Anlamak ve anlaşılmanın tarihi
19 Mart 2007 - 9:15
Bir nesnenin zihnimizdeki sessel karşılığıyla nesnenin kendisi arasında çoğunlukla hiçbir bağ yoktur. Ya da bir zamanlar varsa bile artık kalmamıştır. Örneğin Türkçe bilen birine “kedi” dediğinizde eninde sonunda kişinin aklına belli bir hayvan türü gelir ki bunun siyah, sarman ya da tekir olması tamamen ayrıntıdan ibaret görünür. Oysa “kedi” kelimesinin sessel özelliğiyle kedi nesnesi arasında bir ilişki yoktur. Hiçbir kedinin üzerinde kedi yazmaz ya da bu hayvanlar ortalıkta “kedi” “kedi” diye sesler çıkararak dolaşmazlar.
Buna rağmen biz Türkler bu kelimenin hangi hayvanın karşılığı olduğu konusunda bir şekilde anlaşmışızdır ve bu kelimeyi duyduğumuzda tüm Türklerin aklına sarman ya da tekir bu hayvan gelir. İşte kelimeler üzerindeki bu toplumsal sözleşmelerimiz sayesinde birbirimize belli veriler aktarmayı başarırız. Bu da bize doğada hızlı bacaklardan, güçlü çenelerden, renk değiştirip saklanabilme özelliğinden çok daha ilginç bir özellik kazandırır. Bu güçlü bir organize olma yeteneğinin yanında, yaratılan tecrübelerin türün bir başka üyesi tarafından yaşanmasına gerek bırakmadan aktarılabilmesidir.
Elbette ki diğer canlı türlerinin de kazandıkları tecrübeleri yeni gelen nesillere aktarma yolları vardır. Birçoğunun mekanizmasını hala tam olarak anlayabilmiş değiliz. Ancak canlı türlerinin çoğu hızlı birer tecrübe aktarım mekanizmasına sahip olmadıklarından türlerinin devamı için çözümü çok yavru yapmakta bulmuştur. Yavruların çoğu belli bir yaşam tecrübesi kazanamadan ölecektir. Yavru sayısının artması yavrulama olgunluğuna ulaşana kadar yaşayıp yeni yavrular yapabilecek birey sayısını arttırmak için bir çözümdür. Bu gün türlerin doğal düşmanlarını daha önce hiç karşılaşmamış olsalar dahi içgüdüsel olarak tanıdıklarını biliyoruz. Hayatı boyunca hiç leopar görmemiş dahi olsa bir maymun, bırakın bir leoparı, leopar desenli bir kumaşa bile tepki verir. Leopar maymunun doğal düşmanıdır. Bu düşmanlık genlere kadar işlemiştir. Yani diğer türler de edindikleri tecrübeleri yeni nesillere genlerle aktarmanın yolunu biliyorlar. Ama bu mekanizmanın oluşması yüzyıllar, belki de binyıllar alıyor.
Oysa insan konuşmak dediğimiz mekanizmayı geliştirdiği andan itibaren bu süreci kendisi için kat ve kat hızlandırmış oldu. “Bak bu meyveleri yeme, çünkü karnını ağrıtıyor” cümlesinin bile pek çok zaman hızlı bacakların ve güçlü çenelerin karşısında her an dinç ve tetikte kalabilmek demek olduğu düşünüldüğünde insan türünün rakipleri karşısındaki avantajı daha iyi anlaşılabilir. Her bireyin o meyveyi yiyerek sonuçları deneyimlerine katma gerekliliğinin azalması, çoğunlukla her seferinde bir yavru doğuran ve yavrunun yavrulayabilecek olgunluğa erişmesinin en az 10-15 yıl zaman ve türün diğer üyelerinin yüksek çabalarını gerektiren bir tür için bulunmaz bir nimettir.
Aslında tam olarak konuşmak gibi olmasa da pek çok tür bireyler arasında veri aktarmanın yollarını farklı şekillerde yapmayı öğrenmiştir. Örneğin arılar buldukları bir besin kaynağının yerini bir çeşit dans yardımıyla birbirlerine iletirler. Karıncalar benzer bir mantıkta kimyasalları kullanarak iletişim kurarlar. Piknik yaparken gördüğünüz bir arı ya da karıncanın çok geçmeden onlarca arkadaşıyla döndüğüne şahit olmuşsunuzdur. İşte bunu yapmalarını sağlayan, bizdeki konuşmanı karşılığı belli mekanizmaları vardır. Memeli türlerinin hemen hepsinin hatta kuş türlerinin seslerini inceleyen bilim adamları bu canlıların çıkardıkları sesleri “Buradayım, varlığıma dikkat edin” anlamına gelen havlama, “Eğer benden uzak durmazsan sana saldıracağım” anlamında hırlama gibi karekteristik bölümlere ayırmayı başardılar. Bazı ağaç türlerinin böceklerin saldırısına uğramış bireylerinin, yaydıkları bir koku sayesinde diğer ağaçların böcekleri kendilerinden uzak tutacak belli salgılar salgılamasını tetiklediği biliniyor. Yani pek çok tür veri iletmenin yöntemlerini kendince geliştirmiştir. Ama bilinen hiçbir tür yoktur ki veri iletmeyi ileri götürüp veri kaydetmek haline getirsin.
Diğer türlere göre daha gelişmiş ve ayrıntılı veri iletimini geliştiren, yani konuşmayı başaran insan, verileri kaydetmeyi başardığında diğer türler karşısında çok daha büyük bir avantaj daha yakalamış oldu. Yani insanoğlu yazıyı keşfetti. Bu insanın keşfettiği ilk veri kayıt yöntemiydi. “Söz uçar yazı kalır.” Yazı keşfedildiği anda insan iletişimindeki (ya da tecrübe aktarım mekanizması da diyebiliriz.) zaman ve mekan sınırları ortadan kalktı. Artık birey bir başkasına veri iletebilmek için diğer bireyle aynı anda aynı yerde olmak zorunda değildi.
İnsan yazının temellerini mağarasının duvarlarına çizdiği şekillerde attı. Duvarına bir avlanma sahnesi çizen bir insan bu sahneyi yalnız dostlarına değil, kaçıncı nesil torunu olduğunu dahi artık bilemediğimiz bizlere kadar aktarmayı başardı.
Aslında konuşmayı öğrenmiş, beyni belli bir gramer dahilinde disipline olmuş, her kavrama bir ses yapıştırarak beynine kaydetmeyi öğrenmiş insanın, aynı şeyi sesler yerine bir yerlere çizilmiş işaretlerle yapabilmesinin tarihinin yalnızca birkaç bin yıllık olması bana oldukça şaşırtıcı geliyor. Bilgi kıvılcımlar gibi bir yangına dönüşene kadar defalarca karanlıkta parlayıp kaybolmuş olmalı. Ve bizler yalnızca yangını çıkarmayı başaran kıvılcımların farkındayız. Muhtemelen İnsanın keşfettiği pek çok şey gibi yazı da defalarca farklı yer ve zamanlarda farklı insanlar tarafından defalarca farklı şekillerde keşfedildi. Pişmiş kil ya da papirüs gibi nispeten daha kalıcı malzemeler kullanılana kadar bulunmuş yöntemler zaman içinde yok olmuş olabilir.
Başar Tanrıken imzalı başka neler varmış burada?
- Keyif Adamı
- Anlayamıyorum!
- Karşı olma refleksleri
- Tuzak
- Göreli Şiir
- Böyle değildim
- Ben her sabah
- Şiir > Aşk
- Ödül ve Ceza
- Manifesto
- Şiir > Cevap
- Şiir > Bende








