Exlibrary

E-Kitap, Edebiyat, Kültür, Sanat, Felsefe ve güncel konular içeren yazılar. E-Kitap konusunda Türkiye’nin ilk ve en geniş kaynağı.
 
Exlibrary, E-Kitap yayıncılığı yapan, E-Kitap teknolojileri hakkında bilgi sunan ve Edebiyat, Kültür, Sanat, Felsefe içerikli günlük yazılar yayınlayan anonim bir web sitesidir. Ücretsiz yayınlanan kitaplarımızı ve yazarlarımızın deneme, şiir, öykü, mizah başlıklı edebî eserlerini, kitap, resim, sinema, tiyatro ve diğer kültürel konulardaki yazıları okuyabilir, bunlar hakkındaki görüşlerinizle katkı sağlayabilirsiniz. Kitaplarını ve yazılarını İnternet'te yayınlamak isteyen herkese açık olan bu paylaşım ortamı, sizlerin katkısıyla gelişmeye devam ediyor.

Karşılaşmalar -2-

Emel Yuna  Emel Yuna
19 Mart 2008 - 0:19

shadow falls“Buradan bakınca ‘ölüm’ hiçbirşeye benzemiyor. Ölendeki ‘ben’i çıkarınca zaten, neye ağlıyoruz?..”

‘Zavallı kız..’ diye duyurur sesle fısıldaşıyorlardı; ‘hastasının durumu kötü olmalı.’

İkisi de koca birer palavraydı. Hastanın durumu iyi, kendisiyse ‘zavallı’ zannettikleri kadar ‘iyi’ değildi. Mecbur olmakla iyi olmak arasındaki farkı ayırt edemeyen bu güruhun bakışlarındaki rezil ifade, cinnetini tetiklemekten başka bir işe yaramıyordu.
Bölüyorlardı. Sürekli lime lime ettiği kişiliğinin ağır kamburunu taşımak, her geçen gün daha meşakkat isteyen zor bir oyundu artık. Nasıl bir oyundu bu? Kim oynuyordu? Nasıl ve neden yazmışlardı? Ne anlatıyordu? Bu kimin başına gelmişti? Herkesin fütursuzca oynadığı bu sahneyi neden bir tek kendisi anlamıyordu? Oyun değilse neydi bu? Böyle bir saçmalığın gerçek olma ihtimali içini karartıyor, benliğini boğuyor, kendini ne rolüne verebiliyor, ne de sahneyi terk edebiliyordu. Dönüyor, dönüyor, dönüyordu…

Yıllar önce, benzer bir oyunda duyarlı bir izleyici olarak rol almışlığı vardı.

- “Bunu bir tek senin anlayabileceğini biliyorum.” demişti Cüneyt. “Ne ben dayanabiliyorum artık, ne de etrafımdaki bunca acı dolu insan. Onlara bunu daha fazla yaşatmaya hakkım yok. Kendim içinse en doğrusunu yapmış olacağım. Yarım saate kalmaz tekrar başlayacak o korkunç ağrılar. Hep birlikte inleyip durmaktan başka ne yapıyoruz? Ve bunun kime ne yararı olduğunla ilgili bana tek bir sebep söyleyebilirsen itirazını haklı bulacağım.”

Güneş, kanı donmuş bir halde faltaşı gibi açılmış gözleriyle Cüneyt’in ıstıraplı bakışlarına kilitlenmiş ne bir şey düşünebilmiş ne de söyleyebilmişti. “Hadi ama” diye eline uzanıp sımsıkı tutmuştu Cüneyt, “Hadi, bul şu silahı bana.”

Ne evet ne hayır diyebilmek arasındaki lanet olası cevapsız boşluğu, kendini paralarcasına zorlamıştı boğazı düğümlenerek. Yaşamındaki ilk ve tek en büyük ve en son kararsızlığıydı. Başka hiçbir ihtimal barındırmayan, bu koca hiçliğin içinde beyni bulanmış, dönmüş, dönmüş, dönmüştü…

- Hayat bir oyun. Perde açılır ve kapanır. Sen hiç kapanmayan bir oyunun peşine düşmek istiyorsan bu senin seçimin. Arayış oyunun tek dopingidir zaten. Bunu senin elinden alamam. Ama izin ver ki, bu benim oyunum. Ve perdeyi kendi irademle kapatmak istiyorum.

Sözün bittiği yere kadar söylenebilecek tüm lafları etmişti Cüneyt. Güneş hiç sesini çıkarmadan sonuna kadar dinleyip yavaşça kalkarak çıkmıştı odadan. Nasıl geçtiğini bile anlamadığı üç saatin ardından telefonda aldığı habere kadar içinden çıkamadığı girdap ivmesini yavaş ve zahmetli dönüşlerle düşürmüş, şimdiye dek bir türlü kurtulamadığı mide bulantısının başlangıcı olmuştu. Saatlerce kusmuştu.

