Mutlu bir hayatın olması gerektiğine bizim ikna oluşumuz neden ve nasıl oldu! Kim bizlere iyi bir hayatı vadetti! Kutsal bulunan kitaplarda Tanrı’nın ağzından dahi “Ben özgürüm” cümlesine rastlamamışken, sınırlı hayallerle özgürlük düşüncesi nasıl oldu da bir hayatın çok daha ötesine çıkabildi. Her şeyin pahalı olduğu bir zamanda mutlu olmak bu denli lüks olmuş, neyi seçmemiz gerekliliğine başkalarınca karar verilmişken, kendimiz olabilmemiz için defalarca başkalaşmadan, gerçekten özgür ve mutlu olunabilir mi!
Yürümeye emekleyerek başlıyoruz; büyüdüğümüzde ise yürümemek için emekli oluyoruz. Seviyoruz vuruyoruz, seviniyoruz vuruyoruz, istiyoruz vuruyoruz, kızıyoruz vuruyoruz, alıyoruz vuruyoruz; hep vuruyor, yaşamda vurulmayacak (!) tek bir alan bırakmıyoruz.
Sahip olduğunuz ya da kiraladığınız eve mi, yoksa bulunduğunuz semte mi para ödüyor veya onları alıyorsunuz? Merkezî bir yerde olmak sizi neden bu kadar ilgilendiriyor ve neden hâlâ insandan uzak yaşam alanlarında aklınız? İnsandan uzak yerleşim yerlerini tercih ederken neden iletişim araçlarının son modellerini tercih ediyorsunuz?
İyi şeyler yapabilmek için yabancı dil öğrenmeye başlıyorlar ve “Derdimi anlatabilecek kadar konuşabiliyorum” diyorlar.. “Bir yabancı dili iyi bildiğimizi söyleyebilirken, Türkçe’yi iyi bildiğimizi iddia edemiyoruz” (1). Öz dilimizde bir derdi ifade edemeyip içe kapanırken başka bir dilde gerçekten dışa açılabiliyor muyuz?
25-30 yıl önce depresyon sözcüğü bu kadar duyulmamışken nasıl oluyor da bugün birçok kişi depresyonda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyor. Doktora görünmekten uzak durup kendi içine gömülen hastayı görenlerin, dinleyenlerin bu durumu rahat karşılaması sizlerde bir rahatsızlık yaratmıyor mu gerçekten! Kanser, AIDS ya da başka bir ölümcül durumla karşılaşıldığında büyük tepkiler verilirken, depresyonda olan birini düşünmekten dahi uzak kalınabiliyor. Oysa “Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.” (2) Ve insanlar, böylesi ölümcül bir hastalığın teşhisini kendilerine koyabiliyorlar.
Hayatı akışına bırakmak ne demek!? Gerçekten de buna hakim olduğumuzu söyleyebilir miyiz?! Bizler kimiz ve dünyanın ekonomik işleyişiyle hırs ve intikam kültürünün her geçen gün biraz daha büyüdüğü bir yerde kim olmaya çalışıyoruz! Hayatlarımızı beğenmediğimiz gibi, ölümleri de beğenmiyor, hiçbir ölüme ikna olmuyor, kabul etmiyoruz.
Geleceği mi bekliyorsunuz yoksa gelecekten bir beklentiyi mi?
“Yaşamınızı düşünün!
Nedir yaşadığınız? Uzatmak istediğiniz yaşamınıza gerçekten bakın!
Nedir yaşamınız?
Sürekli bir savaşım, sürekli bir karmaşa, hazzın ara sıra parlayışı, sıkıntı, korku, acı, umutsuzluk, kıskançlık, hırs - hastalıklarıyla, küçüklüğüyle budur gerçekten de yaşamınız.
