E-5 üzerindeki camlı durakta iniyorum otobüsten. Öğlenin parlak sıcağında gözlerimi kısıp, uzaktaki hastane binasına bakıyorum. Şoförün bahsettiği alt geçidin girişi ileride. Benden önce inen genç çocuğun da alt geçide girdiğini görüyorum. Alt geçitlerin bulaşıcı tedirginliği içinde, karanlıkta yürüyorum. Yerlere banyo karosu döşemişler sanki. Duvarda ölgün, sarı lambalar sıralanmış. İleride, gencin çıktığı yerde gün ışığı. Gün ...
Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e… Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi ...
Soğuk, üşütüyor bedenimi. Diz çöküp kaldığım, kök verdiğim toprağın çıplak kucağına dökülmüş, saçlarım… Uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Sonsuz uykularını böceklerle paylaşan atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım kadar yalnızım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya… ...
“Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…” Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım. Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne ...
Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük… Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek… Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de ...
Büyük bir acı çekerken, etrafta yaralı ve vahşi bir hayvan gibi gezmek isterim ama gururum bunu yapmama asla izin vermedi. Belki de dolaştım ve gururum bunu görmeme asla izin vermedi. Zaten bu itirafı bile nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Evet, gururluyum. Belki herkes kadar, belki bazısından biraz fazla. Bunu ölçmeyi asla iş edinmedim kendime. Diğerlerinin gururlarıyla da ...
Aydınlık göz kapaklarımdan taşarken uyanıklığımın bilincine vardım. Gözlerimi araladım ağır ağır; ağaçların yeşiline bulanmış ışık, ılık parlaklığıyla görüşümü doldururken, huzurla doldum. Nihayet görüntü netleştiğinde, önümde serili efsunlu manzara, yatıştırıcı bir rüzgârla seslendi bana. “Yardım edin.”
Bunları yazıyorum, çünkü içimde ona dair herhangi bir kırıntının kalmış olmasından korkuyorum. Onu unutmak, çoğunlukla da tamamen içimden silip atmak istedim. Yine de aklıma geldikçe beni sinirlendirdiğine göre bu silip temizleme işini tamamen bitirememişim. E bu iş, bitene ve sinirim geçene kadar buradayım. Yeter ki öfkem dinsin ve o adamın varlığı benim için sıradanlaşsın.
Gözlerini kapattığında üşüyen birinin hikâyesi bu. Açmaya da çoğunlukla cesaret bulamayan. Açtığında bulduklarını beğenmeyen biri. Belki kendini anlama çabasında fazla boğulmuştur bu kişi. Kim bilir belki kendinden başka bir şey görmediğinden, düşüneceği başka şeyi de olmamıştır. Hem canı sıkılınca yanında mısır gevreği. Gerisini de ağzında çiğner ve yutar. Ayrıntıları böylece midesinde saklar. Azimlidir bu konuda. ...
Kendini öldürmek için çeşitli yollar bulabilirsin ama silah kullanacaksan toplu bir silah olmalı. Toplu silahların emniyeti yoktur; tutukluk yapmaz, saat gibi çalışırlar. Kafana tek kurşun sıkarsın ve güle güle duvarlar… Ben de öyle yaptım. Şimdi yarı loş odada bekleyip duruyorum… Cehennemde yer kalmamış olabilir, melekler çok meşgul veya öbür taraf böyle bir şey.
“Evde yalnız başına sıkılırken, çalan kapının deliğinden bakıp Liv Taylor’u görürsen, kesinlikle açma kapıyı. Kimse o kadar şanslı değildir.” J. J. Ryso Dört buçuk aydır çalmayan telefonum, sabahın onunda çaldı. Boş şişeler, en sevdiğim kazağım, birkaç kitap arasında buldum onu. Bir arkadaşım, taşınıyormuş, evlenecekmiş. Ne mutluluk!
“Şimdi anlatacaklarım aramızda kalsın” diye söze başladı; telefonun çalmasıyla kesilen konuşmasına. Devam etmedi, önemseyip önemsemediğimi anlamak istiyordu. Önemsemiyordum. Uzun süredir görüşmemiştik. Şimdi ben masanın karşısında duruyordum; o ise ardında. Avantajlı bir yer. Aylardır çalışmadığım için uyku düzenim altüst olmuştu. Erken uyuyabilmem için ev arkadaşımın fikriyle, alttaki tekel bayisine iki şişe kaçak viski yazdırıp, –neredeyse bira ...
Tanıdığım tüm insanların beni sevmesini beklediğimden değil, bazılarının beni becermeye çalışmasından da değil; daha derinlerde olmalı, sıkılıyorum onlardan. “Tüm Kötülüklerin Kaynağı” diye bir belgesel izledim. Bizim alıştığımızın tersine, içki değil cevap, din. Ateistler ve teistler birbirini bokluyor. Herkes aynı dine inansa, hiç savaş olmayacak, ya da herkes ateist olsa insanlar ölmeyecek. Saçma. İnsanın doğasında var ...
Gözlerini açtı. Hâlâ var olduğuna şükretti. Bu şükrün fazla zamanını almasına izin vermeden ellerini, üstünü yumuşacık bir yaz denizi gibi örten örtünün üzerinde gezdirdi. Ellerinde, dirseklerinde kumaşın yumuşaklığını hissettikten sonra yavaşça doğruldu. Yüzünü yüksek apartmanları aşıp penceresinden sızmayı başaran gün ışığına dönerken gözlerini iyiden iyiye kısmayı da ihmal etmedi.
