Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe. Türkiye’nin ilk E-kitap bilgi kaynağı.
Özcan Doğan

Üç Oedipus: Genetik Bir Karşılaştırma

Özcan Doğan
20 Ağustos 2008 - 18:29

Genetik Karşılaştırma

OedipusEle aldığımız her üç eserde de, ana tema aynı olarak kalmaktadır. Oedipus’un kendi babasını öldürüp annesiyle evleneceği yönünde bir kehanet söz konusudur; bu kehanet gerçekleşmiştir ve eserlerdeki olaylar örgüsü, bu gerçekleşimin keşfedilmesi, aktörlerinin ortaya çıkarılması ve cezalandırılması üzerine kuruludur. Her üç eserde de kehanetin sunulma biçimi ve gelişimi tamamen aynıdır. Oedipus bir kavga sırasında bilmeden babasını öldürür ve daha sonra babasının kral olduğu Thebai kentine gider; babasının yerine kral olup annesiyle evlenir ve böylece kehanet gerçekleşmiş olur. Aslında her üç eser de, kehanetler gerçekleşmiş olarak başlar ve her üç eserde de kehanetlerin gerçekleşmesinden sonra yaşananlar anlatılır. Ve kehanetlerin gerçekleşmesinden sonra yaşananlar da temelde aynı tema ve unsurlar üzerinden verilmiştir. Fakat bununla birlikte, konunun işlenişinde çeşitli farklılıklar söz konusudur. Şimdi, Oedipus mitosunu kaynak olarak alıp, bu mitostan yola çıkılarak yazılan Sofokles’in eserinde ve ondan sonra yazılan diğer iki eserde varolan, biçim ve içerikle ilgili benzerlik ve farklılıklara değineceğiz. Öncelikle, biçimsel açıdan eserlere yaklaşmaya çalışacağız.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, her üç eser de ana tema ve temel unsurlar açısından aynıdır. Bununla birlikte, eserlerdeki temanın işlenişi, bileşenler ve karakterler açısından çeşitli farklılıklar vardır. Oedipus mitosuyla bu mitosu kaynak alarak yazılan eserler arasındaki en temel farklılıklardan biri, eserlerin çözülüş bölümünde anlatılanlardır. Mitosta Oedipus kehanetin gerçekleşmiş olduğunu yani babasını öldürüp annesiyle evlendiğini öğrendikten sonra, Thebai kentini terk etmesi gerekirken ve kendisi de bunu isterken, başta Kreon olmak üzere etrafındakilerin ısrarları üzerine kentte kalmaya ve kral olmaya devam eder. Fakat incelediğimiz eserlerde ise farklı bir son söz konusudur. Her üç eserin sonunda da, Oedipus dönmemek üzere kenti terk eder. Sofokles ve Corneille’in Oedipus’unda, Oedipus’un gitmesi istenir ve kalması yönünde herhangi bir istek ya da ısrar yoktur. Fakat André Gide’in Oedipus’unda, her şeye rağmen Oedipus’un kentte kalması ve krallığa devam etmesi yönünde ısrarlar vardır. Ancak Oedipus bu ısrarlara rağmen kenti terk eder. Gide’in eserinde Oedipus’a kalması yönünde ısrar edilmesinin nedeni yazarın üslubundan kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Yazar, Oedipus’un yaşadıklarını kimi zaman olağan, affedilebilir ya da kritik bir önemi olmayan bir şey olarak anlatır. Zira yazar, klasik fatalite ve ahlak anlayışıyla ilgili eleştirel, ironik ve alaycı bir üslup ortaya koymaktadır. İçerik konusunda bu noktaya yeniden döneceğiz.

