
İntro:
e — Üç dört yıldır seninle tanışıyoruz. İnanılmaz ama iki çift laf bile etmedik. Neden böyle olduğu konusunda benim durumumu soracak olursan biraz tarihimle alakalı biraz da patolojik. Kadın ruhundan anlamadığım kesin. Sende çapkın bir kız sayılmazsın. İşin aslı ne biliyor musun; sen bana yabancısın, bana uzaksın. Beni çeken sanırım seninle yeterince uzaktan sevişebileceğimizin umudu. Sen uygun gibi görünüyorsun. Cismin bana uyuyor. Beyaz tenin, orta boyun, ince baldırların, ince belin… Anlıyorsun değil mi?
d — Seninle bir şeyler yaşamak istediğimden pek emin değilim. Ama…
e — Ama?
d — Ama sana hep daha yakın olmak istedim.
e — Ne demek oluyor şimdi bu. Ne saçmalık!
d — Yalan olanı mı hissediyorum şimdi?
e — Neden olmasın.
d — Öyle bir yerden başladın ki sanki bana hep söylemek istediğin ama hiç cesaret edemediğin tuhaf tespitlerini bir anda söyleyip dürüstlük çıkarması yapmaya çalışan biri gibi geldin. Heyecanlanmana hiç gerek yok. Her şey olacağına varır. Gerçekten biraz beceriksizmişsin bu arada.
e — Sende aynı dertten muzdaripsin. Ha?
d — Hayır.
e — Hayır ne!
d — Bak üç dört senedir tanışıp yeni sohbet etmeye başlayan bir çift için fazla tartışıyoruz. Tarzımız yanlış. İstersen başka bir zaman konuşalım. Yarın gibi…
e — Peki.
Giriş:
e — Acı çeken erkekler kadınlar için her zaman daha güzel sanki. Bunun böyle olduğunu söylerken dürüstüm. Yani ‘gerçek’ bir kadın güce, entelektüeli ise bu tarz estetik görünüşe meyil veriyor, -tav oluyor. Yani tavına geliyor. Bu durumda anlayacağın gibi tavlanmış oluyor. Birileri kadınları tavlayıp duruyor. Şu güzel adamlar hiçbir zaman tam doğal bir başarıya ulaşamıyor. Olumlu anlamıyla entelektüel bir kadın mümkün müdür bilemiyorum ama bu çekişmede başarıya ulaşanlar kadınlar oluyor. Kadın ruhundan feragat edip asil doğallığına kavuşuyor, erkeğinde elinde ne idiğü belirsiz bir yalnızlık kalıyor. Güçsüz erkekten nefret ediyorum, güzel olmayan bir kadından hoşlanmadığım gibi.
d — Güçsüz erkeği yakından tanıyormuşsun gibi konuşuyorsun. Bütün söylediklerinin bir özeleştiri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Ama samimiyetle söyleyeyim ben özeleştiriye inanmam. Yalnızlığın kıymeti harbiyesini anlamamış onu ‘güçlü erkek’in üzerinde bir yere koymamış biri böyle laflar edemez. Tabi bence! Yani hepsinden biraz alayım diyorsun gibi geliyor bana. Ama şunu da söylememe izin ver: Ben asaletin ve fedakârlığın silindiği bu çağda ne güçlü erkeğe ne de güçlü kadına inanıyorum. Güçlü olman için kendini güçlü hissetmen yeter. Ama bunu tek başına beceremezsin. Başka birtakım şeylere ihtiyacın olacaktır.
e — Ne gibi?
d — Çok safsın… Para, şöhret gibi… Ne gibi ha! Sanki yaşamın sırrını söyleyecekmişim beklentisiyle sordun. Ses tonundaki heyecandan bahsediyorum. Kusura bakma, neyse, diyeceğim şu ki; dışarıda güçlü güçlü gezen kimse yok. Sadece güçlü olduğunu sananlar var. Tabi biraz bahsettiğim dış desteklerle…
e — Sözlerinle bana karşı çıktığını sanabilirsin ama bence beni tamamlıyorsun. Söylediklerinde haklısın. Ama ben mutlak olana bakıp konuşmayı uzun zaman önce bıraktım. Bahsettiğim gücün tanrısal bir güç olmadığını biliyorsun. Bahsettiğim şey zamanın, toplumun, sistemin şekillendirme teşebbüslerini püskürtecek kadar bir dirayet. Bu zaman aşkı, şehveti her şeyi sulandırıyor. Çiftleşen hayvanlara bile imrenen bir çeşit ibne soyu oldu erkekler. Kadınlarsa… Onların ne olduğunu henüz çıkarsayamıyorum.
d — Hala tam olarak samimi konuşmadığımızı hissediyorum. Bütün bu laflar iyi bir seremoni olabilir ancak. Hissiyatlar mı tam değil yoksa dile döküldüğünde mi naifleşiyor. Yani derdimiz ne -asıl derdimiz. Söyler misin ben sıkılmaya başladım. Sözlerimiz hiçbir şeyin tahlili değil. Evlenince geçecek şeyler gibi gelmeye başladı bana. Şu oturduğumuz yere bak. Gözlerinin feri silinmiş. Tiksiniyorum kendimi mahkûm ettiğim bu yerden.
