
Kaybedilmiş masumiyetlerin kazdığı medeniyetsizlik çukurunda debelenerek geçiriyoruz aslında hep, içine ancak bir elin parmakları kadar duygu sığdırabildiğimiz ömürlerimizi. Bundan değil mi ki hep bir geriye dönüş, yeniden çocuk olma isteği? Oysa öyle bir zaman ki bu zaman, çocuklar bile tam masum değil aslında. Koca bir sinek sanki dünya, pörtlek gözlerini insaniyetimize diken. Veya insaniyet zaten kökten kokmuş, çürümüş bir şey dünyayı da kendine benzeten. İşte bu hiç bitmeyen çelişkiyi anlatan bir roman Sineklerin Tanrısı.
Eser, ilk sayfalarda sanki bir çocuk romanı izlenimi verip, bundan mütevellit biraz hayal kırıklığı yaratacakmış gibi görünse de, ilerleyen sayfalarında okuyucuya bu ilk izlenimin ne kadar yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Aslında, bir grup çocuğun hikâyesinden yola çıkıp, artık çürümeye yüz tutmuş insani ilişkilerimize, gerçek medeniyetten çok uzak biçimde yaşanan güç savaşlarının yıpratıcılığına, günbegün bizi insanlığımızdan nasıl uzaklaştırdığına ve belki de insanlığın kökeninde zaten ne kadar çürümüş olduğuna ışık tutuyor.
William Golding, İngiliz Edebiyatı’nın 20. Yüzyıldaki en üretici isimlerinden biri olmasının yanında, çok çeşitli alanlarda edebiyata kazandırdığı eserlerle de büyük önem taşıyor. Aslında başta Oxford Üniversitesi’nde “Fen ve Doğa Bilimleri” üzerine eğitimini sürdürüyorken, karar değiştirip “İngiliz Edebiyatı” bölümüne geçiş yapıyor ve o tarihten itibaren yarattığı tüm eserlerle büyük yankı uyandırıyor. 1934 yılının sonlarında “Şiirler” isimli kitabıyla edebiyat dünyasında ilk kez adını duyuran Golding, her ne kadar edebiyat kariyerine şiir yazarak başlasa da asıl ününü ilk romanı “Sineklerin Tanrısı” ile elde ediyor.
“Sineklerin Tanrısı”, ilk başta basılmaya değer bir eser olarak görülmese de 1954 yılında, bazı bölümlerinin çıkarılmış haliyle yayınlanıyor. Büyük yankı uyandıran roman, 1963 ve 1990 yıllarında iki kez beyazperdeye uyarlanıyor. 1995 yılında ise Nigel Williams tarafından tiyatro sahnesine aktarılıyor. Golding mekan anlamında genelde dünyanın geri kalanından soyutlanmış yerleri seven bir yazar zaten. Sineklerin Tanrısı’nda da tüm olaylar bir adada geçiyor. Bir adada, modern dünya ve medeniyetin nimetlerinden uzak, çaresiz kalan bir grup çocuğun zamanla nasıl birbirlerine düşman kesildikleri, birbirlerini yok etmek için ne oyunlara girdikleri anlatılıyor. Ana karakterler olarak çocukların kullanılması da çok manidar, zira çocuk denince çoğumuzun aklına, dünyanın kötülüklerinden arınmış, masum bireyler geliyor. Oysa, Golding, medeniyetten uzakta kalınca, çocukların bile kötülükten kurtulamadığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Yani aslında yaşla ilgisi yok içimizdeki şeytanın. Hepimiz ilkel yaratıklarız bir yerde. Sadece bu ilkelliği ortaya çıkaracak bir mekân yeterli, ne kadar vahşileşebileceğimizi göstermemize.
Savaş ve barbarlık karşısında sonu hüsranla biten bir başkaldırış aslında Sineklerin Tanrısı’nda anlatılan. Adadaki çocuklar arasındaki savaş, bazı eleştirmenler tarafından II. Dünya Savaşı’nı sembolize ediyor olarak da yorumlanmış. Savaşlar da zaten insanların içindeki şeytanın bir anda uyanıverdiği haller değil midir? En uysal insan bile bir anda bir canavara dönüşmez mi kan dökme güdüsüyle? İşte tam da bunu anlatıyor roman. İçimizde hep uyanmayı bekleyen bir canavarla yaşadığımızı. Çocuk da olsak büyük de pek fark etmiyor. İçimizde taşıyoruz hep o insanlığın ilkel yanını. Belki medeniyetin nimetleriyle üstünü örtmeyi başarsak da geçici bir süreliğine, her an bir yerden kendini gösterme ihtimalini yok edemiyoruz. Aslında iç içe geçmiş çürümüşlükler var Sineklerin Tanrısı’nda. Bir yandan insanlığın doğasında halihazırda bulunan ilkellik ve çürümüşlükten bahsederken aslında diğer taraftan da dünyadaki yozlaşmaya tanık olduğumuz iddia edilebilir, zira bu çocuklar, bu dünyaya doğmuş çocuklar. Pek tabii ki etraflarındaki güç ve iktidar kavgalarından etkilenmiş olduklarını söylemek yanlış olmaz kanısındayım. Bu noktada, roman biraz karmaşıklaşıyor çünkü romanın medeniyet kavramına yaklaşımı iki farklı yönden de değerlendirilebilir. Fakat, çoğu zaman romanın ilkellik karşısında medeniyeti, kaos karşısında düzeni, anarşi karşısında kuralcılığı öven bir roman olarak kabul edildiğini de belirtmek gerek.
