Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Emine Sevde Yazıcı

Bir Adam – 1

Emine Sevde Yazıcı
15 Mayıs 2009 - 21:40

Gözlerini kapattığında üşüyen birinin hikâyesi bu. Açmaya da çoğunlukla cesaret bulamayan. Açtığında bulduklarını beğenmeyen biri. Belki kendini anlama çabasında fazla boğulmuştur bu kişi. Kim bilir belki kendinden başka bir şey görmediğinden, düşüneceği başka şeyi de olmamıştır. Hem canı sıkılınca yanında mısır gevreği. Gerisini de ağzında çiğner ve yutar. Ayrıntıları böylece midesinde saklar. Azimlidir bu konuda. Defalarca düşüncelerini ağzında geveleyip midesine indirir. Zaten serbest çağrışımları oldu olası sevmemiştir ya. Neden kurcalayacaktır ve dile getirecektir ki ayrıntıları!

Vincent Van Gogh - Café Terrace

Vincent Van Gogh - Café Terrace

Gözlerini tekrar kapadığında, dünyanın hâlâ orada olup olmadığını merak eder. Bazen başkalarını da düşündüğünü, onlara önem verdiğini iddia eder. Hem bunda çok ciddi ve samimi olduğu üzerine saatlerce nutuklar atar. Samimi midir bu nutukları? Bilmem ona sormak lazım bence. Ben kendisiyle bir tesadüf sonucunda tanıştım. Kendisiyle pek içli dışlı olmamayı yeğledim. Fakat o üstüme geldikçe geldi. Ne vardı anlamadım. Aslında anladım. Bir kadın olarak en başından en sonuna, ne yapmaya çalıştığının fazlasıyla farkındaydım. Ancak o göz süzmelerinden, aktarmak istediğinden fazla bir anlam çıkarmamam konusunda ısrarcıydı. Pek de ciddiye almadım onu. Aslında diğer birçok erkek gibi, onun da saygı duyulacak fazla bir tarafını görmedim. İki eşeleyince içi dışına çıktı, tıpkı diğerleri gibi. Göreceklerimi tahmin etmem zor değildi, aslında eşelemeye ihtiyaç da duymamıştım. Ama o yanıma geldi, benimle uğraştı ve karşılığında onunla uğraşmam için yalvardı. Pardon, onun deyimiyle düzeltelim hemen “bana karşı hislerini göstermeye çalıştı”. Bence, bana yalvarmıştı ya, hadi neyse diyelim.

Bir gün evde oturuyorum. Telefon çaldı. “Aman da en sevdiğim arkadaşım nerdeymiş bakalım” diyen bir ses. Aa, ne bu münasebet, nereden senin en sevdiğin arkadaşın oluyor muşum diyecektim, sonra “yine tersinden mi kalktın sen?” diye bir cevapla karşılaşacaktım. Vazgeçtim düşündüğümü söylemekten. “Evet, benim en sevilen arkadaş, evdeyim, sen nerdesin bakalım” deyiverdim. Aslında ağzımdan çıkanları kulağım duydu duymasına ama kalbim inanmadı, inanamadı. Neyse dedim ikisine de. Ne var, ne oldu, ne bu telaş? diye hızlı soruları sıralayarak, durumu gizlemeye çalıştım. “Ya, biz dışarıdayız da, gelmek ister misin?” “Siz kimsiniz?” “Benle Barış.” “Barış kim?” “Tanımıyorsun, okuldan arkadaşım.” “Hangi okuldan?” “Uff ne çok soru sordun, müsait misin onu söyle bana?” “Bilmem aslında pek değilim.” “Neden ne işin var?” “Bir şeyler okuyordum. Yarına yetişmesi gerekiyor da.” “Boş ver onları şimdi, bir iki saatliğine ertele olmaz mı?” “İyi bir sebebin vardır umarım.” “Var var…” dedi karşımdaki neşeli bir tavırla. Hayır, Özlem’i tanımasam inanacaktım, ama az çok tanıyorum. Aslında senelerdir tanıyorum ama çoğunlukla daha az tanımış olmayı diliyorum.

