Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Dr. Özgür Uçkan

Sanat mı San’at mı?*

Dr. Özgür Uçkan
23 Ağustos 2009 - 3:37

William S. Burroughs, “aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up’larıdırlar.” der1. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani “kendisi olmayan bir şeyle” ifade edilmesi olarak tanımlar.

Le Violon Dingres - Man Ray

Le Violon Dingres - Man Ray

Bu “ifade”nin özel biçimlerinden birkaçına “sanat” adı veriyoruz. Böyle baktığımız zaman, sanatı niçin “benzersiz, tekil bir yaratım” olarak yüceltme ihtiyacı içinde olduğumuzu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü sanat da bir nesnenin, sürecin, duygunun, düşüncenin, herkesin kullanımına açık simgeler, işaretler ve seslerle ifadesinden ibarettir. Bazı simge-işaret-ses-renk-hareket kombinasyonları bizi diğerlerinden daha fazla etkiliyor ya da onlara daha fazla değer atfedip daha fazla para ödüyoruz diye onların “tekil”, “benzersiz” “yaratım”lar olduğunu iddia edebilir miyiz?

Bu iddia sanıldığı kadar eski değildir. Aydınlanma sonrası akılcılığa tepki olarak doğan, ancak Batı Uygarlığı’nın bir “Aydınlanma Kalesi” olduğu fikrini itirazsız sürdüren romantizmin başlattığı ve ona tepki olarak doğmakla birlikte estetiği rasyonel temellere yerleştirme çabasında olan modernizmin sürdürdüğü bir sanat yüceleştirmesi, fetişizmi bu.

Sanat 20. Yüzyılı bu yüceleştirmeden, kutsallaştırmadan, etkisizleştirmeden kurtulmak için harcadı. Çünkü bu fetişizm, tapınacak “nesne” arayışı içinde olduğundan sanatı “eser”e indirger, süreçten ve “iş”ten tiksinir… Sanat yücelerde yaşar ve bize nasıl anlamdırabileceğimizi tam bilmediğimiz, ama “değer”inden kuşku duymamamız gereken yaratım işareti “eser”ler gönderir. Bunlar neredeyse birer vahiydir.

Sanat “işini yapmak” için bu kutsallıkla mücadele etmek zorundaydı. Avangart sanat “nesneden” kurtulma sürecidir.

“Sanat ve dil arasındaki karmaşık ve katmanlı ilişki sanat hakkındaki teorik literatürün ayrıcalıklı bir bölümünü oluşturur. Bu doğaldır, çünkü sanat ‘medyum’suz yapamaz ve sanatın medyumla ilişkisi dil(ler) ile olan ilişkisine bağlıdır. Sanat, ister nesne üretsin ister üretmesin, kendisi sayesinde vücut bulduğu, içine nüfuz ettiği veya sızdığı ya da yaratılmasına katıldığı medyumla ilişkisini dil içinde kurar. Bu dil(ler) semantik, plastik, görsel, işitsel, eylemsel (kinetik) veya teknolojik olabilir ya da tümü/ bir kısmı etkileşim içinde bulunabilir… Sanatın yaptığı da genellikle budur: dilleri etkileşim içine sokmak ve yüzleştiği bu kaosu anlamaya/ anlamlandırmaya uğraşırken yeni diller kurmak, yeni düzenlemeler (agencement) türetmek, yeni kaçış çizgileri bularak bu düzenlemelerden özgürleşmek… Sanatın dil ile olan ilişkisi, kullandığı medyum kadar yaratım süreciyle olan ilişkisini de belirler. 20. Yüzyılın avangart akımları, farklı dillerin iç içe var olduğu ve yaratım sürecine izleyiciyi de katan işleriyle, sürecin bitmiş işten (nesneden) daha önemli olduğu vizyonunu miras bıraktı. Sanatsal dil yaratım sürecini bakışa açar. Nesne ise bu süreci örterek, gizleyerek ‘değer’ kazanır. Sanatın nesne üretirken bile nesneden özgürleşmesinin arkasında yine bu dil bağı bulunur. Sanat üretilen ‘iş’te konuştuğu dili görünür kılarak süreci dışa vurur ve işin nesneye dönüşmesine engel olur. Bir Rönesans resmindeki boya katmanlarını kat eden fırça darbelerini, bir Bacon resmindeki akışkanlığı, bir Dada sistemindeki işlemselliği düşünün. Performans sanatı ise, eylemi bir dil ve bedeni bir medyum olarak ‘kullanırken’ nesneden kurtulup süreci plastikleştirmeyi hedefliyordu.”2

