
Çiçek
Sevimsiz bir dönemim sanırım bu süreç. Kendi kendime kaldığım ender anlardan birinde mutlu olmam gerekirken nedense dev bir boşluğun varlığını bir kez daha duyumsamanın sancısını çekiyorum. Sebepsiz yere irdelerken birçok şeyi kendimi de görüyorum dev bir aynada. Bildim bileli hep bir bakma durumundayım dünyaya; insanlara…
Bugün adını sanını hiç bilmediğim bir çiçeğe bakarken yakaladım kendimi. Çiçek olabildiğince arsız, sere serpe dolanıyordu toprağın üzerinde. Belki de değil, kesinlikle çok değerli bir çiçek değildi. Ama o duruşu, o salınması; nasıl da mağrur, nasıl da masumdu. Hem mağrur hem de masum olmanın o kendine has duygusunu gördüm çiçekte. Bir arı ise çiçekten çiçeğe konma oyunu oynuyordu sessizce. Arının sessiz olmasını yadırgamama rağmen onun bu davranışını mazur gördüm. Çünkü çiçekler öyle bir eda ile çırılçıplak yatıyorlardı ki, bir arının vızıltısından rahatsız olmaları içten bile değildi. Bol ve sık yeşil yapraklarının üstlerinde şeker pembesi minik çiçeklerle bezeli ama tam ortasında ise sarı minik çiçeklerle çevrili bir şaheser seyrediyordum anahtarımı beklerken. Bir anahtar beklerken, yapılma ihtimali en son olan bir şeydi belki de bir çiçeği gözetlemem. Hatta onca çiçek arasında, okuduğum kitabın ayracı olmadığım için bir tanesini koparıp, kendimi ondan bir kitap ayracı yapmayı düşündüğüm için şanslı çiçeği seçmiştim bile anahtarımı beklerken. Tüm simetrisi ile baş döndürücü bir güzelliği vardı. Sen hiç kitap aralarında çiçek kuruttun mu?
Çok eskiden biri bana papatya adını takmıştı. O günden sonra papatyalara takmıştım ben de kafayı. Her papatya mevsiminde irili ufaklı papatyalardan kendime bir demet yaptırıp masamın başına onları koymak âdetim olmuştu. Sonra içlerinden birini seçip o günlerde okuduğum kitabın arasına koyup onu sonsuzlaştırırdım. Her seferinde en kusursuz papatyayı seçtiğim için kendimle gurur duyar, bir dahaki sefere daha iyisini bulacağıma söz verirdim. Şimdi minik bir pencerenin kenarından uzakta, o çiçekleri görebiliyorum. Hatta kitabımın arasına koyacağım minik çiçeği bile seçebiliyorum.
Şimdi tüm bunları sana neden anlattığımı, neden bolca laf salatası yaptığımı merak ediyorsundur. Ancak sana verebilecek bir cevabım ne yazık ki yok. Bilmediğim bir şeyi söyleyemem ki… Anlatmanın güzel yanı bu belki de. Sadece anlatıyorsun kimi zaman; neyi neden anlattığını bilmeden.
Sana hayatımın en ince detaylarını anlatma gibi bir hevesim yok benim. Ben sana gözlemlerimin ve ruhumun en ince sırlarını verme gibi dayanılmaz ve durdurulamaz bir arzuya sahibim. Bu arzunun tutsağı olmayı ise kabulleniyorum. Çünkü ruhumu ve gözlemlerimi bir şiir tadında okuyabilecek ve onlardan birçok şiir çıkarabilecek belki de tek kişi sensin. Tek olmanın verdiği bir mağrurluk yapma sakın. Seni bilmiyor olmanın güzelliğini yaşıyorum. Bilmek; hep söyledim, kimlik bilgilerini bilmek değildir. Endişelerini, beklentilerini, acılarını, sevinçlerini bilmektir. Seni böyle bilmek güzel. Tıpkı beni böyle bilmen gibi. Beni bilmek…
Daha önce söyledim sanırım; ben bile kendimi bilemiyorum bazen diye. Düşlediğim yüzü bazen aynada bulamıyorum. Başka bir çehre çıkıyor aynada. İşte o zaman “sen kimsin?” diyorum kendime. Sen kimsin, nesin? İnsanın kendine bu soruyu sorması ve cevabını bilmemesi nasıl bir deli sancıdır bilemezsin. İnsan kendine karşı yabancı oluyor. Başka biri ile yürüyor, çalışıyor, geziyor, uyuyor gibi. Eve davetsiz bir misafirin ansızın girmesi gibi bir şey. Bakakalıyor insan. Sessizce izliyorum ben de kendimi. Seviyorum bazen yaptıklarını. Bazen de acımasızca eleştiriyorum. Bazen ise çok ama çok yalnız buluyorum onu. Evin bir köşesine sinmiş, tek başına duvarlarla konuşurken yakalıyorum kimi zaman. Ağlıyor gizlice… Bazen de deli gibi kaçıyorum kendimden. Ama beni ben yakalıyor hep.
Şiirlerden bahsetmeli en iyisi. Ya da sokak kaldırımlarına oturup eski günleri konuşmalı. Ya da en iyisi karanlık bir köşe bulup yıldızları seyretmeli… Yıldız kaymalarını seviyorum ben. Çılgınca seviniyorum onlar bir mucize gibi kayarken. Bin bir dilek tutuyorum. Ama en çok o ışıkları oraya koyan şeyi düşünüyorum. Orayı düşünüyorum.
Bu sabah bir dost söyledi.
Doğmak, ölmek kolay. Zor olan hayatın kendisi.
Zoru yaşıyorum.
Senin de zoru yaşadığını düşünüyorum. Bir başka maske de sen takıyorsun. Bugün hangi maskeyi geçirdin acaba? Bir tatlı tebessüm eminim ki sana çok yakışıyordur. Umarım bugün üzerinde bu maske vardır. Diyeceksin ki tatlı bir tebessümün de maskesi olur mu? Elbette olur. Seni üzen şeyleri yaşadığında hüzün maskesini takarsın ve işte o gün tatlı tebessüm maskesini tozlu bir rafa kaldırmış olursun.
Bazen düşünüyorum beni sevmenin nedeni ne diye. Nedir bana olan tutkunun asıl sebebi? İçimi yakan alevlere aldırmadan yürüyor olmam mı, sevimsizlik oyunu devam ederken çiçeklere bakmam mı, bir bilinmezliğin içinde birçok bilinenlerimi sıralamam mı? Kim bilir, belki de bir düşe çok benzediğim içindir beni sevmendeki o güzelimsi haz.
Şimdi akşam saatleri. Hatta tam olarak 20.26… Dışarıda hava çok güzel. Ben odamdayım. Bugün de dışarı çıkmayı düşünmüyorum. Benim yanıma uzansana… Sokak çatışmalarını bırakıp uzun uzun masallar anlatırız birbirimize. Arada sırada fazla saçmaladık diye gerçeğin olanca betonumsu duvarına çarpar bedenimiz. Üşürüz belki de açık duran kapının içeriye doldurduğu serinlikten dolayı.
Sarılır mısın bana?
Nefesimi sayar mısın?
Kendi nefesinin ritmine uydurmaya çalışır mısın?
Titrer mi ellerin bedenimin üzerinde gezinirken?
Başın döner mi bakışlarımın yakıcılığından?
Ben karanlıktayım şu an.
Hiç ışık açmadım daha.
Benim aydınlığım olur musun?