Gelişmenin girişi:
e — Dün geceden sonra dürüstlükten ahkam kesmezsin umarım. Artık buna gerek yok. Hesabımızı gördük. Haksız mıyım?
d — Haklısın. Burayı umarım beğenmişsindir. İnsanlar buraya gelir ve birbirlerini dikizlerler. Gençler bundan büyük zevk alıyorlar. Kendimden biliyorum. Zorlu ve yıpratıcı bir iş. Ama genelde zevkli. Önce hiç tanışmayacağın insanlara karşı bir aşinalık yaratmak zorundasın. Sık sık gelmelisin. İşin bile olsa hiç olmazsa iki günde bir şöyle bir girip çıkmalısın. Yeni ahırına alışman gerek. Giderek kıdemin ve sana gösterilen saygı artacaktır. Belki yatmak için birini bile ayartabilirsin böylece. Zor ve fedakârlık isteyen bir şey anlayacağın. Trajikomik olansa buraya kendine anarşist diyenlerin gelip gitmesi. Karışık bir mevzu ama gene de şu burjuva züppelerin gittikleri yerlerden iyidir. Ölçüyü kaçırmamak şartıyla…
d — Özeleştiriye inanmam demiştim ama sen beni bu konuda haksız çıkartacak gibisin. Buranın kıdemlisi olduğun belli ama pek hoşlanmıyormuş gibi konuşuyorsun. Hatta gibisi fazla senin çıkmazın ne biliyor musun, insanları sevmen gerektiğini hissetmen. Beceremediğin için de payına nefret düşüyor. Ama sinik ve sinsi bir nefret. Oysa kimseyi sevmek zorunda değilsin. Kapitalizm bir sürü insan formu yarattı. Bunlarla duygusal olarak uğraşmak zor. Kendi içimize dönmeye eskilerden daha fazla ihtiyacımız var.
e — Şimdi sen bana hiçbir yargıda, dayatmada bulunmamamı mı öğütlüyorsun. Kaç diyorsun ama kendi içine. Böylece kendini kendine haklı çıkaracak her şeyi de kolaylıkla bulabilirsin diyorsun. Soranlara da alengirli cümleler hazırlayabilirsin diyorsun. Sana diyeceğim şudur; dürüstlüğün dışarıyla bir alakası yok. İçsel bir şey… Seninle kendin arasındaki bir hesaplaşma. Savaşırsın, sonra ya dürüst biri olursun ya da kendini kandırırsın. Sen kendini kandırıyorsun. Birini ya da bir şeyi sevip sevmemek bir vakadır. Böyle şeyler hep olup durur. Anlayacağın ben yeterince kendimin içindeyim. Bu yüzden senin kadar rahat değilim. Ve buradan da nefret ediyorum. Üzgünüm ama yaşanan bu işte… Tanrım bazen en yakın dostumun zihni bile bir seri katilinki kadar karmakarışık geliyor.
d — Duygusalsın. Yaşamı anlamak ise biraz politik bir iştir. Sinsi sinsi izlemen gerekir onu belli bir uzaklıktan tabi ki. Ama sen ille de içinde olacağım diyorsun. Hep dışında kalamıyorsan bir tramplen bul kendine.
