Canım hocam, ustam Muzaffer Hiçdurmaz’a… Ve hepimiz için…

Yaşamın tüm akışkanlığına, durağanlığına, tüm planlılığına, tesadüfiliğine, tüm muhteşemliğine, yavanlığına, tüm uzunluğuna, kısalığına, tüm her şeyliğine ve hiçbir şeyliğine inat; akışkan, durağan, planlı, tesadüfi, muhteşem, yavan, uzun, kısa, her şey ya da hiçbir şey olan; kurgulu, kurgusuz, derin, sığ, acemi, usta, nedenli, nedensiz filmler yazıyor, yönetiyoruz; oynuyoruz, seslendiriyoruz onları ve izliyoruz.
Film çeviriyoruz. Yani varoluş durumumuza ihanet ediyor, yaşıyor ve yaşatıyoruz. Genç, yaşlı kadınlar ve erkekler biçip dikip giyiniyor, soyunuyor, giydiriyor ve soyuyoruz.
Mutlu-mutsuz dekorlara, gülen-ağlayan suratlar boyuyoruz. Söylenmiş sözlere kaynaştırma harfleri ekleyip, söylenmemiş sözler yapıyoruz.
Susturucularını kalem uçlarımıza takıp çıkartabileceğimiz uzun namlulu diyaloglarla monologlar kazıyoruz kâğıtlarımızın sağ yanına. Ak sayfaların sol yanına ise -diyalogları bol hayata karşı- mim ustalarını kıskandıracak mizansenler döşüyoruz.
Ömürler alıp ömürler satıyoruz. Nice nice kimliklerin ebeliğini yapıyor, lohusa şerbetlerini döktürüyoruz. Başlarımıza kırmızı kurdeleler dolayarak da kendi zaferlerimizi kutluyoruz. Kimilerininse urganı, kını, celladı oluyor; aynı sarhoşluğu tekrar tekrar yudumluyoruz.
Ömür tacirliği yapıyoruz. Üretiyor, can veriyor, var ediyor ve yaratıyoruz. Vampir dişlerimizi, ellerimizi ısırarak, etlerimize saplayarak saklıyoruz.
Peki ya zaman, onu ne yapıyoruz?..
Kimi zaman farkında oluyoruz zamanın. Zaman zaman hesaba katamıyoruz zamanı. Kum saatini, bizi hiç de yormayan el hareketimizle tersine çevirirken, saatin dar boğazından aşağıya kaymakta olan küçücük, önemsiz, alelade bir kum tanesi olduğumuzu, düşüş ivmemizi hesaplamaya çalışırken anlıyoruz. Çünkü her şey birdenbire oluyor ya da bize öyle geliyor.
Evet evet, birdenbire… Birdenbire yaşa, cinse, zenginliğe, yoksulluğa, ahlaka, ahlaksızlığa, akla, aptallığa, güzelliğe, çirkinliğe, iyiliğe, kötülüğe, gülümseyişe, gözyaşına aldırmadan ölüm çıkageliyor. Hiçbirimiz “hoş geldin!” diyemiyoruz. Ama o, bunu da umursamıyor.
Ölüm geliyor. Kâğıdımızın sol yanına kuruluyor. Bembeyaz sayfanın sağ yanında bir sessizlik, birkaç puntoluk bir boşluk oluyor.
…
“Ayastefanos’taki Rus Abidesi” yıkılıyor önce… “Yılanı Öldürseler” diyor birileri ve bir oğul canını alıyor anasının… “Duvar”ın ardında, sübyan koğuşundan, “Yusuf ile Kenan”ın yaşlarında bir çocuk vuruluyor kaçarken. Küçük küçük bedenler, büyük büyük bedeller ödüyorlar… Bayram şenliğinin “Diyet”ini de yeni “Gelin”, minik “Kahraman”ını, “Osman”ını kurban vererek ödüyor… “Karılar Koğuşu”ndan bir karı asılıyor. “Hanım Kuzu”nun sandalyesini, çingene yanaşmayınca, it zehirleyicisi gardiyan tekmeliyor, it zehirlemeye hiç benzemese de yaptığı… “Hanım Kuzu”nun yapamadığını, çingenenin yapmadığını, “Anayurt Oteli”ni işleten, şu “Zebercet” denilen adam yapıyor ve tekmeliyor kendi sandalyesini. Böylece -kendisininkiyle beraber kara kedinin dokuz canını da eklersek- tam on bir cana kıyıyor “Zebercet”… Adalı “Hanım”ın kedisi ise vermiyor “Hanım”a canlarından birini. “Hanım”ın gözleri teninin cansızlığını yalanlarcasına bakakalıyor uzaklara… Uzaklardan, şehirden, makina sesleri yükseliyor. İş makinaları çalışıyor, düzen işliyor; “Çark” dönüyor. Taze fedailer arıyor açlığını bastırmak için…
…
Evet, ölüm geliyor. Kâğıdımızın sol yanına kuruluyor. Bembeyaz sayfanın sağ yanında bir sessizlik, birkaç puntoluk bir boşluk oluyor.
…
Bininci sahne veya bilmem kaçıncı plan, iç/gün ya da dış/gece; mütemediyen dönüşüyor, dönüştürüyoruz.
Yaşam yeniliyor kendisi gibi bizleri de. Ya bir duygu seli oluyor, ya bir beyin fırtınası. Daima bir şeyler olması gerekiyor bize göre.
Belki o büyük depremi bekliyoruz, büyük değişimlerimiz için. İçimizden birkaç viyadük koparıp götürsün istiyoruz acıtsa bile. Yıkmadan bina edememenin kolaylığına sığınıyoruz. Belki de hayatın özü bir erozyon ve biz aşınıp kayıyor, kapılıp gidiyoruz yalnızca.
…
Ne hepsi, ne hiçbiri; belki bir kısmı ya da çoğu…
…
Dün ölüme “hoş geldin!” diyebileceğimi sanırdım. Bugün bir film izledim… Yaşlı adam, genç kadına:
- Ölüm gelecek nasıl olsa, yaşamayı bilmek gerek!
diyordu…
…
Yarın mı?.. Yarın yaşamayı düşünüyorum. Hayatın matematiği benim için işlem yaparken, ben güleceğim, ağlayacağım, öğreneceğim ve filmler yazıp yöneteceğim, oynayıp seslendireceğim onları, sonra da geçip karşılarına izleyeceğim.
Siz de bir düşünün derim ben. Yaşamayı yani. Çünkü:
- Ölüm gelecek nasıl olsa, yaşamayı bilmek gerek!
Burcu Sevil Şahin
03.03.2002/ (Muzaffer Hiçdurmaz’ın doğum günü)
İlk Yayım:
Wesvese dergisi, İstanbul,
Nisan-Mayıs 2002, Sayfa 33-34








Çok güzel bir yazı gerçekten; hem anlattığı şeyler hem de onları anlatma biçimi fevkalade; aynı tonlamayla birbirini izleyen cümleler çok keyifli bir okuma sunuyor aynı zamanda. Tebrikler…
”Belki o büyük depremi bekliyoruz, büyük değişimlerimiz için. İçimizden birkaç viyadük koparıp götürsün istiyoruz acıtsa bile. Yıkmadan bina edememenin kolaylığına sığınıyoruz. Belki de hayatın özü bir erozyon ve biz aşınıp kayıyor, kapılıp gidiyoruz yalnızca.
- Ölüm gelecek nasıl olsa, yaşamayı bilmek gerek!”
Ruhuna, kalemine, yüreğine sağlık!