Bunun dışında, eserlerdeki bir diğer farklılık ise koro unsuruyla ilgilidir. Oedipus’u ve onun karşısındakilerin yanında, koro üçüncü bir kişilik olarak ortaya çıkmaktadır. Yaşanan gelişmeleri, karakterlerin tavır ve düşüncelerini değerlendirme, yorumlama, yönlendirme ve kimi zaman bunlara müdahale etme gibi rolleri vardır. Kimi zaman olaylara dışardan bakan bir kişi, kimi zaman halkın düşüncelerini dile getiren bir sözcü ve kimi zaman da iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı dile getiren bir bilici, kahramanların içlerinden gelen bir ses ya da sağduyunun sesi olmaktadır. Sofokles’in ve André Gide’in eserlerinde koro unsuru yer alırken, Corneille’in eserinde bu unsur yoktur. Bunun nedeni, koronun sahip olduğu fonksiyon olabilir. Corneille eserlerinde, kader, ahlak ve toplum gibi olguların kişiler üzerindeki bağlayıcılığının karşısına özgür iradesiyle hareket etmeye çalışan insanı koymaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, koronun yaşanan gelişmelere ve ortaya konan düşüncelere müdahale edici konumda olması Corneille’in düşüncesiyle ve genel tavrıyla uyuşmadığından, Corneille bu unsuru dışarıda bırakmayı tercih etmiştir diyebiliriz. Burada kartezyen düşünce etkili olmuştur belki de. Zira Descartes da yerleşik düşünceye, yapılara ve pratiğe karşı, insan düşüncesinin ve pratiğinin özgürlüğünü ve özgünlüğünü savunmuştur. Bu doğrultuda Corneille, insan aklını, insanın özgür düşüncesini ve kişisel iradesini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Özellikle Dircé’nin diyaloglarında bunu rahatlıkla görebiliriz. Dircé yaşanan gelişmeler karşısında sürekli olarak kendi aklını ve iradesini kullanmaya çalışır. Örneğin, Oedipus ve Jocaste kendisini istemediği bir kişiyle evlenmeye zorlarken, Dircé buna şiddetle karşı çıkar ve sonunda kendi isteği doğrultusunda hareket eder ve bu tavrını etrafındakilere de kabul ettirir. Ayrıca Dircé, Oedipus’un, kendisinin hak sahibi olduğu bir tahtta hakkı olmadan bulunuyor olmasını kesinlikle kabul etmemekte, her seferinde bunu dile getirmekte ve hakkını savunacağını söylemektedir. Kral dahi olsa Oedipus’un kendisini yönetmeye kalkışamayacağını, kendisine emir vermeyeceğini söyler. Üstelik Dircé, aklıyla hareket etmeye çalıştığını özellikle dile getirir.