Dışarı çıktım ve kafeye, Barış’la Özlem’in yanına gittim. İşte bu bencil ve kendini beğenmiş herifle orada tanıştım. Tanışmak yetmiyormuş gibi bir de üç haftamı verdim. Aslında verdiğim pek söylenemez. O burnumun dibine girerek zorla aldı. Beni uğraştırdı ve kızdırdı. Ama ben şimdi onun hikâyesini anlatıyorum. Kendimin hikâyesine şimdilik yer yok burada.

Ben girer girmez içeri, kendine güvenmeye çalışan bir adamın bakışlarıyla karşılaştım. Güvenmeye çalışan diyorum çünkü o kendine güvendiğini iddia etse de, gözlerinin içinde bu güvenin samimiyetsiz olduğu açıkça görünüyordu. Ama siz benim yerimde olsanız ne yapardınız? İnsanların gizlemek için yıllarını verdiği küçük ayrıntıları net bir şekilde daha ilk saniye de görebilseydiniz, nasıl davranırdınız? Girdim ve normal bir şekilde selam verdim. Belki de benden beklenenden daha normal olduğu için arkadaşım Özlem tarafından tuhaf karşılandı bu durum. Çünkü benim onu terslememi bekliyordu. Plansız ve ani bir şekilde işimden ve gücümden koparılmış olmak beni sinirlendirirdi, bunu o bilirdi ama yanındaki için aynı şeyi söyleyemem. Daha yeni tanışmıştık, adam bana dair ne düşünebilirdi ki?

Canımı sıkan türden birkaç soğuk sırıtma yaşandı karşılıklı. Ardından konuya ilk girenin ben olması gerektiğini düşündüm. Sonra sırf gıcıklığına bunu yapmaktan vazgeçtim. Karşılarında bekledim, birkaç dakika daha kasılmalarını. Aslında oldukça eğlendim ama yüzlerine bunu da belli edemezdim değil mi? Ah bu toplumsallık! Ah bu “başkalık”. Yine de dayanamadım, insanlık ben de kalsın deyip konuya girdim.

“Evde sıkılmışım doğrusu.” Özlem sevinerek atladı “Doğru zamanda aradığımı hissetmiştim.” Neyi hissetmiştin ki? Ben öyle olduğunu söyleyene kadar korkudan resmen titriyordun, tepkim ne olacak diye. Neyse asıl meseleye gelelim. Özlem’in beni neden çağırdığı gayet belliydi. Bu kendini bilmez ama çok bildiğini iddia eden adam, Özlem’e yakınlaşmaya çalışıyordu. Özlem o sıralar eski sevgilisini unutamadığından, her hangi yakın bir temastan kaçınıyordu. Beni koruyucu poşet olmam için çağırmıştı. Ama ben aradaki karbon kâğıdı olmayı diliyordum. Tabii bunu da söyleyemezdim en yakın arkadaşımın yüzüne. Ahh, her şey şu yakınlıktan ileri gelmiyor muydu? Ne zaman birisi yakınlaşsa, hemen sınırlarını aşıp beni rahatsız etmiyor muydu? Sinirlerimi dişlerimi sıkarak içime boşalttım ama karşımdaki dangalak bunu hissetti. Aslında bir şey hissetmedi. Sadece benim derin nefes alışımı duydu. Yoksa his namına onun içinde kurumuş bir dal parçasından başka bir şey olduğunu zannetmiyorum.

“Canınızı sıktıysak kusura bakmayın. Özlem çok ısrar edince, ben de sizi aramasına müsaade ettim.” Şuna bak hele, kim oluyor da bu, arkadaşımın beni aramasına müsaade ediyor. N’oluyordu burada? Adam ters bakışlarımdan işkillenince lafı çevirmeye çalıştı. “Yani ben doğru olmadığını düşünmüştüm, akşamın bu saatinde, sizi rahatsız etmemek için” diye açıkladı. Bu şaşkın bakışlarla tamamlanmış konuşma, beni çok eğlendirince, yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti. Adam bundan cesaret aldı. “Neyse ki sizi çok da fazla zahmete sokmamışız” dedi. Adam çabuk karar veriyor ve kararları kesinlikle kendisi almaktan hoşlanıyor. Tamam, bunları ben anlıyorum da, Bu Barış mıdır nedir, o anlıyor mu? Sanırım çok da önemli değil.

