Anlamak ve anlaşılmanın tarihi
19 Mart 2007 - 9:15
Yazının tarihi ne olursa olsun şu bir gerçek ki yazıyı kullanan insan veri iletiminde zaman ve mekanın sınırlarını aşarak kendisinin en gelişmiş yeteneği olan veri işleme yeteneğinin evrimi üzerinde bir çarpan etkisi yarattı ve diğer türler karşısında çok önemli bir avantaj daha yakalamış oldu. Artık bilgiyi şahsen iletmek zorunda dahi değildi. Kil üzerine yapraklara vs. gibi nesneler veriyi kaydedebiliyor. O nesnenin ulaştırılabildiği ve bu özel kodlama sistemini bilen herkese bu veriler iletilebiliyordu. Bu şekilde kayıtlı bir bilginin kodunun açılması işlemi, yani okumak dediğimiz şey, sisteminin doğası gereği insan beyninin gelişmesine çok önemli katkılarda bulundu. Çünkü bizim zekamızın gücü, gerçekte beynimizin anatomik yapısında değil, onu kullanma biçimlerimizden gelmekte. Şu anki insan beyni ile binlerce yıl önceki insanın beyni arasında kayda değer bir anatomik fark olduğu düşünülmüyor. Aynı durum normal ya da üstün zekalı dediğimiz insanlarla zeka özürlü insanlar için de geçerli. Öyleyse, anatomik bir fark yoksa fark nerde? Bilgisayar benzetmesinden gidersek, fark donanımda değil yazılımda.
Tanrı kusursuz bir donanımla yarattığı insanın yazılımın yaratma görevini kendisine bırakmıştır. Ancak çoğunlukla bunu kavrayabilecek eşik bilince ulaşamamış insanlar bu yazılımın yaratılması görevini çevre koşullarının insafına bırakmaktadır. Kimlik de diyebileceğimiz bu kişisel yazılımımız, doğduğumuz andan itibaren aldığımız verilerin ebeveynlerimizden alınan genlerimizde kayıtlı belli eğilimlerimizin filtresi eşliğinde harmanlanıp organize edilmesiyle oluşur. Zekâ diye tanımladığımız şey ise, bu kimlik dediğimiz yazılımın farklı işlevleri yerine getirmedeki etkinliği ve hızı demektir.
Bu işlevlerin etkinliği ve hızı ise beynin farklı bölümlerinin aynı anda ve koordinasyonlu çalışmasını gerektirir. Tekrar okumanın mekanizmasına geri dönelim. Bir şey okurken beynin görme merkezi çalışır yazılı sembolleri beyne iletilir. Kelime işlemcisi bu görsel şekilleri kavramlar çevirir. Beynin tamamen ayrı bir bölümü bu kavramları doğru bir biçimde organize etmeye çalışır ve tüm bu verileri organize hayallere çevirir. Yani okuma işlemini yaparken beyniniz aynı anda tüm bu işlemleri koordineli olarak yapmak zorundadır. Yoksa okuma işlemi tamamlanmaz. Yaşamın bir kuralı kullandığınız yeteneklerin artacağını söyler.
Üstün yetenekli çocukların daha çok kitap okudukları istatistiği beklide yanlış okunmuş bir istatistiktir. Buradaki istatistiki yorum hatasını futbolcuların bacaklarının kalın olduğu istatistik verisinde yola çıkarak varılabilecek “Bacakları kalın olanlar genelde futbola yeteneklidir” önermesindeki hataya benzetebiliriz. Çünkü bir insan futbol oynadığı sürece futboldaki yeteneğiyle beraber bacaklarını kullandığından dolayı da bacakları kalınlaşacaktır. Yani bu insanlar bacakları kalın olduğu için futbol oynuyor değiller, futbol oynadıkları için bacakları kalın. Aynı şekilde üstün zekalı çocukların daha fazla kitap okuduğu istatistiğini, aslında kitap okuma alışkanlıkları olduğundan yetenekleri artıyor şeklinde yorumlamak belki daha doğru olacaktır. Çünkü az önce de anlattığım gibi aldığınız verinin kalitesini göz ardı etseniz bile okuma işlemi doğası gereği beynin daha koordineli çalışmayı öğrenmesine yardımcı olur.