Merce Cunningham

Merce Cunningham

Romantizm “yaratımın kutsallığı”nı vahyederken, modernizm, geometrik uyum ve matematik minimalizmin pozitivizmini kutsadı ve Batı sanatını “merkez”e alarak oluşturduğu kurmaca coğrafyada sanatı “alçak” – “yüksek”, “merkez” – “periferi”, “popüler” – “seçkin” kavram çiftleriyle kategorileştirmeye yeltendi. Bir tarafta “yüksek” (ya da yüce) sanat vardı, öte tarafta da kitsch süslemeler, popüler kültür, yerel folklor ya da düpedüz zanaat. Sanatın “eser” üretmediği sanat alanları, önce fotoğraf, sonra sinema ve hele performans sanatı modernizmin sanat otoriteleri tarafından “zanaat” ve hatta “şarlatanlık” olarak aşağılandı. Her iki akım da “kutsal” ve “yüce” gibi ahlaki değerleri sanatı tanımlamak için kullandılar ve sanatın bir süreç olduğu, sürecin de sanatı bitmiş işten ve nesneden çok daha fazla bir şey kıldığı fikrine direndiler. Oysa sanatı “değerlendirmek” için kullanamayacağımız bir kategori varsa, bu da ahlâki değerlerdir. Sanatın ahlâki değerleri yoktur.

Bu bakış açısı yaklaşık yirmi yıldır hakimiyetini kaybetti, ama etkileri azalarak da olsa sürüyor. Tuhaf olan, bu etkilerin özellikle popüler sanat algısında devam etmesi. Sanatın bir işe yarayamayacak kadar yüce ve kutsal olduğunu düşünmeye devam ediyor çoğunluk. Avangart sanat modernist etkisizleştirmeye karşı mücadelesini kazandı, ama bunun bedelini “modern sanat” müzelerine kapatılarak ve dışlayıp kurtulmak istediği “nesne”lerin açık artırmalarda astronomik rakamlara satıldığını görerek ödedi.

Bu arada modernizmin zamanında performans sanatına karşı yürüttüğü alçaltma taktiği bugün elektronik mecraları ortam olarak kullanılan, genellikle “dijital sanat” denilen, ama benim “ağ sanatı” olarak adlandırmayı tercih ettiğim sanat disiplinine karşı kullanılıyor. Tıpkı zamanında fotoğrafa yapıldığı gibi bu sanat türünün sanat olamayacak kadar “otomatik” olduğu veya tıpkı performans sanatına karşı söylendiği gibi “şarlatanca bir yozlaşma”dan ibaret olduğu söyleniyor. Çünkü ağ sanatı dışardan bakınca fazla demokratik görünüyor ve bildiğimiz anlamda “nesne” üretmiyor. Üstelik teknolojik bir ortamı kullanarak sanatın “kutsallığı”na ihanet ediyor. O zaman en iyi ihtimalle bir “zanaat” olabilir, en kötü ihtimalle soytarılıktan ibarettir.