Ellerini çırptı ve garsonu erkekçe çağırdı. Sanki erkekliğini vurgulamasa biz onun erkek olacağını unutacak gibiydik. Garson yanı başımda bitince Barış sordu, “Ne içersiniz?” Bir anda garsonu çağıran kaba adam kendisi değilmiş gibi değişti yüzündeki ifade; dünyanın en sevimli, en kibar insanı kesildi başıma. Dayanamadım kendim oldum yine! Ters bakışlarla Barış’ı ezdikten sonra, “Açık bir çay alayım” dedim sadece garsonun yüzüne bakarak. Barış muhatap olarak alınmadığı için oldukça sinirlendi. Aman, dedim kendi içimden, nasılsa bir daha görmeyeceğim birisi. Beni sevse ne olur, sevmese ne olur?

Üstümden kedi tüylerini temizledim. O sırada Özlem, “pisicik nasıl?” dedi. “Nasıl olsun, yiyip içip mobilyaları parçalıyor” dedim. Özlem güldü, Barış gülümsedi. Bu kesinlikle önemli bir ayırımdı. Tabi bence! Barış gülümseyerek diğer tarafa çevirdi kafasını, yan masayı süzdü. Gözlerini sıkça kırpıştırıp dudaklarını yaladı, boğazını temizledi. Kendini beklemeye almıştı. Biz iki kadın arka fonda, kediler ve kediliğe dair Barış’ın çok da ilgisini çekmeyen kısa bir muhabbete koyulmuştuk. Barış bunun kısa süreceğine emindi. O yüzden hafif bir sessizlik sırasında başını bana çevirdi. Tam bir şey diyecek oldu, ben de görmemiş gibi yapıp, Timmy geçen gün dolabın üstüne bıraktığım yumağı bulmuş, onu ortalığa dağıtmış ben evde yokken, dedim. Barış’ın söyleyecekleri ağzında tükendi gitti, tıpkı dikkati gibi. Biraz akıllıydı aslında. Özlem’in ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Ama benim ne kadar ince düşünebileceğimin farkında değildi sanırım. En azından o gün için bu durum geçerli gibi görünüyordu.

“Neyse işte Timmy’ye ben de yapay mama vermemeye karar verdim. Hayvancağızın genç yaşında kanser olmasını istemiyorum. Bu nedenle de kasaptan ona bir şeyler alıp evde kendim pişiriyorum.” dedim. Özlem’in “hı hı, ahaha, hııı”larının ardından izin isteyip tuvalete kaçtım. Daha fazla kedimle ilgili bir şeyler anlatsaydım; Barış kalkmaya yeltenecekti. Kalkmasını amaçlamıyordum. Sonuçta benim arkadaşım değildi. Ne yapacağı çok da umurumda değildi ama Özlem’i zor bir durumda da bırakamazdım. Tuvalete gitmemin sebebini zaten anlamışsınızdır. Ben gidince, Barış unuttuğu ya da hatırladığı her hangi bir konuya dair kendisinden daha korkak olan Özlem’e yeni bir sohbet açabilecekti. Ben varken dengeler değişiyordu. Çünkü ben Özlem’in arkadaşıydım. Barış ise, yeni bir “hiç kimse”!

