Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Emine Sevde Yazıcı

Bir Adam – 2

Emine Sevde Yazıcı
23 Mayıs 2009 - 23:06

KağıtBunları yazıyorum, çünkü içimde ona dair herhangi bir kırıntının kalmış olmasından korkuyorum. Onu unutmak, çoğunlukla da tamamen içimden silip atmak istedim. Yine de aklıma geldikçe beni sinirlendirdiğine göre bu silip temizleme işini tamamen bitirememişim. E bu iş, bitene ve sinirim geçene kadar buradayım. Yeter ki öfkem dinsin ve o adamın varlığı benim için sıradanlaşsın.

Barış’ın karışık düşünceleri sabah uyandığımızda yüzünde geziniyordu. O bir şeyleri hatırlamakla hatırlayamamak arasındayken kapıda göz göze geldik. “Günaydın!” dedi, “günaydın” dedim. Hafif gülümsedi. E ben de biraz yamuk bir gülüş atarak cevap vermeyi kendime borç bildim. Gülüşümün çarpıklığı onu biraz bozdu. Çok da umurumdaydı sanki. “İyi uyudun mu?” dedi, bana kapıda yol verirken. “Uyudum sen?” “Deliksiz hem de” dedi arkamdan, başımı çevirip gülümsedim. Sonra geri dönüp mutfağa su içmeye girdim. Bu sırada Barış da yüzünü yıkayıp salona geçmişti. Döndüğümde onu az önce baktığım kitabı karıştırırken buldum. Kitapla pek bir ilgiliydi. Girdiğimi bile görmedi. Çantamı sehpanın yanından aldım. Başını kaldırıp “Şu anda okuyor musun bu kitabı” dedi. “Benim değil o kitap, Özlem’in. Benimki evde” dedim. Gözleri soldu, başını kitaba eğdi. Belli ki iletişim kurmaya çalışıyordu. Ne yalan söyleyeyim öyle dudağını eğip çocuk gibi mahzunlaştığını görünce haline acıdım ve konuşmaya başladım: “Aklıma bir şey gelmişti o kitaptan, kontrol etmek için baktım” dedim. Başını kaldırıp gülümsedi. Ona hafif de olsa acımışken çarpık bir gülümseme daha atamazdım yüzüne karşı. Elimden geldiğince samimi bir gülüş attım. İçi ısınmıştı. “Demek sosyoloji ile ilgileniyorsun” “Fazla değil aslında, biraz ondan biraz bundan” “Olsun hepimiz öyleyiz” dedi. Bana cesaret verdiğine göre gülümsemem ona güç vermişti.

Sehpanın üstünde duran ısırılmış kurşun kalemlerden birini aldı. Yarısı yırtılmış bir kâğıt buldu kitaplıktan. Oturdu eski yerine ve bir şeyler çizmeye başladı. O sırada üstümü değiştirmeye içeri gittim. Geri döndüğümde Barış’ı, karalamasını şiddetle yaparken buldum. Üst dişleriyle alt dudağını ısırıp, elindeki yırtık kâğıda tuval gibi davranarak bir şeyler çiziyordu. Sehpanın önüne yaklaşıp başımı uzattım. Gözlerim gördüğü şeye pek inanmamıştı. Kocaman bir bina! İnanamadığım şey bunun bir bina oluşu değildi tabi ki. Yamuk mimarisiyle edebiyatçı kafamın almadığı bir estetikle karşı karşıya kalmıştım. Gerçekten ilginç bir binaydı. Her şeyden önce asimetrikti. Ve ben asimetrik şeylere bayılırdım. Hoşuma gitmişti çizdiği şey. “Güzel olmuş” dedim. “Aman işte öylesine” dedi. “Boşver her şeyi ciddiye almaya gelmez zaten” dedim. Cesaret verdiğime göre bu sefer güç bana geçmişti anlaşılan. “Beğendiysen alabilirsin” dedi yüzündeki aydınlıkla. Benimle gerçek bir iletişim kurmuş olmanın verdiği heyecandan anlaşılıyordu ki, bu adam çok yalnızdı. İçi uzun zamandır çorak kalmıştı.