Eserler arasındaki bir diğer önemli fark da, Sofokles ve Gide’in eserlerinden farklı olarak, Corneille’in eserinde, iki farklı ve önemli karakterin olmasıdır. Sofokles’in ve Gide’in Oedipus’unda yer almayan Dircé ve Thésée, Corneille’in eserinde önemli birer başrol karakteri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dircé, Jocaste’ın Laios’tan olma kızıdır ve sonuç bölümüne kadar Oedipus’un üvey kızı olarak karşımıza çıkar. Oedipus’a karşı gelmesinin ve ona karşı krallık tahtında hak iddia etmesinin nedeni de budur. Fakat eserin çözülüş bölümünde, Oedipus’un aslında kendisinin öz kardeşi olduğunu anlamasıyla, Oedipus’a karşı tavrı tamamen değişir; onu kral olarak gördüğünü kabul eder; daha önce kendisine karşı geldiği için pişmanlık duyduğunu dile getirir ve aslında kötü niyetli olmadığını söylemeye çalışır. Dircé eserdeki taşıyıcı kişiliklerden biridir. Yaptığı uzun konuşmalarla eserin genelinde sürekli karşımızdadır. Fakat bununla birlikte, eserdeki kilit karakter olduğu söylenemez. Zira Corneille’in eserinde, diğer iki eserde olduğu gibi, ana konu Oedipus üzerinden işlenmektedir doğal olarak. Buna ek olarak Thésée de önemli bir karakter olarak eserde yer almaktadır. Atinalı bir prens olan Thésée, Dircé’nin sevdiği ve evlenmek istediği kişidir. Evlilik konusunda Jocaste ve Oedipus’la yaşadığı tartışmanın nedeni de Thésée’ye karşı duyduğu sevgi ve bağlılıktır. Fakat eserde önemli bir yer tutmakla birlikte, Thésée’nin eserin gelişiminde kritik önemde bir rolü yoktur ve Dircé’nin sevdiği kişi olmanın ötesine geçememektedir. Karakterler açısından varolan bir diğer önemli farklılık ise bilici Tirésias ile ilgilidir. Corneille’in eserinin aksine, Sofokles ve Gide’in eserlerinde, Tirésias bizzat yer almakta ve söylemleriyle yaşanan gelişmelere yön vermektedir. Hatta diyebiliriz ki Tirésias, bu iki eserde kilit konumundaki karakterdir diyebiliriz. Tirésias, karanlık ve aydınlık temaları çerçevesinde öne çıkan önemli bir kişiliktir. Genel anlamıyla, karanlık bilinmezi, aydınlık ise açıklığı, bilişi ifade eder. OedipusAncak eserlerde bu iki tema mistik bir içerik kazanmaktadır. Tirésias kördür; fakat kör gözleriyle, gerçekleri, gören gözlerden daha iyi görmektedir. Çünkü gerçekler beden gözüyle değil, ruhun gözüyle görülebilir. Tirésias’ın, ruh gözüyle daha iyi görebilmek için, beden gözleri kör olmuştur. Tirésias’ın tersine, Oedipus olayları dünya gözüyle görmektedir ve ruh gözü kör olmuştur. Dünya gözüyle yaptığı şeylerde, kaderine giden yolu görememektedir. Ve gerçeği anladığında ise kör olacaktır. Bu nedenle, Tirésias, Oedipus’un gerçeği anlamaya başlamasında kilit noktayı oluşturmaktadır. Zira onun Oedipus’a yönelik kehanetle ilgili olarak söylediği şeyler, eserlerdeki gelişme ve çözülüş bölümlerine giden yolu açmaktadır. Sofokles’in eserinde, Oedipus’u kendi kaderinin düğümünü çözmeye iten kişi Tirésias’tır. Çünkü Tirésias, Oedipus’un Laios cinayetinden dolayı aradığı kişinin bizzat Oedipus olduğunu söyler ve bunun üzerine Oedipus kedisiyle ilgili bu ciddi iddiayı araştırmaya başlar ve sonunda Tirésias’ın söylediklerinin gerçek olduğunu keşfeder. Aynı şekilde, Gide’in eserinde de, Oedipus’un kendi geçmişini araştırmaya başlamasına ve sonunda kendi kaderiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmasına giden yolu açan kişi Tirésias’tır. Bir konuşma sırasında Tirésias Oedipus’a kendisiyle ve Laios’la ilgili kehanetleri hatırlatır ve bu söyledikleri Oedipus’un kendi sinik kişiliğini bir kenara bırakıp yaşanan gelişmeleri ciddiye almasına ve kendi geçmişini araştırmaya başlamasına neden olur. Ancak bu iki eserden farklı olarak, Corneille’in Oedipus’unda, Tirésias bir karakter olarak eserde yer almamaktadır. Sadece bir iki yerde kendisine gönderme yapılır. Fakat bizzat eserde yer almamakla birlikte, Tirésias olayların gelişmesinde yine önemli bir role sahiptir. Zira Oedipus’a kehanetten bahsetmiş ve ayrıca Laios’u öldüren kişinin (yani öldü sanılan oğlunun) hala yaşadığını ve bizzat sarayda olduğunu söylemiştir. Tirésias’ın ortaya attığı bu sözler sarayda gerilime yol açar ve söz konusu kişinin kim olduğu sorgulamaya başlanır.

Şekilsel açıdan varolan bir diğer farklılık ise, Oedipus’un çocuklarıyla ilgilidir. Antigone, Ismene, Etéocle ve Polynice, Sofokles’in ve Corneille’in eserlerinde sadece ismen geçerken, André Gide’in eserinde bizzat yer almaktadırlar. Bunların varlığı eserin düşünsel alt yapısının oluşmasında önemli bir yere sahiptir. Zira özellikle Etéocle ve Polynice arasında eleştirel nitelikli önemli felsefi diyaloglar geçmektedir. Bu ikisi arasında, toplum, toplumsal ve ahlaki kurallar, din ve insan psikolojisiyle ilgili önemli konuşmalar yer almaktadır ve bu konuşmaların içeriği, esere önemli bir felsefi boyut kazandırmaktadır. Daha ileride bu konuya tekrar döneceğiz.