Geldiğimde onları oldukça eğlenirken buldum. Aman ne kadar komikti kim bilir. Barış askerdeyken komutanı ona tokat atmış, buna gülen arkadaşlarına da kendisi özel anları kollayıp bir bir tokat atmıştı. Bu erkekler askerlik anılarını hem de daha erkek olduklarını kanıtlamak için anlatmaktan bıkmıyorlar mıydı? Erkeklerin sıkıcı olduklarına dair düşüncem bir kez daha aklımdan geçmeye başladı ki, Barış akıllıca bir laf etti. “Karnınız aç mı?” “Aslında oldukça açım” dedim. Karnım gurulduyordu. Erken bir saatte kahvaltı ettikten sonra azıcık meyve yiyerek günü geçiştirmiştim. Akşamın sekizinde acıkmış olmam çok normaldi. “Haydi yemeğe gidelim” dedi. Özlem de, ben de gülücükler saçmaya başladık hemen. Özlem de benim kadar acıkmıştı belli ki.

Neyse ki yemek gibi doğal ihtiyaçlar herkese olumlu hisler veriyordu. En azından çoğu insana veriyordu değil mi? Olumsuz düşünen varsa, bunu kendine saklasın canım. Şimdi Barış’ın hödüklükleriyle alakası yok toplumdaki zıp çıktıların. Her neyse. Barış bizi bildiği bir lokantaya götürdü. Evet, o lokanta adamıydı, restoran değil. Halktan biriydi. Herkese yakın olmayı isterdi. Kendinin herkesi anladığını iddia ederdi. Aslında bütün bunları kendisiyle konuşmadım. Ama birinin ne olduğunu anlamak için kendisinden harfi harfine düşüncelerimi kanıtlayan itiraflar duymama gerek yoktur. O neşeli ve babacan tavırlarıyla karşımızda, biz kadınları bütünleyen “erkek” olmaya çalışıyordu. Özlem de bunu gayet güzel kabul edip anın tadını çıkarıyordu. Oradaki sivri kafa bendim. Bana ne gerek vardı zaten hiçbir zaman anlamadım. Ama hayat işte, böyle gereksizlikler ve saçmalıklar yüzünden başımıza çorap örmüyor mu?

Barış yemekleri bize “ısmarlayacağının” işaretini Özlem’in sandalyesine kolunu atarak verdi. Tabi bunu anladığımızı belli eden bir rahatlama gelmişti yüzümüze. Yani parayı vermeyecek olmamızın rahatlaması değil; bir erkeğin tıpkı bir erkek gibi davranması sonucunda kendiliğini kanıtlamasından dolayı ortaya çıkan bir rahatlamaydı bu. Evet, Barış bilindik erkeklik kalıplarından bir kaçına uyuyordu. Bu anlamda, bize “bilindik” görünüyordu. Daha doğrusu Özlem’e bilindik görünüyordu ama bana sıkıcı geliyordu. Bunu da kendisine kesinlikle gösteremezdim!

Yemeğimizi yedik. Yemeğimizi yerken Özlem Barış’a biraz yaklaşmak istedi. Sözleriyle biraz yaklaşır gibi oldu, sonra kalbi sancıdı. Sıcak sözlerinin arkasından soğuk bir sessizlik geldi. Ben de Özlem’i odak noktasından kurtarmak için, Barış’a okuluyla ilgili sorular sordum. Hmm, inşaat mühendisliği okumuş, okulu vaktinde bitirmiş, şimdi bir şirkette çalışıyormuş, fena da para kazanmıyormuş, bizim gibi daha çok kafa dengi arkadaşı olsun istiyormuş. Ne zaman bizim kafa dengi olduğumuz kanısına kapıldıysa artık; ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

Yemekleri yiyip çayları da içtikten sonra, Barış içki içmek isteyip istemediğimizi sordu. Gerçi ertesi gün hafta sonu falan değildi ama yine de bir iki tek atsak fena gelmezdi değil mi? Ben pek istekli değildim ancak Özlem’in Barış gibi rahatlamaya ihtiyacı vardı. “E hadi kalkalım gidelim o zaman” dedim. Gürültülü ve dumanlı bir bara girdik. Masaya oturduk; ben karanlık bir köşede diğer sandalyelere uzak duran bir sandalye seçtim. Ee, birisi av birisi de avcı olmak istiyordu bu gece. En azından açıkça istemeseler bile az sonra içki içince isteyeceklerdi. Bana burada ne gerek vardı! Neden beni de küçük oyunlarınıza alet ediyorsunuz?

