Exlibrary

Çokça sanat, evvela edebiyat ve illa ki felsefe…
Başar Tanrıken

Anlamak ve anlaşılmanın tarihi

Başar Tanrıken
19 Mart 2007 - 9:15

Zaman içindeki matbaanın icadı, kâğıt üretiminin yaygınlaşması sayesinde okuma yazma ancak yaygınlaşabildi. Bu dönem insanlık için gerçek bir kırılma noktasıdır. Matbaanın aktif olarak kullanılmasıyla beraber okumanın yayılması insanın hayatı algılama şeklinde devrimsel değişikliklere yol açtı. Bazı insanlar bu söylediğime şaşırabilirler ancak çocukluk kavramı dahi matbaanın yaygınlaşmasının sonucu ortaya çıkmıştır. Zannedilenin aksine çocukluk biyolojik olmaktan çok sosyolojik bir olgudur. Matbaadan önceki uygulamalara bakarsak çocukların daha çok cinsel olgunluğa erişmemiş yetişkinler olarak algılandıklarını rahatlıkla görebiliriz.

O dönem için yalnız iki sosyal algılama vardı. Bebeklik ve yetişkinlik. Çocukluk gibi bir kavramın ortaya çıkması okuma yazmanın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak düşünülmelidir. Bunun başlıca sebebi yetişkin ve çocukların bu döneme kadar bilgiyi tamamiyle paylaşıyor olmasıdır. (Zaten günlük yaşam bilgisinin üstünde çok da bilgiye sahip de olmadıkları göz önüne alınırsa bu çok da şaşırtıcı değildir.) O zamana kadar bir yetişkin ne iş yapıyorsa çocuk diyebileceğimiz yaştaki insanlar da aynı işleri yapıyordu. Özellikle Avrupada cinsellikle ilgili konular ayıp sayılmaz ve son derece rahat küçük yaştaki insanların (çocukların) yanında konuşulurdu.

Kısacası bir yetişkin ne biliyorsa bir çocuk da tamamiyle aynı şeyleri biliyordu ve cinsellik dışında nerdeyse aynı şekilde yaşıyordu. Çocuk kavramı okuma yazmanın yaygınlaşması ile yetişkin ve çocuk arasındaki bilgi farkını artmasından kaynaklı olarak oluştu. Bilgisi bir çocuğa oranla çok fazla artan yetişkin, çocukların neleri bilip neleri bilmemesi gerektiğini kendisi seçmeye başladığı andan itibaren çocukluk kavramı doğmuş oldu. O andan itibaren, yani onları tek tip giydirip, seçtiğimiz binaların içlerine hapsetmeye, onlara nasıl davranmaları, nasıl konuşmaları, neyi ne zaman öğrenmeleri gerektiğini söylemeye başladığımız anda, onları kendimizden ayrı bir sınıf haline getirmiş de olduk. Artık onlar her şeyi toplumun içinde tamamiyle pratik deneyimlerle öğrenme süreçlerini devam ettiren bireyler olmaktan çıkıp, kuru soğuk teorik bilgilerle sıkılan, pratikte hiçbir şey üretmeyip yalnızca sıralarında sessizce oturmaları beklenen bir sosyolojik bir sınıfa dönüştüler. Bu anlamda, çocukluğun tarihi küçümsenmenin, hor görülmenin, kısırlaştırılmanın tarihi olmuştur. Bu çocukların yetişkine dönüşmesiyle de yetişkinin tarihi, günlük yaşamın bunaltıcı ritüelleriyle çevrilmiş, sıkıntı ve boşluğun tarihine dönüşmüştür.

Tüm bu sözlerimden ne çocukluğa, ne eğitim kurumlarına karşı olduğum anlaşılmasın. Çocukluk aynı zamanda yaşamın çok güzel bir dönemidir. Benim eleştirdiğim çocuklarımızı eğitmek adına kullandığımız yöntemlerin insanoğlunun öğrenme yapısına olan uygunluğudur.