20. Yüzyılın başlarında “sanat erbabı” Man Ray’i zanaatkar ilan etmişti! 1960′larda George Maciunas, Merce Cunningham ve Allan Kaprow’a onu bile çok gördüler! Yüce sanat’ın peşinde olanlar, onlara “şarlatan” dediler… Bugün bu isimleri performans sanatının ustaları olarak selamlıyoruz…

Salvador Dali, Man Ray

Salvador Dali, Man Ray

Sanatın kullandığı ortam, ister tuval-yağlı boya, ister ses-hava, ister beden-boşluk, isterse elektronik ortam-dijital enformasyon olsun fark etmez. Çünkü tıpkı nesne gibi ortam da sanat eserini tanımlamaz. Her ortamda zanaat da vardır sanat da…

“Süreç” ve “işlev” kavramları, Croce’den beri (ki kendisi tam bir yüceltme üstadıdır) sanat eserini değerlendirmek için kullanılıyor. Croce önce bu kavramları aşağılamaya çalışmıştı, çünkü yüceleştirmenin karşısında duruyorlardı. Croce haklı olarak “üretim”, “süreç” ve “işlev” kavramlarıyla hesaplaşıyordu, çünkü sanatı yüceltmek için bu kavramlarla hesaplaşması gerektiğini biliyordu. Ama 20. Yüzyıl sanatı tamamen bu kavramlara odaklandı. Paul Klee, “yoldur eser, bitmiş iş değil” der: “Varılacak yer, gidilecek yönün değil, yolda-olma-halinin kendisinin belirlediği bir süreç; deneyim, eylem, hayat, hakikat, durum, duruş gibi nosyonlarla kurulan ve bizzat sanat eseri olan bir yol…”3 Yol, deneyimdir. Sanat hakikati deneyimler. John Cage’in dediği gibi, “deneysel sözcüğü, başarı ya da başarısızlık terimleriyle yargılanmaya yazgılı bir edim değil, yalnızca sonucu bilinmeyen bir edim olarak anlaşıldığında anlamını bulur.”4 Tüm 20. Yüzyıl sanatı, sanatsal sürecin nesneden arınma öyküsüdür. Sanat, “nesne” değil “iş”tir. Süreçtir ve ürettiği nesnede de sürecini anlatır. Bizi çarpan üretim sürecini görünür kılmasıdır. Sanatın yüceleştirilmesi onu nesneye indirger ve yaftalar. Onu dondurur. Sanat gibi canlı, ele avuca gelmez bir eylemi “yüceltmek”, ona ket vurmak ve etkisizleştirmektir.

John Cage

John Cage

“Yüksek-alçak”, “merkez-periferi”, “yüce-sıradan” kavram çiftleri sanatın gündeminden düşeli çok oluyor. Artık kimse sanatı bu “değer”lerle “değerlendirmeye” cesaret edemiyor. Bu yaklaşım “modernist tahakküm” olarak etiketlenip sanat dünyasının dışına sürüldü artık… Ama yine de popüler algı sanatı “san’at” olarak görmeye devam ediyor.

“Sanat işlevsel”dir, bir “işe yaramalıdır dediğimiz anda, karşımızdaki genellikle “yol gösterme”, “aydınlatma” işlevini anlıyor. Yol göstermek, bir ahlaki ideale “göre” doğru-iyi-güzel-haklı vb. bir yerlere götüren yolu anlatır. “Aydınlatma” da öyle. Birileri bir şeye karanlık başka bir şeye aydınlık diyor. Bunlar ideolojik işlevler. Ben işlevden sanatın hakikatina dair bir şey anlıyorum. Beni, izleyicisini içine çağıran, oradan aldığım bir şeyi kafamda evirip çevirmeme ve başka şeyler üretmeme sebep olan bir işlev… Hakiki bir işlev… Sanat ne “aydınlatır” ne de “yol gösterir”. Sanat, ahlaki değildir, ama etiktir; ideolojik değildir, ama siyasaldır. Çünkü bir “hakikat”i vardır.