Bir soda içtim. Hızlı içtiğimden tam tadına varamadım. Aslında tadına varmayı istemedim. Karşımdakilerin ilk içkileri neredeyse yarılanmıştı. Barış özellikle hızlı gidiyordu. Kendisi hızlı içerek bizi sarhoş edeceğini sanıyordu. Gerçi ben biraz karanlıkta ve ayık kalmıştım ama onun içkiyle değişen algısı, benim üzerimde gezinen bu durumları görmesine engel oluyordu. Önce beni çok umursamadı. Sonra Özlem bir süreliğine kendi içine kapanmaya karar verince, “karanlıkta kaldın. Hem sen neden içmiyorsun?” diyerek en can alıcı soruları sordu. Üzerimdeki sis perdesini tamamen kaldırmayı planlıyordu herhalde. Benim bu plana dahil olmaya niyetim yoktu. Bir yalan savurmayı düşündüm önce. Sonra o yalanın çok kuyruklu olacağını düşününce daha az kuyruklusunu seçtim. “İlaç içtim bugün. İçki içersem zehirlenirim şimdi.” “Hmm peki bakalım” dedi sakince. Bu cevap onu fazlasıyla tatmin ettiğinden neden karanlıkta kaldığım sorusunun cevabını beklemedi bile. Hasta ve karanlıkta olması doğal diye düşündü. Daha doğrusu düşünmedi, böyle hissetti ama o bunun farkında değildi elbette. Benim farkında olduğumunsa hiç farkında değildi. Ama bunların bir önemi yoktu. Özlem ve Barış ikilisinin arasında bulunan “bir fazlalık” olarak ne Özlem’in ne de Barış’ın arzularına cevap veriyordum. Özlem içine kapanmaktan sıkılmış olacak ki, “Ne diye saklandın oraya ya?” deyip kolumdan çekiştirdi. Sandalyemi düşmemek için düzelttim ve Özlem’e yaklaştım. Yüzüme vuran ışıktan mıdır nedir, Barış da Özlem de gülümsedi bana. İçkilerine baktığımda ikisininkinin de çoktan bittiğini gördüm. Işık falan benim uydurmamdı anlaşılan. Bu iki salak içkinin etkisine girmişti. Az ya da çok ne fark eder. Girmişlerdi işte.

Özlem tuvalete gitti. Korktuğum şey başıma gelmek üzereydi. Özlem’den yakınlık göremeyen Barış, içkinin verdiği cesaretle yanımdaki sandalyeye, az önce Özlem’in oturduğu yere yerleşti. Aman ne güzel! İçki kokan ağzı ve yarım bakan boş gözleriyle beni etkileyebileceğini sanıyordu. Ben içki kokusunu düşünmekten onun gözlerine bile odaklanamıyordum. Ama tabi o benim rahatsızlığımı, “kızsal bir durum” diye kafasında kodlamış olacak ki, bana “korkma” dedi. Neyden korkmayacaktım. Senden mi? Erkekliğinden mi? İçki kokusundan mı? Dayanamadım yüzüne aslında bir cevap olan şu soruyu yapıştırdım: “Neden?” Gülümsemesi yavaşça soldu. Belli ki bana bir cevap vermek için düşünceleri hızlıca yer değiştiriyordu. “Korkacak bir şey yok da ondan” dedi. Tabii kendisini az öncekinden daha aptal bir konuma düşürdüğünün farkında değildi. Ben de bunu ona açıklayacak değildim. “Öyle diyorsan öyledir” dedim pişkince. Bunu bir “evet” olarak mı aldı nedir, sandalyesini iyice yanıma yaklaştırdı. “Sen ne iş yaparsın?”, bok yaparım bok dememek için kendimi zor tuttum. Zaten bok falan yaptığım da yoktu. Bana göre gayet erdemli bir işle uğraşıyordum. Ben bir yazardım. Öyle bildiğin yazarlardan değil. Ama hangi yazarları biliyorsun ki? Bunu söylemek de pek anlamsızmış canım. Cevap verdim bu düşüncelerin üzerine: “Öğrenciyim, 4. sınıf.” Bu halk tarafından kabul edilebilir bir kimlikti. Tartışılacak ya da konuşulacak tarafı yoktu. Şimdi yazarlığımı dile getirip uzun uzadıya bir tartışmaya girmenin, sorular silsilesiyle debelenmenin ne alemi vardı?

