E-5 üzerindeki camlı durakta iniyorum otobüsten. Öğlenin parlak sıcağında gözlerimi kısıp, uzaktaki hastane binasına bakıyorum. Şoförün bahsettiği alt geçidin girişi ileride. Benden önce inen genç çocuğun da alt geçide girdiğini görüyorum. Alt geçitlerin bulaşıcı tedirginliği içinde, karanlıkta yürüyorum. Yerlere banyo karosu döşemişler sanki. Duvarda ölgün, sarı lambalar sıralanmış. İleride, gencin çıktığı yerde gün ışığı. Gün ...
Exlibrary yenileniyor… Yineleniyor şimdilik. Tasarımının yenilenmesini takip eden günlerde eski formuna kavuşmasını sağlayacak çalışmaları da başlatacağız. “Exlibrary Yeniden” başlıklı ama sonunu getiremediğimiz çağrılarımız olmuştu geçmişte. Bu kısa duyuruyla onu da yinelemiş olalım. Yenilerken… Bakınız, yineliyorum: Exlibrary yeniden!
Türkiye’de yaklaşık 90,000 cami var. 3,850’nin üzerinde Kuran kursu… 141 Üniversite, 1,220 Hastane… 60 bin kişiye 1 hastane, 350 kişiye 1 cami düşüyor. Her yıl yaklaşık 400 bin kişi kalp krizinden ölüyor. Bu sayı, trafik kazalarındaki ölümlerin 30, 1999 Marmara depreminde ve 25 yılda terörle mücadelede ölenlerin sayısından 10 kat daha fazla. 2030 yılında, dünya ...
birleri eksik çarpım tablosu kadar eksik birileri olmayan yoklama defteri kadar tamamız biliyorum sözüm çok susuyorum hayır hayır uyumuyorum ben sadece sözlerimi dinlendiriyorum
Fırtına gelcek diyolar Doğru mu Ramiz, Gelcek mi sahiden ayağa kalkmış yılan başı gibi görcek miyiz biz de celladımızı. Kaçın diyolar, Kaçımızı alcakmış ki daha? Alır mı sahiden Ramiz Hepimizi aldı ya, daha nemizi alacakmış? Fırtına gelmiş diyolar Ramiz Gelmiş de öyle bulmuşlar Naile’yi. Naile Maviler içinde. Hepimiz çocukmuşuz Ramiz He mi, bir o büyükmüş ...
yüklendi sarı bemecesi hızırın kasası hınca hınç dolu kırmızının bini bir paraya çekecek o yolu ula hızır deli hızır ismete varınca haber et bana şu elli lirayı da veriver kimin derdi kalmış bende de ki elli daha gönderirim servetle kaputu açık et suyun ısınmasın ismetin ordan haber etmeyi unutma kasalar çürük bak domatesler bozulmasın vur ...
Sen gittin, çocukların hepsi öldüler yandılar, kenarında bir karakolun. Sen gittin, yollara düştüm, çok gittim kimseye küsmedim sonra başımı kaldırdım deliler gördüm saçını taramış hepsini öptüm. Sen gittin, bittim söylenmedim bilinmedim hep gizli kaldım çocukların bilmecesinde. Sen gittin, bir deli öldü penceresinde hareketin.
“Web, ışıkları yanmayan ve bütün kitapların yerde yığılı olduğu bir kitaplığa benziyor…” —Gerry McGovern¹ İskenderiye Kitaplığı’ndan, hatta belki de en başından beri, kitaplıklar bellek ile ilişkilendirilmiştir. “Çok sayıda cilt toplanmalıydı çünkü görkemli kütüphanenin amacı insan bilgisinin tümünü bir yere toplayabilmekti. Aristoteles için kitap toplamak bilim adamının çalışmalarından biriydi ve bir ‘anımsatma aracı olarak’ gerekliydi. Öğrencilerinden ...
Romalılar, bir kemerin yapımını bitirdiklerinde, sorumlu olan mühendisin, iskele kaldırıldığında o kemerin altında durmasını beklerlermiş. Eğer kemer dayanıklı olmamışsa bunu ilk öğrenecek olan mühendis olurmuş.