Elinden aldım kağıdı. Bir de yakından baktım. Hiç fena değildi. Aslında biraz daha uğraşsa hayalimdeki acayip yapıyı kâğıda aktarabilirdi. Ama bazı eklemeler gerekirdi. Bir iki kanat ve bir kaç kule. Kafamdaki yamuk gotik bir mimari görüntüsü böylelikle tamamlanabilirdi. Tam gotik de değil aslında, hafif modern esintiler de taşıyor üstünde. Ama bunu şimdi ona anlatmamın bir alemi yok. Bu muhabbeti uzatmak da can sıkıcı. Tamam işte adam çizmiş, güzel de çizmiş. Eline sağlık deyip, yüreğini bir kez daha ısıttık mı tamamdır. “Eline sağlık, gerçekten ilginç olmuş” “Sağ ol, büyük bir şey değil ama olsun”. Tamam, işte bu kadar. Uzatmaları hiç sevmem, övgülere de gelemem. Kâğıdı katlayıp çantama düzgünce yerleştirdim. Eve dönmenin vakti çoktan gelmiş geçiyordu. Zaten tembellikten dersi de kaçırmıştım ama pek sevmediğim bir ders olduğundan önemsemedim.

“Gidiyor musun?” “Evet, Sen gitmiyor musun?” “Özlem’in kalkmasını beklesek?” “E senin işe gitmen gerekmiyor mu?” “Bugün izinliyim. Öğleden sonra evle ilgili halletmem gereken işler var.” “İyi kolay gelsin o zaman” dediğimde, yüzü karıştı. Kalmamı istemişti aslında. Belki kalıp birlikte kahvaltı hazırlamamızı. O nedenle sevimli ve anlayışlı bir konuşma yapmaya çalışmıştı benimle. Ama köpek gözleriyle yakalamaya çalıştığı masumiyet beni o an kandıramamıştı. Zaten artık yalnız başıma kalmak istiyordum. Bu adamın dertleri ya da mahsunluğuyla ilgilenmek istemiyordum ki içerden Özlem seslendi. “Hey hemen gidiyor musun?” Tabi işler değişmişti o zaman. Özlem’in bana nazı geçerdi. En azından biraz olsun geçerdi. “Evet, evde yapmam gerekenler var.” “Yemek yiyip de gitseydin bari. Evde güzel şeyler var. Annemin yeni yolladığı kahvaltılık salça, Ezine peyniri ve yufka vesaire. Ev yapımı. Güzel kahvaltı edelim” dedi. Aslında yüzümde yumuşak bir ifade belirmemişti. Ama karnım aç olduğundan sanırım, sayılan liste karşısında güçsüz kalmıştım. Ev yapımı güzel yemekler. İştahla yapılacak ve sonu mutlulukla bitecek bir kahvaltı. Her aç insanın hayallerini süslerdi böyle şeyler. Ben de biraz inat vardır ama mantığımın inadımı aştığı zamanlar da çoktur. İşte bu an öylesine bir andı. İnadım mantığım tarafından yere serilmiş, iştahım mantığımın üzerinde bir anda yükselen yeni güç olmuştu. “Peki” dedim sevinerek. Bir anda baktım Barış’ın yüzünde hüzünle karışık sevimli bir ifade belirdi. Umut kokuyordu bu ifade. Ama neyin umudu? Ben gayet açık bir şekilde görüyordum, neyin umudu olduğunu. Ama bunu anladığımı göstererek işlerin gidişatını bozmak istemedim.