Tüm bunları üstüne okurken aldığınız verilerin Kimlik dediğimiz yazılımımızın gelişmesi için büyük bir besin kaynağı ya da hammadde sağladığı bilgisini de eklerseniz okumak dediğiniz eylemin insan ırkı üzerindeki etkisini anlamaya biraz daha yaklaşırız.
Kimlik dediğimiz kavram ne kadar gelişmişse elbette ki bu kavramın işlev yerine getirme hızı ve etkinliği de elbette o denli gelişecektir. Einstein iyi bir bilim adamı olmanın yolunun aynı anda iyi bir kültür adamı olmaktan geçtiğini söyler. Çünkü iyi bir kültür adamı sanat, siyaset, bilim gibi veri üreten ne kadar mekanizma varsa hepsi ile ilgilenir. Hiçbir zaman resim benim ilgimi çekmiyor. Zaten müzik ne işime yarar ki diye düşünmez. Ne ile ilgili olursa olsun insanın yarattığı her türlü veriyi toplamayı amaç edinmiştir. Bu bakış açısı, kimlik dediğimiz yazılımımız için muazzam bir hammaddeye sahip olmak demektir. Bu kimliğimizin tüm işlevlerinin de o denli olanaklı olması demektir.
Beyin öğrendiği her şeyi aynı zamanda şablonlar halinde kaydeder. Bir sorunla karşılaştığında da çözümü bulabilmek için sahip olduğu şablonlardan yaralanır. Üstelik şablonun neyle ilgili olduğunu umursamaz. Hatta bunun farkında dahi değildir. Okumak, bilimsel ya da sanatsal bilgiler edinmek aslında başka insanların yarattığı şablonları kopyalamak ve kendi arşivinize katmak demektir. Beyin yeni problemlerle karşılaştıkça bu şablonları ortaya çıkarır. Bunları arka arkaya dizer, birbirine ekler, çıkarır ve sentezler ve yepyeni şablonlar yaratarak karşılaştığı sorunlara çözümler bulmaya uğraşır. İşte okumak hem yeni bilgiler yani şablonlar öğrenmemize yardımcı olarak, hem mekanizması gereği beynimize yaptırdığı antrenmanlar sayesinde insanlığın evriminde önemli aşamalar kaydetmesinde yardımcı olmuştur.
Elbette ki tüm bu etki öyle bir anda gerçekleşmedi. Okumak ilk zamanlar elit bir tabakaya mahsus bir şey oldu. Zaten diğer insanların okumaya ilgi göstermesini gerektirecek bir şey de yoktu. Metrekareye düşen insan çok azdı. Şimdiki gibi bir şeyleri yazılı olarak düzenlenmesi gerekmezdi. Saray gibi bir şeylerin düzenlenmesi, hesaplanması, iletilmesi gerekliliği olan yerlerde yazı doğdu. Nasıl ki şimdinin veri kaydedicilerinin mesela bilgisayarın belli bir maliyeti varsa o dönemler içinde bu veri kaydedicilerin de belli maliyetleri vardı. Eski dönemlerde kağıdın çok pahalı bir malzeme olduğu biliniyor. Tüm bunların dışında elbette ki bir de yazının el ile yazılması zorunluluğu vardı. Sayfalarca yazının elle yazılması hem zaman, hem de bu kişilerin emeği gereği bir maliyet yaratmaktaydı.
Başar Tanrıken imzalı başka neler varmış burada?
- Keyif Adamı
- Anlayamıyorum!
- Karşı olma refleksleri
- Tuzak
- Göreli Şiir
- Böyle değildim
- Ben her sabah
- Şiir > Aşk
- Ödül ve Ceza
- Manifesto
- Şiir > Cevap
- Şiir > Bende