Belirtilen kavramlar arasındaki çatışma romanın iki ana karakteri üzerinden yansıtılıyor. Düzen ve kuralcılığın temsilcisi durumundaki Ralph ile anarşi ve acımasızlığın temsilcisi Jack. Çocukların adaya düştüğü andan itibaren Ralph diğerlerinden farklı bir çocuk olduğunu hemen belli ediyor. Diğer çocuklar, işin ciddiyetinin henüz farkında değil bir halde oyun oynama ve eğlenme peşine düşmüşken, Ralph, kalabilecekleri küçük kulübeler yapma ve de hayatta kalmaları için yapmaları gereken şeyleri planlama ile ilgilenmeye başlıyor. Bundan dolayı da başlarda tüm çocuklar üzerinde tartışılmaz bir güce kolayca sahip oluyor. Fakat, bu tabii ki hep böyle sürmüyor. Romanın başında, adaya düşen çocuklar tek bir grupken ilerleyen sayfalarda çocukların içlerinde ağır basan duygular (medeniyet/ilkellik) belirgin olarak ortaya çıkıyor ve de buna bağlı olarak kendi aralarında bir bölünmeye gidiyorlar. Bu bölünme çocukların artık yavaş yavaş masumiyetlerini kaybetmeye başlamalarını da tetikliyor. Romanın ilk bölümlerinde ne yapacaklarını bilemez, korkak bir halde adada dolaşan çocuklar artık çeşitli hayvanlara eziyet edip onları parçalamaktan hiç rahatsızlık duymayan ilkel bireylere dönüşüyorlar. İnsanın temelinde var dediğimz o ilkellik ve de vahşet duygusu kendini gösteriyor ve çocukların çoğu düzen temsilcisi Ralph’i bırakıp, vahşiliğin temsilcisi Jack’in grubuna dahil olmaya başlıyor. Bir tek Piggy, Ralph’i desteklemeye devam ediyor.
Jack, Ralph’in tam zıttı bir karakter. Medeniyete ait her şeyden çok uzakta, ancak acımasızlıkla ve kan dökerek bir şeyler elde edebileceklerini savunuyor. Bu düşüncesiyle tüm çocukları da etrafında toplamayı başarıyor. Avcılıktan büyük zevk alıyor ve de grubundaki çocuklarla birlikte suratlarını değişik biçimlerde boyayıp avlanmaya çıkıyorlar. Jack’in eylemlerindeki bir nokta modern insanın çok önemli bir zayıflığına da dikkat çekiyor. Jack, çocukları, gerçekte olmayan bir canavarla korkutmayı ve herkesi buna inandırmayı başarıyor. Yani, bir anlamda, hurafelerle koca bir insan topluluğunun nasıl kolayca yönlendirilebileceğini gözler önüne seriyor. Aslında, bu, ülkemizde bizim yıllardır her gün deneyimlediğimiz bir durum değil mi? Özellikle çeşitli dini gün ve aylarda ülkemizin insanları, olmadık inançların peşine takılıp kendilerinin sömürülmelerine izin vermiyorlar mı? Medeniyetten nasibini alamamış Jack’in peşindeki çocuk grubu da aynı şekilde, tüm roman boyunca gerçek olmayan bir şeye inanıyor.
Romanın belki de en trajik karakteri ise Simon. Simon diğerlerinden farklı bir çocuk çünkü içindeki iyi tarafı hâlâ kaybetmemiş. Golding, bir anlamda kendisiyle çelişiyor Simon karakteriyle. İnsanın temelde iyi bir varlık olabileceğini de gözler önüne seriyor. Fakat, Simon’ın trajik sonunu göz önünde bulundurduğumuzda, kökeninde iyi olanların bu dünyada bir yerlerinin olmadığı çıkarımına varıyoruz. Simon, bir yanlış anlaşılma sonucunda diğer çocukların elinde linç edilerek hayata veda ediyor. Bu, aslında iyi insanın sonunu göstermesi açısından sembolik bir olgu olarak değerlendirilebilir.