- “İnsan öyle birden bire ölmüyor” demişti Cüneyt’in kızkardeşi sarhoşluktan dili dolanarak, iki ay sonra dertleştikleri bir akşam. “İki kere sürükleyerek geri getirdim odaya doktorları. Israrla aynı şeyi söyleyip beni zorla odadan çıkartmaya çalıştılar. Ben hareket ettiğini gözlerimle gördüm, anlattım, paraladım kim varsa etrafımda. Kas boşalması, ot, bok, seyir, bir sürü laf zırvaladılar güya anlayışlı tavırlarıyla. Neden sonra zorla yaptıkları bir iğnenin etkisiyle kendimden geçene kadar çırpındım —Bir daha kontrol edin, hareket etti, ölmedi!”

Cüneyt şuurunu kaybetmiş, yaklaşık bir saatlik titreme ve iniltilerle bedeni debelenmiş ve ölmüştü. Şuuru kapandıktan sonra doktorlar acı çekmediğine ikna etmek için bir sürü şey söylemişlerdi. Vermiş oldukları ilaçlarla imkansızdı ağrı çekmesi. Olan biten bekledikleri seyirde gerçekleşmişti, sakin ve anlayışlı olması gerektiğini telkin edip durmuşlardı Ceren’e. “Çok acı çekti” demişti Ceren katıla katıla ağlayarak.

***

O perde kapanalı çok olmamıştı ki, bir yeni en sevmediği oyunun, en ürperdiği sahnesinin ortasında bulmuştu kendisini Güneş. Ürpertisi kanıma işledi. Büyük bir hastanenin polikliniklerinin bulunduğu koridordaki banklardan birinde oturuyordu ona ilk rastladığımda. İfadesiz, benzi solmuş yüzünü yere eğmiş, yorgunluktan çökmüş kupkuru gözlerini neredeyse hiç kırpıştırmadan içine ağlıyordu. Yüreğinin aritmik her vuruşunda sarsılıyor ve göstermediği gözyaşlarının her damlasıyla ıslanıyordum…

Sıra bekleyen hastalar birbirlerine geçmiş olsun dileklerini iletiyor, önceden tanıştıkları konuşmalarının ahenginden anlaşılanlar hastalıklarının gidişatı ile ilgili nahoş ayrıntıları paylaşıyor, hastane yönetiminin bozukluklarından, yemeklerin yavanlığından, doktorların bir şeyden anlamadıklarından yakınan sesleri, çaresizliklerini belirtip karşısındakinin acıma hislerinden tuhaf bir haz duyarak beslenen iç çekişleri kısık uğultular halinde etrafa yayılıyordu. Göz ucuyla arada bir meraklarını giderecek hiçbir ipucu vermeyen Güneş’i manidar süzüyor, onun etrafına ördüğü görünmez duvarı aşmaya cesaret edemedikleri için bir şey soramıyorlardı. Hiçbir şey görmemek, duymamak, hissetmemek için kendini öyle bir kapatmıştı ki Güneş, yanında oturan yaşlı kadının dirseğine hafifçe dokunmasıyla sıçradı yerinden.

- “Korkma kızım yok bir şey!” diye panikledi Güneş’in refleksiyle kadın. “Berna Gölge değil miydi senin hastanın adı?”

Eğreti bir ilgiyle gereksiz sorulara maruz kalacağı düşüncesi öfkesini tepesine çıkardı Güneş’in. Görünürde gayet insanca olan tüm bu ilişkilerin samimiyetsizliğine inandırmıştı kendini. Herkesin, sırf kendi hastalığına umar aradığından, diğerinin tüm duygularını, fikirlerini ve bilgilerini sömürdüğü riyakârca kurnazlıklar olarak görüyordu bu hastane empatisi münasebetlerini.

- “Berna Gölge. Ne vardı? diye cevapladı kadını tersler bakışlarla.

- “Seslendiler içeriden ismini” dedi kadın kontrol ettiği belli ses tonuyla savunur halde. Ezilip büzülerek gülümsemeye çalıştı Güneş’e, gevşemiş başörtüsünü tekrar bağlamaya uğraşırken. O sırada kadının kısacık bir an görünen saçları dökülmüş başı, Güneş’in yüreğine sipsivri battı, boğazı düğümlendi. “Hiç alışılmıyor” diye geçirdi içinden. Sesi titreyerek;

- “Duymadım. Kusuruma bakmayın, dalmışım” dedi gönül alır bir tonlamayla.

- Olur böyle şeyler, hastane kızım burası, derdi olmayanın işi ne zaten! Görüyorum ben seni hep buralarda, perişan oldun sen de..