Şimdi eserlerin içerikleriyle ilgili bir karşılaştırma yapmaya çalışacağız. Farklı açılardan ve farklı şekillerde işlenmekle birlikte, her üç eserde de fatalite olgusu yaşanan olaylar örgüsünün temelini oluşturmaktadır. Eserlerin başlangıç ve bitiş durumları kaçınılmaz bir kader döngüsü içerisinde verilmiştir. Laios’la ve dolayısıyla Oedipus’la ilgili kehanetlerin gerçekleşmesi ve bu gerçekleşme olayının yani kehanetlerin gerçeğe dönüştüğünün keşfedilmesi ve öngörülen olayların yaşanması kader olgusunun işleyişi olarak verilmiştir. Oedipus kendisiyle ilgili kehanetleri bildiği ve bundan kaçınmaya çalıştığı halde kaçınılmaz bir biçimde babasını öldürüp baba katili olmuş, annesiyle evlenip ensest bir ilişki yaşamış ve sonunda öngörüldüğü şekilde cezalandırılmıştır. Oedipus bütün bunların yaşanmaması için, babası olduğuna inandığı Polübos’u öldürüp annesiyle evlenmek gibi bir talihsizlik yaşamamak için, büyüyüp yaşadığı kenti terk etmiştir. Fakat kader ağlarını örmüştür ve Oedipus’un bundan kurtulması imkansızdır. Çünkü babası sandığı kişi aslında babası değildir ve ondan kaçarak Thebai’ye doğru yol alan Oedipus aslında kendi kaderine giden yola girmiştir. Bu yolda gerçek babasıyla bir düşman olarak karşılaşacak, onu öldürecek ve Thebai’ye varıp, öldürdüğü kişinin karısıyla yani öz annesiyle evlenecektir. Başlangıçta, Sfenks’i mağlup edip Thebai’ye kral ve Thebai kraliçesine koca olan ve bundan dolayı muzaffer ve mutlu bir kahraman tablosu çizen Oedipus gerçekleri keşfettiğinde sihir bozulur; umutsuz sonuna doğru son adımlarını atar; kendi elleriyle gözlerini kör eder ve yürümek için yardıma muhtaç bir halde kralı olduğu kenti terk eder. Sofokles insan yaşantısının bu belirsizliğini, kaderin kaçınılmazlığını ve acımasızlığını eserin sonunda şu dizelerle ifade eder:

“Ey Thebaili yurttaşlar,
şu Oedipus’a bakın
ünlü muammayı çözen adama
öylesine güçlüydü.
Onu kıskanmayan kim vardı?
Nasıl amansız fırtınalı bir denize
dehşetle çattı şimdi?
Öyleyse, son gününü görmeden
yaşamın sınırını acısız aşıp öteye geçmeden
hiçbir insana mutlu demeyelim”.

Aslında eserin sonunda dile getirilen bu sözler, Sofokles’in eserinde asıl anlatılmak istenen fatalite olgusunu kusursuz bir biçimde ifade etmektedir. Sofokles’in eseri temelde sadece bu fatalite olgusu etrafında dönmektedir diyebiliriz. Fakat kendisinden sonra yazılan diğer iki eserde, bu fatalite olgusu korunmakla birlikte, eserlere başka anlamlar yüklenmek istenmiştir. Corneille bunu insan iradesini ön plana çıkararak yapmaya çalışmıştır. Bir takım şeyler kaçınılmaz olarak yaşansa bile, insan kendi aklını ve kendi iradesini kullanarak hayatına belli bir ölçüde yön verebilir ya da bunun için mücadele etmelidir. Bunu özellikle Dircé’nin söylemlerinde bulmak mümkündür. Dircé, kendi hakkını savunmak için, haksız yere tahta sahip olduğunu düşündüğü krala dahi karşı gelir. Bu durum Dircé ile Oedipus arasında tam bir politik savaşa dönüşür. Oedipus kral olduğu için sözünü dinletmeye çalışmakta, Dircé ise tahtın asıl sahibi olduğu için sahte krala karşı gelmekte ve kendi aklının ve istencinin emrettiği şekilde hareket etmeye çalışmaktadır. Corneille insanın eylemlerinde özgür olması gerektiğini fakat özgür olamadığını ve dolayısıyla gerçek anlamda eylemlerinden dolayı suçlu olamayacağını ifade eder. Bu nedenle karakterler, yeri geldiğinde Tanrı’ya dahi karşı gelebilmektedir. Çünkü yaşanan olumsuzlukların asıl sorumlusu Tanrı’dır. “Kralların öldürülmesi, ölümlülerin değil Tanrılar’ın suçudur” der Thésée ve şöyle devam eder:

“De toute la vertu sur la terre épandue,
Tout le prix à ces dieux, toute la gloire est due;
Ils agissent en nous quand nous pensons agir;
Alors qu’on délibère on ne fait qu’obéir;
Et notre volonté n’aime, hait, cherche, évite,
Que suivant que d’en haut leur bras la précipite”…