Romanda sadece Simon’ın ölümü değil, daha pek çok başka sembolle de karşılaşıyoruz. Örneğin, adaya düşmelerinden itibaren çocukların elinde dolaşan deniz kabuğu. İlk başta Ralph ve Piggy deniz kabuğunu buluyorlar ve de çocukları toplantıya çağırmak için kullanmaya karar veriyorlar. Bu andan itibaren deniz kabuğu düzen ve medeniyetin temsilcisi oluyor. Deniz kabuğunu eline alan çocuk konuşma hakkını da elde etmiş oluyor. Bu anlamda, bir çeşit demokratik hak olarak da görülebilir deniz kabuğu. Romanda çok fazla yer alan bir başka sembol ise Piggy’nin hayati önem verdiği ve kaybetmekten çok korktuğu gözlüğü. Piggy’nin, çocukların en zeki ve mantıklısı olduğu düşünülürse, gözlüğü de mantığı ve de bir anlamda bilimi sembolize ediyor olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden zaten Piggy gözlüğünü kaybetmekten bu denli korkuyor çünkü onları o adadan kurtarabilecek, mantıkları haricinde hiçbir şey yok ellerinde. Oysa mantıklarını temsil eden gözlük, Jack ve arkadaşları elinde bir oyuncak haline getiriliyor. Bir başka deyişle, mantık ve bilim, barbarlık ve vahşetin elinde paramparça oluyor.
Romandaki en önemli sembol ise tabii ki romana da adını veren ve Simon’ın karşılaştığı Sineklerin Tanrısı. Simon, bir gün ormandaki gizli yerine gittiğinde karşılaşıyor Sineklerin Tanrısı ile. Sineklerin Tanrısı, Simon’a “Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? (…) Her şeyin bozulmasının nedeniyim ben. Bunu biliyorsun değil mi?” diye sorar. Aslında bu soru, tam da romanın dikkat çekmek istediği konunun bir özeti gibidir. Aslında o canavar, o sineklerin tanrısı bizim içimizde. Dışarıda bir yerde canavar aramamız beyhude bir iş. Bunu bilen tek kişi Simon olduğu için de Sineklerin Tanrısı Simon’a görünüyor ve işte o an Simon, insanlığın aslında kötülük demek olduğunu fark ediyor.
Roman boyunca bu ve bunun gibi daha pek çok okuyucuyu derin düşüncelere yönlendiren, gizli anlamlar ve sembollerle karşılaşıyoruz. Pek tabii ki bu da romanın modern bir klasik olmasında çok etkili bir unsur.
Romanın bizler için bir başka çok önemli özelliği ise, İngiliz Edebiyatı’nın Türkiye’deki gelmiş geçmiş en önemli isimlerinden biri olan Prof. Mina Urgan tarafından Türkçe’ye kazandırılmış olması. Türk halkı Mina Urgan’ı çoğunlukla, son dönemlerinde kaleme aldığı “Bir Dinazorun Anıları” ve “Bir Dinazorun Gezileri” isimli yapıtlarıyla tanısa da aslında Urgan, yazmış olduğu “İngiliz Edebiyatı Tarihi” eseriyle ve de Virginia Woolf incelemeleriyle, İngiliz Edebiyatı ile ilgilenen herkes için bir duayen. Gerçi, eser dünyada uyandırdığı yankıya rağmen 2001 yılına kadar Türk okuyucusuyla buluşamamış. 2001’de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından, Mina Urgan çevirisiyle okuyucuya ulaşmış. 2008 Ocak ayında ise 11. Baskıya ulaştı. Bu anlamda, Türk okuyucu için çok da uzun bir geçmişe sahip olmadığını söyleyebiliriz.
Uzun lafın kısası, insanın hayatını değiştiren kitaplar vardır ya hani, okumadan önce ile okuduktan sonra aynı insan değilsinizdir artık. Sineklerin Tanrısı tam da öyle bir roman. İnsanoğlunun aslında ne ilkel, ne vahşi bir canlı olduğunu, doğumumuzdan itibaren kötülükle donatılmış olduğumuzu ve medeniyetin ince tülleriyle bu kötülüğümüzü ne kadar ötelemeye çalışsak da günün birinde ortaya çıkmamasının imkânsız olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Sineklerin Tanrısı, William Golding, Çeviren: Mina Urgan, İlk basım: 2001, XI. Baskı: 2008 (İş Bankası Kültür Yayınları)









Gercekten cok basarılı bır yazı olmus öncelıkle bunun için sizi tebrik ederim hocam . Sizi tanıdıgım için öncelikle şaşırmadım değil bunu belırtmek isterim . Türkçe anlatımınızı okadar akıcı ve guzel kullanmışsınız ki buna gercekten bayıldım. Bu kitabın ben filmini izlemiştim ama kitabı okuma fırsatına erişmemiştim ama sizin bu guzel anlatımınız sayesınde hem yazarı hakkında bir fikre sahip oldum hemde kitabı okumuş kadar kitabın konusuna hakim bir hale geldim.
Teşekkür ediyorum ve başarılarınızın devamını bekliyorum saygılarımla
Okan universitesi b202 sınıfından ögrenciniz ;
Burak ZOBİ