Tüm bunlardan bahsetme sebebimse aslında matbaanın yaşamda yarattığı etkinin derinliğinin daha iyi anlaşılmasıdır. Matbaanın kullanılmaya başlamanın etkileri üzerine sayfalar dolusu kitaplar yazılabilir. Ancak ben konuyu fazla dağıtmak istemediğimden dolayı yalnızca bireyin algılama sistemi üzerinde yarattığı etkilerin evrimimiz açısından bir yorumlanması üzerine konuşmak istiyorum.

Matbaanın kullanılmasının elbette ki en büyük, ve en doğrudan etkisi bilgi paylaşımında yaşanan patlamadır. İnsanın ürettiği tüm bilgiler diğer insanlara çok daha rahat ulaştığından,  insanın yeni bilgiler üretebilmesi için zincirleme bir reaksiyon oluştu. Rönesans, reform, sanayi devrimi.. tüm bunlar insanın bilgi üretmesindeki bu zincirleme reaksiyonun sonuçlarıdır. Bu zincirleme reaksiyon bizi aya götürdü, şehirleri yok edebilecek cehennem bombaları üretmemizi sağladı, dünyayı küçülttü..  Elbette ki, veri iletiminde yazıdan “daha etkili” olacağı varsayılan yöntemler de icat olundu.

Televizyon ve internet şu an yaygın olarak kullanılan iki iletişim aracı tıpkı yazının ve matbaanın etkileri gibi bunlarında belirli etkileri var. Üstelik şu anda devam etmekte olan etkiler bunlar. Bu iki iletişim aracı da inanılmaz bir hıza sahip olmalarına rağmen (düşünün, dünyanın herhangi bir yerinden bilgiyi saniyeler içinde herhangi bir yere iletebiliyorlar.) insanın bilgi anlayışındaki değişiklik bu yöntemlerin yaşamımıza olumlu katkılarını azaltmakta. İnsanlar bir zamanlar bilgiyi edinmeden önce ne işlerine yarayacağını kendilerine sorarlarken şimdi bilginin ne kadar çok olduğu ile ilgileniyorlar. Kullanılan bu iki yöntemle de saniyede milyarlarca veri aktarılabilirken bu veriler çoğunlukla mankenlerin vücut ölçüleri ya da ünlülerin birbirlerine ne dedikleri gibi pratik faydasının sorgulanması gereken bilgiler oluyor.

Televizyon ilk icat edildiğinde yöntemin insan beynine yazıdan çok daha hızlı veri aktarabileceği düşünülüyordu. Yani bir şeyler okumaktan çok daha hızlı bir şekilde o kişiye görsel olarak veriler aktarılabilirdi. Ancak zaman gösterdi ki hala en hızlı veri alma sistemi okumak. Dakikada binlerce kelime okuyabilen insanlar var. Ancak TV, sinema gibi görsel veri aktaran cihazların aktardığı tek bir görüntüyü bile insanın bilinç düzeyinde algılayabilmesi için şu an ki insan zihni 3 saniyeye ihtiyaç duyuyor. Gerçi bu yöntemler kullanıldıkça, zaman içinde algılama hızı artıyor. Bu araçlar ilk kullanılmaya başlandığı zaman bu süre 10 saniyenin üstündeydi. Eski filmlerdeki uzun uzun süren sahneleri hatırlayın. Bir adamın evinden çıkıp arabasına gitmesi neredeyse dakikalar alırdı. Şimdi bir evden çıkışını görürsün.. bir arabaya binişi.. olay seyirci tarafından anlaşılmıştır. Kitap okumak için bir kelimeye 3 sn baktığınızı düşünsenize…

Sayfalar: 1 2 3 4 5

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız
4 kişi oylamış. 5 üzerinden 4.50

Deneme bölümündeki unsur 6,534 kez görüntülendi.

Etiketler: , ,

Görüşleriniz