Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Sertaç Atalay

Ağustos Böcekleri

Sertaç Atalay
29 Mart 2009 - 4:02

Ağustos Böcekleri“Şimdi anlatacaklarım aramızda kalsın” diye söze başladı; telefonun çalmasıyla kesilen konuşmasına. Devam etmedi, önemseyip önemsemediğimi anlamak istiyordu. Önemsemiyordum. Uzun süredir görüşmemiştik. Şimdi ben masanın karşısında duruyordum; o ise ardında. Avantajlı bir yer.

Aylardır çalışmadığım için uyku düzenim altüst olmuştu. Erken uyuyabilmem için ev arkadaşımın fikriyle, alttaki tekel bayisine iki şişe kaçak viski yazdırıp, –neredeyse bira fiyatınaydılar– akşam sekizde içmeye başlamıştık. Son hatırladığım, gece üç sıralarında, yüz yirmi yılda bir çiçek açan bambuları tartışıyorduk.

İkimiz de aynı bölümü bitirmiştik. İşsizdik. Aklımızda kalan püsürler üzerine tartışarak kendimizi önemli hissetmeye çalışıyorduk. Sonra, saatin metalik sesi… Gözlerim tuzla yıkanmış gibi acıyordu; başım dörtnala giden atın üzerindeki patates çuvalı.

Yere sülük gibi yapışıp uyuyan Selim’e bakıp, okkalı bir küfür savurdum. Sanki birisi sırtından bastırıyordu, öyle gömülmüştü süngerin içine. Yatağımız yoktu, süngerlerin üzerinde uyuyorduk.

Banyoya gidip suyun altında bekledim bir süre; orada, ayakta öylece uyuyabilirdim. Ütülü tek pantolonumu ve ütü istemeyen kısa kollu gömleğimi giyip evden çıktım. Merdivenler hep pis kokardı. Pavyonların arka sokağında, bakımsız bir bina. Ayda birkaç kez kapı zorlanırdı; ya soymak için ya da sarhoşun biri evini karıştırırdı. İkinci aydan sonra, kapıyı yaptırmadık bir daha; itince açılıyordu. “Anahtar kimde” derdi de ortadan kalktı böylece.

- Özgeçmişine uzun saçlı fotoğrafını koymasaydın daha iyi olurdu, bizim müdür çok hassas bu konuda. Seksen olaylarında iki yerinden vurmuş bunu solcular. Hapiste falanda yattı diyorlar.

“Konuş bakalım gene uzatacak mıymış saçını?” dedi bana; imalı imalı.

- Başka fotoğrafım yoktu.

- Olsun, en yüksek notu sen almışsın sınavdan, yüz soruda iki yanlış, mülakatı da ben yapıyorum nasılsa. Aramızda kalsın bizim müdür biraz, gariptir. İşe gelince tamam ama bir yemeğe çık, konuştuklarından hiçbir şey anlamazsın, sanırsın ki tüm insanlara, her şeye düşman. Seversin sen böyle adamları. Yaşlı bir sekreteri vardı, öldü; yenisini aldı. Asistan diyorlar; yeni moda. Mersin’e toplantıya gitti bunlar, şirket sahipleri yemek vermiş tüm gelenlere, çiftlik evinin bahçesinde. Herkes yiyor, içiyor, takılıyormuş. Asistan sürekli bizim müdürü takip ediyor tabi, elini kaldırsa dibinde bitiyormuş. Bir ara gözden kaybetmiş bunu, tarıyormuş çevreyi; yok… İlerideki avluya doğru yürümüş; içeri girmiş ki bizim müdür çırılçıplak, avlunun ortasında… Etrafa bakmış, kimseler yok; bir şey de diyememiş. Tam kaçacak ki oradan, müdür görmüş bunu. “Ben daha önce burada doğmuştum.” demiş.

Telefon çaldı. Telefon konuşması bittiğinde, yüzümde aptal merak ifadesiyle sormalıyım;

- Sonra ne oldu?

Bu bir sınav; anlattıklarını önemsememi istiyor. Hiç önemsemem böyle şeyleri ama her yağmur yağdığında akan tavanı düşünüyorum; yer yatağını, sidik kokan merdivenleri, evin içinde cirit atan hamam böceklerini, sürekli tıkalı tuvaleti, tekel bayisine olan borcumuzu, her ay ağzımıza sıçan ev sahibini… Başım ağrıyor.

- Vay be, çok ilginç bir hikaye; sonra ne olmuş?

- Ne olacak becermiş bizim asistanı oracıkta…

Kahkahalarla güldü. Ben de güldüm.

- Bugün başlarsın işe, kadro boşalınca sana yakışan bir şeyler ayarlarız.