Ve siz bu yaşamı ölümden sonraya uzatmak istiyorsunuz! (3)
Oturdukları binaların balkonlarını odaya çeviriyorlar. Çevreden ne kadar iyi bir şey yaptıklarına dair onay bekliyorlar… Dışarı açılmaktansa içeri toplanıyor, kapanıyor insanlar. Çocuklardan olgunluk bekliyorlar. Kırmamasını, dağıtmamasını, toplamasını, geçim sıkıntılarını anlamalarını istiyorlar. Zamanlarına uymayacak bir gelişimi beklemek elbette randevu özürlü kılacaktır çocukları. Ne kadar zeki, ne kadar akıllı da bulsak bazı kişileri; buluşacağınız bir vakit, çok az insan söz verdiği saatte ve yerde olur. Gecikme için sizi aramaz, siz aradığınızda ya ulaşamazsınız ya da bilmeniz gereken bir mazereti geç öğrenmenin sıkıntısını yaşarsınız. Hiçbir teknolojik gelişim, iletişimlerine fayda sağlamaz bu insanların. Beklentiler içinde geçirdikleri Zaman, elbette bir gün kendileriyle olan randevularında ömürlerini zorlayacaktır. Biraz da bu sebeple “Her ölüm erken ölüm” (4) olacaktır alışkanlıklarına.
Toplu konutlar…
Satışlardaki kampanyalar…
Her geçen gün artan yaşam alanları… Göz alıcı ayrıntılar… Sizler evlerinizdeyken, bahçenizde oynayan çocuğunuzu –güvenlik adı altında– ekrandan izleyip; kimlerle hangi tür oyunları oynadığını, kiminle ilgilendiğini, kime âşık olduğunu, sizlerden utandığı için saklamak istediği şeyleri tüm açıklığıyla takip etme olanakları da sunuluyor.
Bugün son demlerini yaşayan “Sır” sözcüğü, yarın, – güvenlik adı altında – sözlüklerden de kalkabilir.
Bunlar toplu yaşamak için yapılan birer kolaylık. Fakat tüm ölümler de neredeyse toplu artık… Ve -güvenlik adı altında– uydudan izlenebiliyorlar. Deprem, sel, savaş, kazalar, saldırılar, ihanetler… Toplu konutlar arttıkça toplu mezarlar da artıyor… Topluluklar arttıkça güvensizlikler de, silahlanmalar da artıyor. Ki hemen her şeyin reklamla satıldığı bir dönemde, silahların görsel yayınlarca reklamı yapılmadan böylesi yüksek satışları da yadsınacak gibi değil. Toplu konutların şehir merkezlerine bağlantıları arttırıldıkça, mezarlıklar da yaşam merkezlerinden olabildiğince uzağa alınıyor artık. Bireysel ölümler oldukça azaldı. Ölüme sebebiyet veren şeyler ve ölümün bir cinsiyeti yok. Hiç ölünmemiş bir ölüm biçimiyle kaç kez karşılaştınız? Sizi şaşırtan, bir ölümün biçimi mi, yoksa biçime yön veren hikâyesi mi oldu? Ölmelerimizdeki bu ezber ve cinsiyetsizleşme, her geçen gün biraz daha artacak.
Önümüzdeki yılların nüfus ortalamaları verilirken neden yeni doğumlar aklımıza geliyor. Ve ortalama bir ömür neye göre değerlendiriliyor. Bugün Amerika’da, Avrupa’da yaşayanlarla, Afrika’da, Irak, Afganistan ya da Filistin’de yaşayanların ortalama ömürleri neye göre değerlendiriliyor. “Geleceğin şehirleri Dubai’deki mimari harikaların değil, Kahire mezarlıklarında.” (5)
Yaşamlarımızın oluşmasına sebep sevişmelerde nasıl bir pozisyonun ürünü olduğumuzu kestirmek hiç de zor değil… Ölmelerimiz de, doğumlarımızdan bağımsız kalmıyor. Hep birbirinin aynı.
Doğrularımız;
hatalarımızın hata oluşuna ya da
doğru bildiklerimizin doğru olduğuna dair bizi ikna etmeli,
diye düşünüyorum…
Bilmiyorum bu nedenli doğru..
Göksel Bekmezci
(1) Sabiha Özdemir (2) Saul Bellow (3) J. Krishnamurti (4) Cemal Süreya (5) Gündüz Vassaf