Birkaç gün önce iş çıkışı yine buraya gelip oturmuştum. Ama bu defa farklıydı. O gün ben de bir arkadaşımı bekliyordum: Meral’le buluşacaktım. Hasbelkader geçenlerde barda karşılaşmış ve bugün burada buluşmak için sözleşmiştik. Birbirimizi çok sevmesek de, arkadaş kalacak kadar bir yakınlığımız vardı. Arada sırada orada burada karşılaşıp bira içer, tutunamayanlığımızdan bahsederdik. Çünkü ikimiz de tutunamamıştık; ...
Bugünlerde sanki insanlar daha sık intihar ediyor ya da bana öyle geliyor. Gazeteyi açıyorum ve bir haber benim için iliştirilmiş bir not gibi gözüme takılıveriyor. “Bilmem neredeki bir felsefeci kendini uçurumdan aşağı atarak intihar etti.” Bu haberi okuyunca düşüncelere garkoluyorum. Bir Felsefeci mi? Ben yaşlarda benim gibi bir felsefeci neden intihar etmişti? Soğukkanlı bir intihar ...
“Sessiz kalma hakkına sahipsin!” diye seslenmişti bir ses. “Sessiz kalma hakkına sahipsin!!! Söyleyeceğin her şey aleyhine delil olarak kullanılabilir!..” Nereden geldiğini anlayamamıştı ki daha, sessiz kaldı; öyle her söyleneni anında yapar birisi de değildi üstelik.
İntihar “Gerçek intiharlar soğukkanlılıkla karar verilenlerdir. Diğer intiharları bunlardan ayırıyorum. Örneğin anlık bir öfkeyle kalkışılan ve başarılan intiharları bunlardan ayırıyorum. Soğukkanlılıkla düşünülüp tasarlanarak uygulanan intihara gerçek dememin sebebi diğerlerinden daha değerli bulmam; yoksa diğerlerinin intihar olmadığını söylemiyorum. Bunları daha değerli bulmamın sebebi ise hayatın görünüşlerinden değil bizzat kendisinden kaynaklanmaları; anlık bir acı çekişten değil bizzat ...
Yazı yazmak, yaşamanın karşısındaki ölüm dışındaki ikinci seçenek gibi görünüyor. Benim gibi yaşama uyum sağlayamadığı halde ölmeyi tercih etmeyenlerin ya da cesaret edemeyenlerin önündeki ikinci seçenek. Uyumsuz bir insan, hayatının bir noktasında yazmaya, yazılarıyla avunmaya karar verir ve yaşadığı acıyı sayfalara dökmeye
“Biliyorsun, kaybetmesi gereken biri vardı ve o da sen oldun.” Ergenlik dönemimde –sanırım on yedi yaşlarındayken– bir öğle vakti uykuyla uyanıklık arasında yatağımdayken babam başucumda böyle demiş gibi gelmişti bana.
Birinci bölüm: Muhtar onun doksan, doksan beş arası bir yaşta olduğunu söylemişti. Bu kadar yaşlı olmasına rağmen iri gövdesi hala bir gemi iskeleti gibi geniş yer yatağını kaplıyordu. “Altına ediyor,” dedi yanında ayakta duran kadın. Yaşı geçmiş olmasına rağmen gayet dinç görünüyordu. Belli ki sabah akşam süt yoğurt tüketmekten semirmişti. “Yatak, döşek koymuyor batırıyor. Her ...
Yeniden uyandığı bilindik günlerinden biriydi. Tenini saran nem ve alnına vuran kızgın güneş günlük planlarını ve çevresindeki insanlar hakkındaki dünden kalan yargılarını ağır ağır, yeniden oluşturmasına yardım etti. Uykulu gözlerini eğerek yan tarafta yatan yeni tanıştığı arkadaşına baktı. Başında hafif bir ağırlık hissetti. Geçen akşam her zamanki gibi alkolü biraz fazla kaçırmıştı.
Gecenin ilerleyen saatleri sabaha ulaşmış, günün ilk ışıkları şehrin karanlık ufkunda belirdiği halde, binaların sokaklar boyu yükselen gölgeleri aydınlığın yükselmesini engelliyordu.
Doğa çoktan uyanmış, kuşlar bina boşluklarının kuytularından ayrılmış, ağaçlar gece karanlığının ziftinden sıyrılarak tekrar yeşiline bürünmeye başlamıştı.
Yollar bomboş, vitrin ve reklam ışıklarının renkleri arada sırada şehrin derin sessizliğini yırtan bir otomobil sesine eşlik ediyor, o sesin başlangıcından yavaş yavaş kayboluşuna kadar bir süre sonra şehrin ıssız havası tekrar kendini buluyordu.
Mola yerinden ayrılalı iki saati geçmişti. Otobüs, kıvrılarak uzayan yolda hızla ilerlerken, radyodan yükselen müzik, tatlı bir fısıltı gibi yayılıyordu içeriye. Yolcuların büyük çoğunluğu uykuya dalmıştı. Muavin, zorlu bir gün geçirdiğinden olsa gerek, uykusunda konuşuyordu: “Acentenin hatası abla, erkek yanı kesmişler. Hep böyle yapıyorlar, bayram arifesi.” Şoför, uykusunda konuşan muavini desteklemekten almadı kendini: “Sorunlu bir ...