Özlem ve ben kahvaltılıkları çıkarırken Barış sofrayı kuruyordu. Şu anda pek hatırlamadığım gereksiz bir konudan konuşuyorduk. Zaten böylesi ayrıntılar sadece dolgudur hayatta. Ya da her ayrıntı aynı öneme sahip değildir insan aklında. Barış da sevinçle bizim o an için gerekli ama hatırlayamadığımdan gereksiz olan konuşmalarımıza “hı hı, ah evet bence şöyle olmalı” türünden olumlayıcı mutlu insan tavrıyla dahil oluyordu. Belki maydanoz oluyordu, çünkü biz mutfakta gayet dişil bir şeylerden bahsediyorduk ama Barış bir erkek olarak, tüm hem cinslerinden farklı olan ve bizi anlayan “farklı erkeklik”ini kanıtlamaya çalışıyordu. Bizi anlamasına anlıyordu da, ancak diğerleri kadar anlıyordu. Ama şimdi bunu onun yüzüne söyleyip de kahvaltı sofrasını gerginleştirmenin gereği yoktu.

Neşeyle kahvaltımızı ettik. Özlem’in dünkü garip ve karamsar ruh halinden eser kalmamıştı. Birileriyle vakit geçirmek ona iyi gelmişti. Ben kahvaltının keyfini sürüyordum açıkçası. Kimin ne dediği ya da ne yediği pek umurumda değildi. Güzelce ekmeğe ev yapımı salçadan sürüp, üzerine pul biber ve nane ekip ardından bir güzel mideye indiriyordum. İnsanların neyi hesapladıklarını anlamaya çalışmakla kafa yormuyordum kısacası. Gerçi o anda bile gözüme bir şeyler ilişmiyor değildi. Yine de önemsemiyordum. Benim kafamda olmak pek kolay bir şey değildir zaten. Her an her şeyi anlamaya çalışarak yaşamak bazen yorucudur. Hatta çoğunlukla yorucudur ama normaldir. Çünkü ben her an böyleyimdir. Bundan bir kaçışım ve kurtuluşum yoktur. Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimden beri, bu düşünme ve fark etme işini de pek umursamamaya başladım açıkçası.

Yemeğimizi bitirdikten sonra Özlem bir sigara yaktı. Ben içeri gidip çaylarımızı tazeledim. Güzel kahvaltı üzerine güzel demlenmiş bir çay iyi giderdi doğrusu. Sükunet içinde çaylarımızı içtik. Barış bana ilginç bir bakış attı. Özlem bu bakışı anlamlandırmaya çalışan bakışlarla baktı bana. Aman dedim ne oluyor? Bu sessizlik ortamında düşünceler ağır bastı. Hemen konuya gireyim dedim: “Ben birazdan eve gidip, yarım kalan ödevi bitirmeliyim.” Sanırım bunun üzerine söylenecek bir ilk söz bulamamışlardı. Az önce ağzımdan çıkan sözler bir karşılığını bulamadan havada asılı kaldı. Özlem sessizce “Evet benim de bugün halletmem gereken işler var” dedi bayâ bir süre sonra. Barış, “Çay ve kahvaltı için teşekkürler, benim birazdan çıkmam gerekecek. Sofrayı toplamanıza yardım edeyim mi?” dedi, Özlem sofrayı kaldırma işini ona bırakmamızı istedi. Bu kibarlığı karşısında minnettar bakışlar fırlattık ona. Herkese gülümseyip ayağa kalktım, karnı doymuş bir insan olarak, bir sonraki işim az önce aldığım kalorileri harcamak olmalıydı. Bunun için de paltomu giyip, botlarımı bağladıktan sonra Özlem’i öptüm. Barış da benimle çıktığından hemen kapıda vedalaşmadık. Lanet okudum o âna. Ben kaçmak ve kurtulmak istedikçe adam yanımda bitiveriyordu. Durağa kadar bile olsa, sessiz ve gergince yürümek istemiyordum. Ama o da aynı tarafa gittiğinden ne yazık ki bir süre birlikte yürüdük.