“Sanatın mutlaka bir işe ‘yaraması’ gerektiğini, bu işlevin ancak, ‘gösteri toplumunun’ yasalarını izleyen ‘tasarım sergiler’de, ‘markalaşmış bienaller’de, birer ‘tasarım tapınağı’na dönüşmüş müzelerde medyatize edilen ‘stil gösterisi’nden kurtularak yerine getirilebileceğini ve bu ‘dekadan’ dünyada söz konusu işlevin mutlaka ‘siyasal’ olabileceğini düşünüyorum. (Çünkü) imgenin hakikatin, medyanın belleğin yerine geçtiği, kopyayla modelin birbirine karıştığı, imge tüketiminin refahla özdeşleştiği, medyatize edilerek dolayımsız haklarından yoksun bırakılan atıl köleler topluluğunun tam bir bellek yitimine uğrayarak hakikat duyumunu yitirdiği ‘gösteri toplumu’nu sanat dolayımıyla yeniden üretmek siyasi bir işlevdir.”5

Sanatın tıpkı bir zamanlar olduğu gibi yanı başımızda, bizden biri olup bize bizi değiştirecek bir hakikati anlatacağı günler çok mu uzak? Bence değil… “21. Yüzyılda sanat nesnesiz olacak. Nesneler aslında izleyici ile sanatçının niyetleri arasında birer engel. İzleyici ve sanatçı arasındaki dolaysız enerji alışverişi için nesneler aradan çekilmek zorunda.”6 Sanat her zaman bize en yakın ortamı ve bizi en çok etkileyecek simge-işaret-ses-renk-ton-düşünce kombinezonları kullanmaya meyillidir.

Sanat bizimle iletişim kurar, çünkü bizimle bir “derdi” vardır.

“Karmaşık ağ iletişimleriyle şekillenen yeni dünyanın sanatı ile ilk çağların minik figürlerinden ibaret sanatı aynı yerde birleşecek: iletişim. (…) Nesnesiz sanat, eh, nerden baksan hayatın kendisi değil mi?”7 Sanat “nesneden kopuyor, ağa bağlanıyor. (Çünkü) dünya, düzen ve kaos, yaşam-öncesi ve tam bir yıkım arasındaki gergin hatta ilerleyen, birbirleriyle sürekli etkileşim halinde bir dizi dinamik sistemdir…”8

Fluxus sanatçısı Robert Filliou, bunu şöyle açıklamış: “Sanat, hayatı sanattan daha ilginç kılmaktır”

 

Dr. Özgür Uçkan

 

* Bu yazı “Friendfeed” ortamındaki tartışmalardan doğdu (”http://ff.im/6Gkuc” ve “http://ff.im/6KqIk“). Tolga, Devrim, Ex Instance ve Ekim başta olmak üzere tartışmaya katılan herkese teşekkür ederim…

  1. W. S. Burroughs, “The Cut-Up Method of Brion Gysin”, RE/SEARCH, sf. 36. 1959′da Paris’teki ‘Beat Hotel’de Burroughs’un komşusu olan Gysin’in icat ettiği ve Burroughs’la birlikte geliştirecekleri ‘Cut-Up’ tekniği, ‘dilsel manyetik itim’ projesinin önemli bir parçasıdır, yalnızca bir edebiyat yöntemi değil. Kökeni, Eudoxia’nın “İsa’nın Yaşamı”na ya da altıncı Yüzyıl dilbilimcisi Vergillus Maro’nun “Ars Scissendi”sine dek götürülebilecek, Dadacı sözel kolajlara ya da Sürrealist “lezzetli kadavra”lara benzese de ciddi farklılıklar taşıyan, bir “kesip yapıştırma” tekniğidir.” (Bkz. Özgür Uçkan, “Şehrin yaşlı adamı: William S. Burroughs)
  2. Özgür Uçkan, Makinedeki Hayalet: Ağ ve Sanat
  3. Özgür Uçkan, Silinen sınırlar, karışan diller: İnter-media / Performans sanatının dünü, bugünü, deneyimler…
  4. John Cage, Silence, Wesleyan University Press, 1961, sf. 13
  5. Özgür Uçkan, “Bir plastik sanatlar ekonomi politikası: ‘Süs ve suç’, ‘stil ve tasarım’
  6. “Marina Abromovic in Conversation”, New Moment, special issue “La Biennale di Venecia”, N: 7, Spring 1997
  7. Devrim, “http://ff.im/6KqIk
  8. Özgür Uçkan, “68 – 98: ‘Kaotik Retorik’
1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
5 kişi oylamış. 5 üzerinden 5.00

Görüşleriniz