Corneille’in eserinde, Rönesans ve hümanizmanın ön plana çıkardığı ve kartezyen düşüncede somutlaşan, insanın düşüncesindeki ve pratiğindeki özgürlük arayışı, insanın kendini ortaya koyma çabası, özellikle Dircé karakterinde somutlaşan bir karşı çıkış şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hatta diyebiliriz ki, haksız bir biçimde tahta sahip olduğu düşünülen Oedipus’un, kendi gücü, yetenekleri ve iradesiyle elde ettiği şeyleri savunmasının ve kendini haklı çıkarmaya çalışmasının nedeni, Corneille’in Oedipus’u kendini ortaya koyan bir kişilik olarak sunmak istemesidir. André Gide ise eserine daha derin bir felsefi temel kazandırmaya çalışmıştır. Gide ciddi bir toplumsal ve ahlaki eleştiri ortaya koymaktadır. Etéocle ve Polynice arasında geçen felsefi ağırlıklı konuşmalar, toplumsal yapılara ve kurallara, ahlaki değerlere yönelik ciddi bir eleştiri getirmektedir. Toplum içinde yaşayan insanın yaptığı tek şey, eylemlerini meşrulaştırıcı bir dayanak ve gerekçe aramak ve gerçekleştirdiği bu eylemleri topluma onaylatmaya çalışmaktır. Gide bunu bir yetki ve onama denklemi şeklinde verir: “Chercher des autorisations” + “approbation de l’indécence”. Toplumun en alt kademesinden en üst kademesine kadar herkesin tek amacı, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesine olanak verecek yetkiler aramak ve bunun sonucunda ortaya çıkacak kötü sonuçları yine sözde yasalara, kurallara ve geleneklere dayanarak mazur göstermek, meşrulaştırmaya çalışmak ve hatta tasdik etmektir. Öyle ki, bütün bunların farkında olan Etéocle, kız kardeşi Ismène ile cinsel olarak birlikte olmak için kitaplarda ve yasalarda kendisinin bunu yapmasına izin verecek bir “autorisation” bulmaya çalışır. Kedisinden önce yazılan diğer iki eserden farklı olarak, Gide eserine böylesine derin ve sağlam bir felsefi temel kazandırmaya çalışmaktadır. Ayrıca karakterlerin davranışları ve söylemleri, toplumsal, dini ve ahlaki kurallara açıkça karşı gelmekte ve hatta bunlarla dalga geçmektedir. Örneğin Oedipus kendisiyle ilgili gerçekleri keşfetmeye çalışırken, Jocaste bütün gerçekleri zaten biliyor gibi görünür. Babasını öldürüp annesiyle evlenmesi yönündeki kehanetlerin gerçekleştiğini söylemeye çalışan Oedipus’a, “bu çok eski bir hikaye, geçmişi unutalım, geçmişi hatırlamanın kimseye faydası yok; mutlu biri olmaya devam et ve bu mutluluğunu bozmaya çalışma” diyerek, yaşananları olağan karşılıyor ve bir bakıma onaylıyor gibi görünmektedir. Dahası Oedipus, annesiyle evlenmiş olmasının ve dolayısıyla kendi çocuklarının aynı zamanda öz kardeşleri olmasının sadece onları daha çok sevmek için bir vesile olabileceğini söylemektedir. Aslında, kahramanlardaki bu duygu karmaşası, ironik bir eleştirinin ifadesidir. Kahramanların ahlaki açıdan affedilmez bir günah ve büyük bir ayıp olarak değerlendirilen şeyleri olağan şeyler olarak görmesi ve bir bakıma geçiştirmeye çalışması, toplumsallığa yönelik karşı çıkışı ifade etmek için ortaya konulan ironik bir eleştiridir diyebiliriz. Baba katilliği ve ensest ilişki gibi toplumsal ve ahlaki açıdan affedilmez birer suç olarak görülen eylemlerin göz ardı edilmesi ve hatta hiç yaşanmamış gibi davranılması bunun güzel bir örneğidir. Dahası bu ironik eleştiri, her an herkesin böyle şeyler düşünebileceğini ve yapabileceğini göstermesi açısından, ciddi bir toplumsal psikoloji tahlili ortaya koymaktadır diyebiliriz.