e — Anlamıyorsun beni. Benim derdim söylediklerinle değil seninle. Biz bilim adamı değiliz. İşin özü bütün bu çelişkilerden duyulan esriklik, mutluluk. Senin hiç yaşamadığın bir şey yani…
Gelişmenin gelişimi:
e — Seninle yıllardır bir türlü oturup adamakıllı konuşamayışımızın bir sebebi de bu şehir, Ankara, biliyor musun? Hep ağır bir şeyleri anımsatıyor bana. Külçe gibi ağır bir kafayı ve kalbi. Ama gene de seviyorum bu şehri. Seni alacalı renklerle kandırmaz. Televizyon izler gibi dolaşmazsın içinde. Güzelliklerini fark etmek her yiğidin harcı değildir öyle. Kışın hemen arifesinde şehrin dışına ilk kar düşer. Aralık’ın ortalarına rastlar çoğunlukla. Şehir merkezine bir duman çöker. Cebecinin üst taraflarında Abidinpaşa’nın gecekondularından kömür ve odun dumanlarının kokusu yağan ilk karın kokusuyla birleşir. O taraflardan Kızılay’a doğru yürürsen eğer, soğuk hava bıçak gibi keser suratını. İşte bu havalardaki o kar kokusu yok mudur, mest eder beni. Bir de iyi bir müzik varsa kulaklarımda yaşadığımı hissederim. Mutluluk ve huzur işte bu olsa gerek derim kendi kendime.
d — Ben burada doğdum büyüdüm. Pek fazla bir yere gitmedim. Gitmek de istemedim zaten. Küçükken diğer küçük Anadolu şehirlerinin isimlerini duyduğumda Ankaralı olmaktan burada yaşamaktan gurur duyardım hep. Güçlü bir ülkenin vatandaşı olmak gibi bir şey hissederdim. Hava durumu sunumlarında öncelikli olması bile göğsümü kabartırdı. Çocukça şeylerdi işte. Sonra zamanla bu aidiyet kayboldu tabi. Ama çok alıştım. Bu saatten sonra başka bir yerde yaşayamam herhalde. Ankara’nın soğuğunu bu kadar övmen şaşırttı beni açıkçası. Ben bıktım Anakaranın bu kışından donundan. Böyle şeylerden hiç huşuya kapılmadım. Bana hep edebiyatta karakterleri bir yerlere yerleştirmek için söylenmiş zorunlu laflar gibi gelir. Yani soğuksa üşürüm. Çok üşürsem de küfrederim.
e — Şimdi ne oldu! İstanbullu olduk! Değil mi! ha hayt!
d — “Şimdi İstanbullu olduk, bodrum katları doldurduk, umutluyuz hepimiz yaşasın İstanbul’umuz!”
e — Sen umut deyince benim de aklıma bir türkü geldi, dinle bak: “Pandora’yı sel aldı, bir yar sevdim el aldı!”
d — Süper, bu da iyiymiş be…
e — Neyse canım. Zaten benimkisi bayağı özel bir hissiyattı. Hatta biraz mahremiyeti bile var. Zaman çabuk geçiyor… Ama deseler ki şu Ankara şehrinde altı sene yaşadıklarını baştan bir kez daha yaşayacaksın aklımı oynatırım. Küçücük bir çocuktum buraya geldiğimde. Bütün gazabım kendimeydi. Başkasına çimdik atsam kendime hançer saplardım. Gerçi hala öyle sayılırımda hiç olmazsa yere basıyor ayaklarım şimdi. Tabi insanın kafası dolunca ağırlık yapıyor. İster istemez yere iniyorsun. Ama bu yaşlıların diline doladığı olgunlaşma falan değil. Bu laf bende iğreti uyandırıyor. Yaşça büyük başarısızların küçüklerine her daim söyleyedurdukları ‘ben demiştim’lerin zemini gibi. Kenarda duranın iğrenç mağrurluğu. Olgunlaşma hiçbir zaman kanıksama yeteneğinin artması olmamalı. Kişi asi damarlarını kaybederse onurunu da kaybeder. Onurunu da kaybederse her şeyini kaybeder. Yaşadıklarımın bana öğrettiği bu.
d — Seni onurundan feragat etmeye zorlayan şeyler yaşamışsın gibi konuşuyorsun. Ağır konuştuysam affet ama merak ettim. Böyle bir şeye senin gibi birine ne zorlayabilir ki? En azından bu kadarcık seni tanıyorum.
e — Çaresizlik!
d — Çaresizlik?
e — Herkes onurunu kaybeder. Ya da kaybedebilir, ama çok azı onu kaybettiğinin farkındadır. Zaten bu farkındalık olmaksızın kaybetmişsen o saatten sonra pek fazla problemde yaşamazsın. Bunlar biraz kestirme laflar ama sadeleştirme yaparsan elinde bu kalır. Dünya onursuz insanlarla dolu. Asıl korkunç olan benliğini koruyan bu kalkanı bir değer uğruna feda etme noktasına gelmen, onurlu olmayı bencil olmayla karıştırman. Bu durumda yaşanılan çaresizlik çok büyük acılar verir. Benim yaşadığım biraz böyle bir şeydi.