Karşıdan karşıya geçerken göz göze geldik. Gülmekle gülmemek arasında bakıştık ama ikimizde ilk adımı karşı taraftan beklediğimizden eylemsiz kalakaldık. Gökyüzüne baktım başımı kaldırıp. Büyük bir ihtimalle yağmur yağacaktı. Gök yüzünün rengi dönmüştü iyice. Sarıya çalan bir turuncu. Bazı yerlerinde kızıllıklar. Aman ne güzel dedim, bir de yağmurda mahsur kalmayalım bu adamla bir yerlerde. Neyse ki korktuğum başıma gelmeyecek gibiydi. Durağa kadar eften püften bir şeyler konuştuk. Aslında garip bir sevimlilik vardı üstümüzde. Sanırım kahvaltıdandı. Karnı doymuş, hayata umutla bakan insanlardık. Yarım yamalak da olsa uykumuzu almış gibiydik. En azından günlük işleri kotaracak dinçlikteydik. Bu insana güven verir. Gücü içinde hissetmek.

Durağa geldiğimizde şöyle bir baktı bana. Gözlerinden bir sevinç okunuyordu. Ama bir taraftan gizlemeye çalışıyordu sevincini. Aslında ben de mutluydum sanırım. Ama mutluluğun sebebini başka şeylere yoruyordum. Haklıydım da bunu yapmakta. O bana baktığında, ben de anlamaya çalışan gözlerle “ne oldu?” diye sordum. “Yok bir şey” dedi gülümseyerek. Zaten böyle anlarda asla “bir şey” olmaz. Ne olacak ki? Bakışların ardında duygular gizli değildir. Düşünceler de cirit atmaz. İnsan “yok” demişse yoktur ötesi. Orasıdır, o kadarcıktır! Aman ne güzel! Lanet olası yalancı insanlık! Yokmuş bir şey. Külahıma anlat sen onu! “Peki” dedim histerikçe. Kızdığımı hissetmiş olacak ki, “önemli bir şey değildi” dedi ince bir sesle. Sesindeki incelme üzgün olduğuna işaretti. Ben de üstelemedim. Zaten düşündükleri ayan beyan ortadaydı. Bunu bir de dile getirse benim için ne değişecekti? Sinirlenmemin sebebi neler olduğunu merak etmem değildi zaten. “Yok bir şey” diyen mantığa karşıydı öfkem.

“Ona değer vermene sevindim” dedi, çantamdaki kâğıdı gözleriyle işaret ederek. Aaa! Tamamen unutmuştum. “Evet, güzel olduğundan değer verilmeyi hak etti” dedim. “Güzel olmasa hak etmeyecekti öyle mi?” dedi. “Açık uçlu sözlerimi istediğin yerlere çekiştirme” dedim. “Yani çekiştirebilirsin aslında ama şu anda espri kaldıracak durumda değilim” diye de ekledim. “Çok mantıklısın ve kendine her zaman hâkimsin” dedi. “Kötü bir şey mi?” “Bilmem sen daha iyi bilirsin, ben hiçbir zaman senin kadar kendime hâkim olmadım” dedi. Kafası karışmıştı bunu söylerken. Demek istediğiyle, dediği şeyin aynı olup olmadığını ölçüyordu. Bunu yaparken dudağını komik bir şekle sokuyor, beni eğlendiriyordu. O an bu düşünceye yenilip güldüm. Ne oldu diyen gözlerle bana baktığında, “Kafan karışınca komik oluyorsun” diye hemen açıklayıverdim. Ne halt etmeye hemen atladıysam. O anda onunla flört ediyormuş gibi göründüm. Aslında demek istediğim sadece “Kafan karışınca komik oluyorsun”du! Ne eksiği ne fazlası. İçimdeki flört etme isteğinin varlığını kontrol etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kendimin farkındaydım bence. Şu anda hödük olduğunu düşündüğüm, ancak bu anlattığım sıralarda yalnız bir salak olduğunu gördüğüm bu adamla flört falan edecek değildim.