Eserlere genel olarak baktığımızda, her üç eser de farklı açılardan çeşitli mesajlar ve ana fikirler taşımaktadır. İnsan yaşamındaki belirsizliği ve fatalite olgusunu işlemesi açısından, Sofokles’in eseri toplumsal ve ahlaki bir mesaj içermektedir diyebiliriz. Kaderden kaçmak mümkün değildir; bu kader, son ana kadar insan yaşantısını beklenmedik olaylarla örebilir. Bu yüzden, insan içinde bulunduğu durumu genel geçer olarak görmemelidir. Güç, iktidar, zevk ve mutluluk gibi şeyler geçicidir ve insan, sonunda olacağı şeyden başka bir şey değildir. Corneille’in eseri, insan düşüncesine ve eylemine önem vermesi açısından hümanist bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Toplum ve bir takım dışsal nedenler insan yaşantısına müdahale ediyor olabilir. Fakat insan, kendi aklı ve istenci doğrultusunda hareket etmesini bilmelidir. İnsan eylemlerinden tek başına sorumlu değildir. Toplumsal yapı, ahlak kuralları, kader ya da Tanrı insan eylemini etkileyen ve buna yön verebilen etkenlerdir ve dolayısıyla bu eylemsellikte sorumluluk sahibi olabilir. Gide’in eseri ise, temelde toplumsal ve ahlaki bir eleştiri ortaya koyması açısından felsefi bir mesaj içermektedir. İnsan toplumun bir ürünüdür ve dolayısıyla toplumsal pratiğin ve toplumsal bilinçaltının etkisiyle hareket etmektedir. Toplum insanın kendini ortaya koyma çabasının karşısına her zaman çeşitli engeller ortaya koyar. Bu engellerin ortadan kaldırılmasının yolu da yine insanın kendisinden geçmektedir. Ve insanın kendisinden geçen her yol, onu bencilliğe götürmektedir (le Soi).

Genel olarak baktığımızda, her üç eser de evrensel insanı yansıtmaya çalışmaktadır diyebiliriz. Sofokles bunu, insanın kaderini yaşamaya mahkum oluşunu, insan yaşantısındaki belirsizlikleri ve çalkantıları, insanın bilinçaltında yatan baba katilliği ve ensest olgusunu işleyerek yapmaya çalışmıştır. Corneille ise, insanoğlunun özgür olma ve kendini ortaya koyma çabasına odaklanarak, evrensel insanda bu yönde varolan eğilimi ve isteği ortaya koymak istemiştir. André Gide ise, toplumun bir ürünü olan insanın toplumsal yaşantı içerisinde evrensel olarak sergilediği çarpıklığı ve bozulmuşluğu, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden insandaki bencilliği ve kibri, toplum düzeninin, toplumsal kurumların ve toplumsal psikolojisinin insan üzerindeki etkisini ve bunun içerisinde kendisine yol bulmaya çalışan insanın ortaya koyduğu çarpık tabloyu ve insan yaşantısındaki iniş ve çıkışları yansıtarak evrensel insanı ortaya koymaya çalışmıştır.

Özet olarak söylemek gerekirse, her üç yazar da eserlerini temelde aynı tema ve unsurlarla işlemiş fakat farklı bir içerik kazandırmaya çalışmıştır. Aslında yazarların her biri bir bakıma kendi dönemindeki havayı da yansıtmaya çalışmıştır diyebiliriz. Birer cümleyle söylemek gerekirse, Sofokles, insanın Tanrıların oyuncağı haline geldiği ve kaderini yaşamaya mahkum olduğu antikite insanını; Corneille, Rönesans ve hümanizmayı yaşayan, değişme, ilerleme, kendi düşünce ve pratiğini ortaya koyma yani kendi bedenine sahip olma isteği duyan yeni insanı; Gide ise, gürültülü bir toplumsal diyalektiğin altında boğulan, bunalımı ve nihilizmi yaşayan ve aynı zamanda bunlardan sıyrılma uğraşında kimi zaman oportünizme ve konformizme kayan, kimi zaman da toplumsal sistemin kodlarını deşifre edip bunları kendisi için kullanan 20. yüzyıl insanını yansıtmaya çalışmıştır.

