilirdim, erkek olarak sinirimi bozuyordu; dinleyemezdim.
Eve yürüdük. Kapıda vedalaştık. Apartmanın kapısını kapatırken yüzünü bir kez daha gördüm. Bu bakışımdan lanet olası bir anlam çıkarmış olacak ki, ertesi akşam beni aradı. Pek istemedim görüşmeyi ve hayır dedim. Zaten görüşmek için bir nedenim yoktu. Biraz canı sıkıldı, ne diyeceğini bilemedi. Ya da telefondan anladıklarım bunlardı. Sonra kapadık telefonu. Bir kaç gün sonra akşama müsait olup olmadığım konusunda bir soru soran mesaj aldım. Yine hayır dedim. Ne diyecektim? Ama bir saat geçti geçmedi bir mesaj daha. “Neden kendini naza çekiyorsun?” Ne demek istediğini anlamadığımı söyledim. Artık ne diyecektim bilmiyordum çünkü. Gayet iyi anladığımı, onunla oynadığımı ve çocukça hareket ettiğimi söyledi. Ne demekti şimdi bütün bunlar? Ben umut vermiş, daha sonra da onu yüz üstü mü bırakmıştım? Ona söz verip tutmamış mıydım? Ben tüm insanlığımla, yemek yiyip birazcık da hayatını dinlemiştim. Şimdi ona hayır demiş olmam onu neden bu kadar sinirlendiriyordu?
Biz modern kadınlar böyleymişiz. Ekmeğimizi elimize aldığımızdan beri, biz kadınlar kadın gibi davranmıyormuşuz. Elim kalem yerine çocuk tutmalıymış. Anlayışlı görünüp kadın aklımla anlayamayacağım şeylere burnumu sokuyormuşum. Cahil cesaretiymiş yaptığım. Kendimi kaf dağında görüyormuşum. Çok akıllı ve çok bilgili zannediyormuşum kendimi. Halbuki, bu çocuklukla ne aklın ne de bilginin değeri kalırmış. Ne sözler, ne sözler sarf etti böyle. “Ben sana ne yaptım, neden bu kadar kızgınsın, sana bir söz verdiğimi ve sonra kendimi naza çektiğimi hatırlamıyorum” dedim. Uzun uzun bir kaç mesajın ardından, son mesajıyla yerlere yattım. “Siz kadınlar zaten kanayıp kanayıp ölmüyorsunuz. Tanrı’nın yarattığı şeytanlarsınız.” Bu neydi şimdi? Okumuş, güya güngörmüş bu erkeğin kulağı dediklerini duyuyor muydu? Az çok okumuş birisi, dediklerinin yaralı ve vahşi bir hayvanın böğürtüleri olduğunu görmez miydi? O an imrendim ona. Ama iyi anlamda değil. Kesinlikle kötü anlamda. Büyük acı çekerken etrafta vahşi ve yaralı bir hayvan gibi gezmek isterim. Acımı haykırmak böylece yüreğimdeki cehennemi dışarıya atmak isterim. Barış tam olarak bunu yapıyordu. Benim, acıdan gözüm görmez bir halde tüylerini kabartıp etrafa saldıran sinirli hayvanlar gibi davranma hayalimi kopyalıyordu. Bu isteğimi çok çocukça ve vahşice bulduğumdan, sadece histerik bir düşünce olarak görürüm ve asla gerçeğe dökmem. Bu da isteğimi olumsuzlayan yegâne şeydir. Ancak bu Barış mıdır her ne haltsa, bana vahşi kurtlar gibi uluyordu. Canını yaktığım için canımı yakmak istiyordu. Hayallerine cevap vermediğim için, düzenimi bozmaya, ulaşabilirse hayallerimi yıkmaya çalışıyordu. Bu ne şiddetli acıydı böyle. Reddedilmek! Ama bir kez değil, bir kaç kez! Demek ki her sözümü farklı bir yere çekmeye çalışmıştı. Bu çabasının sonunda da üç haftamı yemişti. Demek sezgilerim beni yanıltmamıştı. Bu adam benimle uğraşmıştı.
Canımı sıkan durumlardan her zaman bu kadar içtenlikle bahsetmem. Zaten bu kadar abartılısını yaşadığımı da iddia edemem. Ama bir şekilde geldi ve çattı. Sonra eli boş kalan her erkek gibi başkalarını suçladı. Gerçi ben bu olayda büyük bir suç göremiyorum ama egosu yıkılan bir erkeğin suç ya da suçluyu itinalı bir muhakemeden geçireceğini de sanmıyorum. Bu kadınlar için de geçerli olabilir zaman zaman. Bunun ayrımına henüz varmadım. Geçenlerde yaşanan bu olayı kaleme almayı bile istememiştim. Ortaya güzel bir şey çıkacağından da emin değildim. Sonradan, olayın ilginçliğinin büyüsüne kapıldım. Bir anda gördüklerimi anlatmak istedim.
Kendimle uğraşmayı seven biri olarak, başkalarıyla uğraşmak bana külfetmiş gibi gelir her zaman. Bu, ben merkezli olduğumdan böyle değildir. Başkalarının çözemediklerini çözdüğümü sandığım için böyledir. Sandığım diyorum, çünkü daha hikâyeyi sizlere anlatırken, nerede yanlış yaptığımı gördüm ve bildiğim şeyleri aslında bilmediğimin farkına vardım. Her şeyi açıkça anlamadığımın da farkındayım. Çatlakların nerelerde oluştuğunu şimdi açıkça görebiliyorum. Sadece, “bu gerçekle” baş başa kalmayacağım canım. Yanımda kedim, kalemim ve düşüncelerim her daim bulunacaklar ve kendime uğraşacak başka gerçekler bulacağım.
SON