Ancak kadının sesinde bir şey vardır. Benim için değil tabii. Erkek için! Kadın bir şeyi düz haliyle ifade etmiş olsa da, erkeğin anlamak istediği diğer anlam olasılıkları da bir hediye paketiyle birlikte gelir ve erkeğin duymak istedikleriyle kulağını doldurur. Böyle durumlar yüzünden kadın genelde erkekler tarafından “salak ya da öküz” olmakla değil de “orospu” olmakla suçlanır. Böylesine genel bir yargı yüzünden, biz kadınların en zayıf noktası namussuzluk gibi görülür. Birçok genel yargı gibi bu da yanlıştır. Biz kadınların en zayıf noktası tıpkı erkekler gibi düşüncesizliğimizdir. Öngörememek, hesap edememek ve anlayamamaktır. Bu saydıklarımın hepsi de akılla ilgilidir. Hiç birinin namusla ya da orospulukla yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ama bunu şimdi kalkıp da Barış’a açıklayacak gücüm yoktu. Eğer açıklasaydım daha çok flört ediyormuş gibi görünecektim. Allah’ım!!! Düşüncelerimi istediğim açıklıkta anlatabileceğim bir tek insan evladı yok mudur yeryüzünde?

Güldü. Evet güldü! Komiksin dediğim adam beni komik bulup güldü. Koşturan düşüncelerimin üstüne hafif bir kıkırdamayı bırakıverdim ben de. Kendimi de bazen ciddiye almayan bir insan olarak durumun komedisine kapılmamın benim için daha iyi olacağı açıktı. Bu bana çok daha uygundu. İyi dedim ben de, gülelim, güldürelim bakalım. Böylece bu karanlık hava dağılır da günlük hayata döneriz belki. Güzelce gülüştükten sonra gerçekten eğlendiğimizi hissettik. Hem de bunu aynı anda hissettiğimizi birbirimize hissettirdik. Güzel bir andı. Ne yalan söyleyeyim, mutlu olduğumuz bir andı. “Ne tarafa gideceksin?” dedi. “Yıldız” dedim “Aa, ben de orada oturuyorum” “Hmm neresinde?” Bilmemne bloklarındaymış evi, benim evin yanındaki site yani. Oh pek âlâ, pek âlâ! Dibimden ayrılma zaten Barış efendi! “Güzel sitedir” dedim. Nasıl da yalan! Yani site güzel de, benim dibimde olması değil tabii… “Demek komşuymuşuz” Ah! Allah’ım bu oyunu neden oynuyoruz? “Evet komşuyuz” dedim. Utanmasa evine davet edecek akşam yemeğine, diye düşündüm. Bir anda bir cesaret geldi adamın üstüne ama anlatamam. Adam “erkek” kesildi başıma! “İstersen daha sonra görüşelim.” Ve evet, dünyanın en lanetli sözleri bu şekilde kulağıma ulaştı. İstersen görüşelim, ama istemiyorum dostum! Hey sen, kafanı ayağımın altında ezmek istiyorum!! Elimdeki bıçakla karnını deşmek de! Tamam, çabuk sinirleniyorum ama ne yapayım böyle doğmuşum işte…

Mecburen devamını getirdim. Hınzırlığa vurarak sinirimi gizlemeye çalıştım. Piç gülüşümün altında da utancımı gizledim. Ama o gülüş öyle bir yayılmıştı ki yüzüme, hınzırlığa vurarak sinirimi gizlemekten duyduğum utanç, sakladığım karanlık yerinden kesinlikle görülmüyordu. “Tamam da nasıl görüşeceğiz?” Eyvah! Ona iş attığımı düşünecek. Evet, bu orospuluğa atılan ilk adım, erkekler için yani. Hadi bakalım hayırlısı. Telefonunu çıkardı, “kaçtı numaran Candan?” dedi. Allah! Adımı da hatırlıyor. Numaramı hızlıca söyledikten sonra hızlıca yazışını izledim. “Genelde hangi günlerde müsait oluyorsun?” dedi. “Hafta sonu” dedim. “İyi ben de. Hem belki sana diğer çizimlerimi de gösteririm” dedi. “Tamam” dedim, gülümseyerek. Tamam! Tamam! Baş belası!