Hiç çalışmayan, tüketmeyen insanlar… Evine kapanıp içen, aklına ne gelirse konuşan, ha deyince bırakıp gidiverecek geride ne kalıyorsa… Zararlıdır bunlar topluma. Sistem böylelerine boktan bir iş verip bir köşesinden hayatı yırtabilecekleri hissini aşılamaya çalışır. Taksite sokmaya çalışır; evlendirmeye, hatta çocuk yapmaya… O da oldu mu tamam; işi bitmiştir. Kalıbının adamı olmuştur. Gün ışığı gibi, cam gibi… İçine bakmazsın camın, ama ardında ne olduğunu bilirsin.

- Yapacağın iş çok basit. Binanın önüne bir araba yaklaşınca koşup açacaksın kapısını; anahtarları alıp arabayı uygun bir yere çekeceksin. Biliyorsun burada trafik çok kötü; patronu, ortakları ve görüşmelere gelenleri park yeri zahmetinden kurtaran sen olacaksın. Maaş asgari ücret, ama bahşişi iyidir.

Ben bu tuzağa düşer miyim sizce? Atmosferden çıkarıp kafamı uzayda temiz bir nefes almak, güneşten sigaramı yakıp, aya parmak atmak varken, kucağında genç bir fahişe oturan yaşlı adam olur muyum?

- Tamam, anlaştık; güzel iş… Bahşişle ne kadar geçer elime?

Çizgi filmlerdeki peynir gibidir sünger yatakların yüzeyi; yerde toz dolar gözeneklerine. Uykuya daldığında, yüzün süngere gömülür; her nefes alışında genzin tozla dolar; çürümüşlük kokusu… Aç kalan hamam böcekleri birbirini yer; bacakları çekirdek kabukları gibi boş tezgahın üzerinde. Kaçak viski zehir gibidir; sigaran bitince uyuyamazsın; uyumayınca sigara ister canın. Ellerin cebinde dolaşırsın sokaklarda; ama mutlaka cebinde. Yavaş, çok yavaş adımlarla… Bankalara “alıcı gözle” bakmaya başlarsın, vurulacağın mermi kadar etmezsin ya, gene onlar zararda… Evsizlerin gözlerinin içine bakabilirsin köprü altlarında; selamlaşırsın hatta, sezgisel olsa gerek. Para vermeyince küfür etmezler sana; içeri girmek istemezsin dışarıda daha fazla kalamazsın.

Siyah takım elbiseyi çektim üzerime; asansörün aynasında kendime baktım. Yakıştı… Yedi, altı, beş, aşağı indikçe konsantrasyonumu yitiyorum. Sanki ceket biraz bol gibi; ayakkabılarım tamamen falso, kahverengi spor ayakkabılar… Hem yaz günü nerden çıktı siyah takım? Kapının önünde beklerken insanlar bana bakıyor. Ölen akrabamın cenazesini almaya gelmiş gibiyim. Benden önce bu işi yapan herif ne yapıyordu beklerken. Sigaram yok; param da.

Arabalar gelmeye başladı. Büyük arabalar; genelde siyah. Anahtarı vermeden önce, torpido gözünden silahını alıyor birçoğu, gözümün içine bakarak. Koltuğa yayılıp binanın etrafında turluyorum; birkaç tur fazladan; arabalar klimalı. Boş bir yer bulunca dalıp, yürüyerek geri dönüyorum. İlk onluğu şişman bir Mercedes sahibinden aldım. İnanılmaz! Sonra birkaç beşlik ve bir onluk daha…

Hava kararmış, saat sekizi geçmişti; maaşın dörtte birini ilk günden kazanmıştım. Takım elbiseyi çıkarıp orda bıraktığımda, anlamıştım bir daha buraya gelmeyeceğimi ama itiraf edemedim kendime. İyi paraydı çünkü. Borcu kapatıp iki şişe votka aldım; Tekel; bir karton sigara, bir sürü yiyecek. Selim gözlerine inanamadı; beni işe aldıklarına mı, ilk günden para kazanmama mı anlamadım. Sormadı ama, nedense bir daha gitmeyeceğimi hemen anlamıştı. Ben hâlâ kendime söyleyemiyordum. Kolay değil; gerçekten kolay değil; tercihler…

Şişeler boşaldı, gecenin son yarısı; on yedi yıl boyunca toprak altında kaldıktan sonra, yeryüzüne çıkıp, bir hafta içinde çiftleşip, yumurtlayıp ölen ağustos böceklerini konuşuyorduk.

“Değer mi sence?” dedi. Bilimsel değil ama mantıklı bir soru.

- Yarın işe gitmeyeceğim.

- Bence de…

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
4 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.75

Öykü bölümündeki unsur 838 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Görüşleriniz