“Vatan senden hayat umar,/ Sen yaşarsan o canlanır;/
Vatan için ölmek de var,/ Fakat borcun yaşamaktır…”(1)
Piyasada “asker desenli” çocuk bezlerinin satışlarını gördüğümde, gelecek haber bültenlerini, verilen şehit haberlerinde ekran ve gazetelere yansıyacak kahraman duruşlu fotoğrafları da görür gibi oldum. Donanması, Gelibolu’da başarısızlığa uğradığında generallikten geri hizmete alınan Ian Hamilton’ın “Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker görmedim” sözüne şaşırmamalı doğrusu.
Bilgisayarlardaki savaş oyunlarıyla geleceğin askerleri çoktan büyümeye başladılar. Şimdi üniformalarını ergenliklerinden sonra değil, bebekliklerinden itibaren taşımaya başlayacaklar. Çünkü burada, bir savaşta hayatta kalanlardan daha çok ilgili gösteriliyor ölenlere. Askerliğini yapmak bir görev, vatan için ölmekse bir onur(!)dur. Ne yazık ki bu onuru, ölenler asla bilemeyeceklerdir. Fakat bugün, bu onurla büyümeyi hedef haline getirttikleri bebekler için, ölmek, büyüdüklerinde yaşamaktan çok daha keyif verecektir.
“Bu ülke, teröre, Kurtuluş Savaşı’ndan daha çok zayiat vermiştir” (2).
2007 döneminin haber bültenlerinde maç skorlarına benzemeye başlayan ölen asker ve teröristlerin sayılarıyla, sokaklara dökülen halklar tek bir ağızla bir takımın taraftarları gibiydi ne yazık ki. İnsanlar evlerinde otursalar da, sokak ve caddelerde, şehit ya da gazilerin isimleri dolaşıyor artık. Her şeyi devletten bekleyen halk, çocukları dışında her şeylerini devletten esirgiyor. Cenazelerinde kimi, “Bir oğlum daha olsa yine vatana verirdim” diyor, kimi de “Vatan sağ olsun” diyor. Bu kadar sevdikleri vatan için neler yapıyorlar acaba. Neden bunları söyleyen kişilerin vatana bir katkılarını görmüyoruz! Cenaze görüntüleri olmasa kendilerinin varlığını dahi bilemeyeceğiz. Madem böylesi seviyorlar bu vatanı, en azından olumsuz değişen tabiatta nasıl bir önlemle hayattalar. Daha mı az su kullanıyorlar, düzenli vergi mi veriyorlar! Oy verdikleri partileri neye göre tutuyorlar. Kaçı okuma yazma biliyor! Öğretmen, doktor eksiği olan köy, kasabalara destek mi oluyorlar, çocuklarını bunun için mi yetiştiriyorlar. Hayır. Onların ölmelerini vatana bağlayacak kadar, bilinçsiz bir hayat sürdürerek yaşıyorlar. Neden Doğu’da seyahat yok. İnsanlık tarihine dair zengin bir kültüre sahip o topraklar, neden turist ziyaretleriyle dolup taşmıyor.
2003 yılında kurumsal bir markanın sunuculuğunu yaptığım zamanlar, Malatya’dan Diyarbakır’a yola çıkacağımız günün ortalarında, Emniyet’ten “Yola gece çıkmayın, tehlikeli olabilir” uyarısı gelmişti. Teşekkür mü etmeliydik yoksa neden kendi ülkemizde tehlike içinde yol alacağımızı mı sorgulamalıydık! Bizim vergilerimizden maaş alan emniyet, bizleri sadece uyardı. Son yıllarda devlete bağlı ya da özel güvenlik birimlerini meslek edinen birçok kişinin, hiçbir iş tutturamamasından dolayı son tercihleri olduğunun herkes farkında. Mersin’de bir karakolun damında yetiştirilen uyuşturucu maddelerden, Hrant Dink cinayetine değin ve daha birçok şeyde adı olumsuz olaylara karışan güvenliğe nasıl güvenebileceğiz.
2007 yılının Ekim ayı sonunda Tatvan’da askerliğimi bitirip Adana’ya dönmek için, Toplanma Merkezi’ne gitmek zorundaydım. Genel güvensizlikten dolayı üç gün de fazla kaldığım birliğimde on iki saatlik yola altı gün önce çıkmam nasıl açıklanabilir! İşini hakkıyla yapan, olması gerekenleri üşenmeden, insanları yormadan söyleyip, kibarlık gösteren devlet memuru ya da özel şirket çalışanlarına dahi şüpheyle bakan bir toplum burası.