d — Onur dendiğinde kudretli bir takım şeyler geliyor aklıma. Yüksek dağlar ve berisindeki ufuk gibi. Ve ufka bakmaktan yorulmayan bir çift mağrur göz gibi. Ya da ne bileyim başı dik durmadan yenilen bir adam gibi. Sence de biraz komik değil mi bütün bunlar.
e — Komik olmasına komik ama sen de bilirsin ki bu dünyada olup biten herhangi bir şeye hem ağlayıp hem gülebilirsin. Ölüm bile komiktir. Düşün ki doğuyorsun sonrada ölüyorsun. Komik bir şey. Dünyayı tanımlayan en güzel kelime ‘trajikomik’ —öyle değil mi? Kişi için asıl problem nerde başlıyor biliyor musun! Ya da problemli kişi nerde başlıyor mu demeliydim… Her neyse. Şu dünyada sadece ağlıyorsan ya da gülüyorsan o zaman sende bir sakatlık var demektir.
d — Benim o sakatlardan biri olmadığımı biliyorsun
e — Sende bunları sana söylemediğimi biliyorsun! Senin hoşuma gitmeyen bir tarafın olsa olsa kayıtsız ironizmin olabilir. Hep kendi dışında olup bitenlere karşı ironiksin. Bu takdirini kendine de yöneltmelisin bazen.
d — Kayıtsız bir ironiksem senin yanında daha bir zorlanıyorum buna. Senin ettiğin bu laf, nedir yani. Bu ne öğretmencilik! Olmalısın, yöneltmelisin falan… Gülmemek için kendimi zor tutuyorum… Bak! Seni seviyorum. Her şeyinle bana uygunsun. Bütün ruhunla konuştuğun ya da hatta sustuğun zamanlar daha bir seviyorum. Yani her şeyi unuttuğun zamanlarda. Ama bu tarz konuşmalarında hep zaptetmeye çalıştığın bir ukalalığının dizginlerinden boşanıyormuş gibi geliyor. Ben bunu samimiyetsizce buluyorum. Samimiyetsiz olan ukalalığın değil, normal zamanlarda bunu dizginliyormuş gibi görünmen. Belki de yanılıyorum Ama birkaç seferdir bunu hissediyorum. Bağışla beni…
Gelişmenin sonucu:
e — Dört gündür seni arıyorum. Her yere baktım. Telefonunda yok… Neden aramadın… Yoksa sıkılmaya mı başladın benden.
d — Senden sıkılmak gibi bir hakkım olduğunu sanmıyorum. Bunu arkadaşlığımızı belli bir resmiyet seviyesinde tutmak için falan söylemiyorum. Ama seninde söylemiş olduğun gibi, belki de, belli bir uzaklıktan sevişebileceğim biri olarak olduğun yerde tutmak istiyorum. Ötesi zaten dalavere olur. Yoruyor beni böyle şeyler. Aslına bakarsan sende yorulmuş gibisin ama daha uslanmamışsın.
e — Ben sadece merak etmiştim seni. Söylediklerinde haklısın. Ne diyebilirim ki. Ama biliyorsun ki burada ki günlerim sayılı. Yakında terk-i diyar edeceğim ve sen yıllardır aradığım şefkati verdin bana. Bu kadar celallenmene gerek yoktu. Konuşa konuşa senide mi dürüstlük budalası yaptım yoksa? Ayrıca bir şeylerden uslanmaya çalıştığım falan yok. Ben herkesi kendi ülkesinde ziyaret ederim. Senin ülkeni sevdim anlayacağın. Bir başkasıyla bir şeyler yaşayıp sonrada uslanamayıp sana gelmişliğim de yok. Bu arabesk bir şey olurdu. Haksız mıyım? Zaten yalnızlığa ne kadar kıymet verdiğimi de çok iyi anlamış görünüyordun. Bu yüzden inan samimiyetle sevdiğime. Ama bu sevginin şu sevgililik müessesesinde ki sevgi olmadığını da bil.
d — Teşekkürler, duyarlılığın için. Zaten bu zamanda insan ruh sağlığını korumak istiyorsa ya oldubittiye getirip bir evlilik yapmalı ya da bizim gibi ne şişi ne kebabı yakmadan ayrılığa kadar ayrı ayrı yuvarlanmalı. Tabi herkes için değil bu söylediklerim. Senin benim gibi üç beş zibidi için konuşuyorum. Küçük bir antitez güruhu…
e — Peki sence bu bir savaş mı birileriyle ya da bir şeylerle olan yoksa bizde yaratığı mıyız; tarihin, toplumun. Yani nereye kadar böyle gider…
d — Nereye kadar gider bilmem ama ben halimden memnunum. Mutluyum. Böyle mutlu olduğum için böyle yaşıyorum. Bir gün kendimi mutsuz hissedersem onunda bir çaresine bakarım. Bir şeylerin yaratığı olmakta beni çok fazla ürkütmüyor. Annemle babamın beni yarattığını düşünmek tarihin bir yaratığı olduğumu düşünmekten daha fazla rahatsız ediyor beni. Özgürlüğe dair böyle bir problem bana kalırsa zaman kaybı.
