Zaman zaman kendimi ait olduğum çağın dünya görüşünden geride görmeme ve akabinde bir kişisel sorgulamaya girişmeme sebep olsa da, hiçbir zaman “carpe diem”ci olamadım ben. İlk kez ortaokul yıllarımda bir hocam vasıtasıyla tanıştığım bu terimin –başlarda pek sevimli görünse de gözüme– görüşlerimin ve gördüklerimin artık alelade bir devlet okulunun bahçesi sınırlarından taştığı ilerleyen yaşlarımda aslında hiç de bana uygun olmadığını anladım. İnsanı dönemsel parçalara ayırmak ve daha sonra bu parçalardan birini unutup hiç yaşanmamış gibi kabullenmek, diğerini ise “nasıl olsa daha gelmedi, üzerine düşünmeye de pek gerek yok” mantığına bindirmek ve mutlu yaşamın sırrını burada bulmak pek gerçekçi gelmedi bana. İnsanı bir bütün olarak algıladım hep, fakat her şeyiyle eksiksiz bir bütün. Geçmiş hatalarıyla, gelecek kaygılarıyla, günlük telaşıyla. Bir yarışa sokmadım hiçbir zaman bu parçaları zira hepsi sonunda bir bütünü, insanı, tamamlamaya hizmet etmiyor muydu? Onların amaçları ortaksa biz insanlar olarak neden birbirlerine düşürme ihtiyacı hissettik ki veya hissediyoruz ki onları, anlayamadım. Fakat bu düşüncelerimi açıkladığım yakın çevremin çoğu, çağın gerisinde kalmakla, yaşıma uygun davranmamakla itham etti genelde beni. Vakti zamanında gereğinden fazla kulak asmış olsam da bu eleştirilere, okuduklarımın artmasıyla daha fazla destekçi bulabiliyorum artık kendime. En son okuduğum Nazlı Eray’ın “Kayıp Gölgeler Kenti” romanı da bana bu çelişkili dönemimi anımsattı doğrusu.
Nazlı Eray’la ilk tanışmam, yaklaşık altı yıl önce üniversite sıralarında incelediğimiz “Mösyö Hristo” öyküsü dolayısıyla olmuştu. Aslında bunun oldukça geç bir tanışma olduğunu itiraf etmek zorundayım çünkü sonradan öğrendim ki “Mösyö Hristo”, Nazlı Eray’ın yayınlanan ilk öyküsü ve de 1959 senesinde okuyucuyla buluşmuş. Devamında gelen onlarca öykü ve roman çalışmalarıyla da Türk Edebiyatı’nın en önde gelen isimlerinden biri haline gelmiş.
Nazlı Eray’ı edebiyatımızın son dönem yapıtaşlarından biri yapan bir başka özellik daha var aslında. Eray için edebi tarz anlamında devrim yaratmış bir yazar tabirini kullanmak çok da yanlış olmaz. Çünkü daha önce Türk Edebiyatı’nda çok fazla tanınmamış “Büyülü Gerçekçilik” akımının belki de en önemli temsilcisi. Bu akım, en kaba tabirle, gerçekçi olarak adlandırılan sanat akımı içinde olmaması gerektiği savunulan sihirli ve mantık dışı öğeler üzerine kurulan bir akım. Fakat buradaki mantık dışı ile mantıksız arasındaki anlam farkına da dikkat etmek gerekiyor. Belki de böyle bir karışıklığı önlemek için “mantık üstü” tabiri de kullanılabilir.
Eray, “Kayıp Gölgeler Kenti”nde de geleneği bozmuyor ve bolca mantık üstü öğelerle süslüyor romanını. Sadece “büyülü gerçekçilik” akımının şahane bir örneği olmakla kalmayan roman, tarihi bir yapıt özelliği de taşıyor. Prag’ın tarihi sokaklarında geçmişle buluşan bir kadının öyküsünü buluşturuyor okuyucuyla. Bu öykü esnasında, Rusya’nın unutulmaz lideri Stalin’in şaşırtıcı ve gizemli hayatına konuk oluyoruz. Nazlı Eray, Stalin’in tarih kitaplarında anlatılan siyasi kimliğinin dışına çıkarak, bir adamın trajik hayat hikayesini ele alıyor daha çok. Bu anlamda, Stalin hakkında daha önce hiç duymadığımız bilgilere ulaşmamızı sağlıyor. Sevgilileri, ilk gençlik yılları, Bakü Hapishanesi’nden arkadaşları, oğlu Yakov’un trajik sonu birer birer önümüze dökülüyor tarihin tozlu yapraklarından.
Romanın en göze çarpan özelliği ise şüphesiz ki mekân kullanımı. Eray, günlük hayatta sıkça kullandığımız mekânları (kafeler, oteller vs.) en gizemli tarihi gerçekliklerle bağdaştırıyor hep roman boyunca. Zaten romanın geçtiği Prag şehri bile tek başına bir tartışma konusu olabilecek bir mekân. Yalnız bir şehir Prag. Nazlı Eray’ın kitabıyla ilgili yapılan röportajdaki deyimiyle hüzünlü ve terk edilmiş bir yer. Bu özelliği de roman boyunca ön plana çıkarılıyor zaten.
“Kayıp Gölgeler Kenti” geçmişin izlerini taşıyan bir roman. Bu yüzden belki “carpe diem”cilere çok da hitap etmeyebilir. Fakat şunu da unutmamak gerekiyor ki bugün ülkemizin içinde bulunduğu bu içler acısı durumun belki de en büyük sorumlusu çoğunluğumuzun geçmişi hemen unutuvermesi, silivermesi hafızalardan. İnsanların fikirlerinden dolayı asıldıklarını, diri diri yakıldıklarını bu ülke topraklarında görmemişiz gibi, yaşamamışız gibi yapmamız. Aynı hataları hala tekrarlayıp duruşumuz, asıp yakanlardan hala medet umuşumuz bundan olsa gerek.
Nazlı Eray’ın bu romanını belki de en iyi özetleyen cümle romanın ilk paragrafında yer alan cümle. O yüzden ben de bu yazıyı, Eray’ın bu cümlesiyle sonlandırmak istiyorum:
“Ne tuhaf bir gün, yitirdiğim insanlar bana yakın, hayattakilerse daha uzakta görünüyor.” (sayfa 7)
Kayıp Gölgeler Kenti, Nazlı Eray, 2008 (Turkuvaz Kitapçılık Yayıncılık)








mutlu oldum sitenizle tanıştım.benzeri site adresleri ve etkinliklerinizden bilgilenmek isterim..ör 13 saniye bir sayfa açın sitesi gibi.. sevgi ve ışıkla kalın
22 ekim 2009 perşembe saat 08:58
22102009040858