- “45 gün! Lanet olası tam 45 gündür gece gündüz buradayız! Takatim kalmadı artık!” sözcükleri apansız fırlayıverdi ağzından, hırçın pelerinin altından bitap hali ve üzüntüsünün apaçık seçilebildiği tınlamalarla. “Geçmiş olsun tekrar.” Dedi kadına.

Sekreterin bulunduğu bankonun önüne doğru yürürken yeniden öfke bürüdü içini; “Siz de duymak istediğinizi duydunuz işte!” Bankonun önüne geldiğinde sekreter telefonla, bir raporla ilgili bilgileri karşısındaki ekrandan okuyarak iletiyordu. İki-üç dakika bekledikten sonra dik dik baktı sekretere. Sonra bir an kendini toparlama ihtiyacıyla bakışlarını koridora doğru çevirip derin bir nefes aldı. İşte tam o an göz göze geldik…

Neresi olursa olsun, hele ki sürekli bulunmak zorunda olduğu, işlerini yürütmek zorunda olduğu bir yerdeyse, bazen taviz vermek zorunda olduğunu geçirdi aklından. Sabırsızlık, hemen tepki gösterme, agresif tartışmalar işleri daha da zorlaştırıyordu. Gözlerimi yavaşça kapatıp onaylayarak başımı hafifçe eğdim ona. Çelişkilerini, kendini nasıl bastırdığını, isyanını bütün varlığımda hissettim. Orada yapmamaya karar verdiği ters tutumlarını, tüm ömründen çıkarmasını içtenlikle diledim. Öyle veya böyle öğreniyordu insan. İletişim her şeydi. Deli ruhuna, riyasızlığına, samimiyetine ve cesaretine yorduğu ani tepkileri, yollarını açmak, ilişkilerini yürütmekten çok çıkmaza sokuyordu hepsini.

Sekreter telefonu kapattığında sakin görünen bir hitapla beklediği raporları istedi Güneş. İçindeki patlamaya hazır ateş topunu bir o hissediyordu bir de ben. Söz konusu kendisi olsaydı, tüm bunlar kendi ihtiyaçları için yapılıyor olsaydı hiç çekinmeden, bir an olsun düşünmeden bütün gemileri yakabilirdi. Bunu bilmesi onun vicdanını okşasa da beni için için yakıyordu. Hissettiği derin değersizlik duygusunun temaşasıydı bu ömrünün. Birileri için bir şeyler yapmakla giderilemeyeceği pek de iyi bilinen, meselenin birileriyle değil, yapmakla da değil, olmakla alâkalı olduğunun kesif sezgisiyle boğuşulan, zalim direnç…

Ona duyduğum yakınlık, kimseye olmadığı kadar sınırlarımı zorluyordu. Benim sınırlarım; sapla samanı ayırt etmekte işgören tutumlarımdır. Güneş’in darmadağınık ve karmakarışık iç dünyası, neresinden başlanıp, nereden tutulması gerektiğini göremez hale getiriyordu beni. Ne egoistti, ne diğerkam, ne duyarlıydı ne duyarsız, ne kabul veriyordu ne reddediyordu, ne zalimdi ne lirik, ne bilgeydi ne cahil, ne karanlıktı, ne ışık… Hepsi ve hiçbiriydi. Bunları aynı zaman dilimlerinde ardı ardına ya da bazen hemen hemen aynı anda birbirine katıştırarak, ayırt etme yetisini felç edip, sürekli bir fırtına halinde yaşıyordu. Hayatsa, sesini duyurmanın bir yolunu mutlaka bulur. Durman gereken yer neresiyse, görmen gereken her ne ise mutlak bir kesinlikle dikkatini çekecek biçimlerde önüne serecektir. Yolu yordamı, adil yahut haksızca oluşu konusunu insanlar yorumlar. Olabilecekler konusunda sınırsız potansiyele sahiptir hayat. İnsanlar da sınırsız yoruma. Varsaydıklarınızdan yaşamınız oluşur. Güneş’in içinde bulunduğu tufan duvara çarpmadan dindirilemezdi zaten…

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
(6 oy, ortalaması: 4.83)
Loading ... Loading ...
Öykü bölümündeki yazı 218 kez görüntülendi. Yazıya ilk yorumu siz yapın! Sizin Fikriniz?

Diğer Emel Yuna Yazıları

 

İlgili Sayılabilecek Yazılar

Yazıyla ilgili yorumlarınız


Duyurular

Yeni yazılarımızı E-Posta ile almak ister misiniz? Abonelik için E-Posta adresinizi aşağıdaki formla gönderip gelecek ilk mesaja onay vermeniz yeterli. Sadece yeni yazı yayınlanan günlerde bir kez mesaj gönderilmektedir.

 

FeedBurner desteklidir. (Bir Google hizmetidir)