e — En azından anne ve babana sana bahşettikleri şu zeka için minnettar olmalısın. Çünkü biraz daha az zeki olsaydın her şey olurdun. Bu tarz bir kayıtsızlık düşmanımdır benim. Şu miskin, içi geçmiş berduşların ağzıyla konuşuyorsun. Özgürlüğe dair hangi problemi düşünürsen düşün o an senin kendine verdiğin en değerli hediyendir. Tabi ruhun bunu lütfedecek kadar zenginse… Bu birbirine değmeden yaşamak, bu umursamazlık nereden bulaştı bizlere… Bu yüzey hayranlığı bu nefessizlik…
Sonuç:
e — Sonunda seni evimde görmek beni çok mutlu etti. Biraz hijyen problemi olsa da asla dağınık durmasına müsaade etmiyorum. Biraz bana benziyor yani… Seni burada kendi odamda misafir etmeden toplamak istemedim eşyalarımı. Giderken beni en çok üzecek şeylerden biride bu odayı toplayıp kutulamak olacak. Ama gene de şanslı sayılırım. Ev arkadaşlarım eşyalarımın burada kalmasına müsaade ettiler. Yoksa sağda solda kaybolup giderdi çoğu.
d — Gerçekten düzenliymişsin. Ayrıca pek kirlide sayılmazsın. Demek ciddi ciddi gidiyorsun. Daha önce hiç gidenim olmamıştı. Yani senin gibi giden… Hani bazen uzaktaki bir dostuna mektup atarsın. İşte senin attığın o mektup kalkar ta bir şehirden diğerine sahiden gider öyle elektromanyetikle, uyduyla, sıfırla-birle falan değil; ciddi ciddi kalkar buruşa buruşa gider. İşte sanki sen sanki o mektup gibi gidiyorsun. Bana mektup atar mısın bilmem ama…
e — Kimse kıçını kaldırıp bir yerlere gitmeye tenezzül etmediğinden bize düşüyor bu ayak işleri.
d — Üç beş günde kendine benzettin. Konuştuklarının öyle ipe sapa gelir bir yanı da yoktu ya gene de şu gamlı yanın beni de bir tuhaf etti. Hakikaten sevmiyorum böyle keder yüklü hayatları. Bu sözümde çok samimiyim ama kadınların kaderi herhalde kendileri dışında olup biten herhangi bir şeyden etkilenmek, ‘Aa ne kadar ilginç’ demek. Yıllardır bu beceriksiz kadın tarafım ayakta tuttu beni. Sadece bir farklılık taşıyor olmam değil, buna inandığımdan ve her durumda doğruluğunu dayattığımdan kendime ait bir kafa yaratabildim. Ama gene de bazen nüksediyor hastalık… Ne yaparsan yap…
e — Belki de madde ve ruh birbirlerini içine sindiremiyorlardır, ne dersin. Yani gerçekten hastalıklı olan kim? Gözyaşları birbirine karışmış, aşkından muzdarip şehvetli, doğurgan bir ortaçağ kadını mı; yoksa nefesi arpa elleri nikotin kokan karanlık gürültülü dehlizlerde anlam avına çıkmış ne istediğini bilmeyen metropol kadını mı? Bu son söz senin tarifin değil ama gene de böyle biriysen bile kendine aykırı davranabildiğin için mutlu olman gerekir. Çünkü kişi kendine aykırı davranmazsa gerçekten olduğu kişi olduğuna inanamaz.
d — Gene abarttın. Bu derece aykırı bir davranışta bulunduğumu hiç sanmıyorum. Döndüğünde beni bul…
e — Döndüğümde arayacağım ilk kişi sen olacaksın.
d — Git de gel…
e — Gelmek mi?
-SON-









Dostum,
bilirsin yıllardır tanırız birbirimizi ama daha önce hiç bir yazını okumamıştım. Gerçekten beğendim. Diyalogtaki bazı cümleler üzerinde durup düşünmek ve neyi imlediğini anlamadan geçmemek gerek. Yani demem o ki derinliği olan söylemler.