Yola doğru başımı uzattığımda otobüsümün durağa doğru hızla geldiğini gördüm. Barış’a otobüsün geldiğini söyledim. Vedalaştık. Otobüse bindim ve oturduğum koltuktan ona el salladım. Normalde ne kadar kibar insan, ne kadar sıcak ve sevecen birisi diye düşünmeliydim. Yani, en azından herhangi bir kadın böyle düşünebilirdi. Ama ben herhangi bir kadın değildim. Adamın şirinliği sinirlerimi bozmuş ve sevimli tavırları beni gıcık etmişti. Yapmacık olduklarından değil, her şey yerli yerindeydi. Temiz ve saftı. Ya da yalnız bir adamın samimiyeti vardı üstünde. Bilemiyorum. Psikolojinin halen çözemediğim gizleri oldukları gibi duruyorlar. İşte böyle anlarda da bana var olduklarını hatırlatıyorlar. Çözemiyorum, bir kişinin bir şeyi neden söylediğini. Göremiyorum. Psikolojiye küfürü basıyorum, insan aklını yüceltiyorum. Sonra bakıyorum insan aklı da bu kadar övgüyü hak etmiyor, ona da bir güzel sövdükten sonra kendimi altında un ufak olduğum bir nefretin dibinde buluyorum. Bu hep böyle sürüp gitmiştir zaten. Hem de uzun zamandır. Tabi bunları size canımın istediği şekilde anlatıyorum diye beni deli zannetmenize gerek yok. Ben deli değilim. Öyle olabilecek birisi bile değilim. Delirmek güç ister. Ben açıkça, öylesi bir gücü mantıklı bir şekilde kullanmayı tercih ederim.

Barış’ın ardından kendi içimdeki karmaşayla boğuşurken, kendime daha çok kızmıştım. Bana kendime hâkim olduğumu söylerken aslında yeterince haklı değildi. Eğer kendime onun ifade ettiği şekliyle hâkim olsaydım, ona karşı dik kafalı bir suratsızın önde gideni olmalıydım. Ama ben neyi seçtim? Herkes gibi olmayı! Kibar olmayı, insanileşmeyi, yabanîliği birkaç saniyeliğine olsun kenara bırakmayı. Seçtim evet, itiraf ediyorum seçtim ama ne oldu? Sıradan insanlar gibi hazzını sürebiliyor muyum? Neden yaptığımı düşünmeden bir saniye geçirebiliyor muyum? Hayır! O zaman ara sıra herkes gibi olmanın ne anlamı var? Bana acı verdikten ve beni sinir ettikten sonra…

Elimi çantama attım. Mp3 çalardan güzel bir parça seçtim. Oh be! Kulaklarımdan yayılan haz bütün vücudumu kapladı. Bu muhteşem keman sesi, bu trompetler… ardından gelen Crescendo… Zihnim bir anda dağıldı. Ne Barış kaldı, ne de koca insanlık. Sonra sakinliğin verdiği açıklıkla gördüm ki, benim sinirlendiğim şey, kendim gibi davranmamış olmak değildi. Kendim gibi davranmadığım halde, görülen şeyin benden bir parça olarak etiketlenmesiydi. Beni sinirlendiren, yanlış tanımlanmaktı. Ama burada yine de kendime suç biçiyordum. Ben flörtçü ve dangalak bir hatun değildim. Ben flörtçü değildim. Ona acımıştım. Merhamet göstermiştim. Bir iki yakınlık üzerine gelen bir tesadüfle kapana kısılmıştım. Bunu görmek bu kadar zor muydu? Çığlık atmak istiyordum. Beni, ben olmaktan alıkoyan her türlü sebepten ve sonuçtan, duygudan ya da düşünceden, kuramdan ya da uygulamadan! Hepsinden nefret ediyordum!

Şimdi Barış’ın ellerinde telefon numaram ve telefonun ucunda da ben. Telefonu görmezden gelsem, sesini kapasam bile, telefon çaldığı anda, kabloların ucundaki yerine ulaşılacak, mahremiyeti delinecek olan ve her şeyden önemlisi bütün bunların sonrasını tahmin eden bir kurbandım.

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
10 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.80

Görüşleriniz