“Kendinizde en beğenmediğiniz yönünüz nedir? diye sorulduğunda, ‘Çok vericiyim’, ‘İnsanlara hemen güveniyorum’, ‘Yalan söylemeyi beceremiyorum’ diyorlar… Çünkü ruhlarımız kirli artık!” (3).
NTV kanalının bir programında, “Olması gereken şeylere neden teşekkür ediyorsunuz?” demişti Murathan Mungan. Yine bir TV’nin yarışma programında “Benim oğlum olsa bu vatana vermem” diyen Bülent Ersoy’la aynı programda “Ben oğlumu feda ederim” diyen Ebru Gündeş’i çılgınlar gibi alkışlamadı mı seyirciler! Kimi haklı buldular kimse anlamadı. Çok sevdikleri bu vatan için, çocuklarını feda etmekten başka ne yapıyor bu insanlar.

Çatışmalarda öyle bir ölüm halini alıyor ki cesediniz, yaşamınızda göremediğiniz çok şeyin imkânları sunuluyor geride bıraktıklarınıza. Her zaman, bir tören mangası olduğu gibi, mezarlıklar da ambulanslardan çok daha önce hazırdır. Türkiye’de hastanelerdeki hazır yatak sayısından daha çoktur mezar sayısı. Her an toplu bir ölüm yaşanabilir bu ülkede. Doğum günlerinde kendilerine yapılan sürprizlere hâlâ şaşırıp, alışık olamasa bile insanlar, doğa ve benzeri afetlere hazırdır bu topraklarda. Elbette sadece felaketlere değil, iyi niyetli dualarının kabulüne de… Hayatları boyunca bir ambulansa binmek istemeyebilirler. Öyle bir an olur da, gerçekten binmek zorunda kaldıklarında, ambulansın gecikmesinden dolayı binmeye ömürleri yetmediğinde, kabul olan bu duaları için son nefeslerinde teşekkür ediyorlardır muhtemelen.
Zamanında olay yerinde olan sağlık araçları hâlâ haberlere konu olabiliyor televizyonlarda.
Yaşamak için bir işi, bir iş için de maaşa aldırmaksızın sigorta primlerinizin düzenli yatırılmasını yeterli bulup, ortalamanın üzerinde bir yoğunluk ve zamanla çalışıyorsanız eğer, hayatınızı bir şeyler karşılığı değil, yok yere dahi satamıyorsunuz demektir. Hiçbir şeyin garanti olmadığı bir gezegende sigortalı olmak hayatınızda bu denli önemliyse sizler için, “Kendine iyi bak”, “Kendine dikkat et” diye vedalaşanlardansanız bir de, sizler gerçekten hasta ve haklısınız demektir.
Bu ülkede karşıdan karşıya geçerken, hayvanlardan daha çok ölüyor insanlar. “Ölüm, doğası gereği eğlendirici” (4) olsa da, hızla kurulan ve her geçen gün sayısı artan Yaşam Merkezleri de eğlencenin tadını kaçırabiliyor doğrusu. Geçirdiği trafik kazasından sonra boynundan aşağısı felç olan yirmi beş yıllık resim öğretmeni Tuğrul Cankurt, ailesi ve diğer yakın çevresine verdiği zahmete katlanamadığından, “Kendimi ve ailemi kurtarmak istiyorum” diyerek devletten ötenazi hakkı istedi. Yirmi beş yıl düzenli olarak ödediği sigortasından tam anlamıyla faydalanamadığını söyleyen Tuğrul Cankurt, “Ne yaşamama ne de ölmeme izin veriyorlar” (19.03.2008) diyor… Evet, sağlık sistemi sadece hastaya değil, onun yakınlarını da düşünüp, yükü hafifletmek durumunda. Yıllarca ödenilen bedelin olumlu dönüşü olmalı. Bir sağlık kurumu, hastalandıktan sonra iyileştirmek için değil, hiç hasta olmama üzerine kurulmalı.
Durmaksızın silah satışlarının artması, suçluların çoğalması, özel güvenlik sistemlerinin gelişmesi, ilaç sektöründeki olumsuz hareketler ne yaşayanların refahını, ne de o ülkenin büyüdüğünü gösteriyor. Tanıtım reklamlarında sevimli bir görsel şölene dönüşen, “’Geleceğinizi’, ‘Paranızı’, ‘Yarınlarınızı’, ‘Evinizi’, ‘Sevdiklerinizi’ Güvence Altına Alın!” sözleri birer tehdit mesajı mı acaba!?! Birçok hastane ve cezaevinde boş yatak yok. Ölecek olanla öldürene yer kalmadı.