Oedipus ve Psikanaliz

İnsanoğlu, tarihi boyunca, adeta ortaklaşa bir çabayla kendini tanımaya, anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de, birikimlerinden ve deneyimlerinden yararlanarak çeşitli yönleriyle insanlığı anlatan efsaneler, söylenceler ve hikayeler yaratmış ya da bir takım özlü sözlerle insanı anlatmaya çalışmıştır. Ölümsüz bir yaşam peşinde koşan insanı Gılgamış ile; insanın bilmediği şeylere karşı duyduğu merakı “Pandora’nın Kutusu”yla; insanın kendisine olan aşkını da Narsis’le somutlaştırmış, simgeleştirmiştir. Oedipus da bu simgelerden biridir. İnsanın bilinçaltındaki baba katilliğinin ve ebeveynlere yönelik ensest ilişki eğiliminin simgesidir Oedipus. İncelediğimiz eserlerin evrensel insanı yansıtan böyle simgesel bir değer taşıması son derece büyük bir önem arz etmektedir. Bu önem bilim insanlarının da dikkatinden kaçmamış, psikanalizin temel konularından birine dayanak ve örneklik oluşturmuş ve Oedipus’un yaşadıkları, evrensel insanı yansıtması açısından, Freud’la birlikte Oedipus kompleksi olarak psikanalizdeki yani bilimdeki yerini almıştır.

Freud, çocukların karşı cinsiyetten olan ebeveyne karşı cinsel bir ilgi duymasını ve kendisiyle aynı cinsiyetten olan ebeveyne karşı hissettiği düşmanlık duygusunu incelemiş ve bu tür duyguların kendisi de dahil hemen hemen herkeste mevcut olduğunu gözlemlediğini söylemiştir. Aslında Sofokles, Freud’dan önce her şeyi söylemiş gibidir; sadece söylediklerinin tam olarak ne anlama geldiğini Freud kadar bilmiyordu belki de. Sofokles eserinde, bu durumu, babasını öldürüp annesiyle evlenmekten korkan Oedipus’a hitap eden Jocaste’ın ağzından şöyle ifade ediyor: “Annenle evlenmek korkusunu yüreğinden at / Birçok erkek böylesi ilişkileri düşünde görür”. Freud’un bu yöndeki teorisine “Oedipus kompleksi” adını verirken Sofokles’in bu cümlelerinden ilham aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sofokles, bu sözleriyle insanın bilinçaltında yatanları dile getirmiştir; ve bunun, bilinçaltının kaşifi olan Freud’un dikkatinden kaçmış olması mümkün değildir.

Freud’un teorisine göre, üç yaşına giren çocuk, temelde cinsel organı üzerinden cinselliği tanımaya başlar. Erkek çocuk, oyun yoluyla ya da istemli veya istemsiz uyarılmalarla cinsellikle tanışır. Anne ve babası arasında varolduğunu sezinlediği ilişkiyle kendi yaşadıkları arasında bağlantı kurmaya çalışan çocuk, kendisine bir partner aramaya başlar. Kendisine bulduğu ilk partner annesidir ve yaptığı ilk şey penisini annesine göstermektir. Bu anda, başlangıçta bu yönde model olarak aldığı babanın tepkisiyle karşılaşır ve baba bir rakip haline gelmeye başlar. Babadan alınan tepki ve kendisine rakip oluşu, baba tarafından gerçekleştirecek hayali bir kastrasyon kompleksi şeklinde ortaya çıkar. Ve bu kastrasyon kompleksi, yani anneye yaklaşma halinde baba tarafından penisin ortadan kaldırılacağı korkusu, çocuğun eğiliminden vazgeçip partnerini dışarıda aramaya yönelmesine neden olur. Böylelikle çocuk, kastrasyon kompleksi nedeniyle, Oedipus kompleksinden kurtulmaya başlar. Kendisini babasıyla özdeşleştirmeye başlayan erkek çocuk, dışarıda, babası gibi birlikte olabileceği yani cinsel yatırımda bulunabileceği bir partner arar. Özdeşleştirme oyunlarının oynandığı bu süreçte, çocuğun babasına ve aynı zamanda annesine bakarak öğrendiği şeyler, olağan kişiliğinin oluşumunda büyük rol oynamaktadır. Bu nedenle, bu şekliyle Oedipus kompleksi pozitif olarak değerlendirilmektedir. Negatif olduğunda ise, çocuk, kendisiyle aynı cinsiyetten olan babaya yakınlık duyar ve karşı cinsiyetten olan yani kendisiyle benzeşmezlik sergileyen anneye karşı olumsuz bir tavır takınır, hatta nefret edip düşmanlık dahi duyabilir.