Ve en can alıcı soru geldi: “Hangi bölüm?” Eşeğin örekesi bölümü. Ama biz ona kısaca sakatatçılık diyoruz. Özlem de nerede kaldı bilmem ki! “Edebiyat” “Oo çok güzel bölümmüş. Sen de bir şeyler yazıyor musun?” “Yok daha çok okuyorum şimdilik.” “İlla yazdığın bir şeyler vardır.” “Elbette var ama kayda değer bir şey yok.” “En çok kimleri okursun?” “En çok okuduğum kimse yok. Herkesi en fazla bir kere okudum.” “Hmm dile hâkimsin ha?” “Sen de demek ki!” İltifat etmeye, olumlu yönlerimi bulmaya ve ortak noktalar çıkarmaya çalışıyordu. Bu insanlar neden hep aynı şekilde iletişim kurmaya çalışıyorlardı? İletişim kurmanın başka bir yolu yok muydu?

Özlem sonunda gelmişti. Biraz şaşkınlıkla Barış’ın az önce oturduğu sandalyeye oturdu. Barış bir şey söyleme ihtiyacıyla, “Böylece ikinize de laf yetiştirebilirim!” dedi rahatça. Hafifçe gülümsedik. Erkeğin erkekliğini yıkmadan, kendisine laf sokan bu cümlesini kabul ettik. Laf yetiştiren kişi olarak sandalyesini değiştirmiş olmayı kabul etmiş ve bu hatayı kendini yererek telafi etmeye çalışmıştı. Oturduğu yeni sandalyeyi de ikimize birden yetişebileceği yeni konum olarak tanımlamıştı. Aman ne güzel! Biz de sanki yemiştik. En azından ben pek yemiş gibi bakmıyordum. Ama karşımdakilerin bu ayrıntıları fark edemediği çok açıktı.

Hemen birer içki daha söylediler. Bana da güzel bir meyve suyu; bol buzlu. Çünkü buzları dişlerimin arasında kırmayı severim. Ayrıca buzun eridikçe verdiği sulu tat da hoşuma gider. Sevdiğim bir şarkı çalmaya başladı. Şarkıyı dinlerken huzurum yerine gelmiş olacak ki gözlerimi kapamışım. Gözlerimi açtığımda Barış bana bakıyordu. Özlem de Barış’a. Sonra ikisine de gülümsedim. “Çok severim bu şarkıyı” dedim. Barış “zevk almayı biliyorsun” dedi. Ben de diyecektim, “insanları idare etmeyi hiç bilmiyorsun”. Özlem kendini dışlanmış hissetti. Hayır, dışlanan ben olsam umursamayacaktım ama Özlem böyle şeylere alınırdı. Hem beni o çağırmıştı. Kalkmak istedim o an. Kaçmak! Tüm toplumdan, tüm uygarlıktan uzağa, insanın asla ayak basmadığı bir kara parçasına uçmak istedim. Çünkü en yakın arkadaşım bir hödük yüzünden bana kızmak üzereydi.

Kalktım ve Özlem’in saçlarını ördüm. Barış ile değil de Özlem ile ilgilendiğimi, Barış’ı umursamadığımı göstermek için. Ne salak bir davranıştı Allah’ım! İki çocuk gibi neşelendik bir anda. “Saçların uzamış iyice” dedim. “Karışmasın ve kırılmasın”. Bu açıklamanın ardından daha az mı salak göründüm bilmiyorum. Ama en azından birkaç söz sarf ederek içimi rahatlatmıştım. Özlem’in saçını örünce, tuvalete gittim. Döndüğümde ikisini konuşurken buldum. Muhabbete pek karışmamaya ve az sonra da kalkmaya karar verdim. Ama saate bir baktım ki, oldukça geç olmuş. Eve dönebileceğim bir otobüs kalmamış. Barış da aynı problemle karşılaşınca, Özlem bizi evine davet etti. Bu gecenin en bitmemesi gereken son bu şekilde olsa gerekti. Yüreği yaralı Özlem. Ne yaptığı ve ne düşündüğü belli olmayan bir hödük. Eve gitmek ve ders çalışmak ya da yazı yazmak isteyen ben. Bir arada, aynı evde. Dünyanın en saçma nedeni yüzünden bir araya gelen, en gereksiz üçlü.