Cem’e… Karanlık gecenin kara prensi Gölgeler dostu Yalnızlık ailesi Uyanıverdi bir gece… Kalktı, soyundu… Üzerine giydiği hüznü bavula Dudaklarındaki şarkıyı cebine koydu. Gözlerindeki gökkuşağı sevgiyi Sığdıramadı hiçbir yere. Kapadı gözlerini sımsıkı İçine akıttı renkleri. Dışarıda siyah bir meltem esti… Karanlık gecenin kara prensi Yürüdü, gitti, Rüzgara karıştı. Kara Prens gitti şimdi. Tüm renkleri kendine kattı, ...
William S. Burroughs, “aslında bütün yazılar, kulak kabartılmış oyunların ve ekonomik davranışların cut-up’larıdırlar.” der1. Bunu yazı ve edebiyat için söyler, ama pekala sanatın geneli için de söylemiş olabilirdi. Burroughs, dili, bir nesnenin veya bir sürecin simgeler, işaretler ve seslerle, yani
Ressam arkadaşım Adnan Dönmez’e… Gözlerini kısmıştı. Mümkün olsa daha da kısmak istiyordu. Belki de sımsıkı kapatmak. Böylece kapalı perdelerden sızan incecik ışık huzmesi gözlerine ulaşamazdı. Yattığı yerde döndü. Bir kez daha, bir kez daha… Her seferinde aynı tarafa döndüğü hissine kapıldı. Sanki o çabaladıkça yatak demirden bir kütleye dönüşüyor, uyku kovalandıkça kaçan bir ceylan gibi ...
Soğuk, üşütüyor bedenimi. Diz çöküp kaldığım, kök verdiğim toprağın çıplak kucağına dökülmüş, saçlarım… Uzun mu uzun, cansız, gümüş rengi saçlarım. Ancak rüzgârın ziyaret ettiği bu kimsesiz açıklıkta, nefesi olan tek varlığım. Sonsuz uykularını böceklerle paylaşan atalarım, dostlarım, aşklarım ve tanımadıklarım kadar yalnızım. Gözlerinde fer, yüreğinde ateş bulunan kimse duramaz burada; dilimi çözüp, sonsuz ıstırabımı anlamaya… ...
Bazen sizlere de oluyordur mutlaka; ana dilinizi konuşmanın ciddiye alınır bir yabancılaşmasını yaşıyorsunuzdur hayatınızda. Her yer Dil Kursları ve Yaşam Merkezleri’yle dolmaya başlamışken suskunluk ve yaşam kalitesizliği de o denli evrenselleşiyor işin aslı.
Sustu hep heykel adam… Granit bir kadın ya da Mermer bir aşk Bekleyerek hayattan. Ne de olsa nesnenin doğasına aykırıydı… Taş taşla toplanır her zaman. Bir an olsun düşünmedi ki Nesne bile bazen sıkılır. Karışır ateşe kum taneleri Billur olur, değişir. Durdu hep heykel adam… Taş gözlerde mavi-sarı renkler… Sustuğu sözcüklerde gizli kıvılcımlar… Saklayarak hayattan. ...
“Ece Ayhan’a, Oğuz Atay’a, Pablo Neruda’ya, Dostoyevski’ye ve metni oluşturan temel felsefi düşünceye ilham veren İbn-i Sina’ya…” Gene başlıyoruz bakalım. Horozlarla uyandık. Hadi hayırlısı, bugün de yaşayacağımız varmış demek ki. Aynaya bakılırsa yüzüm alacalanmış bulacalanmış yine. Bir tıraş olmak lazım. Hah! Suyu şapırdatmayı seviyorum. Ağzımdan burnumdan köpüklerin çıkmasıyla eğleniyorum. Hıh! Çocuk muyum neyim! Su ne ...