Türkiye’de suç oranı en düşük şehirlerden biri olan Sinop’un, hem gardiyanı hem de Cezaevi ünlü. Bir de öncesinde ünlü olup, orada ceza çeken kimi ülke aydınları… Cezaevi bugün müze olarak kullanılıyor. Güneri Civaoğlu’nun, Jack Daniel’s viskisinin üretildiği, nüfusu üç yüzü geçmeyen Moore Kasabası’nda izlenimlerini kaleme alırken, dünyanın en ünlü viskilerinden birini üretiyorlar ama köyde içkinin yasak olduğunu dile getiriyor. “Bar yok, markette içki satışı yok. Köyde küçücük bir hapishane var ama artık müze olarak kullanılıyor.”
1994 yılında Tennessee Eyalet Meclisi’nin çıkardığı bir kanunla Jack Daniel’s, Tennessee Viskisi içeren hediyelik sürahiler satmaya başlıyor ve satılan her üründen Moore Kasabası’na 3,50 ABD Doları bağış yapılıyor. Evet içkinin yasak olduğu bir kasabanın dünyaca tanınan içkisi, kasabanın sürekli gelir getiren bir üretimi haline dönüşüyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Rize’de hidroelektrik santrallara karşı çıkan çevrecileri “Boş vakitlerini değerlendirenler” diye nitelemesinin ardından, suç oranının az olduğu Sinop’ta nükleere karşı gençlerce kurulan ekolojik kampa jandarma baskın yaparak gençleri gözaltına aldı.
Bizler gerçekten barışçı mıyız? Her zaman her yerde basitlikle dile getirdiğimiz bu yaklaşım sadece bir söz mü yoksa. Amerika’nın Irak’ı işgalinde İncirlik Havaüssü’nü kullanıma açanlar, her gün gazetelerde rastladığımız yok yere birbirlerini öldürenler; erkeklerini teröre, kızlarını töreye gönüllü verenler, bu ülkenin insanları değiller mi!?!

Kahramanlıklarla dolu “tarih kitaplarımızda yoktur kendimize nasıl kıydığımız.” (5). Yıllarca okul sıralarında Osmanlılar saldırdığında fetih, karşı ülkeler saldırdığında işgal diye okuduk tarihi… Ve belki de tarihin kendi başına verdiği en büyük ders “Tarihi tanımadan tarihçiyi tanı” (6) gerekliliği oldu bizlere.
Sadece Türkiye üzerine oynanan oyunlar değil, eğer varsa Türkiye’nin oynadığı oyunlardan da söz edilmeli. Hiç kimse masum değil. Oyuncaklar bile… Bunca insan neden yaşadıklarını bilemeden, ne için öleceklerine ikna edilebiliyorlar. Çünkü onlar, bir hayata sahip olduklarının farkında dahi değiller.
Şampiyonların öyküleri ne denli acıklı olursa öylesi kabul görüyor. Bir güreşçinin, bir koşucunun, hatta bir futbol takımının dahi şampiyonluk hikâyesi anlatılırken, onların kendi imkânlarıyla, zor şartlarda çalışmalarının görüntüleriyle gurur duyan bir ülke burası.
Sevgili Sunay Akın’ın, öğrencisi olduğum yıllarda, bir dersinde söylediği söz yetiyor çok şeyi anlatmaya, “Bir ülke düşünün ki, bilim adamlarını felaketlerden sonra tanıyor!”
İşte hepsi bu.
Göksel Bekmezci
(1) Tevfik Fikret, (2) Osman Pamukoğlu, (3) Sabiha Özdemir, (4) Küçük İskender, (5) Gündüz Vassaf, (6) Edward Hallet Carr








Fevkalade bir yazı olmuş. Çok doğru konulara çok yerinde tespitlerle değinmişsiniz. Militarizmi bebek ruhlarına işleyen bir fütursuzluk… İçi boşaltılmış bir vatan anlayışı için yaşamaktan vazgeçenler, buna özendirenler, teşvik edenler, ölmüyorsan yaşamıyorsun diyenler… Yaşayabilmek için çırpınanlar karşısında ölümü yüceltenler… Ölümleriyle bu bu çirkin düzeni yaşatanlar…
gökselin
olmus
yağdırmıssın
yağmurlarını
topraklarına
sağolsun,
feda olsun
yazıların yorumlara…
Dostum çok güzel bir yazı olmuş tebrik ederim.Bir çok insanın aklına bile getirmediği Türkiye’nin sorunlarını ne güzel yorumlamışsın. Yüreğine sağlık.
Önce gözlüklerini takıp, görüş açılarını 0′a indirgeyen insanların, nefes almak için bile bir sanrı yarattıkları günümüzde, pek şukela, pek yerine gidesi olan bir metin.
Tebrikler, kaleminde çelik sağlamlığı olur umarım.
güzel tespitler ve akı(l)cı bir anlatım tebrik ederim