Özlem’in evine gitmekle hata mı ettim bilmiyorum. Belki taksi tutmalıydım ve cebimdeki bütün parayı taksiye vermeliydim. Belki Barış’ın ısrarlarını susturup daha çok içki almalarına engel olmalıydım. Ama beni pek dinleyecek gibi durmuyorlardı. Özlem Barış’la ilgilenmiyordu. Ancak Barış veya her hangi bir erkeğin onunla ilgilenmesi hoşuna gidecek gibiydi. En azından içkili kafasıyla etrafa saçtığı gülücüklerden ben bunları anlıyordum. Barış ise, ikimizden birine mümkün mertebe yakınlaşmak ve hatta sokulmak derdindeydi. Tabi Özlem için geçerli olan planının bende işlemeyeceğini pek tahmin edemezdi. Umursamaz tavırlarımı anlamadı. Bana ve Özlem’e sıcak bakışlar atmaya devam etti.

Eve geldiğimizde, çakır keyif iki insanın ortasında, Özlem’in öğrenci evinin salonundaki oturulacak tek yerde buldum kendimi: Eski bir tek kişilik yatak. Aman ne hoş, ne hoş! İçki kokuları buram buram burnuma gelerek midemi bulandırıyordu. Tabi ki ben onlara bir açıklama yapmadan kalkmaya yeltendiğim anda bana bulaşacaklardı. Ben de su içme gibi meşru bir bahaneyle kalkıp önce su içtim sonra içerden bir yastık alıp salonun diğer köşesine oturdum. Her ne halt yiyeceklerdiyse, buna kesinlikle alet olmak istemiyordum. Özlem beni yanına çağırdı. Gitmedim. Barış çağırdı, gitmedim. Gülümsemeye ve saçma konulardan bahsetmeye devam ettim. Sonunda Özlem yorgun düştü. Ben de yatmak istediğimi söyledim. Yataklar açıldı. Barış hala içmek istiyordu ve beni ayık gördüğünden benimle biraz daha konuşmaya çalıştı. Sarhoşların alıngan olacağını hesaba katarak yumuşak davranmaya çalıştım. Ama o bunu ters anladı. Yanıma yaklaştı ve bana sarılmaya ya da başka bir haltlar yemeye çalıştı. Ne olduğunu anlamadım ama “sağol sağol, çok iyisin gerçekten ama ben artık uyumak istiyorum” dedim. O ana kadar edebiyattan ve okulumdan biraz bahsettik, yazdığım bir iki şeyi de anlatınca Barış’ın bayâ bir hoşuna gittim anlaşılan. Aslında ben kaçmaya çalışıyordum. Çok yüzeysel cevaplar vermiştim. Nasıl bu şekilde anlaşıldım, nasıl beni kollarına alma isteğiyle doldu içi, anlamadım.

Benim için hazırlanan yatağa attım kendimi. İçimde bir tiksintiyle hem de. Bu tiksintinin kendime mi, yoksa az önce kendi benzerlerini temsil etmesi nedeniyle Barış’a ve bütün insanlığa karşı mı olduğunu pek bilemiyordum. Belki daha sert davranmalıydım diye düşünerek suçladım kendimi. Sonra da bütün bunların anlamsız bir ayrıntı, hayatın bir parçasından gereksiz bir vurgu olduğuna karar verdim. Bu düşünce beni biraz rahatlatınca, daha fazla düşünmeden kendimi uykunun kollarına bıraktım.

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
12 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.83

Görüşleriniz