Bizim yazımız bu. Benimle benim. Bazen ben yerine biz diye yazıyor olmam, her insan gibi sessizce konuşur buluyor olmamdandır kendimi kendimle, yoksa padişah torunu değilim. Düşünürken iki ayrı kişi hesaplaşır insanın içinde ve kararlar alır, kararlar verir; insanın içindeki ikiliğin oy birliğiyle, tereddüt halinde tek oyla yaşanır hayat ve sonuçlarıyla yaşar, öylece katlanır insan zamana; ...
sahile vurmuş dalgaların göz yaşartıcı sesleri akşamları daha çok seviyor kumlara değmeyi sular peşine düşüyorum bir yelkenlinin ufku çiziyoruz yeniden selamlıyorum uzakları peşi sıra bir martı gökyüzünü okşuyor başka bir kuş daha var konuyor yanıbaşıma konuşuyoruz havadan sudan yalı çapkınıymış yedi sülaleden öncesini bilmezmiş soruyorum kuşlar uçtukları için mi özgür yan yan bakıyor bir yandan ...
Yapmayın çocuklar, kaçmayın… Yaklaştığımız kadar çokuz aslında birbirimize… Yapmayın, zilini çalıp kaçtığınız kapılar kadarız hepimiz ve içeridekiler kadar yalnızız… Yapmayın, Vurmayın su bidonlarına dan dun kaçırıp telaşlandırmayın hüzünlerimizi bu yangın akşamında. Yapmayın çocuklar, yeter… Sınamayın beni. Seviyorum başka seçeneğim yok Karakollar yemin verdirir geceye, dilencilerin ömürleri yalan, yolcu yolundadır her sabah, Hicaz Nihavend kılığında gezer ...
Ne karanlık gökyüzü, yıldızlar ne kadar sönük… Gözlerimi kapattığımda gördüğüm şekilli ışıltılar dahi, bu dipsiz ve yutucu boşluğun üzerimdeki ağırlığını azaltmaya yetmiyor. Işığı arıyorum çaresizce, gözlerim kamaşsın istiyorum, güneşi görmek… Çiçekler tül gibi yumuşak taçlarını, sarmaş dolaş yapraklarını günün aydınlığına çevirirmiş, saf renklerin ışıltısına bu şekilde bürünürmüş eskiden, kuşlar tüylerini kabartıp güneşlenmeye çıkarmış; ben de ...
Haziranda Ölmek Zor orhan kemal’in güzel anısına işten çıktım sokaktayım elim yüzüm üstümbaşım gazete sokakta tank paleti sokakta düdük sesi sokakta tomson sokağa çıkmak yasak sokaktayım gece leylâk ve tomurcuk kokuyor yaralı bir şahin olmuş yüreğim uy anam anam haziranda ölmek zor!
Büyük bir acı çekerken, etrafta yaralı ve vahşi bir hayvan gibi gezmek isterim ama gururum bunu yapmama asla izin vermedi. Belki de dolaştım ve gururum bunu görmeme asla izin vermedi. Zaten bu itirafı bile nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Evet, gururluyum. Belki herkes kadar, belki bazısından biraz fazla. Bunu ölçmeyi asla iş edinmedim kendime. Diğerlerinin gururlarıyla da ...
Aydınlık göz kapaklarımdan taşarken uyanıklığımın bilincine vardım. Gözlerimi araladım ağır ağır; ağaçların yeşiline bulanmış ışık, ılık parlaklığıyla görüşümü doldururken, huzurla doldum. Nihayet görüntü netleştiğinde, önümde serili efsunlu manzara, yatıştırıcı bir rüzgârla seslendi bana. “Yardım edin.”
Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana başucunda sakla, karanlık gecelerde çıkar, dokun yeter. Yanına geleceğim, tutup elinden birlikte yürüyeceğiz ışığa. Ziyansız bir ömür dile ikimize bir de kıymetli aşklar… Zor günler için gönderiyorum bu mektubu sana yastığının altına koy, hemen elinin ulaşabildiği bir yere. Sessiz gecelerde çıkar, korktuğun zaman, öp yeter. Ses olacağım, içine ...