Karşı cinsiyetten olan ebeveyne ilgi duyma ve aynı cinsiyetten olan ebeveyne karşı rekabet ve düşmanlık duyguları beslemek kız çocuğu için söz konusu olduğunda, psikanalizde bu durum Elektra kompleksi ya da Oedipus kompleksinin tersi olması nedeniyle “dişil Oedipus” veya “tersine Oedipus” olarak adlandırılır. Elektra kompleksinde, kız çocuğu öncelikle kastrasyon kompleksiyle karşı karşıya kalır. Annesi gibi kendisinin de kastrasyona uğradığını düşünmeye başlar; anneden uzaklaşır ve babası gibi bir penis sahibi olmak ister. Kendisinin bir penisi olamayacağını anladığında ise, erkek çocuk=penis denkliği nedeniyle, babanın penisine ve dolayısıyla babadan bir erkek çocuğuna sahip olmak ister. Bu durumda, baba sevgi nesnesi olur; anne ise bir rakip haline gelir ve dışlanır; kıskançlık ve düşmanlık duyulmasına neden olur. Elektra kompleksiyle Oedipus kompleksi arasında önemli bir fark vardır. Kastrasyon Oedipus kompleksinin bitiş noktasını oluştururken yani erkek çocuk kastrasyon kompleksi nedeniyle Oedipus kompleksinden çıkarken, Elektra kompleksinde, kastrasyon başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Kız çocuğu, babası gibi bir penise sahip olamadığı için, yani kastrasyona uğradığına inandığı için, yeniden bir penis sahibi olmak ister ve bu yüzden babaya yönelir. Freud’a göre, Elektra kompleksi hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmamakta ve bir ömür boyu kadınların zihinsel yaşantısını etkilemektedir. Bunun nedeni, kadının babada (sonuç olarak penis sahibi erkekte) dişil bir özdeşlik oluşturacak herhangi bir özellik bulamaması ve dolayısıyla penis sahibi olamama durumunun devam etmesi ya da kadının aslında hiçbir zaman penis sahibi olmadığını anlamasıdır. Bu dişil Oedipus da aslında pozitif olarak değerlendirilmektedir. Çünkü kız çocuğu, anneden uzaklaşarak cinselliğin (kendisi ve babası arasında olabileceğini hayal ettiği gibi) bir erkek ve bir kadın arasında olabileceğini anlamaya ve dolayısıyla kendini bir kadın olarak görmeye başlar. Bu nedenle, bu durum kız çocuğun olağan kişiliğinin oluşumunda önemli bir role sahiptir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, Freud’a göre, erkek ve kız çocuğu kendileri açısından bu yönde farklı kompleksler yaşamakla birlikte, her ikisi için de ilk sevgi nesnesi annedir. Çünkü erkek ve kız çocuklarının her ikisi de birincil ve yakın ilişkiyi anneyle yaşamaktadırlar.

Görüldüğü gibi, kolektif insan bilincinin ürünü olan bir efsane olarak doğan Oedipus, edebiyat eserleriyle evrenselleşmiş ve bilimle yani psikanalizle tasdik edilmiştir diyebiliriz. Şekli ve içeriği ne olursa olsun, Oedipus evrensel insanı yansıtmaktadır; Oedipus’ta mahkum ettiğimiz şeyler aslında kendimizde görmek istemediğimiz; onayladığımız şeylerse bizlerde olmasını istediğimiz şeylerdir. İnsanlar, Oedipus’u seyirlik bir vaka halinde algılayıp ondaki baba katilliğini ve ensesti mahkum ederken, Oedipus’u kendilerine yabancılaştırmakta ve kendilerinin Oedipus gibi olmamaları üzerinden kendilerini doğrulamakta ve tatmin etmektedirler. Ama aslında Oedipus’un kendi bilinçaltlarının derinliklerinde yattığını bilmiyorlar ya da bunu kendilerine söylemek ve hatta böyle bir şey düşünmek bile istemiyorlar. Ancak insanoğlu yarattığı Oedipus gibi efsaneler ve hikayelerle kendini ele vermiştir bir bakıma. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler adlı eserinde, insanın mahkum ettiği ve düşünmek bile istemediği şeyin aslında nasıl bütün insanların bilinçaltında yatabileceğini çok iyi göstermiştir: “Kim babasını öldürmek istemez ki?”

 

Özcan Doğan

Kaynaklar:

Sayfalar: 1 2

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
(9 oy, ortalaması: 5)
Loading ... Loading ...

İnceleme bölümündeki unsur 1,122 kez görüntülendi.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Görüşleriniz